Sayın Akın Gürlek’e Bilgilendirme

By gundem
119 Min Read

TÜRKİYE CUMHURİYETİ ADALET BAKANLIĞI

Contents

ADALET BAKANI SAYIN AKIN GÜRLEK BEYEFENDİ’NİN DİKKATİNE,

SUNAN : Adnan Oktar

KONU : Tutuklu ve hükümlülerin avukat görüşleri için yapılacak düzenlemeye dair açıklamanız esnasında Adnan Oktar Davası dosyasına dair bazı konular hakkında yanlış veya noksan bilgilendirilmiş olduğunuz izlenimi oluşmuştur. Bu sebeple Adnan Oktar Davası dosyasında nasıl bir kumpas kurulduğuna ve yaşanılan sayısız hukuksuzluklardan bir kısmına dair bilgilendirmedir.

Sayın Bakan,

Yaşadığımız coğrafyada meydana gelen tüm gelişmelerle birlikte, ülke içinde cereyan eden pek çok farklı sorun karşısında göstermiş olduğunuz gayret ve hassasiyet çok kıymetlidir. Müvekkil Adnan Oktar sizi uzun zamandır yakından takip etmekte ve çalışmalarınızda başarılı olmanızı temenni ve Allah’tan niyaz etmektedir.

Yakın zaman önce, Bakanlık makamına gelişinizin hemen sonrasında yapmış olduğunuz bir açıklamada, cezaevlerinde tutulan vatandaşlarımızın avukat görüşmeleriyle ilgili olarak yeni bir düzenleme gerektiği konusunu, Adnan Oktar Davası özelinde örneklendirerek açıklama gereği duymuştunuz. Müvekkil Adnan Oktar, sizin gerek şahsınıza ve gerekse temsil ettiğiniz makamınıza büyük bir saygı duymaktadır. Bununla birlikte konu hakkında muhtemelen tarafınıza tam doğru bilgilerin aktarılmamış olması ihtimaline karşılık, size Adnan Oktar Davasında yaşamış olduğu bazı hukuk ihlallerini iletmek arzusundadır.

Basında çıkan haberlerin aksine kendisinin hiçbir zaman 292 avukatla görüşmesi gibi bir durumun vuku bulmadığını belirtmemiz gerekmektedir. Konuyla ilgili detaylı bilgi aşağıda yer almaktadır. Ancak bu konuya gelmeden önce, soruşturma aşamasından başlayarak Yargıtaydaki onamaya gelinceye dek Adnan Oktar Davası sürecinde şahit olunan ciddi hak ve hukuk ihlalleri bilginize sunulmaktadır. Tüm yaşananlar Adnan Oktar Davası’nın açık bir kumpas davası olduğunu ortaya koymuştur.

İÇİNDEKİLER

ADNAN OKTAR DOSYASI BİR KUMPAS DAVASIDIR

1. MÜVEKKİL ADNAN OKTAR ANTİ DARWINİST, ANTİ MATERYALİST, VATANSEVER BİR KURAN MÜSLÜMANI OLDUĞU İÇİN KUMPASIN HEDEFİ OLMUŞTUR

Adnan Oktar kumpas davasının başlangıcından beri en dikkat çeken noktalardan biri, aleyhe propaganda konusunda komünist kesimin bir kısmı ile muhafazakar kesimden bazılarının -özellikle de yeşil komünist olarak bilinen çevrelerin- sürekli bir ittifak içinde olmalarıdır. Normal şartlarda ne fikren ne de ideolojik olarak asla ortak bir paydada buluşamayan, karşılıklı birbirlerini daima “kabul edilemez” olarak gören bu iki sistemin temsilcileri, şaşılacak biçimde müvekkil ve arkadaşlarına karşıtlık ve husumet konusunda adeta el ele tutuşmuş gibidirler.

Örneğin konu müvekkil olduğunda Cumhuriyet gazetesi yazarı Mine Kırıkkanat ile Akit Medya grubu yazarlarının; Barış Terkoğlu ve Barış Pehlivan gibi Onlar TV programcıları ile Cübbeli Ahmet Hoca’nın; Sözcü TV sunucusu İpek Özbey ile sosyal medya yorumcusu Sevda Türküsev gibi kişilerin müvekkile karşı aynı safta buluşabilmeleri ORTADA DİKKAT ÇEKİCİ BİR DURUM OLDUĞUNUN İŞARETİDİR.

Bu ittifak, sevgiden, demokrasiden, özgürlükten ve açık fikirli olmaktan son derece uzak; çatışma, tartışma, kendinden farklı düşüneni ezme ve baskı altına alma üzerine kurulu iki ideolojinin müvekkil Adnan Oktar tarafından fikren yıkılmasına karşılık olarak tesis edilmiştir. Müvekkil Adnan Oktar’ın her iki kesimin de inanç sistemlerini çökerterek dayanak noktalarını ellerinden almış olması, asla bir araya gelmesi mümkün olmayacak bu zıt kutupları bile müvekkile karşı aynı safta birleştirmiştir.

Müvekkil Adnan Oktar Darwinizmin geçersizliğini somut bilimsel delillerle ispatlayarak 200 YILLIK DARWINİST DAYATMAYI BİTİRMİŞTİR. Kuran’ın berrak, temiz, özgür, akılcı ve sevgi dolu ruhunu anlatarak ve Peygamberimiz (sav) adına uydurulan sahte hadislerin geçersizliğini ortaya koyarak da BAĞNAZ DÜŞÜNCE YAPISINI ÇÖKERTMİŞTİR.

Yıllar boyunca dünya genelinde Hristiyan bilim adamlarının gerçekleştiremediği etkiyi, müvekkil, çok değerli kitapları ve çalışmaları ile gerçekleştirmiş, hatta bu durum, Avrupa Konseyinde ‘evrim adına vahim bir tablo’ olarak gündeme getirilmiştir. Lüksemburglu politikacı Anne Brasseur, Avrupa Konseyi’nde basın toplantısı sırasında, müvekkilin hazırlamış olduğu Yaratılış Atlası’nı kaldırıp gazetecilere göstermiş ve kitabın, evrim teorisi için ciddi bir tehdit olduğunu anlatarak, endişelerini dile getirmiştir:

Böylece dinsizliğin iki temel dayanak noktası fikren ortadan kalkmış, Darwinist materyalist sol ile içten içe komünizm hayranı olan yeşil sol ve hurafelere dayalı bağnazlık büyük yenilgi almıştır. Kuran ahlakının, Peygamberimiz (sav) dönemindeki aydınlık İslam inancının dünyaya hakimiyetinin kapısı sonuna kadar açılmıştır.

İleride daha kapsamlı açıklandığı üzere müvekkil Adnan Oktar’ın akılcı, bilime ve sanata değer veren, kadınların özgür yaşamını savunan, modern ve aydın Kuran Müslümanlığını savunması, gençlerle kolay iletişim kurup onları doğruya çekmesi AK Parti iktidarının zeminini oluşturmuştur. Darwinizm dayatması üzerinde gelişip güç kazanan, çatışmayı ve anarşiyi savunan materyalist ideolojiler Türkiye ve dünya genelinde etkisini yitirmiştir. İŞTE MÜVEKKİL ADNAN OKTAR’A KARŞI SAĞ VE SOL BASINDAN BAZI KESİMLERİ İTTİFAK ETTİREN ANA UNSUR BU YENİLGİNİN ACISIDIR.

Müvekkilin her zaman belirttiği gibi, Türkiye Cumhuriyeti’nde ne komünizmin ne de bağnaz muhafazakar din anlayışının hakim olması mümkün değildir. İyi niyetle, adalet, eşitlik, dindarlık, takva gibi arayışlarla bu ideolojilerin etkisi altında kalmış olanlar da müvekkilin delillerle doğruyu ortaya koyması üzerine her iki tarafın da yanlışlarını görmektedir.

Bu çevrelerin amansız husumet ve bir türlü yatışmayan öfkelerine rağmen müvekkil Adnan Oktar kendisine karşıt olan kimselerin -en radikal tutum sergileyenler de dahil olmak üzere- yok olması, yaşam sahası bulamaması gibi bir düşünce içinde değildir. Onların da doğruyu görmesi, kendilerini yersiz ve gereksiz taassuplarla, katı kurallarla mutsuz etmemesi için çaba göstermektedir. Her düşünceden insanın kendi fikrini özgürce anlatabildiği, inancını dilediği gibi yaşadığı, kimsenin bir diğerini dışlamadığı, herkesin birbirine saygı, sevgi ve merhamet duyduğu bir toplum düzeni istemektedir.

2. İNGİLİZ DERİN DEVLETİ MENSUPLARI OPERASYONDAN KISA BİR SÜRE ÖNCE TÜRKİYE’YE GELMİŞ ve EN ÜST DÜZEYDE GÖRÜŞMELER YAPMIŞTIR.

Müvekkil Adnan Oktar’ın Darwinizm’i dünya çapında yenilgiye uğratan faaliyet ve çalışmaları, arkadaşlarıyla birlikte İslam’ın modern yüzünü ortaya koymaları İngiliz derin devletinin kendisini hedef almasına sebep olmuştur. Sonucunda da Darwinizm karşıtı ilmi mücadelenin bastırılması için, Müvekkil ve arkadaşlarına yönelik hazırlanan komplo operasyonunu organize etmek amacıyla, İngiliz Lordlar Kamarası’nın bazı esrarengiz üyeleri ve milletvekilleriyle İngiliz istihbaratının en üst düzey yetkililerinden oluşan özel bir heyet -tarihte ilk kez- Adnan Oktar Operasyonundan kısa süre önce Türkiye’ye gönderilmiştir.

Üst düzey İngiliz istihbarat heyetinin bu olağandışı ziyareti basına da yansımıştır. 2 Şubat 2018 tarihli Milliyet gazetesinin “Lordlar Kamarası Heyeti Türkiye’deydi” başlıklı haberlerini aşağıdaki linkten okuyabilirsiniz.

https://www.milliyet.com.tr/dunya/lordlar-kamarasi-heyeti-turkiye-deydi-2602360

Heyet içerisinde ED HUSAIN gibi birçok İslam ülkesine girişi yasaklanmış UZMAN DÜZEYİNDEKİ İSTİHBARAT AJANLARINDAN, BARONES NEVILLE JONES gibi geçmişte Devlet Güvenlik bakanlığı yapmış, “Joint Intelligence Committee – Ortak İstihbarat Komitesi” denilen İngiliz İstihbaratının Başı, yani İNGİLTERE’NİN EN ÜST DÜZEY İSTİHBARAT BAŞKANIna kadar birçok istihbaratçı yer almıştır.

Heyette yer alan bir diğer garip isim de PEDOFİLİ SAVUNUCULUĞU İLE TANINAN İngiltere İşçi Partisi Eski Üyesi, Lordlar Kamarası Üyesi John Woodcock (Lord Walney)’tur.

Barones Neville Jones başkanlığındaki İngiliz Heyeti, operasyondan kısa bir süre önce İstanbul ve Ankara’da önemli mevkilerdeki kişilerle görüşmüş ve somut duyumlara göre, Müvekkil Adnan Oktar’ın tutuklanmasını, arkadaş camiasının dağıtılmasını, müvekkil tarafından kaleme alınan kitapların imha edilmesini, internet sitelerinin kapatılmasını ve tüm kültürel çalışmaların durdurulmasını” talep etmişlerdir.

Söz konusu ziyaretlerden basına ve sosyal medyaya yansıyan bazı karelere aşağıda yer verilmiştir:

Kendilerince camiayı dağıtmanın ve müvekkilin ilmi faaliyetlerini durdurabilmenin en kolay yolunun, Adnan Oktar ve arkadaşlarını uzun yıllar boyunca hapiste tutarak etkisiz hale getirmek olacağını planlayan İngiliz derin devleti 11 Temmuz 2018’deki operasyonu takip eden haksız tutuklamalardan sonra da eylemlerine devam etmiştir.

2018’den bu yana tutuklulukların devam etmesi, müvekkilin arkadaşlarının tüm mal varlıklarına, paralarına el konulması, dava sürecinde akılalmaz haksızlıklar ve hukuksuzluklar yaşanması, hayatında karakola dahi gitmemiş masum genç hanımların dahi en ağır cezaevi koşullarında hücrelerde tutulması, yargılananlara tarihte görülmemiş on biner yıllık hukuksuz cezalar dağıtılmasına rağmen başta müvekkil Adnan Oktar olmak üzere tüm camianın devlete itaat ve sadakatte, vatan sevgisinde, Allah’a bağlılıkta, İslam’a hizmette zerre fütur vermemesi İngiliz derin devletini adeta çılgına çevirmiş, cinnet geçirmesine sebep olmuştur.

Müvekkil Adnan Oktar Devletimiz’in hiçbir kurumunun asla İngiliz derin devletine boyun eğmeyeceğinden emindir.

3. KUMPASTA KULLANILAN KİŞİLERİN KARAKTER YAPILARI DOSYANIN BOŞ OLDUĞUNUN DA BİR İSPATIDIR

Müvekkil Adnan Oktar ve arkadaşlarına kurulan kumpasta ön plana çıkan isimlerin tamamının benzer karakter özelliklerine sahip olmaları bir tesadüf değildir. Bu kişiler maşa olarak kullanılmaya son derece elverişli görüldükleri için İngiliz derin devleti tarafından özenle seçilmişlerdir. Kumpasın işlemesi amacıyla özenle seçilip devreye sokulan husumetli çevreler, gerek kültürleri, gerek kişilikleri, gerek ahlak yapıları, gerekse sosyal konumları itibariyle müvekkil ve arkadaşlarından oldukça farklıdırlar.

Söz konusu kişilerin ahlaki ve fiziki özelliklerinden ve yaşam şartlarından kaynaklanan kendilerini yetersiz görmelerinin öfkesi, müvekkil ve arkadaşlarına yönelik iftiraların baş savunucusu olmaları konusunda onları motive etmiştir. Kumpasın bir parçası olmaları için kendilerine sunulan menfaat, bu yolla kazanacakları sahte itibar ve husumetleri de devreye girince, müvekkil ve arkadaşlarına yönelik kumpas hareketinin parçası olmak bu kişiler için bir nevi yaşam gayesi olmuştur.

3.1. ÖZKAN MAMATİ (DENİZ) KRİMİNAL KİŞİLİĞİ ve CİNAYET İŞLEMEYİ PLANLAYAN BİR KİŞİ OLDUĞUNU SÖYLEMESİYLE DİKKAT ÇEKMEKTEDİR

Davanın husumetlilerinden ve bu kumpas hareketini yürütenlerin başında gelen Özkan Deniz (Mamati), Pazarbaşı isimli bir mahallede büyümüş, ilkokul mezunu olan, genellikle mahalle aralarında “arka sokaklar”ın üslubunu, kavgacılığını ve kriminal yapısını almış olan eğitimsiz bir kişidir. Müvekkil Adnan Oktar’ın arkadaşlarıyla oldukça dolaylı gerekçelerle tanışmış ve normal şartlarda hayatında hiçbir zaman bir araya gelemeyeceği insanlarla aynı ortamlarda bulunmaya başlamıştır. Açıkçası bu duruma kendisi de şaşırmaktadır. Özkan Deniz (Mamati) verdiği röportajlardan birinde, gruba girerek bir beyin cerrahıyla aynı ortamda oturup konuşabildiğini hayretle anlatmıştır.

Önemle vurgulamak gerekir ki, bir kişinin nerede büyüdüğü, eğitimli olup olmadığı, yaşadığı çevrenin fakir olup olmadığı MÜVEKKİL VE ARKADAŞLARI İÇİN HİÇBİR ZAMAN ÖNEMLİ OLMAMIŞTIR. Müvekkil ve çevresinin genellikle eğitimli ve elit kesimden geldikleri bilinen bir gerçektir, ancak bu, söz konusu camianın İNANCI ve KALİTESİ gereği, HER KESİMDEN HER EĞİTİMDEN İNSANA SAYGI VE SEVGİ İLE BAKTIKLARI ve ARALARINA ALDIKLARI GERÇEĞİNİ DEĞİŞTİRMEMEKTEDİR. Burada husumetli müştekiler için özellikle bu sosyal analizi yapmamızın sebebi, söz konusu husumetli müştekilerin, KENDİ KİŞİLİKLERİNDE VE VASIFLARINDAKİ EKSİKLİKLER NEDENİYLE içlerinde oluşturdukları ÖFKE, HASET VE HUSUMETTİR.

Bilindiği üzere Özkan Deniz (Mamati) ve beraberindekiler, müvekkil ve arkadaşlarına büyük bir kumpas kurulduğu ve operasyon yapılacağı bilgisini daha arkadaş grubunun içindeyken, operasyondan çok önce edinmişlerdir. Kendilerini korumak ve güvenceye almak için de operasyondan kısa bir süre önce arkadaş grubundan ayrılmışlar ve müşteki olarak yalan beyanlar verip kendilerine yönelebilecek olası suçlamaları bertaraf etmeyi düşünmüşlerdir. BİR KISIM BASIN ve KUMPASIN ORGANİZATÖRLERİ TARAFINDAN DA SÖZDE ÇOK BÜYÜK İFŞAATLARDA BULUNARAK GÜYA ÖRGÜTÜ ÇÖKERTEN KAHRAMAN GİBİ LANSE EDİLMİŞLERDİR. OYSA ÖZKAN DENİZ (MAMATİ) KENDİ BEYANLARINDA DOLANDIRICILIK YAPTIĞINI, 10-15 GENÇ KIZA CİNSEL SALDIRI EYLEMİ GERÇEKLEŞTİRDİĞİNİ SÖYLEYEN BİRİDİR.

Dahası katıldığı yayınlarda cinayet işlemeyi düşündüğünü anlatan sorunlu bir zihne ve psikolojiye sahip biridir. Müvekkil Adnan Oktar’ı arkadaş grubu içindeyken öldürmeyi planladığını ama başaramadığını anlatmıştır.

ÖZKAN DENİZ (MAMATİ): “Sevim Ekmekçi diye bir bayan ‘… (ADNAN OKTAR’I) NEDEN ÖLDÜRMEDİNİZ’ DİYOR BANA. Ben bunu samimiyetle şöyle iletmek isterim, (ADNAN OKTAR’I ÖLDÜRMEYİ) BUNU YAPMAYI ÇOK İSTERDİM, İSTEDİM DE ÖRGÜT İÇİNDE. Çünkü o zamanki ruh halimle BU İNSANI GERÇEKTEN YOK ETMEK İSTİYORDUM AMA OLMADI YAPMADIM, YAPAMADIM.” (Emrullah Erdinç-Özkan Mamati, 15.02.2024, https://www.youtube.com/watch?v=6w5XCpOPz0c)

Hatta Rasim Ozan Kütahyalı ile katıldığı bir programda, Rasim Ozan Kütahyalı da “Anlatsana, Adnan Oktar’ı nasıl öldürmeyi planlamıştın?” diye sormuştur.

RASİM OZAN KÜTAHYALI: (ÖZKAN MAMATİ’YE) “Şeyi anlatsana HANİ (ADNAN OKTAR’I) ÖLDÜRMEYE KARAR VERMİŞTİN… Özkan gibi, Furkan müdür gibi insanlar aşırı hassasiyeti. Yani bizim emeklerimizin başına bir şey gelecek mi? Peki gelmesi sıfır ihtimal onu söyleyeyim. Ama (FURKAN SEZER) dedi ki, çıkarlarsa 24 saat içinde örgütü toplarlar ama 25. SAAT HEPSİ PARAMPARÇA EDİLİR, HEPSİ ÖLDÜRÜLÜR.” (Flu TV, Özkan Mamati- Rasim Ozan Kütahyalı – İlker Canırlıgil, 14.02.2024)

ÖZKAN DENİZ (MAMATİ): Hiçbir zaman tatmin olmam olmam. Yani bizim, benim kafamdaki, arkadaşlarımın kafasındaki bu örgüte girmiş çıkmış herkesin kafasındaki tek şey şudur, BU ADAM (ADNAN OKTAR) ÖLMEDEN BİTMEZ. Biz kafamızda bunu bilerek yaşıyoruz, YARGITAY DEĞİL. (Flu TV, Özkan Mamati- Rasim Ozan Kütahyalı – İlker Canırlıgil, 14.02.2024)

Dikkat edilirse Özkan Deniz (Mamati) bu anlatımıyla “Bizim kafamızdaki Adnan Oktar’ın öldürülmesidir, Yargıtay kararı falan önemli değil” demektedir. Bu da Adnan Oktar davası husumetlileri için hukukun hiçbir değerinin olmadığını göstermektedir. Gözlerinin ne kadar döndüğünü de açıkça ortaya koymaktadır. Öyle bir kin ve akıl tutulması içindedirler ki cinayeti, insan ölümünü sanki çok sıradan bir konuymuş gibi milyonların gözünün içine baka baka savunur hale gelmişlerdir.

Özkan Deniz (Mamati)’in cinayet işlemeyi dahi böylesine kolay görmesinin ardında iki temel sebep vardır. BİRİNCİSİ, sırf müvekkil Adnan Oktar’a karşı kullanılan bir piyon olduğu için bugüne kadar işlediği suçların tamamından hiçbir hukuki karşılık almamış olması. İKİNCİSİ VE DAHA ÖNEMLİSİ İSE, derin devlet tarafından kullanılan tüm piyonlarda olduğu gibi cahilce bir kibre kapılması ve kendini Devlet’ten ve kurumlarından bile üstün görmesi, hatta Devlet’in savcılarına, hakimlerine, Meclisin vekillerine, bakanlara dahi talimat verdiğini sanmasıdır.

Örneğin, Veryansın TV isimli YouTube kanalında 11.02.2024 tarihinde Özkan Deniz (Mamati) açıkça “Şu an bizim yaptığımız organizasyon, bu devletin de üzerinde bir güç bu” demiştir:

ÖZKAN DENİZ (MAMATİ): Hocam bak, en güzel organizasyon şu an bizim yaptığımız organizasyon. Bu, Devlet’in de üstünde bir güç bu…. (Veryansın TV, 11.04.2024, https://www.youtube.com/watch?v=x9mwdiSqppk)

Özkan Deniz (Mamati) 14.02.2024 tarihli Flu TV yayınında ise YARGI MENSUPLARINI VE ÜST DÜZEY KAMU GÖREVLİLERİNİ DOĞRUDAN HEDEF ALARAK ADETA ABA ALTINDAN SOPA GÖSTERMİŞ VE ONLARA DAYATMA YAPTIKLARINI İKRAR ETMİŞTİR. BU KONUŞMASINDA KULLANDIĞI “DEVLET KÖSTEK OLMASA İYİ” CÜMLESİ İSE HUSUMETLİ MÜŞTEKİLERİN NASIL BİR YAPILANMA İÇİNDE OLDUKLARINI, HUKUK SINIRLARI İÇİNDE HAREKET ETMEDİKLERİNİ, DERİN DEVLET YÖNTEMLERİYLE NETİCE ALMAYI HEDEFLEDİKLERİNİ AÇIKÇA GÖZLER ÖNÜNE SERMEKTEDİR.

ÖZKAN DENİZ (MAMATİ): Şöyle bakın, ben bir sene için anlatıyorum. 3 TANE YÜKSEK YARGI MENSUBU, BİR TANE YÜKSEK SAVCI, BİR TANE ESKİ BAŞSAVCI, BİR TANE MKYK ÜYESİ, BİR TANE MİLLETVEKİLİ, BİR TANE BİR ÜST DÜZEY BÜROKRAT, BÖYLE SAYMAKLA BİTMEZ. Herkesten şikayetçi oluyorum. Bu örgütün dosyasına elini uzatana ben, arkadaşlarım avukatlarım hemen gidip şikayetçi oluruz. NE DEVLET DESTEĞİ. YA DEVLET KÖSTEK OLMASA İYİ. (FluTV, 14.02.2024, https://www.youtube.com/watch?v=Rs-v44QNFDQ)

Özkan Deniz (Mamati), yaşadığı güç zehirlenmesinden ve sırtını yasladığı derin yapılanma sayesinde kendini “dokunulmaz” biri sanmasından ötürü, bulunduğu konumu güya “Devletin de üzerinde” zannetmektedir. Oysa sıradan vatandaşın dahi birçok örneğiyle gayet iyi bildiği üzere, bu tarz derin devlet kumpaslarında piyon olarak kullanılan kişilerin derin devlet nezdinde hiçbir değerleri yoktur. Genelde kirli işlerde kullanılıp kenara konulurlar, işleri bittiğinde değersizlikleri tüm millet tarafından görülür. Dolayısıyla aklı başında, makul, vicdanlı ve hukuka değer veren hiç kimsenin Adnan Oktar dosyasının husumetli müştekilerine itibar etmesi söz konusu değildir.

3.2. FIRAT DEVELİOĞLU, SAYIN CUMHURBAŞKANI’NIN YAKIN AKRABASINI VE AİLESİNİ TEHDİT ETMİŞ, HAKKINDA SORUŞTURMA AÇILMIŞ BİR İNSANDIR

Adnan Oktar davasının husumetli müştekilerinden Fırat Develioğlu basına sık sık kendisini insanlara istediğini yaptırabilecek güçte göstererek vatandaşların özgür iradesi üzerinde hakimiyet kurmaya çalışan, alenen mafyavari üslupla gayri hukuki yollara başvurma potansiyeli olduğuna vurgu yapıp insanlar üstünde baskı kurmaya çalışan, “hukuk”u kullanarak -yani sahte ihbarlar, sahte deliller, suni müştekiler organize ederek- insanları kendisine boyun eğecek hale getirmek için faaliyet yaptığını çekinmeden dile getiren biri olarak yansımaktadır.

Basında gündeme gelen son eylemlerinden biri ise Sayın Cumhurbaşkanı’nın yakın akrabalarından olan İstanbul Başakşehir Futbol Kulübü Başkanı Göksel Gümüşdağ ve ailesine yönelik “Göksel Gümüşdağ aileni vs bayıltırım. İçinden geçerim.”, “Göksel Gümüşdağ akıllı ol. Beni kendine düşman etme.”, “Göksel Gümüş! ailenin içinden geçeceğim, Ali de yardım edemeyecek.” gibi tehditlerde bulunması olmuştur.

Bu sebeple hakkında soruşturma başlatılmış ve yakalama kararı çıkartılmıştır.

Fırat Develioğlu’nun art arda birbirini takip eden bir akış içinde sıraladığı, “AİLENİN İÇİNDEN GEÇERİM”, “İÇİNDEN GEÇERİM”, “BAYILTIRIM”, “AKILLI OL”, “SENİ ON MİSLİ ÜZERİM” gibi tehditler elbette sıradan, bir an için ağızdan dökülen ve karşılığı olmayan masum beyanlar değildir. KANUNDA KOŞULLARI BELİRLENDİĞİ ŞEKİLDE, MAĞDURU KORKUTMAK, TEDİRGİN ETMEK, HÜR İRADESİ ÜZERİNDE BASKI KURMAK, GÖZDAĞI VERMEK AMACIYLA BİLİNÇLİ VE AMAÇLI OLARAK SARF EDİLMİŞ ifadelerdir. Üstelik bu, Fırat Develioğlu’nun ilk eylemi de değildir. Başka vakalarda da benzer üslup ve tavırları, açık tehditleri ve gözdağı verme eylemleri görülmektedir.

  • Fenerbahçe Spor Kulübü Yöneticisi Hulusi Belgü Hakkında Yaptığı Tehdit İçerikli Paylaşım:

Fırat Develioğlu, FENERBAHÇE SPOR KULÜBÜ YÖNETİCİSİ HULUSİ BELGÜ HAKKINDA yaptığı bu paylaşımda da tıpkı Göksel Gümüşdağ’a olduğu gibi yine “İÇİNDEN GEÇERİM” tehdidini kullanmaktadır.

  • Cumhurbaşkanımızın Baş Danışmanlarından Sayın Mehmet Uçum Hakkında Yaptığı Tehdit İçerikli Paylaşım:

Fırat Develioğlu, CUMHURBAŞKANIMIZ SAYIN ERDOĞAN’IN BAŞ DANIŞMANLARINDAN SAYIN MEHMET UÇUM HAKKINDA, Sayın Uçum’a doğrudan ismiyle hitap edip aklınca kendisi Sayın Uçum’dan daha üst bir konumdaymış gibi izlenim oluşturmaya çalışmış ve üstü kapalı gözdağı vererek, “ADABINLA İÇ. ZATEN SON ZAMANLARDA İYİCE ZIVANADAN ÇIKTIN ifadelerini kullanmıştır.

Takdir edeceğiniz üzere buradaki üslup çok bilindik bir mafyavari tehdit üslubudur. Karşısındaki kişinin konumunu, makamını, kişiliğini hiçe sayarak ve küçümseyerek o kişiyi ezmeye çalışmak, bundan sonra yapacaklarının inandırıcılığını ve korkutuculuğunu artırmak için kullanılan bir psikolojik taktiktir. Fırat Develioğlu da Sayın Mehmet Uçum’a ismiyle hitap ederek adeta bir mafya babası gibi kendince onu aşağılamakta, “Adabınla iç” diyerek sanki her adımından haberi varmış gibi davranmakta ve ona talimat verebilecek bir güç ve konumdaymış gibi hareket etmekte, sonrasında ise “Zaten son aylarda iyice zıvanadan çıktın” diyerek hem siyasi konumunu hem makamını hem de kişiliğini küçümseyerek gözdağı vermektedir. Türkiye Cumhuriyeti’nin Cumhurbaşkanı’nın Baş Danışmanı’na karşı dahi böyle bir üslup kullanabilecek gücü ve cesareti nereden bulduğunun araştırılması gerektiği izahtan varestedir.

  • Türkiye Futbol Federasyonu Hakkında Yaptığı Tehdit İçerikli Paylaşım:

Bir başka örnekte de Fırat Develioğlu Türkiye Futbol Federasyonunu “LİGİ BİTİRTMEMEKLE” tehdit etmektedir. Kendisini “Ligi bitirtmeyecek” bir güçte görmekte ve göstermekte, kendine atfettiği bu gücü karşısındakini korkutmak, yıldırmak, kendi istediği gibi davranmasını sağlamak için kullanmaktadır.

Bunların yanı sıra Fırat Develioğlu, Fenerbahçe Spor Kulübü Başkanı Ali Koç, eski başkanı Aziz Yıldırım, Türkiye Futbol Federasyonu Başkanı İbrahim Hacıosmanoğlu hakkında da eleştiri üslubunu aşan, kişinin “onur, şeref ve saygınlığını rencide edebilecek nitelikte saygınlıklarına saldıran” bir üslup kullanmaktadır.

  • Sayın Aziz Yıldırım Hakkında Yaptığı Hakaret İçerikli Paylaşım:
  • Sayın Ali Koç Hakkında Yaptığı Hakaret İçerikli Paylaşım:
  • TFF Başkanı Sayın İbrahim Hacıosmanoğlu Hakkında Yaptığı Hakaret İçerikli Paylaşım:
  • Yargıyı Kullanarak Merkez Hakem Kurulu (MHK) Başkanı Üzerinde Baskı Oluşturma Girişimi Hakkındaki İtirafı:

Fırat Develioğlu Galatasaray Spor Kulübü Divan Kurulu toplantısında, Galatasaray hak ettiği halde penaltıların verilmediğini düşündüğü için “MHK Başkanı Lale Orta hakkında suç duyurusunda bulunduğunu” açıklamıştır. Fırat Develioğlu’nun bu açıklaması “Galatasaray Başkan adayının itiraf gibi açıklamaları gündeme oturdu” başlığıyla basına yansımıştır.

Burada önemli olan Fırat Develioğlu’nun bir futbol karşılaşmasında olabilecek hatalı bir kararın düzeltilmesi için Federasyon’a ya da ilgili kurumlara başvuru yapmak yerine, doğrudan MHK Başkanı’nı hedef alarak ÖRGÜTLÜ SUÇLAR SAVCILIĞINA BAŞVURMASI, yani kendi açıklamalarına göre “Yargı eliyle” kendi istediğinin yapılmasını sağlama yoluna tevessül edebilecek birisi olmasıdır.

  • Fırat Develioğlu’nun İnsanları Yıllar Boyunca Cezaevinde Tutacak Gücü Olduğu İddiasında Bulunması

Fırat Develioğlu geçtiğimiz yıllarda Galatasaray Spor Klubü başkanlığına aday olduğunu açıklamış ve bu konu ile alakalı olarak “Ajans1905” adlı YouTube Kanalı’na 29.04.2022 Cuma tarihinde bir röportaj vermiştir. Söz konusu röportajda kendisinin insanları cezaevinde tutacak güce sahip olduğu iddiasında bulunmuştur. Bu iddiası, MHK Başkanı Lale Orta’ya yönelik baskı girişimi ve Göksel Gümüşdağ ve ailesine yönelik tehditlerle birleşince, tehditle insanlar üzerinde baskı kurmayı alışkanlık haline getirdiği gibi bundan bir çekince duymayıp bir tür övünç sebebi olarak kullanarak daha fazla güç elde etme çabasında olduğu açığa çıkmaktadır. Aşağıdaki açıklamalarında da kendini insanları cezaevinde tutan, güçlü ve karanlık bağlantıları olan kişi gibi tanıtarak imtiyaz elde etmeye çalıştığı görülmektedir:

FIRAT DEVELİOĞLU: Arkadaşlar beni tanımıyorlar, beni bilmiyorlar, tamam mı? Ben Türkiye’nin, belki de dünyanın, en …..silahlı suç örgütlerinden birini 4 yıldır …200 KİŞİSİ İLE CEZAEVİNDE TUTAN BİR ADAMIM. …KİMSENİN BECEREMEDİĞİ, BAŞARAMADIĞI BİR ŞEYİ BEN … BUNU YAPABİLEN BİR İNSANIM.

Beyaz TV’de yayınlanan “Beyaz Futbol” isimli program için 2022 yılının mayıs ayında verdiği röportajda bu gerçeğe işaret edecek şekilde şunları dile getirmiştir:

FIRAT DEVELİOĞLU: 200 tane silahlı adamıyla cezaevinde 4 yıldır. Çıkmak istiyor çıkamıyor. Her defasında hukukla kanunla durduruyorum. ÇOK CİDDİ, BUNA GERÇEKTEN ÇOK CİDDİ KAYNAKLAR AYIRIYORUM.

Yine Beyaz TV’de 13 Mayıs 2022’de katıldığı Var Odası isimli programda sunucu Ertem Şener’in sorularını yanıtlarken şöyle bir açıklamada bulunmuştur:

FIRAT DEVELİOĞLU: …örgütünü 200 tane militanıyla, silahlı militanıyla beraber 4 SENEDİR CEZAEVİNDE TUTMA HUKUKİ GÜCÜ OLAN BİR İNSANIM… BENİM BÖYLE BİR GÜCÜM VAR…

Fırat Develioğlu’nun tehdit ve hakaret içeren sosyal medya paylaşımları ile, yapmış olduğu bazı basın açıklamaları KENDİSİNE KARŞI OLABİLECEK İNSANLARA ABA ALTINDAN SOPA GÖSTERMEK KONUSUNDA NE DERECE UZMAN OLDUĞUNU BİR KEZ DAHA ORTAYA KOYMUŞ BULUNMAKTADIR. Fırat Develioğlu -ne gibi yollarla edindiği belli olmayan- maddi gücü ile yargı ve emniyette sahip olduğunu iddia ettiği çevreyi de zaman zaman bazı beyanlarında sıklıkla dile getirmektedir. BU AÇIKLAMALARI ESNASINDAKİ KULLANDIĞI ÜSLUP, SAHİP OLDUĞUNU İDDİA ETTİĞİ GÜCÜN KİBRİNİ VE BU GÜCÜ KEYFİ VE KANUNA AYKIRI OLARAK KULLANMA EĞİLİMİNİ DE YANSITMAKTADIR.

  • Fırat Develioğlu, Kendi Öz Kızını Cinsel Saldırı İftirasının Malzemesi olarak Kullanmaktan Çekinmeyen Bir insandır

Üstelik Fırat Develioğlu -aşağıda detaylı olarak izah ettiğimiz üzere- sırf husumet duyduğu Adnan Oktar’ı zararlandırabilmek amacıyla kendi öz kızını cinsel saldırı iftirasının malzemesi olarak kullanmış bir insandır.

Adnan Oktar dosyasında kızının çocuk yaşta sözde tecavüze uğradığı iddiasında bulunan Fırat Develioğlu, katıldığı yüzlerce yayının birinde bile kızının sözde mağduriyetini gündem yapmamış, kızının haklarını savunmamıştır, çünkü kendisi de böyle bir istismar ve saldırının hiçbir zaman yaşanmadığını gayet iyi bilmektedir. Katıldığı mahkemede de sadece ticari faaliyetleri bozulduğu için şikayetçi olduğunu söyleyen Fırat Develioğlu, kızının sözde taciz iddiasıyla ilgili şikayetçi olmamıştır. Defalarca müvekkil Adnan Oktar’ın kaç suçtan ceza aldığını vurgularken bir kere bile kızına karşı sözde işlenen suçu saymak nedense aklına gelmemiştir.

Kızı Dilara Aktunç (Develioğlu) mahkemedeki ifadesi sırasında sanık avukatlarına dönüp, ‘Yok mu popo elleme sorusu’ diyebilecek bir rahatlık gösterirken babası Fırat Develioğlu da kanal kanal dolaşıp ‘Bu operasyon benim başarım’ demeyi kızının sözde tecavüze uğramasından daha mühim görmektedir.

Oysa bir baba için kızının zarar görme ihtimali bile yeri göğü birbirine katması için yeter. Kızı gerçekten çocuk yaşta tecavüze uğramış hiçbir baba hiçbir koşul altında hiçbir konuyu kızının yaşadığı dehşetten daha önemli göremez. Hiçbir baba kızının böyle bir felaket yaşamış olmasını unutmaz, unutturmaz. Hiçbir baba için ticari faaliyetleri, siyasete atılma ihtimali, gövde gösterisi yapma tutkusu kızının yaşadığı zulümden daha önemli olamaz. Özetle kızı gerçekten tecavüze veya tacize uğramış hiçbir baba Fırat Develioğlu gibi davranamaz.

  • Fırat Develioğlu’nun Adı Kazakistan Ziraat Bankası’nın Zarara Uğratılması Olayının Başrolünde Geçmektedir

Fırat Develioğlu’nun ne gibi işler içinde olduğu gazeteci Uğur Dündar’ın bir haberinde anlatılmaktadır. Habere göre, bir TÜRK DEVLET BANKASININ KAZAKİSTAN ŞUBESİ BATIK KREDİLERLE DOLANDIRILIP ZARARA UĞRATILMIŞTIR. Milletimizin vergileriyle kurulan bu banka, Kazakistan’da nüfuz sahibi bir kişiye geri ödenmeyeceğini bile bile milyonlarca dolar kredi vermiştir. UĞUR DÜNDAR’IN YAZDIĞINA GÖRE, BU KREDİNİN VERİLMESİNE FIRAT DEVELİOĞLU ARACI OLMUŞTUR. Bu bilgi, haberlerde aktarılanlara göre Kazakistan’da sır olmayıp, herkesin bildiği bir bilgidir. Hatta o kadar ki, kredi yolsuzluğu kısmen ortaya çıkıp soruşturma başlatılınca, Fırat Develioğlu ilgili bankanın krediyi onaylayan yetkilisini kendi inşaat şirketinde işe almış, böylece yolsuzluk dosyasının daha fazla büyümesine engel olmaya çalışmıştır. (https://www.sozcu.com.tr/buyuk-skandal-3-wp6843167)

3.3. MADDİ MENFAAT PEŞİNDEKİ SÖZDE ACILI BABA ‘ELVAN KOÇAK’ ÖRNEĞİ

Elvan Koçak isimli şahıs, 2018 yılında Şeyma ve Büşra isimli kızlarının müvekkil Adnan Oktar tarafından güya kaçırıldığı ve zorla alıkonulduğu iddiasıyla şikayetçi olmuştur. Yapılan şikayet üzerine İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı tarafından bu delilsiz ve iftira niteliğindeki iddialar soruşturulmuş ve neticesinde iddiaların gerçek olmadığı anlaşılarak 26.04.2018’de takipsizlik kararı verilmiştir.

Ortada yukarıdaki somut yargı kararı olmasına rağmen baba Elvan Koçak, müvekkil Adnan Oktar ve arkadaşları hakkında gerçek dışı beyanlarda bulunmaya devam etmiştir. O dönemde kumpas davasının polis operasyonu hazırlanmakta olduğu için, müvekkile husumetli bazı kişiler ve bazı

basın kuruluşları Elvan Koçak’ı maddi menfaat karşılığı kara propaganda ve kamuoyunda infial uyandırma amacına yönelik kullanmışlardır.

HUKUKİ TEMELLERE DAYANMAYAN OPERASYONU MAKUL GÖSTERMEK AMACIYLA KULLANILAN (SÖZDE) “ACILI BABA” SENARYOSUNU

Elvan Koçak 2018 yılının başından beri, yani husumetlilerin kumpas faaliyetlerine başladıkları ilk zamandan itibaren, dosyanın husumetli müştekilerinden Özkan Deniz (Mamati) ile temas halindedir.

02.07.2024 tarihinde Kanal D’de “Neler Oluyor Hayatta” programına katılan Elvan Koçak açık ve net bir şekilde “ekonomik zorluklar içerisinde olduğunu” ve “Türkiye’deki tüm masraflarının, davanın masraflarının birileri tarafından karşılandığınışu sözlerle ifade etmiştir:

Eşimden ayrılınca iş yerlerini de ayırdık. Yıkım oldu. Bu yıkımın üzerine çocuklar da gelince tabii ki çok zorlandık. Zorlanmaya da devam ediyoruz. Bu arada ismini söylemek istemediğim,Türkiye’deki bütün masraflarımızı, avukat masraflarını, davanın masraflarını üstlenen birkaç kişi var sağ olsunlar.

Elvan Koçak yayının ilerleyen dakikalarda ise, Özkan Deniz (Mamati) isimli müvekkile husumetli müştekinin, etkin pişmanlık hükümlerinden faydalanan veya şikayetçi olan bazı kimleri de maddi açıdan desteklediğini, istemeden itiraf etmiştir:

“ONLARI ÖZKAN DA ÇOK DESTEKLİYOR, burada olanlar da var. Ekonomik olarak da destekliyor Özkan ayrıca.”

Özkan Deniz (Mamati) ve Elvan Koçak arasında herhangi bir akrabalık, arkadaşlık ilişkisi yoktur; tek ortak noktaları müvekkile yönelik husumetleridir. Elvan Koçak’ın, müvekkile husumetli Özkan Deniz (Mamati) gibi kişilerden maddi destek alması, müvekkil hakkındaki beyanlarının gerçekliğini tamamen şüpheli hale getirmektedir.

Nitekim dosyada müşteki yapılan kişilerin Fırat Develioğlu tarafından finanse edildiği Adnan Oktar Davası dosyasının evrakları içinde yer alan bir bilgidir. Özkan Deniz (Mamati), Adnan Oktar Davası dosyasının eski müştekilerinden T.A’e sözde mağdur genç kadınları kendisinin organize ettiğini, Fırat Develioğlu’nun da bu süreci maddi olarak desteklediğini anlatmıştır. T.A ise bu bildiklerini mahkeme heyeti ile şöyle paylaşmıştır:

Özkan, “MÜŞTEKİ KADINLARA FIRAT BAKIYOR DİĞER MÜŞTEKİLERE DE… Sözümüzü dinledikleri sürece isteyene her tür imkan sağlıyor Fırat. ZATEN HEPİMİZE FIRAT BAKIYOR…”

4. MÜVEKKİL BENZER KUMPASLARI GEÇMİŞTE DE YAŞAMIŞTIR

Müvekkil Adnan Oktar anti Darwinist, anti materyalist, İslam’ı ve Kuran’ı anlatan kültürel çalışmaları sebebiyle defalarca iftiralara, baskılara, dayatmalara, kumpaslara ve hukuksuzluklara maruz kalmıştır. Müvekkilin bir dönem akıl hastanesinde tutulması hikayesi ile kokain komplosu maruz bırakıldığı kumpas ve hukuksuzlukların aleni bir örneğidir.

4.1. MÜVEKKİLİN BİR DÖNEM BAKIRKÖY AKIL HASTANESİNDE TUTULMASI, CUMHURİYET TARİHİNİN EN KARANLIK PSİKOLOJİK SAVAŞ YÖNTEMLERİNDEN BİRİDİR

Müvekkil Adnan Oktar 1986’nın yazında, “Türk Kavmindenim, İslam Milletindenim” sözlerinden ötürü hiçbir haklı hukuki gerekçe olmadan tutuklanmış; 9 ay boyunca tekli hücrelerde tecrit edilerek tutulmuştur. Daha sonra Adli Tıp’ta yıldırma ve eziyet amacıyla kısa bir zincirle 40 gün boyunca ayağından yatağa zincirlenmiştir. Sonrasında ise yine hukuksuzca Bakırköy Akıl Hastanesi’ne nakledilmiş ve akıl sağlığı yerinde olmadığı iddiasıyla müşahade altına alınmıştır.

Zulüm hastanede de devam etmiş, müvekkil en tehlikeli hastaların bulunduğu ‘14A’ koğuşunda tutulmuştur. 300 akıl hastasının olduğu 14A koğuşu, Abdülhamit döneminden kalma taş bir binanın içerisindedir ve bu koğuş riskli hastaların olması sebebiyle birkaç kilitli demir kapıdan geçilerek gidilen bir yerdir. İçerisi oldukça bakımsız, izbe ve pistir. ‘14A koğuşu’ ağır vakaların konduğu, cinayetin çok sıradan bir vaka olarak kabul edildiği bir yer olarak bilinmektedir. Müvekkilin burada bulunduğu süre içerisinde, 7 cinayet işlenmiştir.

MÜVEKKİL HAPİSHANEDE VE AKIL HASTANESİNDE TOPLAM 19 AY TUTULDUKTAN SONRA SAVCILIĞIN, “İFADELERİNDE SUÇ UNSURU BULUNMADIĞINI” BELİRTMESİYLE BERAAT ETMİŞ VE MAHKEMECE SERBEST BIRAKILMIŞTIR. Daha sonra da GÜLHANE ASKERİ TIP AKADEMİSİ TARAFINDAN VERİLEN “SAĞLAM” RAPORU İLE BU OYUN BOZULMUŞTUR.

Sağlıklı insanları akıl hastanesine gönderme yöntemi, dünyanın pek çok ülkesinde derin devlet yapılanmalarının kendilerine tehdit olarak gördükleri kişileri sindirmek, baskı altına almak, etkisizleştirmek, itibarsızlaştırmak, eziyet etmek, cezalandırmak gibi amaçlarla uyguladığı klasik bir zulüm yöntemidir. Müvekkil Adnan Oktar’ın akıl hastanesi sürecinde yaşananlar derin devletin karanlık bir psikolojik savaş yöntemi kullandığını ortaya sermiştir.

Yukarıda da belirttiğimiz gibi Müvekkil Adnan Oktar, en tehlikeli hastaların olduğu, cinayetin günlük olağan vaka sayıldığı, risk sebebiyle birkaç demir kapıdan geçilerek girilen, 300 akıl hastasının bulunduğu 14A koğuşunda tutulması bir yana, kendisine hiçbir tıbbi gereksinim olmadığı halde ‘ağır ilaçlar’ verilmiştir.

Müvekkil Adnan Oktar’ın Bakırköy Ruh ve Sinir Hastalıkları Hastanesi’nde kaldığı dönem olan 1987-1988 yıllarına ait hastaların detaylı tedavi süreçlerini içeren tüm belgeler hastane arşivlerinden bir şekilde yok edilmiştir. 1927 yılından itibaren hiçbir eksiklik olmadan çok düzenli olarak tutulan bu arşivin sadece müvekkil Adnan Oktar’ın tutulduğu döneme ait dosyalarının kayıp olması derin devletin kendisine karşı yürütülmüş olan psikolojik savaşın ne kadar organize olduğunu göstermektedir.

Müvekkil Adnan Oktar’a 19 ay ceza verilmesinin ardında başka amaçlar olduğuna işaret eden ilginç bir durum da müvekkilin tahliyesi esnasında yaşanmıştır. Müvekkil, Bakırköy Akıl Hastalıkları Hastanesi’nden tahliye edilirken salona basın mensupları çağrılmış ve kamuoyuna mesaj vermek amacıyla bir algı oluşturulmak istenmiştir. Tahliye sırasında dönemin başhekimi Yıldırım Aktuna, müvekkil Adnan Oktar’la tokalaşırken aniden elini kaldırıp müvekkilin başına doğru götürerek müvekkil sanki ‘el öpüyormuş’ gibi görünmesini sağlamaya çalışmış; bu yolla kendince mesaj vermek istemiştir.

Ancak, haberde yansıtılmaya çalışıldığı gibi gerçek bir el öpme olmadığı çok açıktır. Bu şekilde el yukarı kaldırılıp zorla yüze doğru uzatılarak el öptürme belki de tarihte ilk defa görülen bir tarzdır. Gerçek bir el öpme olsa el öpen kişinin eğilerek bunu yapması gerektiği aşikardır. Yıldırım Aktuna’nın müvekkile zorla elini öptürmeye çalıştığı, müvekkil Adnan Oktar’ın ise başını sağa çevirerek kendisine uzatılan eli öpmeyi reddettiği, Yıldırım Aktuna’yı engellemek amacıyla yüzünü çevirdiği bu nedenle de Yıldırım Aktuna’nın elinin müvekkilin sakalına geldiği görülmektedir.

Akıl hastanesinde bulunduğu dönemde Başhekim Yıldırım Aktuna, Adnan Oktar’ı, “SEN BU ŞEKİLDE DİNİ ANLATMAYA DEVAM EDERSEN SENİ BURADAN ÖMRÜN BOYUNCA ÇIKARMAM, benim de üstümde olan güçler var” diyerek tehdit etmiştir. Sonrasında ise, kendince müvekkilin yola geldiği düşüncesiyle tahliye kararını imzalamıştır.

Psikolojik savaş elemanları bu görüntü ile kamuoyuna güya Adnan Oktar hizaya getirildi imajını vermeye çalışmışlardır. Nitekim gazete kupüründe de görüldüğü gibi BUNDAN SONRA DAHA DİKKATLİ DAVRANdiyerek mealen ‘ayağını denk al, ayağını denk almazsan neler olacağını, başına neler geleceğini tahmin edersin’ şeklinde bir mesaj verilmiştir. Akıl hastanesinden tahliye edilen bir kişinin hastane başhekimin elini öpmeye mecbur bırakılması ve bunun da fotoğraflanarak gazetelerde yer alması dahi, işin içinde nasıl bir düzen olduğunun açık göstergesidir.

Merhum Yıldırım Aktuna’nın o gün muhtemelen anlayamadığı ve bugün de halen geçerli olan gerçek ise, müvekkilin -tüm zorlu koşullara karşın- hiçbir zaman ilmi faaliyetlerinde ve kültürel mücadelesinde bir kesinti olmayacağıdır. Müvekkil Adnan Oktar 50 yıldır zorluklar içinde tebliğ yapmaya devam etmiş, rahat bir hayat yaşamamış, kumpas komplolar iftiralar karalamalarla yıldırılmaya çalışılmış, hatta çok defa canına kastedilmiş ama şevki ve azmi daha da artarak kültürel mücadelesine devam etmiştir. 50 yıl boyunca kitapları, belgeselleri, konferanslarıyla yaptığı ilmi mücadele bugün artık tüm dünyaya fikri ulaşmış, Kuran Müslümanlığını tebliğ etmiştir.

4.2. KOKAİN KOMPLOSU SONUÇSUZ KALMIŞ, MÜVEKKİLİN ASLA UYUŞTURUCU MADDE KULLANMADIĞI İSPATLANMIŞ VE BERAAT ETMİŞTİR

1991 yılında müvekkile kurulan kokain komplosundan müvekkil aklanarak çıkmıştır; ancak ne yazık ki dönemin suikastlarının failleri bulunamadığı gibi, müvekkile tuzak kuranlar da tespit edilerek cezalandırılmamışlardır. 1990’lı yıllardaki illegal yapılanmaların saçtıkları dehşet cezasız kaldığı, bu yapılar tam olarak deşifre edilerek cezalandırılmadıkları için, günümüzde uzantıları benzer eylemlerine, farklı yöntemlerle devam edebilmektedirler.

1991 yılında müvekkil Adnan Oktar’a kurulan kokain komplosu, o dönemde bazı çevrelerin oluşturduğu dehşeti ve acımasızlığı da ortaya koymaktadır:

4.2.1- Komplonun düzenlenmesinden 3 gün önce Müvekkil Adnan Oktar kendisine bir komplo yapılabileceğine dair yetkili makamları ve basın kuruluşlarını faks çekerek uyarmıştır.

Kokain komplosundan bir hafta önce, bazı gazetelerde güya müvekkilin kokain kullandığına dair yalan haberler çıkmasının ardından müvekkil kendisine yönelik bir komplo hazırlığı olduğunu anlamış ve OLAYDAN 3 GÜN ÖNCE tüm resmi makamlara ve basına faks göndererek “Kendisine bir komplo yapılabileceğini, bu amaçla evine silah, uyuşturucu gibi yasa dışı maddeler bırakılabileceğini” bildirmiştir.

Yine aynı ihtimale karşı, KOMPLO DÜZENLENMEDEN 1 GÜN ÖNCE ANNESİNDEN EVİ ÇOK DETAYLI TEMİZLEMESİNİ istemiştir. Annesi, komşular ve kapıcının yardımıyla evin her odasını çok detaylı temizlemiş, kütüphane ve bütün kitaplar dahil olmak üzere her yeri tek tek arayıp temizlik yapmıştır. Adnan Oktar’ın annesinin komşusu ve kapıcısı, olaydan sonra “Adnan Oktar’ın kütüphanesini hep beraber detaylıca temizledik, orada böyle bir paket yoktu” diye noter tasdikli bir ifade vermişlerdir.

4.2.2- Müvekkil Adnan Oktar’ın annesinin 70 metrekarelik evine aynı anda 20 polis memuru girerek, ilk 3-4 dakika içinde 6 katlı L şeklindeki kütüphanede baktıkları ilk kitabın içinden kokain paketi çıkarmışlardır.

İzmir’de göz altına alınıp İstanbul’a getirilen Müvekkil Adnan Oktar olay günü, yaklaşık 20 polisin eşliğinde eve getirilmiş ve evde arama yapılmıştır. Arama sırasında, İÇERİ GİRİLDİKTEN HEMEN SONRA, müvekkilin başka kişilere dikkatinin dağıldığı bir esnada, YÜZLERCE KİTABIN BULUNDUĞU 6 KATLI “L” BİÇİMİNDEKİ BÜYÜK BİR KÜTÜPHANENİN ORTA RAFINDAN ALINAN 3. KİTABIN ARASINDAN kokain paketi çıkarılmıştır. Arama sadece 3-4 dakika sürmüş ve kütüphaneden alınan 3. kitabın içinden kokain çıkarıldıktan sonra, evin başka hiçbir yerinin aranmasına gerek duyulmamıştır.

Müvekkil Adnan Oktar, kokain paketini kitabın arasından çıkarmalarının ardından, arama yapan polislerden birinin cebinin çok kabarık olduğunu fark ederek, polisin cebinin boşaltılarak bakılmasını istemiştir, ancak diğer memurlar bunun yapılmasına izin vermemişlerdir. Müvekkil, bu polise “bütün dikkatin sende, bundan sonra hiçbir yere paket koyamazsın, anında yakalarım” gibi bir şey söylemiş ve dikkatini bir an üzerinden ayırmadığı için elini cebine dahi tekrar götürememiştir. Müvekkil bunu fark etmemiş olsa, evin başka bir köşesine daha bırakacakları muhtemeldir.

4.2.3- Gözaltına alınan müvekkilin yiyecek ve içeceğine kokain karıştırılarak kanında kokain çıkmasının sağlanmıştır.

Müvekkil toplam 72 saat göz altında kalmıştır. Bu süre sonunda kendisine yapılan tahlil sonucunda, kanında 5mg/ml’nin üzerinde kokain bulunduğu tespit edilmiştir. Kokain 24 saat içinde insan vücudunu tamamen terk eden bir maddedir. Dolayısıyla, 72 saat sonra müvekkil Adnan Oktar’ın kanında bu derece yüksek dozda kokain bulunması, KOKAİNİN ANCAK MÜVEKKİLE GÖZ ALTI SIRASINDA YİYECEĞİNE VE İÇECEĞİNE KARIŞTIRILMAK SURETİYLE VERİLDİĞİNİ GÖSTERMEKTEDİR.

Gerçekten de müvekkile, emniyette göz altında bulunduğu sırada çok acılı bir kebap yemeği getirilmiştir. Kokainin tadı acı olduğu için, özellikle çok acılı bir kebapla müvekkilin kokaini fark etmeden yemesi sağlanmıştır.

Daha detaylı açıklamak gerekirse; MÜVEKKİL ADNAN OKTAR’IN İZMİR’DE 8 TEMMUZ 1991 GÜNÜ SAAT 24:00 SULARINDA GÖZALTINA ALINMASINDAN 11 TEMMUZ 1991 GÜNÜ SAAT 14.10’DA TAHLİLE GÖNDERİLMESİNE KADAR GEÇEN SÜRE 62 SAATTİR. MÜVEKKİL BU 62 SAAT BOYUNCA SÜREKLİ GÖZALTINDA TUTULMUŞTUR. 62 SAATLİK GÖZALTI SÜRESİ SONUNDA YAPILAN TAHLİLDE İSE, İDRARINDA KOKAİN METABOLİTİ OLAN BENZOİLEKGONİN TESPİT EDİLMİŞTİR. MAHKEME TARAFINDAN ALINAN ADLİ TIP RAPORUNA GÖRE İDRARINDA 5 MG/MM BENZOİLEKGONİN BULUNAN BİRİ EN FAZLA 24-48 SAAT ÖNCE KOKAİN ALMIŞ OLMALIDIR. BU İNSANIN 62 SAAT ÖNCE ALDIĞI KOKAİN NEDENİYLE İDRARINDA 5 MG/MM BENZOİLEKGONİN ÇIKMASI TIBBEN MÜMKÜN DEĞİLDİR. DEMEK Kİ KOKAİN MÜVEKKİLE EMNİYETTE VERİLMİŞTİR.

Adli Tıp Kurumu KOKAİNİN GÖZALTINDA OLDUĞU ESNADA MÜVEKKİL ADNAN OKTAR’IN YEMEĞİNE KARIŞITIRILARAK VERİLDİĞİNİ TEYİT ETMİŞTİR.

Sonuçta, 22.02.1994 tarihinde İstanbul 10. Asliye Ceza Mahkemesi 1991/1130 Esas, 1994/136 Karar sayılı kararı ile beraat kararı vermiş ve yapılan komployu tescillemiştir.

Yargılama sırasında heyet başkanı, müvekkilin evinde arama yapan polislere, “nasıl olup da o kadar çok kitap arasında ellerine aldıkları ilk kitabın arasından kokain çıktığını” sorarak ve “bu zamana kadar küçük bir eve 20’ye yakın polisin arama için gittiğini görmediğini” söyleyerek, kurulan tuzağa da dikkat çekmiştir.

Hem evinde hem de kanında kokain bulunacak şekilde kurulan tuzak, adli tıp raporu ve mahkeme heyetinin adil yargılamasıyla beraatle sonuçlanmıştır. Mahkemenin beraat kararı, komplonun da teyidi olmuştur.

1991 yılındaki komplo böylelikle boşa çıkmış ve müvekkil beraat etmiştir. ANCAK KOMPLOYU KURANLAR VE YÜRÜTENLER TESPİT EDİLMEMİŞ, DEŞİFRE EDİLMEMİŞ VE YARGILANMAMIŞLARDIR.

5. MÜVEKKİL ADNAN OKTAR DEVLETİMİZİN YAKINDAN TANIDIĞI, BİLİNEN BİLİNMEYEN BİR ÇOK HİZMETİ OLAN BİR İNSANDIR

Müvekkil Adnan Oktar ve arkadaşları Devletimizin yakından tanıdığı

  • 40 yıldan uzun süredir tüm Türkiye’nin gözü önünde faaliyet yapan,
  • Devletimizin defalarca tüm detaylarıyla araştırıp inceledikten sonra suça dair hiçbir şey bulunmadığını 12 ayrı yargı kararıyla tescillediği,
  • Cumhurbaşkanımız başta olmak üzere birçok devlet adamı, siyasetçi, bürokrat, asker, diplomat vb. üst düzey şahıs ile ailevi yakınlığı ve dostane ilişkileri olan saygın kimselerdir.

İnançlarını ve düşüncelerini her zaman açıkca ifade eden müvekkil ve arkadaşlarından suç örgütü oluşturma çabası hukuken de mantıken de anlamsızdır, gerçekliliği yoktur.

Üstelik BİR YAPIYA SUÇ ÖRGÜTÜ DENİLEBİLMESİ İÇİN KANUNDA BELİRLENMİŞ GEREKLİ KOŞULLARIN HİÇBİRİNİN MÜVEKKİL VE ARKADAŞ GRUBUNDA KARŞILIĞI YOKTUR.

Her ne kadar İstanbul 30. ACM, İstanbul BAM 1.CD’nin bozma kararına hukuka aykırı olarak direnip cezaya hükmetmiş olsa ve bu karar da Yargıtay 1 CD tarafından onanmış olsa da, yaklaşık 7 yıldır devam eden bu sözde suç örgütünün;

  • Hangi amaç suç/suçları işlemek amacıyla kurulduğu ve üyelerinin bir araya geldiği,
  • Hiyerarşisinin ne olduğu,
  • Hangi suçları işlemek için hangi talimatların verildiği,

TESPİT EDİLEMEMİŞTİR. Bu tespit yapılmadan bir grup için suç örgütü tanımlamasının kullanılması da HUKUKEN İMKANSIZDIR.

Her şeyden önce müvekkil ve arkadaşlarının 40 yıldır görüştükleri kişiler, devletimizin ve milletimizin refahı, iyiliği ve güzelliği için çalışan değerli vatan evlatlarıdır. Bu değerli insanlarla bir araya gelerek istişarelerde bulunmak, bayramlaşmak, hal hatır sormak, sohbet etmek de son derece normal, doğal ve olması gereken bir davranıştır.

Kaldı ki müvekkil ve arkadaşlarının on yıllardır ülkemizin önde gelen siyasetçi, bürokrat, gazeteci, hukukçu, akademisyen, kanaat önderi ve sanatçılarıyla görüşüp yakın ilişkiler kurabilmesi, ORTADA BİR SUÇ ÖRGÜTÜ BULUNMADIĞININ DA AÇIK BİR İSPATIDIR. Bunun aksi bir durum söz konusu olsa, aralarında Milli İstihbarat Teşkilatı’ndan doğrudan bilgi ve istihbarat alabilen önde gelen siyasetçi ve devlet adamlarının MÜVEKKİL ve ARKADAŞLARIYLA BİR ARAYA GELMEYECEKLERİ DE AŞİKARDIR.

MÜVEKKİL ADNAN OKTAR, SAYIN CUMHURBAŞKANIMIZI BELEDİYE BAŞKANLIĞI DÖNEMİNDEN BU YANA KESİNTİSİZ DESTEKLEMİŞTİR

Müvekkil ve arkadaşlarının mahkeme huzurunuzda verdikleri çeşitli beyanlarında açıkladıkları üzere;

1990’lı yıllarda Sn. Erdoğan’ın belediye başkanlığının öncesinde, henüz kendisi daha Refah Partisi’nin il başkanı iken, müvekkilin arkadaşları Tarlabaşı’ndaki İl Başkanlığı binasında kendisini sık sık ziyaret ediyorlardı. Bu buluşmalarda Sayın Erdoğan ve müvekkilin arkadaşları ülkenin genel durumu ve geleceği konusunda istişare edip fikir alışverişinde bulunuyorlardı. (Sn. Erdoğan’ın o dönemde özel kalemi olan Sn. Mustafa Yüce Beyefendi, bu ziyaret ve görüşmelerin yakın şahitleri arasındadır) Aynı şekilde Sayın Cumhurbaşkanı da müvekkil ve arkadaşlarının evlerine konuk oluyordu.

Bu dönemde Sayın Cumhurbaşkanımız’ın belediye başkanlığı adaylığı ilk kez söz konusu olduğunda, Refah Partisinde ADAYLIK İÇİN ADI GEÇEN ASIL İSİM SN. ALİ ÇOŞKUN’du ve partinin üst kurullarında Sn. Ali Coşkun ismi destek görmekteydi.

Bununla birlikte ana akım medya da sürekli olarak Sayın Erdoğan’ın üzerine gitmekte, Sayın Erdoğan hakkında güya hasta olduğu, gecekondu davasından hüküm giydiği, bu sebeple adaylıktan çekilmesi gerektiği, seçilse dahi muhtar bile olamayacağı şeklinde yoğun bir karalama kampanyası yürütmekteydi.

Hem adaylık için düşünülen ilk isim olmaması hem de ağır medya baskı sebebiyle Sayın Erdoğan’ın da oldukça sıkıntı duyduğu ve yakın çevresine “ADAYLIKTAN ÇEKİLMEYİ DÜŞÜNDÜĞÜNÜ SÖYLEDİĞİ” konuşulmaktaydı.

Bu yüzden müvekkilin arkadaşları,

  • Hem Sayın Erdoğan’ın kendisini partinin önde gelenlerine ve üst yönetimine daha iyi tanıtabilmesi,
  • Hem de müvekkil ve arkadaşlarının temsil ettikleri genç, modern ve aynı zamanda dindar bir grubun desteğini aldığını da gösterebilmesi,
  • ve SAYIN ERDOĞAN’IN ADAY GÖSTERİLMESİNİ SAĞLAMAK AMACIYLA,

Refah Partisi’nin önde gelenleri ve Sayın Erdoğan ile bir ev toplantısında bir araya geldiler. Toplantı, şu an müvekkil ile birlikte tutuklu bulunan arkadaşı Alkas Çakmak’ın Emirgan’daki villasında gerçekleşti.

Müvekkil Adnan Oktar ayrıca, merhum Sayın Necmettin Erbakan ile bizzat görüşerek de, İstanbul Büyük Şehir Belediye Başkan adaylığına Sayın Erdoğan’ı aday göstermesi için kendisini teşvik etti.

Nitekim Sayın Erdoğan da, İstanbul Büyük Şehir Belediye Başkanı seçilmesinin ardından ilk basın toplantısına müvekkilin arkadaşlarından Altuğ Berker ile çıkıyor; yanyana çekilen fotoğrafları birçok gazetede yayınlanıyordu.

30.03.1994 Tarihli Cumhuriyet Gazetesi’nin ‘Cumhuriyet Ankara Bürosu’ tarafından kaleme alınan “RP’den belediyelere Osmanlı modeli” başlıklı haberde; Sn. Recep Tayyip Erdoğan’ın düzenlediği basın toplantısında müvekkilin yakın arkadaşları Altuğ Müştak Berker ve Bahadır Güven ile birlikte çektirdiği fotoğrafa yer verilerek “Erdoğan Adnan Oktar’ın müritleriyle” alt başlığı kullanıyordu.

Haber içeriğinde ise “İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanlığı’nı kazandığına kesin gözüyle bakılan RP’li Recep Tayyip Erdoğan, Pazar gününden bu yana basın toplantısı düzenleyerek neler yapacağını anlatıyor. Erdoğan, dünkü toplantıda da kamuoyunda Adnan Hoca olarak ünlenen Adnan Oktar’ın müritleri olduğu bildirilen gençleri arkasına aldı” ifadelerine yer verilmekteydi. (Aşağıda)

Sayın Erdoğan’ın merhum Sayın Necmettin Erbakan tarafından İstanbul Büyük Şehir Belediye Başkanı adayı gösterildiği dönemde REFAH PARTİSİ DE MODERN KESİME HİTAP ETMEK İSTİYOR; MÜVEKKİLİN ARKADAŞLARINDAN BAŞTA GÜLAY PINARBAŞI OLMAK ÜZERE SANAT DÜNYASINDAN GELEN TANINMIŞ BİRÇOK İSİM, REFAH PARTİSİ’NİN VİTRİNİ OLARAK KABUL EDİLİYORDU.

10 Aralık 1993 Gecesi Abdi İpekçi Spor Salonunda Gerçekleştirilen Refah Patisi İstanbul İl Teşkilatının ‘İstanbul Gecesi’nde, MÜVEKKİL ADNAN OKTAR’IN ARKADAŞLARINDAN TÜRKİYE GÜZELİ OLAN GÜLAY PINARBAŞI’NIN REFAH PARTİSİNE KATILIŞI SIRASINDA KÜRSÜYE ÇIKIYOR; Sn. Gülay Pınarbaşı’nı geceye katılan çoşkulu kalabalığa BİZZAT SAYIN ERDOĞAN TAKTİM EDİYORDU. Haberlere Yansıyan Görüntüler (Aşağıda)

Refah Partisi döneminden sonra AK Parti iktidarı öncesinde ve sonrasında da müvekkilin arkadaşları çeşitli vesilelerle gerek Cumhurbaşkanımız Sayın Erdoğan ile gerekse değerli eşi Sayın Emine Erdoğan Hanımefendiyle çeşitli görüşme ve karşılıklı ziyaretler gerçekleştirmişlerdir.

  • Meltem Daban ve Hüma Babuna, 1999 yılında camiama yönelik gerçekleştirilen büyük operasyonun ardından devam eden dava esnasında Sayın Emine Erdoğan Hanımefendi’yi Üsküdar’daki evinde ziyaret etmiş 3 saate yakın uzun bir sohbet gerçekleştirmişlerdir.

Müvekkilin arkadaşlarından Sayın Emine Erdoğan Hanımefendiye, dönemin İstanbul Organizeyle Mücadele Şubesi Müdürü Adil Serdar Saçan’ın müvekkil ve arkadaşlarına emniyette tutuldukları süre içerisinde işkence yaptığını, bir gecede 93 kişinin gözaltına alındığını, gözleri bağlı şekilde, kalorifer borularına kelepçelenerek taş betonda oturtulduklarını, bazı arkadaşlarının gördükleri işkencelerden ötürü sakatlanıp zor durumda kaldıklarını, sonrasında da baskının yıllarca devam ettiğini, bir kısım basının operasyonla eşzamanlı olarak iftira kampanyası başlattığını fakat bütün iftiraların asılsız olduğunu anlatmışlardır.

Sayın Emine Erdoğan Hanımefendi müvekkilin arkadaşlarını büyük bir nezaket ve hoş sohbetle, candan bir tavırla ağırlamıı, şevklendirip ikramlarda bulunmuştur. Hatta, okuldan dönen kızı Sümeyye Erdoğan’ı da yanlarına davet edip, tanıştırmıştır. Sümeyye Hanım, okulda yaşadıkları başörtüsü sorunlarını anlatmış, müvekkilin arkadaşlarıysa Kuran Ayetlerinden örnekler vererek kendisini teselli etmişlerdir.

  • Yine müvekkilin arkadaşlarından Eda ve Hüma Babuna kardeşler, Cumhurbaşkanımımz Sayın Erdoğan’la İstanbul’da bir sağlık kurumunun açılış töreninde biraraya geldiler. Müvekkilin arkadaşları, tören sonrasında sadece dönemin İstanbul Valisi ve bakanlar dahil sadece 23 kişinin alındığı binada gerçekleştirdikleri toplantıda, Sayın Erdoğan’a “o dönemdeki FETÖ’cülerin kumpası neticesinde açılan davada maruz bırakıldıkları hukuksuzlukları” anlattılar.

Sayın Erdoğan’ın yanındakilere, “Pazartesi günü dosyayı masamda istiyorum” şeklindeki açıklamasının ardından müvekkilin arkadaşları, her zamanki gibi kendilerine çok olumlu ve sevgi dolu davranan Sayın Erdoğan’a sevgi ve saygılarını ifade ederek toplantıdan ayrılmışlardı.

Sayın Cumhurbaşkanımız ve Değerli eşi Emine Erdoğan Hanımefendi ile, müvekkilin arkadaşlarının çeşitli vesilelerle yaptıkları görüşmelerden basına yansıyan bazı fotoğraflar ise şöyledir;

AK Parti 2015 yılı Yenikapı iftarında Sn. Cumhurbaşkanımız Recep Tayyip Erdoğan ve eşi ile birlikte müvekkilin arkadaşlarından Aslıhan Hantal (Yukarıda)

Cumhurbaşkanımız Sayın Erdoğan ile müvekkilin arkadaşı Meltem Arıkan Daban (Yukarıda)

Müvekkilin arkadaşı Levent Sezgin, müvekkilin Harun Yahya mahlasıyla kaleme aldığı “Yaratılış Atlası” isimli kitabını Cumhurbaşkanımız Sn. Erdoğan’a hediye ederken (Yukarıda)

Sn. Emine Erdoğan Hanımefendi, müvekkilin arkadaşlarından Mine Kalça ve Pınar Akkaş ile birlikte (Yukarıda)

6. MÜVEKKİL VE ARKADAŞLARINA YAPILAN HAKSIZ ve HUKUKSUZ UYGULAMALARIN CUMHURİYET TARİHİNDE EŞİ BENZERİ YOKTUR

Bugün kamuoyu Ekrem İmamoğlu ve İBB Davası olarak bilinen davada yaşandığını iddia ettikleri haksız ve hukuksuz uygulamaların belki bin misli fazlası 7 yılı aşkın süredir müvekkil Adnan Oktar ve arkadaşlarının yargılanmakta oldukları davalarda yaşanmıştır. Sırf müvekkil ve arkadaşlarına besledikleri ideolojik husumet sebebiyle ne sağ ne de sol basında tek cümle bile yer verilmeyen Cumhuriyet tarihinin en büyük hukuksuzlukları Adnan Oktar davasında tüm şiddetiyle yaşanmaya devam etmektedir. Bunların sadece bir kısmını başlıklar halinde sıralarsak;

  • Müvekkil ve arkadaşları sabaha karşı en azgın Terör Örgütlerine dahi reva görülmeyen bir tutumla göz altına alınmışlardır. Tertemiz, tek bir adli kaydı dahi olmayan, eğitimli, nezih, genç kadınlar ters kelepçe yapılarak yüzüstü yere yatırılıp alınlarına uzun namlulu silahlar dayanmış; üzerlerinde polis köpekleri gezdirilmiştir. Bir de bu görüntüler sanki bir başarıymış gibi basına servis edilmiştir.
  • Müvekkil ve arkadaşları henüz daha göz altındalarken İstanbul Emniyet Müdürlüğü tarafından masumiyet karinesi alenen ayaklar altına alınarak basın kuruluşlarına gönderilen bir “Bilgi Notu” ile suç örgütü ilan edilmişlerdir.
  • İstanbul Emniyet Müdürlüğü bununla da yetinmemiş aynı hukuksuzluğu bir de İstanbul Emniyet Müdürü Mustafa Çalışkan’ın ağzından tekrarlamıştır. Mustafa Çalışkan katıldığı bir paneldeki konuşmasında da müvekkil ve arkadaşlarını sözde “suç örgütü” olarak tanımlamıştır.
  • Adnan Oktar ve arkadaşları gözaltı süreci boyunca basın ve sosyal medyada psikolojik bir algı operasyonuna maruz bırakılmışlardır. Gözaltı sürecinin tamamında her sağlık kontrolüne götürülüp getirildiklerinde adeta bir kamera ordusuyla karşılaşmışlardır. Kişi kişi olmak üzere detaylı ve yakın açılardan tek tek resimlenmiş ve bu resimler hakaret ve iftira içerikli yorumlarla birlikte basına servis edilmiştir. Müvekkil Adnan Oktar ise, bazı polis memurlarının “itibarsızlaştırma amaçlı gereğini aşan muamelelerine” maruz bırakılmıştır. Ayrıca Türk Hukuk tarihinde bir ilke daha imza atılarak müvekkilin Çağlayan Adliyesi nezaretinde tutulduğu sırada gizlice fotoğrafı çekilmiş ve basına servis edilmiştir.
  • Müvekkil ve arkadaşları daha henüz emniyetteyken, hakim, savcı karşısına çıkmadan gazete ve haber sitelerinde “tutuklananların tam listesi” verilmiştir.
  • Tutuklanan yaklaşık 170 kişi, Türkiye’nin dört bir yanındaki cezaevlerine dağıtılmış, farklı koğuşlara konmaları için cezaevlerine talimatlar yağdırılmış, yaşlı ve şok içindeki aileler günlerce, hatta haftalarca çocuklarının hangi cezaevinde olduğunu aramışlar, haftalar sonra görüşebilmişlerdir.
  • Ceplerindeki 5 TL’ye kadar el konan müvekkil ve arkadaşları, cezaevinde aileleri kendilerini bulup para yatırana kadar hiçbir ihtiyaçlarını karşılayamamışlardır.
  • Müvekkilin cezaevindeki arkadaşları ve aileleri, dosyanın husumetli müştekilerinin, işbirliği yaptıkları odakların ve bazı avukatların yoğun baskı ve tehdidlerine maruz kalmışlardır. Bu yolla sözde etkip pişman ve sahte itirafçı devşirilmeye çalışılmış; etkin pişmanlıktan faydalanıp sahte itiraflarda bulunmaları halinde ellerinden gelen yardımı gösterip hapisten çıkacakları, AKSİ HALDE ÖMÜR BOYU GÜNEŞ YÜZÜ GÖRMEYECEKLERİ SÖYLENEREK TEHDİT EDİLMİŞLERDİR.
  • Sözde Etkin Pişman ve Sahte itirafçı oluşturma çabalarına ilgili savcılık ve cezaevi yönetimleri de tam destek vermiştir. Tutuklular özellikle Türkiye’nin farklı cezaevlerine ailelerinde, avukatlarından kilometrelerce uzağa sürgün edilmişler; en ağır cezaevi şartlarında tutulmuşlar; aralarında kanser, kalp, akciğer, beyin, böbrek ve MS gibi ölüm riski taşıyan ağır hastalığı olanların bile düzenli kullanmak zorunda oldukları ilaçlarına erişimleri engellenmiş, doktor kontrol ve muayeneleri geciktirilmiş ya da yaptırılmamıştır.
  • Müvekkil Adnan Oktar ise, önce Türkiye’nin en batısına Edirne’ye, sonra en doğusuna Erzurum’a sonra da Van’a zorunlu sevkle gönderilmiş, ailesinden bin kilometre ötede olmaya mahkum edilmiştir. Hiçbir hukuki dayanağı olmadığı halde avukatlarıyla dahi görüşleri sınırlandırılmakta, birçok vatandaşa tanınan anayasal hak gerekçesiz olarak müvekkil Adnan Oktar’a verilmemektedir.
  • Suçsuz yere cezaevine girmiş masum evlatlarının yaşadıkları sıkıntılar ve maruz bırakıldıkları hukuksuzluklara daha fazla dayanamayan, 61 ANNE-BABA BU SÜREÇTE EVLATLARININ IZDIRABIYLA VEFAT ETMİŞ; CEZAEVİNDEKİ ÇOCUKLARININ AİLELERİNİN CENAZELERİNE GİTMELERİNE DAHİ İZİN VERİLMEMİŞTİR.
  • Haksız ve hukuksuz gerekçelerle müvekkil Adnan Oktar ve arkadaşlarına avukat görüş kısıtlaması getirilmiş; bu yolla tutukluların adil savunma hakkı engellenmiştir.
  • Müvekkil ve yargılananlar tarafından dosyaya sunulan lehe delillerin tamamı görmezden gelinmiş; 200’e yakın yargılananın savunmaya ilişkin araştırma, inceleme talepleri istisnasız şekilde toptan ve gerekçesiz reddedilmiştir.
  • Duruşma salonu kapısında hazır edilen onlarca savunma tanığından tek birisi bile huzura alınıp dinlenmemiştir.
  • Aynı okullarda okumuş, ailelerinin dostluğuyla aynı sosyal ortamlarda yetişmiş ve yaşamış, 40 yıldır birbirini tanıyan insanlar “birbirinizle ticaret yapmışsınız, birbirinizden ev araba almışsınız, birbirinizi hastaneye götürmüşsünüz, aynı evde kalmışsınız, birbirinizle telefonla irtibat kurmuşsunuz” gibi gülünç gerekçelerle bir gecede örgüt ilan edilmişlerdir.
  • Yargılanmaları sırasında Türk Ceza Kanunu’nu yazan hukuk profesörlerinin dosyaya sunduğu “burada suç yok” diyen bilimsel görüşler tamamen yok sayılmıştır.
  • Sırf bu arkadaş grubunu yargılamak ve dağıtmak için doğal hakim ilkesine aykırı özel talimatlı heyetler oluşturulmuş; 10 bin yıllık hukuksuz mahkumiyet cezaları verdikten sonra da -görevlerini tamamladıkları için- dağıtılmışlardır.
  • Emniyet ifadelerinde ve devam eden süreçte şüpheli ve müdafilerin hangi suç/suçlardan soruşturuldukları bildirilmemiştir.
  • Tutukluluk incelemeleri hukuka aykırı olarak duruşmasız, süresi geçtikten sonra ve toplu halde yapılmış ve matbu gerekçelerle toplu şekilde tutukluğun devamı kararları verilmiştir.
  • Cezaevindeki yakınlarına para veya ihtiyaç malzemesi gönderenler, güya terör örgütüne yardım ve yataklıkla suçlanmış ve tutuklanmışlardır.
  • Soruşturmaya bakmaya hukuken yetkili savcılık İstanbul Anadolu Cumhuriyet Başsavcılığı olmasına rağmen savunmanın bu yöndeki haklı talepleri gerekçesiz olarak reddedilmiş ve yargılama yetkisiz bir mahkeme tarafından yürütülmüştür.
  • Soruşturma dosyasında CMK 153/3 maddesi uyarınca avukatlara gösterilmesi zorunlu evraklar dahi gösterilmemiştir.
  • İfade alma işlemleri sırasında şüphelilerin müdafi desteği almaları kısıtlanmıştır.
  • Müvekkilin imani ve kültürel alanda faydalı bilgileren barındıran internet siteleri dahi kapatılmış; erişim engeli getirilmiş; kaleme almış olduğu eserleri ise imha edilmiştir. Müvekkil ve arkadaşlarının bilgi verme hakkı ve ifade özgürlüğü engellenmiştir.
  • Müvekkil Adnan Oktar ve arkadaşlarının tüm mallarına, şirketlerine, evlerine, arabalarına hatta emekli maaşlarına kadar -sözde Fetö’ye yardım ve dolandırıcılık isnadıyla- ek konulmuştur. Ancak bu iki suçlamadan beraat edilmesine rağmen el konulan mal ve eşyalara sahiplerine iade edilmeyerek yasadışı yol ve yöntemlerle satılmışlardır.
  • Cesur birkaç istinaf hakiminin, 400 sayfa, içtihatlarla, Yargıtay kararlarıyla açıklayarak verdikleri beraat kararı, Cumhuriyet tarihinde görülmemiş bir pervasızlık, hukuksuzluk, adaletsizlik ile kaldırılıp, beraat kararı veren hakimler görevlerinden alınmışlardır. Ayrıca bir kısım medya ve basın eliyle itibar suikastine uğratılmışlar; ardından iddialar gerekçe gösterilerek haklarında soruşturma açılmıştır ve yargılanmalarına devam edilmektedir.
  • Güya cinsel saldırıda bulunduğu iddia edilen kişilerden bazıları, iddia edilen tarihte yurt dışında olduğunu, şehir dışında olduğunu, kanser tedavisi için hastanede kemoterapi aldığını, ağır hasta olduğunu delilleriyle ispatladığı halde, yine de ceza almışlardır.
  • 45 kişiyi katletmiş terör örgütü mensupları dahi Yargıtay tarafından tahliye edilirken, tek bir suç olmadığını herkesin bildiği bu dosyada sırf kendileri gibi yaşamadığı, kendilerinden farklı düşündüğü için dosya jet hızıyla Yargıtay’da onanmıştır.
  • Üstelik Yargıtay bu onamayı yaparken kendi vermiş olduğu eski kararlarıyla çelişmiştir.
  • 8 bin yıllık hukuksuz cezaların onanmasıyla da hız kesmeyip televizyonlarda bangır bangır “Adnan Oktar ölmeden bu iş bitmez”, “Yok mu cezaevinde bir delikanlı”, “İçlerindeyken Adnan Oktar’ı öldürmeyi çok istedim” gibi dehşet verici konuşmalar yapılmış; baştan sona suç içeren bu konuşmaları yapanlar hakkında tek bir soruşturma dahi açılmamıştır.

7. MÜVEKKİL ADNAN OKTAR YAPILAN HER HUKUKSUZLUĞU HAYIR OLARAK GÖRMEKTEDİR

Müvekkil Adnan Oktar, maruz bırakıldığı olağan dışı tüm baskılar ile haksız ve hukuksuz eziyet verici uygulamalara rağmen, bunların hepsinde bir hayır ve güzellik görmektedir. Müvekkil Allah’tan ve devletinden daima razı olduğunu belirterek yaşadıklarını bir kez bile şikayet konusu etmemiş, hatta dile dahi getirmemiştir.

Müvekkilim, inancı gereği, cezaevini Hz. Yusuf (as)’ın bir sünneti, her türlü zorluğu ise Allah’tan gelen güzel bir imtihan olarak görmekte ve güzel bir sabır ve dirayetle karşılamaktadır.

Kendisi Kur’an-ı Kerim’de müminlerin türlü eziyetlerle sınandıklarını, bunlara güzel bir sabır gösterdiklerini, daima Allah’tan razı olduklarını bilen ve iman eden bir insandır.

Kovulmuş şeytandan Allah’a sığınırız

“Andolsun, mallarınızla ve canlarınızla imtihan edileceksiniz ve sizden önce kendilerine kitap verilenlerden ve şirk koşmakta olanlardan elbette çok eziyet verici (sözler) işiteceksiniz. Eğer sabreder ve sakınırsanız (bu) emirlere olan azimdendir.(Al-i İmran Suresi, 186)

“Mü’min erkeklere ve mü’min kadınlara irtikab etmedikleri (bir suç) sebebiyle eziyet edenler ise, gerçekten bir iftira ve açık bir günah yüklenmişlerdir. (Ahzab Suresi, 58)

“Sabret; senin sabrın ancak Allah(ın yardımı) iledir. Onlar için hüzne kapılma ve kurmakta oldukları hileli-düzenlerden dolayı sıkıntıya düşme.(Nahl Suresi, 127)

Müvekkil Adnan Oktar ve arkadaşları hakkında verilen mahkumiyet kararı ASLEN, MÜVEKKİLİN ARKADAŞ GRUBUNU DAĞILMAKTAN KORUMAK ve BİRLEŞTİRİP GÜÇLENDİRMEK İÇİN VERİLMİŞ HİKMET DOLU BİR KARAR OLMUŞTUR.

Devletimiz müvekkilin arkadaş grubunun dağılma riskini tamamen ortadan kaldırmış, tesanüd ve kardeşlik duygularını çelik gibi sağlamlaştırıp güçlü bir dostluk ortaya çıkarmıştır. NİTEKİM OPERASYONDAN BİR SÜRE ÖNCE BİRÇOK KİŞİ AYRILMAYA BAŞLAMIŞ, O DÖNEMDE ARKADAŞ GRUBUNDAN UZAKLAŞAN ÇOK FAZLA KİŞİ OLMUŞTUR. BU KİŞİLERİN NEREDEYSE TAMAMI OPERASYONLA BİRLİKTE ARKADAŞ GRUBUYLA YENİDEN KENETLENMİŞTİR. Kendilerini iş hayatına, günlük hayatın akışına, evlilik çocuk gibi dünyevi meselelere kaptırarak imani mücadeleden uzaklaşmaya yönelen, neredeyse birbirlerini hiç görmemeye başlayan arkadaş grubunu, birbirleriyle bağlantıları gittikçe zayıflıyorken -tutuklanma vesilesiyle- 24 saat birlikte yaşar hale getirmiş, birbirleriyle tarihlerinde olmadıkları kadar çok kaynaştırmıştır. Çoğu zaman birbiriyle görüşmeye dahi fırsat bulamayan kişiler arasında kurşunla kaynatılmış gibi sağlam bir birlik, kardeşlik, dayanışma, sevgi oluşmuştur.

Hatta 30 ACM heyetince operasyon öncesinde camiadan ayrılmış kimseler hakkında dahi mahkumiyet kararları verildiğinden, ZAMANINDA CAMİA İLE YOLLARINI AYIRMIŞ KİMSELER BİLE tutukluluk vesilesiyle camiayla yeniden kaynaşmış ve eskisinden daha da sıkı bağlarla birbirlerine bağlanmışlardır. Açıkcası sırf bu durum bile mahkumiyet kararları sonrasında müvekkil ve arkadaşlarının dağılıp ayrılacaklarını düşünen insanlar için hayret verici bir gelişme olmuştur.

Müslümanların birbirlerinden uzaklaşmaları durumunda imani derinliklerini kaybetmeleri hatta Allah korusun ibadetlerden de uzaklaşmaları riski olduğu Kuran’da haber verilen bir gerçektir. Devletimiz arkadaş grubunu dağılma riskini görünce bu gençlerin -Allah korusun- imanlarını kaybetme ve ibadetlerinden uzaklaşma tehdidine karşı tedbir almış operasyon düzenleyip tutuklayarak onları dünyadan kurtarmıştır.

Devletimiz, operasyon ve tutuklama yöntemiyle dünyaya yönelmek eğiliminde olan arkadaş grubunu özel bir manevi ve fiili eğitime almış, müvekkilin arkadaşları cezaevinde imanen olduğu kadar bilgi ve ilim olarak da kendilerini geliştirme imkanı bulmuşlardır. Hemen hepsi ilahiyat fakültesini bitirmiş, 2., 3. ve hatta 4. Üniversiteden mezun olmuşlardır. Arapça öğrenmiş ve Arapçalarını geliştirmiş, Kuran’ı Arapçasından derin anlamlarıyla incelemiş, birçok sırrını ve mucizesini öğrenmiş, alim haline gelmişlerdir. Her biri adeta birer müfessir olmuş; hatta birçoğu kendi ifadeleriyle “gerçek imanı aslen hapiste bulmuş”lardır.

Dolayısıyla ortada kumpasçıların halka telkin etmeye çalıştığı gibi, “Adnan Oktar Grubunu bitirmek” gibi bir amaç olmadığından arkadaş grubunun bitmesi de söz konusu olmamıştır. Tam tersine Devletimiz’in arzu ettiği ve planladığı üzere müvekkil ve arkadaşları bu operasyondan sonra her yönden hayır, bereket, sağlık, iyilik, güzellik ve gelişme bulmuşlardır.

ADNAN OKTAR DAVASINDAKİ HUKUKSUZLUKLAR TARİHE GEÇMİŞTİR

1. KUMPASIN TEMELLERİ VE SORUŞTURMA AŞAMASINDAKİ HUKUKSUZLUKLAR

1.1. HUSUMETLİ KİŞİLERİN ORGANİZASYONU

  • İngiliz Derin Devleti’nin müvekkil Adnan Oktar’a karşı uzun yıllardır yürüttüğü karanlık ve gizli engelleme faaliyeti malumunuzdur. Yukarıda kapsamlı izah ettiğimiz üzere, 2018 yılında bir kısım İngiliz Derin Devletinin oluşturduğu heyet ülkemize gelmiş ve 2 yıldır alt yapısı hazırlanan kumpas projesinin startını vermiştir. 15 Temmuz 2016 tarihli FETÖ’cü kalkışma girişiminin hemen sonrasında bizzat FETÖ’cüler tarafından kolluk kuvvetlerini soruşturmada etkisizleştirmek ve yanlış yönlendirmek amacıyla sahte ihbarlar yağdırıldığı malumdur. İşte tam bu dönemde, FETÖ’cü kanlı kalkışmadan sadece 1 ay sonra, hayali isnatlar içeren sahte bir ihbarla müvekkil Adnan Oktar aleyhine soruşturma açılması sağlanmıştır.
  • Bu karanlık yapılanma, müvekkili durdurmak, etkisizleştirmek ve devre dışı bırakmak amacıyla, yurt içinde ellerinin uzandığı çeşitli noktalarda eylemler başlatmıştır.
  • Yapılanma aynı zamanda müvekkilin arkadaş grubuna da sızarak, gerçek niyetleri Allah’ın rızası, rahmeti ve cenneti olmayan, çıkar hesapları içerisinde müvekkilin arkadaş çevresine dahil olmuş ve kendini gizlemiş bir kısım gence ulaşmıştır. Bu kişiler Derin Yapılanmanın varlığını perdelemek amacıyla kumpasta adeta reklam yüzü gibi kullanılmış ve ön planda tutulmuştur.
  • Müvekkil ve arkadaş grubuna husumetli hale getirilen bir grup, özel çaba harcayarak müvekkilin arkadaş çevresinden ulaştıkları kişileri korkutarak, yönlendirerek, üstü kapalı veya açık şekilde tehdit ederek şikayetçi olmaya mecbur etmiştir.
  • Adnan Oktar Davası müştekilerinin hiçbirisi doğal müşteki değildir. Hepsi korkutularak veya çıkar vaatleriyle devşirilmiştir.
  • Şikayetçilere, ifadelerinde hangi hayali hikayeleri dillendirecekleri, toplumumuzun sinir uçları dikkatle hesap edilerek tek tek öğretilmiştir.
  • Müşteki ifadelerinin hemen hepsinde, söz konusu “Husumetliler Grubu” ile irtibatlarını gösteren anlatımlar mevcuttur.
  • Müştekilerin sosyal medya paylaşımları ve çektirdikleri fotoğraflar, ifade vermeden önce Husumetliler Grubu ile görüştüklerini ortaya koymuştur.
  • Dosyadaki müştekilerin hiçbirisi, kendileriyle irtibata geçmiş olan Husumetliler Grubu’ndan kişilere tek bir dahi suç isnat etmemiştir. Hatta 10 yıl, 20 yıl, 30 yıl gibi sürelerde aynı arkadaş grubu içinde birlikte yer almalarına rağmen, Husumetliler Grubu’ndaki kişileri sözde “suç örgütü üyesi” olarak dahi zikretmemişlerdir.

1.2. MALİ ŞUBE’NİN ROLÜ

  • Mali Şube kumpasın merkezi konumundadır. Mali Şube tarafından, hiçbir şikayeti olmayan kişiler telefonla aranarak Emniyet’e çağırılmış, burada onlara “hakkında beyanlar var, şüpheli konumuna da geçebilirsin ama eğer Adnan Oktar ve arkadaşları hakkında suçlayıcı ifade verirsen seni mağdur diye yazarız” denmiştir. Bu kişilere yurt dışı çıkış yasağı konularak gözleri iyice korkutulmuştur.
  • Mali Şube’de alınan ifadelerin hiçbirisinde kamera kaydı yapılmamış, şikayetçilerin hiçbirisinin yanında avukat bulundurulmamıştır.
  • Mali Şube’de alınan beyanlara, şikayetçilerin söylemediği detaylar ilave edilmiştir. Bu durum mahkeme aşamasında bizzat o müştekiler tarafından ortaya çıkarılmıştır.
  • Bazı memurlar, aynı anda iki farklı ifadeye girmiş gibi imzalar atmışlardır.
  • Mali Şube’de sahte imza atılarak sahte müşteki ifadesi oluşturulmuştur.
  • Mali Şube’de fotoğraf teşhisleri bilinçli bir yöntemle hukukun aradığı şartların tamamına aykırı yöntemle oluşturulmuştur. Burada da müştekilerin söylemedikleri şeyler tutanaklara eklenmiştir. Birbirinden kopyalanarak üretildiği net olarak ispatlanmış pek çok teşhis tutanağı bulunmaktadır.
  • Tutuklanarak cezaevine konulan kişilerden etkin pişmanlığa mecbur bırakılanlar, yeniden ifade vermek istediklerinde kanunun açık hükmüne rağmen dosya savcısına değil tekrar Mali Şube’ye götürülmüştür. Burada her biri yaklaşık 7 – 8 gün tutulmuş, bu aşamadan hemen önce cezaevinden el yazısıyla sundukları etkin pişmanlık dilekçelerinde hiç anlatmadıkları suç isnatları ya da bu el yazısı dilekçelerindeki anlatımlarına tam zıt beyanlar bir anda Mali Şube ifadelerinde belirmiştir.

1.3. HUKUKA AYKIRI DELİLLERİN KULLANIMI

  • 11.07.2018’de polis operasyonu sırasında yapılan arama el koyma işlemlerinde sayısız hukuka aykırılık yaşanmıştır. Sulh Ceza Hakimliği’nden alınan kararda yazan adreste değil başka adreste arama yapılmış, kararda bulunmayan eklenti ve müştemilatlarda, araçlarda arama yapılmış, pekçok noktada hiç hazirun bulundurulmamış, buralarda elleri arkadan kelepçelenmiş şüpheliler hazirun gibi gösterilmiş, ikametin farklı yerlerinde yapılan aramalarda tutulan el yazısı tutanaklar bilgisayarda birleştirilerek hazirunların güya tüm aramalarda mevcut olduğu izlenimi yaratılmıştır.
  • El konan dijital materyallerin hangisinin kime ait olduğu tespit edilmeden tutanağa rastgele listelenmiştir. Bunlardan elde edilen sözde delillerin hangisinin hangi şüpheli aleyhine değerlendirileceği belirsiz kalmıştır.
  • El konan dijital materyallerin hash değerleri ve imajları alınmamış, delil zincirine hiçbir ehemmiyet gösterilmeden ağzı açık çöp torbalarında taşınmış, her türlü müdahaleye açık bırakılmıştır. İmaj alma işlemleri şüpheli, müdafi veya kararı veren hakimin huzurunda yapılmamıştır. Pek çok örnekte, imaj raporu yazıldıktan uzun süre sonra imaj alma işleminin yapıldığı tutanaklarda görülmektedir.
  • Aramalar devam ederken adreslere yüzlerce ilgisiz insan sokulmuş, husumetli kişiler, basın mensupları bu adreslerden paylaşımlar yapmış, polis ekiplerince mühürlenen adreslere girilerek TV kanallarının muhabirleri tarafından canlı yayın yapılarak eşyalar karıştırılmış ve bunlardan sonraki tarihlerde buralardan deliller elde edildiği iddia edilmiştir.
  • Şüphelilerin el konan cep telefonları Mali Şube’de açılmış, şarja takılmış ve günlerce açık tutulmuştur. Bunlardan birisine maç izleme programı yüklendiği tespit edilmiştir.

1.4. İDDİANAMENİN HUKUKSUZLUĞU

  • İddianamede, sanıklara isnat edilen suçlara dair yer, tarih ve zaman dilimi gibi bilgiler mevcut olmayıp, isnatlar somut delillerle de ilişkilendirilmemiştir. İddianame, doğrudan müşteki beyanlarının tekrarı biçimindedir. Bu yüzden de, bir müştekinin sadece “bana cinsel saldırıda bulunanlar” diyerek listelediği fakat hiçbir detay / tarih / mekan bilgisi sunmadığı, kişiselleştirmediği, virgül arasında saydığı tüm isimler bu suç isnatlarından yargılanmıştır.
  • İddianamede sanıkların lehine tek bir satır bilgi, belge, delil yer almamaktadır. Dosya savcıları soruşturma aşamasında şüphelilerin lehine olan delilleri de toplamakla yükümlüyken bunu yapmaktan kesin şekilde kaçınmış, hatta müdafilerin sundukları bazı delilleri de dosyaya kabul etmemişlerdir.
  • Bizzat kendi ifadelerinde sözde suçları işlediklerini, sözde suç örgütüne yıllarca üyelik yaptıklarını iddia edenler hiçbir şekilde yargılamaya dahil edilmemiş, bu kişiler sanıkların aleyhine beyanlar vermeleri karşılığında müşteki veya tanık sıfatıyla korunmuşlardır.

2. YEREL MAHKEME HEYETİNİN HUKUKA AYKIRI TEŞEKKÜLÜ

  • Adnan Oktar Davası iddianamesi yayımlandığında, otomatik tevzi ile İstanbul 30. Ağır Ceza Mahkemesi görevlendirilmiştir. İddianame 19.07.2019 tarihinde kabul edilmiş ve tensip zaptı tanzim edilerek 2019/313 Esas sayılı dosyada kovuşturmaya geçilmiştir.
  • İddianame kabul kararını veren ve tensip zaptını düzenleyen hakimler, Başkan Mahmut Başbuğ (125412), Üye Hakim Ahmet Tarık Çiftçioğlu (174646) ve Üye Hakim Hasibe Doğan’dır (214930).
  • Ancak 29.07.2019 tarihinde HSK tarafından yayınlanan yetki kararnamesi ile İstanbul 30. Ağır Ceza Mahkemesi dağıtılmış ve iki ayrı heyete ayrılmıştır. Davaya özel olarak yeni bir mahkeme heyeti teşekkül ettirilmiştir.
  • Bu sonradan oluşturulan heyet, davayı hükme bağladıktan hemen sonra yeniden dağıtılmış ve 18.02.2020 itibariyle başka hiçbir dosya almamıştır. Hatta heyetin gerekçeli kararı yazma fırsatı dahi olmamıştır. Bu yapılanın tabii hakim ilkesine aykırı olduğu çok açıktır.
  • Söz konusu hukuka aykırılığı bilimsel mütalalarla tesbit edenler arasında çok değerli hukuk duayeni hocalarımız ve akademisyenler yer almaktadır.

Örneğin;

  • Prof. Dr. Adem Sözüer ve Prof. Dr. Mahmut Koca’nın 23.10.2022 tarihli 118 sayfalık mütalaasında,
  • Prof. Dr. Osman Can’ın 11.10.2021 tarihli 31 sayfalık mütalaasında,
  • Yargıtay Onursal Daire Başkanı Zeki Aslan’ın 24.06.2021 tarihli 8 sayfalık mütalaasında,

Bu hukuka aykırılık detaylıca ortaya konmuştur.

  • Anayasa Mahkemesi kararlarına göre, doğal hakim ilkesinin tezahürü için sadece mahkemenin suçun işlenmesinden önce kurulmuş olması yeterli değildir. Aynı zamanda, yargıçlarında kurulu bulunan mahkemeye sonradan atanmaması, ve Mahkeme kurma ya da kurulu mahkemeye yargıç atama işleminin “belirli bir olay, kişi veya toplulukla sınırlı” şekilde yapılmaması gerekmektedir. (Örneğin, AYM, B. No: 2013/2312, Par. 64-65; AYM, 2014/164 E, 2015/12 K.)
  • Oysa Adnan Oktar Davasını görmekle yükümlü Mahkeme Heyeti, isnat edilen suçların işlendiği iddia edilen tarihlerden/ iddianamenin düzenlenmesinden/ tensipten sonra, duruşmalar fiilen başlamadan hemen önce bu dosyaya yönelik olarak, dosya no’su zikredilerek oluşturulmuştur.
  • İstanbul 30. Ağır Ceza Mahkemesi bünyesinde tam davanın başlayacağı aşamada ikinci bir heyetin oluşturulması ve bu heyetin (dosya numarası açıkça zlkredllerek) görevlendirilmesi AYM kararında tarifi yapılan ihlalin eksiksiz bir örneği, tam bir tezahürüdür.

3. BOZMA ÖNCESİ YEREL MAHKEME SÜRECİNDEKİ HUKUKSUZLUKLAR

  • CMK m.223/7’ye aykırı olarak, daha önce aynı suçlardan yargılanmış ve haklarında kesinleşmiş yargı kararı bulunan sanıklar, bu iddialardan dolayı bir kere daha yargılanmışlardır.
  • CMK 172/2 uyarınca yeniden kamu davası açılabilmesi için gereken yeni bir delilin ortaya çıkması ve Sulh Ceza Hakimliği’nden izin alınması şartları yerine getirilmemiştir.
  • Mahkeme heyeti, davanın esasına dair hiçbir işlem yapmadan, sırf tarafları dinleyerek yargılamayı bitirmiştir.
  • Mahkeme heyeti, sanıkları dinletmek istedikleri ve hatta duruşma salonu kapısında hazır ettikleri tanıkların hiçbirisini dinlememiştir.
  • Mahkeme heyeti, sanıkların ve müdafilerin tüm tevsi tahkikat taleplerini reddederek tek birini dahi yerine getirmemiştir.
  • Mahkeme heyeti, tüm müşteki ve tanıkları sanıkların yokluğunda dinlemiş, daha sonra bu kişilerin ifadelerini sanıklara okumadan yargılamayı tamamlamıştır.
  • Mahkeme heyeti güya cinsel saldırı mağduru olduğunu iddia eden kadınların hiçbirini Adli Tıp Kurumu’na sevk etmemiştir.
  • Sanık ifadeleri alınmaya başlandığında sanıklara iddianamedeki iddialara cevap verme hakkı tanınmamış, “şimdi esasa girmeyeceksiniz” denilerek sözleri kesilmiştir. Sanıklar savunma delillerini sunma, müşteki beyanlarına cevap verme, isnatlara açıklık getirme haklarının hiçbirini kullanamamışlardır.
  • Mahkeme heyeti, duruşma tutanaklarında “evrakta sahtecilik” boyutunda değerlendirilen tahrifatlar yapmıştır. Adli Bilişim ve Ses Görüntü İnceleme Uzmanı / İstanbul Bölgesi Uzman Bilirkişi Bayram Sağır tarafından 12.04.2023 tarihli bilimsel mütalaa ile söz konusu tahrifatlar belgelenmiştir.
  • Yerel Mahkemenin ceza hükümleri, sanıklar ve müdafileri tarafından istinaf edilmiştir.

4. İSTİNAF ESASTAN RED KARARI VE SONRASI

  • İstanbul Bölge Adliye Mahkemesi 1. Ceza Dairesi, 2021/696 Esas, 2022/258 Karar ve 15.03.2022 Tarihli bozma kararında, iddianamenin ve cezaya hükmedilen gerekçeli kararın tüm dayanakları geçersiz sayılmış, mahkeme heyeti ağır biçimde eleştirilmiştir.
  • BAM 1CD bozma kararında, hükmedilen cezaların %95’ten fazlası için beraat kararı verilmesi ya da davanın düşmesi gerektiği görüşü bildirilmiş, bazı suç isnatları bakımından ise eksik kovuşturma yürütüldüğü gerekçesiyle, maddi hakikatin ortaya çıkarılması amacıyla yapılması gereken araştırmalar bildirilmiştir.
  • BAM 1CD bozma kararı ile, 15.03.2022 itibariyle tutuklu olan sanıkların büyük çoğunluğu tahliye edilmiştir.
  • Basında belli bazı odaklar tarafından bir kara propaganda faaliyeti başlatılmış, kamuoyunda bu tahliyelere karşı infial uyandırılmaya çalışılmıştır.
  • 22.03.2022’de İstanbul Bölge Adliye Mahkemesi Cumhuriyet Savcılığı tarafından tahliye kararlarına itiraz edilmiştir.
  • 24.03.2022’de BAM 1CD, savcılığın yeniden tutuklama talebini reddetmiş, usul gereği dosyayı itiraz yönünden incelemesi amacıyla BAM 2CD’ye göndermiştir.
  • 28.03.2022’de BAM 2CD, dosyanın esası hakkında değerlendirmeler yaparak tüm tahliye kararlarını kaldırmış ve savcılığın yeniden tutuklama kararını kabul etmiştir.
  • BAM 2CD’nin tutuklama kararı henüz UYAP’a dahi yüklenmeden, basında kara propaganda yapan bir gazeteci tarafından sosyal medyadan duyurulmuştur. Bazı basın kuruluşları da kararın metnini yayımlamıştır.
  • Dava Dosyası, yeniden incelenmek ve hükmolunmak üzere İstanbul 30. Ağır Ceza Mahkemesi’ne iade edilmiştir.

5. BOZMA SONRASI İKİNCİ KOVUŞTURMA SÜRECİNDEKİ HUKUKSUZLUKLAR

  • Bozma sonrası görülen kovuşturma sürecinde, ilk süreçtekinin benzeri hukuk ihlalleri devam etmiştir.
  • Tabii hakim ilkesine aykırı teşekkül ettirilmiş ilk heyetin yargılamasına ait esaslı işlemler yenilenmeden kovuşturma yapılmıştır.
  • Yeni heyet, 500’den fazla klasörü dolduran bilgi ve belgeleri güya “okuduklarını ve dosyaya hakim olduklarını” öne sürerek yargılama yapmıştır. Doğrudan doğruyalık ilkesi hilafına mahkeme heyeti kendi huzuruna getirilmemiş, kendileri tarafından hiçbir zaman görülmemiş, dinlenmemiş müşteki ve tanıkların soyut beyanları ile hüküm kurmuştur.
  • Bozma sonrası yeniden yargılama, 06.09.2022’de başlamıştır.
  • İddia makamından 16.09.2022’de esas hakkındaki mütalaası istenmiştir. böylece, 200’den fazla sanık 2019 – 2021 arasında yürütülen bozma öncesi kovuşturma sürecinde hı̇çbı̇r müştekı̇, hı̇çbı̇r tanık, hı̇çbı̇r etkı̇n pı̇şman sanık ile, 2022’de bozma sonrası yürütülen 2. kovuşturma sürecinde ise (iki özel harekat polisi haricinde) hı̇çbı̇r müştekı̇, (ikisi hariç) hı̇çbı̇r tanık ve (sonradan etkin pişman olan üç kişi haricinde) hı̇çbı̇r etkı̇n pı̇şman sanık ı̇le yüzleşmeden, soru sorma hakkını kullanamadan yargılanmıştır.
  • Esas hakkındaki mütalaa, hafta sonuna denk gelen 2 günde hazırlanıp 19.09.2022’de UYAP’a yüklenmiştir. Bir önceki kovuşturmanın esas hakkındaki mütalaasının kopyası olan bu evrakta sayısız teknik hata mevcut olup, ikinci kovuşturma sürecine ait yeni gelişmeler neredeyse tek satırda dahi belirtilmemiştir.
  • Bu yargılamada da hiçbir savunma tanığı kabul edilmemiş, duruşma salonu kapısında hazır edilenler dahi dinlenmemiştir.
  • Bu yargılamada da sanıkların ve müdafilerin hiçbir tevsi tahkikat talebi kabul edilmemiştir. Hatta mahkeme heyeti tensip zaptına geçirdiği maddelerde kendisinin yapacağını beyan ettiği araştırmaları da tamamlamadan yargılamayı sonlandırmıştır.
  • Sanıkların savunma süreleri gereksiz şekilde kısıtlanmış, haklarında yapılan isnatlara cevap veremeden konuşmaları kesilmiştir. Sanıkların savunma hakkının kısıtlandığı başkaca pek çok durum mevcuttur.
  • Geçerli şüpheye dayanan gerekçelerle yapılmış tüm reddi hakim talepleri, duruşmaların başladığı ilk günlerde yapılanlar da dahil, güya “duruşmayı uzatmaya matuf” bahanesiyle reddedilmiştir.
  • BAM 1CD tarafından yapılması söylenen araştırmalar yapılmadan, eksiklikler giderilmeden tarihte görülmemiş “rekor” bir sürede kovuşturma bitirilmiştir.
  • BAM 1CD tarafından tespit edildiği üzere, haklarında açılmış bir davası bulunmayan sanıklara dahi cezaya hükmedilmiştir.
  • Gerekçeli kararın ilk 9000 sayfası, eski gerekçeli kararın ve iddianamenin kopyalanması ile oluşturulmuş, toplamda 10393 sayfayı bulmuş, ancak buna rağmen sanıkların savunmalarına, sundukları bilmsel mütalaalara tek satır yer verilmemiştir.
  • Gerekçeli karar, sanıklar bakımından kişiselleştirme yapılmadan toptancı bir anlayışla hazırlanmış, matbu kalıplarla doldurulmuştur. Hangi müştekinin beyanına hangi gerekçe ile üstünlük tanındığı, sanık savunmalarının ne sebeple reddedildiği açıklanmamıştır. Hükme esas alınan ve reddedilen deliller açıkça gösterilmemiştir.
  • Sanıkların ve müdafilerin esas hakkında mütalaaya karşı savunmalarını yaptıkları duruşmaların SEGBİS tutanakları henüz dosyaya ulaşmadan mahkeme hüküm kurmuştur.
  • Mahkeme Heyeti gerekçeli kararda sanıkların son savunmalarına yer vermediği gibi savunmalar dosyaya dahi gelmeden mahkumiyet kararı vermiştir.
  • Hüküm, hukuka aykırı yöntemlerle elde edilmiş olan delillere dayandırılmıştır.
  • Yerel Mahkemenin ceza hükümleri, sanıklar ve müdafileri tarafından istinaf edilmiştir.

6. İSTİNAFTA CEZALARIN ONANMASI

  • 15.03.2022 tarihli bozma kararını veren ve hükmedilen cezaların neredeyse tamamı bakımından beraat ve davanın düşmesi görüşü bildiren İstanbul BAM 1CD heyeti hakkında soruşturma açılmış ve heyet dağıtılmıştır. Soruşturma kovuşturmaya dönmüş olup bugüne dek neticeye ulaştırılmamıştır.
  • Bu heyet yerine yepyeni bir heyet toplanmıştır. Yeni gelen heyetin hukuksuz bir sürece imza atacağı yönünde duyumlar alınmıştır.
  • Karar öncesinde bir kısım sanıklar tarafından BAM 1CD heyeti hakkında reddi hakim başvuruları yapılmıştır. Bu başvuruların tamamı güya “davayı uzatmaya matuf” gerekçesiyle reddedilmiştir.
  • Adalet Bakanlığı tarafından 2022 yılından yayınlanan Adalet İstatistikleri Tablosu’na göre, Bölge Adliye Mahkemeleri Ceza Daireleri’nde bir dosyanın ortalama görülme süresi 2021 yılında 239 gün, 2022 yılında ise 215 gündür. İlk kovuşturma süreci sonunda verilen ceza kararları istinaf edildiğinde, dosyayı alan BAM 1CD heyeti 420 günlük çalışmanın neticesinde 15.03.2022’de kararını yayımlamıştır. Bu süreç, 11 ayı 2021 ve 3 ayı da 2022 yılında olmak üzere 14 aylık bir süreçtir. Ortalama dosya görülme süresi düşünüldüğünde, dosyanın hacmi dolayısıyla 420 gün boyunca incelenmesinin oldukça tutarlı olduğu da anlaşılmaktadır.
  • Adnan Oktar Davası, 100’den fazla müşteki, 300’ye yakın sanık, yüzlerce suç isnadı ve toplamda 600’e yakın klasör dolusu evrak ile Türkiye tarihinin en büyük dava dosyalarından birisidir. Buna rağmen dosya, 2023’teki istinaf başvurusu sürecinde BAM 1CD tarafından hafta sonları da dahil 48 gün içinde güya incelenerek 12.04.2023’te ret kararı yayımlanmıştır. Bu süre, eski BAM 1CD dosya inceleme süresinin yaklaşık 9’da 1’idir. Adalet Bakanlığı istatistiklerinin ise 5’te 1’i kadar kısa sürede tamamlanmıştır. Bu anormal kısalıktaki süreç, dosya incelemesinde adaletli bir yaklaşımın bulunmadığının kanıtıdır.
  • 12.04.2023 tarihli BAM 1CD ret kararı toplam 231 sayfadır. Bunun ilk 40 sayfası, yerel mahkeme gerekçeli kararının birebir kopyalanması ile oluşturulmuştur. Kararın 41 – 43. sayfaları arasında “dairemizin kabulü” başlıklı bir bölüm yer almaktadır ancak bu bölüm de sadece cinsel suçlar bakımından rıza ve hile kavramının göstermelik şekilde incelendiği bir bölümdür. İlk sayfası sadece ansiklopedik / akademik anlatımlar olup, devam eden 2 sayfada ise yine gerekçeli karardan alınmış paragraflar yer almaktadır.
  • 12.04.2023 tarihli BAM 1CD ret kararında, müvekkil hakkında ceza kararına hükmedilmiş 9 madde hakkında tek bir satır değerlendirme yoktur. Sanıkların ve müdafilerin savunmalarına dair tek bir satır yoktur. Tüm sanıkların ve müdafilerin istinaf başvurularında ortaya koydukları hukuka aykırılık halleri bakımından tek bir satır değerlendirme yoktur.

7. TEMYİZDE CEZALARIN ONANMASI

  • Sanıkların ve müdafilerin temyiz başvurularında ortaya koydukları (ve yukarıdaki sayfalarda az bir kısmına yer verebildiğimiz) hukuk ihlallerinin hiç birisi değerlendirilmeye dahi alınmadan, Yargıtay Ceza Dairelerinin kendilerine has üsluplarıyla olayı ve iddia edilen eylemleri analiz etme yöntemi hiç kullanılmadan, sadece yerel mahkemenin hükümlerinin onayı şeklinde bir karar ile ceza kararları onanmıştır.
  • Ankara Barosu’na kayıtlı Av. Ülkü Karakoca (38138), sanık müdafi olarak dosyadan evrak almak üzere Yargıtay Ön Büro’ya gittiğinde, dava dosyasının 72 çuval içerisinde darmadağın şekilde gelişigüzel biçimde tutulduğunu ve çuvalların hiç açılmadığı görüntüsünün olduğunu 26.06.2024 tarihinde tutanak altına almıştır. Aynı müdafi, 02.07.2024 tarihinde bir kere daha aynı girişimde bulunmuş ancak benzer durumla karşılaştığı için bir tutanak daha tutmuştur. Tutanağın son paragrafında “Dosyanın bu haliyle incelenmesinin mümkün olmadığı ve yargı makamları tarafından da incelenmediği, evrakların gelişigüzel bir şekilde torbalandığı tespit edilerek işbu durum tarafımca tutanak altına alınmıştır” denilmektedir.
  • Sanıkların ve müdafilerin, Yargıtay 1. Ceza Dairesi’nin onama kararına yönelik en temel eleştirileri, (aynı yerel mahkeme ve istinaf mahkemsinin yaptığı gibi) bizzat Yargıtay’ın kendi içtihatlarına aykırı şekilde karar almış olmasıdır. Yargıtay’ın sayısız kararında tespit ettiği şekilde;
  • Cinsel suçlarda salt soyut beyanların olması,
  • İddiaların delilsiz, ayrıntı içermeyen, çelişkili yapısı,
  • İsnat sahiplerinin kıskançlık, kızgınlık, intikam gibi saiklerle hareket etmesi,
  • İsnada dair hiçbir biyolojik veya elektronik delil olmaması,
  • Şikayetlerin sıcağı sıcağına değil, olayın üzerinden aylar, hatta yıllar geçtikten sonra, durumunu çevreye mazur gösterme mecburiyetinden dolayı yapılmış olması,
  • İddia edilen cinsel saldırı sonrasında dahi mağdurun sanık ile ilişkisine devam etmesi, görüşmeye ve yanına gitmeye devam etmesi, sevgisini gösteren mesajlar yazması, birlikte mutlu fotoğraflar çektirmesi, sanıktan hediye alması, sanık hakkında övücü sözler sarf etmesi,
  • Zora dayalı bir delil tespit edilmemesi,
  • Adli Tıp Raporu mevcut olmaması,
  • Soyut beyan dışında yan bir delil bulunmaması,
  • HTS ve Baz çakışma tablolarının iddiaları desteklememesi,
  • Dini anlatımların ve evlilik vaadinin hile aracı olarak kabul edilmediği, bunların haksız bir fiile karşı koyma gücünü ortadan kaldırmadığı,
  • Her olayda mağdurun eğitim seviyesi, yaşadığı çevre, işi, arkadaşları, kültürel seviyelerinin dikkate alınması gerektiği,

Durumlarında sanık lehine karar verilmektedir.

Oysa müvekkil ve arkadaşlarının dosyası söz konusu olduğunda, yukarıda ortaya koyduğumuz beraat gerekçelerinin biri veya birkaçı değil, TAMAMI sanıklar lehine dosyada yer almasına rağmen, Yargıtay kendi yerleşik içtihatlarına aykırı olacak şekilde sanıklara yönelik mahkumiyet kararları onanmıştır.

Üstelik, ne sebeple Yargıtay’ın yerleşik görüşlerinden, hukuki tavsiflerinden farklı şekilde hükmedildiği de kararda izah edilmemektedir. Sanıkların somut savunmalarına, somut savunma delillerine ne sebeple itibar edilmediği (kovuşturmanın tüm sürecinde olduğu gibi) gerekçelendirilmemiştir.

8. BAZI MEDYA MENSUPLARININ YARGITAY HAKİMLERİ ÜZERİNDE BASKI KURDUKLARINI İDDİA ETMELERİ VE BU HUKUK DIŞI YÖNTEMİ ÖVMELERİ

Adnan Oktar Davası dosyasının Yargıtay’da onanması sürecinde bir takım gazeteci ve yorumcuların yaptıkları açıklamalar dikkat çekici olmuştur. Bu kişiler aleni ve açık olarak Yargıtay, İstinaf gibi yüksek mahkemeler üzerinde dahi etkileri olduğunu öne sürmüşlerdir. Müvekkil Adnan Oktar bu kişilerin Yüce Türk Yargısını itham altında bırakan bu beyanlarına itibar etmemekte, Devletimizin adaletine güvenmektedir. Ancak bu tür açıklamaların, Türkiye’de adalete olan güvenin daha da sarsılması, halkta endişe ve güvensizlik oluşması ve nihayetinde Devlete itaat ve bağlılığın sarsılması için özel olarak sarfedildiği, bunun da bir tür derin devlet oyunu olduğu görülmektedir.

Sayın Bakanımız’ın da yeni geldiği görevinde bu tip vakalara karşı gerekli tedbirleri alacağına dair güvenimiz tamdır.

Bahse konu olay, Nedim Şener isimli gazetecinin bir televizyon programında Adnan Oktar Davası dosyasıyla ilgili olarak Yargıtay baskı altına aldıklarını söylemesiyle açığa çıkmıştır. Bu ifşaat Nedim Şener’in ilk icraati değildir.

Nedim Şener, uzun bir süredir müvekkilin dosyası hakkında hem televizyon programları hem de sosyal medya paylaşımları yapmaktadır. Her fırsat bulduğunda anlaşılmaz bir kin ve öfke ile hareket ederek ısrarla müvekkil ve arkadaşları hakkında tahkir edici ve kamuoyunu yanıltıcı beyanlarda bulunmaktadır. Ancak durum bununla kalmamış, artık yargısal işleyişi de zarara sokacak hale gelmiştir. Nedim Şener’in bahse konu konuşmasında sarf etmiş olduğu cümleler, Yargıtay kurumunu ve ülkemiz adalet mekanizmasını toptan töhmet altında bırakacak niteliktedir.

9 Eylül 2024 tarihinde TVNET isimli kanalda yayımlanan Net Bakış programında Nedim Şener şu konuşmayı yapmıştır:

Nedim Şener: Adnan Oktar suç örgütü hatırlıyor musun 8.000 yıl isteniyor, 8000 yıl! Ne oldu? Az daha Yargıtay’da, eğer yazıp çizmesek beraat, şey tahliye oluyorlardı! Ya yargıdan bahsediyoruz, hocam deminden dedi ya vicdan. Ama bir de ne var (cebinden cüzdanını çıkarıyor) cüzdan!

Nedim Şener bu konuşmasında bir yandan Türk yargı sisteminde, üstelik de Yargıtay gibi en üst düzey bir yüksek yargı kurumunda rüşvet ile netice alınabildiği iması yapmakta, tamamen haksız ve delilsiz şekilde Adnan Oktar Davası için Yargıtay’a rüşvet teklifi yapıldığı gibi son derece çirkin ve hiçbir delile dayanmayan bir iftirada bulunmakta ve en önemlisi, Yargıtay’dan çıkan onama kararında kendisinin de içinde olduğu bir grup gazetecinin yaptığı bir takım faaliyetlerin etkin olduğundan bahsetmektedir.

Nedim Şener bu programda yaptığı konuşmada, Adnan Oktar ve arkadaşlarının Yargıtay’ın incelediği dosyada beraat edecekleri ve tahliye olacaklarını, ancak kendisinin yaptığı “yazma çizme” faaliyeti sayesinde bu kararın çıkarılmadığını, böylece cezaların onandığını açık açık söyleme cüretinde bulunmuştur. Önceklikle şunu belirtmek gerekir ki eğer gerçekten kanunlara ve içtihatlara göre bir değerlendirme yapılmış olsa Yargıtay 1 Ceza Dairesi’nin Adnan Oktar Davası dosyasında onama kararı vermesi imkansızdır. Nedim Şener de bu gerçeğin çok iyi farkında olan biri olarak Yargıtay’ın yerel mahkemenin ceza hükmünü bozması ihtimalinin oldukça yüksek olduğunun bilincindedir. Hukukun uygulanmasının Adnan Oktar ve arkadaşlarının beraati anlamına geleceğini bildiği için de hukukun uygulanmasına engel olduklarını itiraf etmektedir.

Bununla birlikte bir gazetecinin hangi vasıfla, Yargıtay’ın inceleme yaptığı bir dosyadaki kanaatine vakıf olduğu, üstelik bu kanaatin değişmesini sağladığını sanması anlaşılabilir bir durum değildir. Bir hukuk devletinde tahayyül dahi edilemeyecek bu durumun bir gazeteci tarafından milyonların gözü önünde anlatılabilmesi, bu tür gayri hukuki girişimlerde bulunanların kanunun gereği olan karşılığı almamalarından kaynaklanmaktadır.

Nedim Şener’in aynı yayında bir yargı kararından bahsederken cebinden cüzdan çıkarıp bunu kameralara göstermesi de son derece yakışıksız ve yargı camiasını toptan töhmet altında bırakan çirkin bir ima olmuştur.

NEDİM ŞENER CÜZDAN GÖSTEREREK HAKİM VE SAVCILARI ZAN ALTINA BIRAKIYOR

9. BERAAT EDİLEN ANCAK BASINDA ASLA ZİKREDİLMEYEN HAYALİ SUÇLAMALAR

Müvekkil ve arkadaşlarına casusluk, FETÖ, kara para aklama, dolandırıcılık, belgede sahtecilik gibi onlarca suç isnadı yöneltilmiştir. İsnatlara yönelik tek bir delil olmamasına rağmen bu sözde suçlardan dolayı tutuklu olarak yargılanmışlardır.

Ancak bu suç isnatlarından beraat etmiş olmalarına ve beraat kararları kesinleşmiş olmasına rağmen hala sosyal medyada ve basında bu suçlarla itham edilmektedirler; beraatlerden kimse bahsetmemektedir. Müvekkile isnat edilen ve Türk toplumunun sinir uçlarına dokunmak için planlandığı anlaşılan hayali suçlamaların başında “siyasi ve askeri casusluk” isnadı gelmektedir.

Bu isnat, Adnan Oktar dosyasına sırf kamuoyunda infial oluşturabilmek için eklenmiş, psikolojik savaş taktiği olarak kullanılan kara propaganda malzemelerinden birisidir.

Oysa ki daha soruşturmanın en başlarında Savcılık Makamı tarafından casusluk isnadına dair Dışişleri Bakanlığı ve MİT ile yazışmalar yapılmış, hem MİT’ten hem de Dışişleri Bakanlığı’ndan alınan raporlar gerçekte hiçbir casusluk faaliyeti olmadığını ortaya koymuştur.

Şüphelilerin suçsuz olduklarını net bir biçimde ortaya koyan bu resmi raporlara rağmen iddia makamı siyasal ve askeri casusluk suçlamasıyla dava açmıştır.

Yargılama sonucunda da siyasal ve askeri casusluk suçlaması hakkında beraat kararı verilmiş, bu karar kesinleşmiştir.

Bunun yanı sıra;

  • FETÖ/PDY SİLAHLI TERÖR ÖRGÜTÜNE YARDIM (TCK 220/7)
  • RESMİ BELGEDE SAHTECİLİK (TCK 204)
  • RESMİ BELGEYİ BOZMA, YOK ETME VEYA GİZLEME (TCK 205)
  • NİTELİKLİ DOLANDIRICILIK (TCK 158)
  • SUÇTAN KAYNAKLANAN MALVARLIĞI DEĞERLERİNİ AKLAMA (TCK 282)
  • KAÇAKÇILIK (5607 SAYILI KANUN 3/18)

İsnatları üzerinde de kovuşturmalar yürütülmüş, bunların tamamından da beraat kararları alınmıştır.

Söz konusu beraat kararları KESİNLEŞMİŞTİR.

10. KÜÇÜK KIZ ÇOCUĞUNUN CİNSEL İSTİSMARI İFTİRASI

Adnan Oktar Davası dosyasında sözde küçük kız çocuğuna istismar iddiasında adı geçen iki kişi vardır. Birisi dosyanın husumetli müştekisi Fırat Develioğlu’nun kızı olan Dilara Aktunç, diğeri husumetli müştekilerin eline düşen ve yalan beyanlar verdirilen Serra MohammadValipour’dur. Her iki kız çocuğunun da herhangi bir istismar veya tacize maruz kalmadığı yargılama boyunca tanık beyanları, HTS kayıtları, fotoğraflar, whatsapp ve telefon yazışmaları gibi yüzlerce somut delille açığa çıkmıştır. İstanbul Bölge Adliye Mahkemesi (BAM) 1 Ceza Dairesi’nin bozma kararıyla da bu gerçek hukuken tescillenmiştir. Cinsel saldırı isnatlarının tamamının gerçek dışı olduğunu kanunlar ve içtihatlar ışığında ortaya koyan bu karar, hukuk uygulandığında müvekkil Adnan Oktar’ın beraat edeceğini göstermiştir. Kumpası organize edenler büyük bir panikle BAM hakimlerini linç etmiş, görevlerinden uzaklaştırılmalarına sebep olmuşlardır. Sırf bu hakimlerin başına gelenler dahi ADNAN OKTAR DAVASI DOSYASININ BAŞTAN SONA KUMPAS OLDUĞUNUN İSPATIDIR.

10.1. FIRAT DEVELİOĞLU’NUN KIZI DİLARA AKTUNÇ’UN ÇOCUK YAŞTA İSTİSMAR EDİLDİĞİ YALANI:

Dilara Aktunç müvekkil Adnan Oktar ve arkadaşlarının değil, öz babası Fırat Develioğlu’nun sırf Adnan Oktar’a olan düşmanlığı nedeniyle kızını bir kumpas dosyasının malzemesi yapmasının mağdurudur. Beyanında şikayetçi olduğu tarihten tam 21 yıl öncesinde, çocukken sözde tacize uğradığını öne sürmüştür.

• Dilara olayların yaşandığını iddia ettiği dönem boyunca İstanbul eski Emniyetten sorumlu Vali Yardımcısı dedesi, çocuk doktoru anneannesi ve emekli ağır ceza hakimi babaannesi ile birlikte yaşamaktadır. Bu mesleki tecrübeye sahip kişilerin torunlarının istismara maruz kalmasını fark etmemeleri mümkün olmayacağı gibi, anneannesi ve dedesinin Mahkeme’ye sundukları yazılı beyanları da ortada bir istismar olmadığını birçok açık delil ile göstermektedir.

• 2018 operasyonuna kadar 21 yıl boyunca bu konuda hiçbir şikayette bulunmayan Dilara, mahkeme huzurundaki ifadesinde ise sanık avukatlarında dönerek, “yok mu popo elleme sorusu’ diyecek bir rahatlık içinde olmuştur. Gerçek bir istismar mağdurunda görülmesi imkansız bu rahatlık kuşkusuz dikkat çekicidir.

• Kendisini müvekkil Adnan Oktar’ın 2 numaralı ismi olarak tanıtan ve öz kızının güya cinsel istismara maruz kaldığını bilen Fırat Develioğlu da 21 yıl boyunca hiçbir şikayette bulunmamıştır.

• Hatta öyle ki 2019 yılındaki duruşmalar boyunca ticaretinin bozulması, siyasi geleceğinin elinden alınması gibi onlarca konu hakkında şikayetlerini uzun uzun anlatırken öz evladının istismar edilmesi hakkında tek kelime bile söylememiştir. 2018’den bu yana katıldığı onlarca TV programı ve sosyal medya yayınında da bir kez bile güya istismara uğramış öz kızı için feryat etmemiştir.

• Hiçbir gazeteci de kendisine bu konuda soru sormamıştır. Bu dahi tek başında çocuk istismarı yalanına hiçbirinin inanmadığının delilidir.

Hakim Fırat Develioğlu’na şikayetçi misiniz dediğinde, “ticaretimin bozulmasından şikayetçiyim hakim bey” deyip sözde istismara uğrayan kızı hakkında şikayetçi olmak aklına bile gelmemiştir.

• Kızı gerçekten çocuk yaşta tecavüze uğramış hiçbir baba hiçbir koşul altında hiçbir konuyu kızının yaşadığı dehşetten daha önemli göremeyeceği, hiçbir baba kızının böyle bir felaket yaşamış olmasını unutmayacağı, kızı gerçekten tecavüze veya tacize uğramış hiçbir baba Fırat Develioğlu gibi davranmayacağı açıktır. Fırat Develioğlu kendi kızını sırf Adnan Oktar’a olan düşmanlığına malzeme yapmıştır.

10.2. SERRA MOHAMMADVALIPOUR (yeni ismiyle EDA ECE) ADLI KÜÇÜK KIZIN İSTİSMAR EDİLDİĞİ YALANI:

• Serra (Eda Ece) yurtdışında ikamet eden, Türkiye’ye sadece tatillerde ailesiyle birlikte çok kısa süreli uğrayan bir kişidir. 2013 yılında, Adnan Oktar’ın canlı yayınlara katıldığı stüdyoya ziyarete gelen binlerce misafir gibi Serra (Eda Ece) de annesinin refakatinde 10 dakikalık ayak üstü bir tanışmadan sonra stüdyodan ayrılmıştır.

• İstismar iftirasının tek sözde delili ise bu 10 dakikalık görüşme sırasında müvekkil Adnan Oktar’ın Serra (Eda Ece) ve annesiyle birlikte çektirmiş olduğu bir hatıra fotoğrafıdır. Fotoğraftan Serra’nın annesi silinerek basına servis edilmiş ve bir kamuoyu algısı oluşturulmak istenmiştir.

Serra (Eda Ece) müvekkil Adnan Oktar’ı hep çok sevmiş, kendisi ısrarla annesiyle birlikte müvekkile görüşmek istemiştir. Öyle ki SERRA SÖZDE İSTİSMARA UĞRADIĞI 2013’DEN 4 YIL SONRA 2017’DE MÜVEKKİL ADNAN OKTAR’A YENİDEN GÖRÜŞMEK İSTEDİĞİNİ DİLE GETİREN, COŞKULU SEVGİSİNİ ANLATAN MESAJLAR GÖNDERMEYE DEVAM ETMİŞTİR. (Tüm bu yazışmalar ve belgeler Adnan Oktar Davası dosyasında içinde yer almaktadır.)

2018 yılına kadar hiçbir şikayeti olmayan, hatta Adnan Oktar’ın arkadaşlarına mesajlar yazarak müvekkili ne kadar sevdiğini anlatan, tekrar ziyarete gelmek istediğini ısrarla belirten Serra (Eda Ece), ne yazık ki kumpası kuran ekibin eline düşmüştür.

• Husumetli bir müşteki tarafından 10.04.2018 tarihinde 326730 ve 239765 sicil numaralı Mali Şube memurlarına sunulan fişleme dosyasında, Serra (Eda Ece) ilgili bir sayfa yer almaktadır. Bu sayfada Serra (Eda Ece) hakkında “kızı istediğimiz zaman Türkiye’ye getirebiliriz” bilgisi yer almaktadır. Bu tarihte Serra henüz reşit değildir ve yasal velisinin de buna izni bulunmamaktadır.

• 11.07.2018 tarihinde düzenlenen polis operasyonundan hemen bir gün sonra, yasal velisinden habersiz bir biçimde yurtdışından Türkiye’ye getirilmiştir. İfade vermeye iki husumetli müşteki eşliğinde götürülmüştür. İfade bitiminde tutanakta hazirun olarak husumetli müşteki imzası vardır. İfadeden sonra küçük yaştaki Serra ailesine ya da velisine değil başka bir husumetli müştekiye teslim edilmiştir.

• Serra, 18 yaşından küçük olduğu bu dönemde, İstanbul’da husumetli müşteki Özkan Deniz (Mamati)’in bekar evine yerleştirilmiş, tüm masrafları karşılanmıştır.

• Hatta 18 yaşından küçük bir genç kız olarak, bu süreçte alkol içilen yat gezilerine çıkarılmış, kendisinden 20 yaş büyük husumetli müşteki Uğur Şahin’le birlikte (Uğur Şahin yarı çıplak haldeyken) fotoğrafları basına yansımıştır. Yanında ailesi olmayan 18 yaşından küçük bir kızın kendinden 20 yaş büyük adamların yanında alkollü ortamlarda neden bulundurulduğu araştırılmamış, ancak annesi ile birlikte 10 dakika Adnan Oktar ile görüştüğü için akıl almaz iftiralar atılmıştır.

• Daha sonra da –emniyet kayıtlarında açıkça görüldüğü üzere- yanında velisi olmadan ailesinin bilgisi dışında Kazakistan’a götürülmüştür. 18 yaşından küçük olduğu dönemde küçük kızın Kazakistan’da yaşayan Fırat Develioğlu’nun evine yerleştirildiği Adnan Oktar Davası dosyasının evrakları arasında belgeli olarak yer almaktadır.

• Bu koşullar altında müvekkil Adnan Oktar aleyhine ifade verdirilen Serra (Eda Ece)’nın ifadelerinde çok aleni yalanlar bulunmaktadır. Bu yalanlar ve çelişkiler somut delillerle ispat edilmiştir. Tek bir çelişkili beyan dahi sanığın beraati için yeterli görülürken, Adnan Oktar dosyasında sözde mağdur kadınların ifadelerinde yüzlerce çelişki olduğu halde bu yalanlar esas alınarak hüküm kurulmuştur.

• Serra (Eda Ece)’nın onlarca yalanından biri, 08.09.2020 tarihli mahkeme ifadesinde “2015 yılında ben yine Adnan Oktar’a gittim. Annem beni yine Adnan Oktar’a götürdü” demesidir. Oysa Serra’nın ülkeye giriş çıkış kayıtlarını gösteren resmi belgede 2014 – 2017 yılları arasında Türkiye’ye hiç gelmediği açıkça görülmektedir.

• Serra (Eda Ece)’nın dayısı, kuzenleri başta olmak üzere yakın akrabaları, komşuları ve aile dostlarının Mahkemeye sundukları tanık beyanları Serra (Eda Ece)’nın müvekkil Adnan Oktar’dan hiçbir zarar görmediğini, Serra’nın annesiyle birlikte A9 TV stüdyosunu ziyaretinden çok mutlu döndüğünü, kişiliğinin ise yalan söylemeye müsait olduğunu ortaya koymuştur.

11. CİNSEL SUÇ İSNATLARININ GEÇERSİZLİĞİ

  • 11 Temmuz 2018 tarihinde çok gizli tutulan büyük bir polis operasyonu ile, şafak baskını yapılarak tam 125 ikamete girilmiştir. Hiçbir ikamette uygunsuz bir durum, uzun yıllardır aralıksız devam ettirildiği öne sürülen cinsel saldırılar, esir tutulan zavallı kadınlar gibi bir durum tespit edilmemiştir.
  • Müşteki olarak devşirilen genç kadınlar şikayetçi olmadıkları, cinsel saldırı iftirasında bulunmadıkları takdirde kendilerinin de sanık olacakları, hapse atılacakları ile tehdit edilmişlerdir. Emniyetten dışarı ya sanık ya da müşteki olarak çıkacakları kendilerine açıkça belirtilmiştir. Hayatında ilk defa Emniyet Müdürlüğü’nden içeri giren genç kadınların önüne yurt dışı çıkış yasakları konulmuş, sonrasında da “hakkında beyanlar var, sanık olabilirsin ama eğer Adnan Oktar ve arkadaşları hakkında suçlayıcı ifade verirsen seni mağdur diye yazarız” denmiştir. Aslında hiçbir mağduriyeti olmayan genç kadınlar kendi canlarını kurtarabilmek için müvekkil Adnan Oktar ve arkadaşlarından şikayetçi hale getirilmiştir.
  • İftira atmayı kabul etmeyip cezaevine konan genç kadınların bir kısmı ise, cezaevinde devam eden baskı ve tehditlere dayanamayarak etkin pişmanlıkçı olmuşlardır. Cezaevinden dahi müvekkil ve arkadaşlarına sevgi dolu mektuplar gönderen bu kadınlar, 6 ay kadar daha dayanabilmiş ve sürekli devam eden malum avukatların ziyareti ve “bir daha gün yüzü göremeyeceksiniz” tehditleri ile etkin pişmanlıktan faydalanarak serbest kalmışlardır.
  • 100’den fazla müştekinin hiçbirisinin ifadesine avukat alınmamış, hiçbirisinin ifadesinde kamera kaydı açılmamıştır. Alınan ifadelerde müştekilerin söylemediği şeylerin sanki söylemişler gibi ifadelere ilave edildiği, bizzat bu müştekiler tarafından tespit edilmiştir. Hatta bazı sözde mağdur ifadelerinin altındaki imzanın kendilerine ait olmadığı dahi ortaya çıkmıştır.
  • Müşteki kadınların ifadelerinde 1000’den fazla çelişki tespit edilmiştir. Hayali hikayelerle “renklendirilmiş“ ifadeleri, hem kendilerinin farklı tarihlerde ifadeleriyle, hem de diğer müştekilerin ifadeleriyle çelişmektedir.
  • İfadeleri verirken kendilerine ezberletilen hayali olayları anlatmaya çalışan şikayetçiler psikolojik faktörlerin devreye girmesiyle kendilerine öğretilen birçok detayı karıştırmışlar veya unutmuşlardır. Öyle ki nerede, kiminle, ne zaman cinsel ilişkiyle girdiğini bile hatırlamayan veya karıştıran çok sayıda şikayetçi olmuştur. Böyle bir durumun gerçek tecavüz vakalarında yaşanması mümkün değildir.
  • Sözde tecavüz mağdurlarının tek bir tanesinin dahi bu isnatlarını ispatlayacak bir ADLİ TIP RAPORU BULUNMAMAKTADIR. Soruşturmanın başlangıcında -her cinsel saldırı davasında zaruri olduğu üzere- birkaç tane genç kız Adli Tıp Kurumu’na muayeneye gönderilmiş, ancak raporlarda herhangi bir cinsel saldırı, tecavüz veya taciz tespit edilmediği görülünce birdenbire sözde mağdur kızların Adli Tıp Kurumu’na sevkleri aniden durdurulmuştur.
  • Dosyada yer alan Whatsapp mesajları, fotoğraflar ve telefon tapeleri gibi somut delillerin tamamı sözde mağdur kadınların tamamının kendi istekleriyle ve ısrarlarıyla sanıklarla görüştüklerini, güya kendilerine sistemli olarak yıllar boyunca tecavüz ettiği iddia edilen kişilerin yanına yıllar boyunca sevinçle geldiklerini ortaya koymuştur.
  • Örneğin SMC. isimli sözde cinsel saldırı mağduru genç kadının, kendisine güya tecavüz eden sanığa defalarca “neden benimle cinsel ilişkiye girmiyorsun” diye (üstelik bunları olabilecek en müstehcen ve argo ifadelerle) sitemkar mesajlar gönderdiği görülmüştür. Sırf bu örnek dahi, güya dini telkin sebebiyle robotlaşmış, iradesi ellerinden alınmış kadınlar senaryosunu yerle bir etmektedir.
  • Sözde tecavüz mağduru kadınlardan bir diğeri ise, sözde tecavüzcüsü tutuklandıktan sonra cezaevinde onu ziyarete gitmiş, sarılarak fotoğraflar çektirmiş, sözde tecavüzcüsüne defalarca aşk ve özlem dolu mektuplar yazmıştır. Hiçbir kadının kendini sözde sistemli tecavüz düzeninin parçası haline getiren birine böyle bir aşk beslemeyeceği açıktır.
  • Müşteki kadınlarla suç isnat ettikleri sanıkların bazılarının, hayatlarında yan yana geldikleri dahi şüphelidir. Dosyaya giren HTS kayıtları ve baz çakışması tabloları, müştekilerin senaryolarını tamamen geçersiz kılmaktadır. Müşteki kadınların güya tecavüze uğradıklarını iddia ettiği sanıkların o tarihlerde yurt dışında olduklarını pasaport kayıtlarıyla ispatlamalarına rağmen yine de cinsel saldırı suçundan cezalandırılmışlardır.
  • Benzer şekilde, iddia edilen tarihte çok ağır ameliyat geçirmiş, kanser tedavisi kapsamında kemoterapi gören bir sanık bile zorla cinsel saldırı suçu işlediği iddiasıyla hapsedilmiştir.
  • Davası dosyasındaki iddialara konu sözde tecavüz eylemleri sırasında ise hiçbir sözde mağdur saldırıyı çevreye duyurmak için bağırmamış, olaylar sırasında birçok ailenin yaşadığı apartmanlarda, güvenlikli sitelerde olmalarına rağmen yardım istememiş, kaçma girişiminde bulunmamıştır. Hayali cinsel saldırılardan veya tacizlerden sonra geceyi sözde saldırganlarla birlikte geçirdiğini beyan eden, daha sonrasında aynı evlere defalarca yine gittiğini söyleyen birçok şikayetçi vardır.
  • Dosyada cinsel saldırı iddialarını doğrulayacak hiçbir video veya ses kaydı bulunmamaktadır. Güya yıllarca devam ettiği ileri sürülen tecavüz eylemleri ve tacizler hiçbir şikayetçi tarafından sesli veya görüntülü olarak kayda alınmamıştır. Gizli yürütülen soruşturma kapsamında gerçekleştirilen teknik takiplerde iddiaya konu hiçbir tecavüz eylemine yönelik suçüstü yapılmamıştır.
  • Güya tecavüze uğrayan kadinlarin kendilerine sözde tecavüz eden kişilerle yillar boyunca kendi istekleriyle görüşmeye devam ettiklerinin, evlilik planlari yaptiklarinin, aileleriyle taniştiklarinin, hatta tutuklandiktan sonra cezaevinde görüşmeye gittiklerinin açığa çıkması da “sistemli cinsel istismar, kandırılmış kadınlar” kurgusunu tamamen yıkmıştır.
  • Tüm bunların yanı sıra Türkiye’nin önde gelen hukukçu, adli tıp uzmanı, ceza hukuku profesörü, cinsel saldırı suçları uzmanı, Yargıtay onursal daire başkan ve üyelerinin yazdıkları HUKUKİ VE BİLİMSEL MÜTALAALARIYLA MÜVEKKİL ADNAN OKTAR VE ARKADAŞLARININ MASUM OLDUKLARINI İSPATLANMIŞTIR.

12. AVUKAT GÖRÜŞ KISITLILIĞIN HUKUKA AYKIRI OLARAK UYGULANMASI

Müvekkil Adnan Oktar’ı cezaevinde ziyaret eden 3-4 avukatı bulunmaktadır. Bu avukatlar, 8 yıldır dosyalarını takip eden, dosyaların tüm detaylarına hakim deneyimli avukatlarıdır. Müvekkil düzenli olarak sadece bu avukatlarla görüş yapmaktadır. Bazı basında ve sosyal medyada reyting ve sansasyon amacıyla ortaya atılan yüzlerce avukat sayisi hiçbir zaman gerçekleşmemiştir.

292 SAYISININ GERÇEĞİ ŞÖYLEDİR:

  • Bu sayı 3-4 avukatın 3 aylık bir dönem boyunca, görüşler esnasındaki toplam giriş ve çıkış sayısıdır.
  • 292 farklı avukatın görüşe gelmesi değildir.
  • Bilindiği üzere, ceza infaz kurumlarında avukatların kuruma her giriş ve çıkışı kayıt altına alınmaktadır.
  • Zaman zaman avukatlar takip ettikleri dosyalarla ilgili telefon görüşmesi yapmak, adliyede bir konuyu halletmek ya da yemek gibi insani ihtiyaçlar için kurum dışına çıkıp yeniden giriş yapmaktadırlar.
  • Aynı avukat günde birkaç kere çıkış yaptığında her defasında kayıt yapılmaktadır.
  • Her giriş çıkış sanki farklı bir avukat gelmiş gibi sayılarak basına lanse edildiği için müvekkil ile görüşen avukat sayısı makul ve sınırlı olduğu halde olağan dışı bir durum varmış izlenimi oluşturulmaktadır.

Böylece müvekkil hakkında uygulanan hukuksuz avukat görüş kısıtlamasına sözde zemin oluşturulmakta, halkı hukuksuz uygulamalara ikna etme politikası izlenmektedir. Avukatların giriş çıkışlarını gösteren rapor ve kayıtlar incelendiğinde, düzenli görüş yapan avukatların sayısının 3-4’ü geçmediği, hayatın olağan akışına aykırı bir sayıda avukat geliş gidişinin olmadığı görülecektir. Mevcut durum cezaevine veya savcılığa sorularak da teyit edilebilir.

Bir ayda 292 avukat görüşmesi gibi aşırı abartılı bir sayı ile, sanki devletimiz bir acz içindeymiş, bir kanun ve disiplin yokmuş, cezaevi müdürleri, infaz koruma memurları, savcılar, eski ve yeni Adalet Bakanımız, eski ve yeni İç İşleri Bakanımız, Cumhurbaşkanımız böyle abartılı bir uygulamaya göz yumuyorlarmış, bundan habersizlermiş gibi bir görüntü oluşturulmaya çalışılmaktadır.

Oysa hem kanunlarımız bu konuda son derece net ve açıktır; ayrıca cezaevi yönetimleri ve savcılıklar her an bir denetim ve gözetim uygulamaktadır.

SAYIN BAKANA, GÜNCEL OLMAYAN, 4 YIL ÖNCE BİR DÖNEME MAHSUS OLARAK MEYDANA GELEN BİR GÖRÜŞME SIKLIĞI ÜZERİNE YANILTICI BİLGİ VERİLMİŞTİR

Sosyal medyada yayınlanan kadın – erkek avukat ziyaret sayısı belli ki Sayın Bakanımıza güncel bir konu gibi aktarılmıştır. Oysa bu, 4 yıl önce, müvekkil Erzurum’dan Marmara Kapalı Ceza İnfaz Kurumuna duruşmaları için geçici bir süre getirildiğinde meydana gelmiştir.

Müvekkilin o dönem karar duruşmaları olduğu için ve aleyhinde basında ve sosyal medyada asılsız ve itibar suikastı şeklinde haberler çıkarıldıkça, müvekkil Adnan Oktar’ın uğradığı haksızlığa karşı kendisine olan sevgi ve teveccühte bir artış olmuştur.

Nitekim, müvekkil Adnan Oktar hakkında ilk kez bu avukat görüş sayısı iddiası belirli çevrelerce ortaya atıldığında, müvekkil Erzurum Dumlu Yüksek Güvenlikli KCİK’nde bulunmaktaydı. Bu iddialar üzerine, şu anki yeni İç İşleri Bakanımız, dönemin Erzurum Valisi olan Sayın Mustafa Çiftçi, bu iddiaların doğru olmadığı yönünde bir açıklamada bulunmuştur:

“Adnan Oktar’ın kanunlar çerçevesinde avukatlarla görüştüğü doğru ama abartıldığı kadar değil… Cezaevinin kuralları belli gizli saklı bir görüşme olamaz. Her şey kayıt altında.”

(https://www.gazetepusula.net/adnan-oktar-erzurum-u-karistirdi/345348/)

Erzurum Baro Başkanı Sayın Talat Göğebakan da yaptığı yazılı açıklamada, asılsız iddialara karşı şunları söylemiştir:

“(Furkan Sezer) Bildiklerini ve elinde belge varsa bunları soruşturma makamı ile paylaşması gerekiyor. Bunu yapmadığı takdirde suç işler. Zaten elinde bilgi ve belge olmadan yaptığı açıklama ile görevini yapan avukatları zan altında bırakamaz. Erzurum Barosu her zaman olduğu gibi bugün de ve bugünden sonra da görev ve yetki sorumluluğunu her zaman yerine getirmiştir, getirecektir. ‘Kara bulutlar dolaşıyor’ diyerek kimseyi zan atında bırakmazsınız.”

Müvekkil Adnan Oktar’a 8 yıldır kesintisiz olarak avukat görüş kısıtlılığı uygulanmaktadır.

Hatta Anayasamıza aykırı olarak, tutuklu olduğu dönem boyunca avukat görüş kısıtlılığı uygulanmıştır. Müvekkil on binlerce yıla varan ceza talepleriyle yargılanırken, avukat görüşlerinin gün ve saatleri kısıtlandığı gibi, avukat – müvekkil gizliliği de ihlal edilerek, görüşler kayıt altına alınmıştır.

MÜVEKKİLİN 8 YILDIR GÖRÜŞMELERİ

  • Üç ayrı kamera ile görüntülü olarak kaydedilmekte,
  • Ayrıca ses kaydı yapılmakta,
  • Avukatlarından gelen evraklara el konulmakta,
  • Evrakları hem cezaevi yönetimi incelemekte hem de incelenmek üzere infaz hakimliğine gönderilmekte,
  • İnfaz hakimliğinin kararı ile evraklar müvekkile gösterilmektedir.
  • Tüm bu aşamalara rağmen bu evrakları odasına götürmesine izin verilmemektedir.

Şunu da belirtmek gerekir ki, müvekkil ve cezaevi ziyareti yapan avukatlarının bugüne kadar kanuna aykırı, hukuksuz tek bir eylemleri olmamıştır. Sayın Bakanımız somut delil olması durumunda müdahale edildiğini belirtmiştir; ancak müvekkile uygulanan avukat görüş kısıtlılığının tek bir hukuki gerekçesi bulunmamaktadır.

MÜVEKKİLİN ARKADAŞLARINDAN TEK BİR KİŞİYE DAHİ “ETKİN PİŞMANLIKTA BULUNMAYIN, İTİRAFÇI OLMAYIN” DİYE AVUKAT GİTMEMİŞTİR; AKSİNE İTİRAFÇI AVINA ÇIKAN MALUM AVUKATLAR DEFALARCA CEZAEVLERİNİ ZİYARET ETMİŞ, MÜVEKKİLLERİMİZİ TEHDİT ETMİŞLERDİR

Sayın Bakanımız “Örgüt lideri talimatını dışarı iletiyor, cezaevindeki diğer şahıslara işte etkin pişmanlıkta bulunmayın, itirafçı olmayın, onlara bir baskı yapıyor.” demiştir. MÜVEKKİL ADNAN OKTAR’IN CEZAEVİNDEKİ ARKADAŞLARINA TEK BİR AVUKAT DAHİ GİDEREK “İTİRAFÇI OLMAYIN” DEMEMİŞTİR:

  • Aksine, bazı avukatlar hiç tanımadıkları tutukluları defalarca ziyaret ederek, onlara etkin pişman olmaları ve iftira atmaları için baskı yapmışlardır.
  • Henüz ortada iddianame dahi yokken, “kesinlikle çıkamayacaksınız, bir daha güneşi göremeyeceksiniz, devlet üzerinizi çizdi” gibi ifadelerle cezaevindeki gencecik kadınları tehdit etmişlerdir.
  • Bazı cezaevleri bu hanımlara baskı uygulamış, sürekli görüşme yaparak itirafçı olmaları yönünde telkinlerde bulunmuşlardır.
  • 6 ay boyunca müvekkile ve arkadaşlarına cezaevinden sevgi dolu mektuplar yazan bu kadınlardan bazıları, “artık daha fazla dayanamayacağım” diyerek itirafçı olmak zorunda bırakılmışlardır.

Sayın Bakanımız eğer Adnan Oktar dosyasını inceleme imkanı olursa, tüm bu olayları delilleriyle görecektir.

SONUÇ ve TALEP

Müvekkil Adnan Oktar 73 dile çevrilmiş 338 eseri bulunan, bu eserlerinden yararlanılarak hazırlanmış binlerce belgesel / web sitesi / sohbet programı olan, tüm hayatını sadece İslam’ı tebliğ etmeye ve Devletimizin bekasına adamış bir fikir insanıdır.

İddia edilen suçlarla asla yan yana gelmeyeceği açık olup, zaten bu suçları işlemesini gerektirecek hiçbir sebep de yoktur. Kaldı ki inancı, ahlakı ve Allah korkusu dolayısıyla bu suçlara konu olabilecek hiçbir eylemi de asla ve asla tasvip etmemektedir.

40 yıldır kesintisiz sürdürdüğü fikri gayreti ve mücadelesi ile dünya çapında yüzbinlerin iman etmesine veya imanlarının derinleşmesine vesile olmuştur. Avrupa’dan Amerika’ya, Asya’dan Afrika’ya Allah’ın varlığını, birliğini, Kuran mucizelerini, evrimin geçersizliğini ve Yaratılış delillerini, iman hakikatlerini gözleri önüne serdiği, Kuran ayetleri ve Peygamberimiz (sav)’in sahih hadisleri ışığında bağnazlık ve hurafelerden arınmış İslam’ı anlatarak Allah’ı ve İslam’ı sevdirmek yönündeki etkili çalışmaları ortadadır.

40 yıl boyunca sadece bu ulvi amaç doğrultusunda ilmi ve sosyal faaliyetler yürütmüş bir kişinin, 40 yılın sonunda “silahlı suç örgütü lideri” olarak kabul edilmesi ne hukukla, ne de vicdanla kabul edilemez.

Ayrıca Sayın Cumhurbaşkanımız Recep Tayyip Erdoğan başta olmak üzere hiçbir Devlet büyüğümüz bugüne dek müvekkil aleyhinde tek bir cümle dahi kurmamışlardır. Ortada bir kumpas davası olduğu aşikardır ve bu durum, dava dosyasına uzman görüşlerini sunan 100’den fazla akademisyen, duayen hukukçu ve bilim insanı tarafından ispatlanmıştır. Ülkemizde halen yürürlükte bulunan Ceza Kanunu’nun yazımında görev almış hukuk profesörleri dahil olmak üzere, görüşlerine başvurulan tüm hukukçular;

  • Adnan Oktar Dosyası’nın hukuki bir temele oturmadığı,
  • İddiaların somut delillerle ispatlanmadığı,
  • Yargılama sürecinde sayısız hukuk ihlali yapıldığı,
  • Hukuki anlamda bir suç örgütünden de, cinsel suçlardan da bahsetmenin mümkün olmadığı,
  • Müvekkil ve arkadaşlarının ilk derece mahkemesinde beraat etmeleri gerekirken haksız şekilde cezalandırıldığını ve haksız, hukuksuz şekilde cezalarının onandığı,

hususlarında kesin şekilde hemfikir olmuşlardır.

Müvekkil Allah’a iman eden ve rızasına göre yaşayan bir fikir insanıdır. Dünyanın yaratılış amacının sevgi olduğuna inanmaktadır. Buna aykırı bir durumda kalmaktan, yüce Yaratıcımız olan Rabbimizin emir ve yasaklarına aykırı bir harekette bulunmaktan büyük bir titizlikle imtina etmektedir. İddia edilen suçlarla yan yana gelmek müvekkilin fıtratına, inancına, ruhuna ve hatta DNA’sına aykırıdır.

Müvekkilin Devletine olan bağlılığı son 40 yıl boyunca sayısız kere ispatlanmıştır. Bazı kesimler sayın Cumhurbaşkanımız için “artık muhtar bile olamaz” derken, müvekkil onu hep desteklemiş hatta İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanlığı’na aday olmaktan vazgeçmeyi düşündüğünde kendisini adaylık için ikna etmiştir.

Ayrıca;

  • Ak Parti’yi iktidara taşıyan felsefi ve imani zemin, müvekkilin vesile olduğu kitapları, belgeselleri ve tüm ülkeyi bir uçtan diğer uca şehir şehir, ilçe ilçe gezerek binlerce konferans veren yakın arkadaşları sayesinde oluşmuştur.
  • Sayın Cumhurbaşkanımıza Belediye Başkanlığını kazandıran, daha sonra Refah Partisi’ni iktidara taşıyan hayati dönemeç baştan sona müvekkil Adnan Oktar’ın modern, aydın, sanat bilim, kalite ve estetikle İslam’ı bağdaştıran, İslamofobinin yersizliğini ortaya koyan, özgürlük ve demokrasinin Kuran’ın gereği olduğunu ispatlayan anlayışıyla aşılmıştır.
  • Bu süreçte müvekkil Adnan Oktar’ın yakın arkadaşlarının Sayın Cumhurbaşkanımızın yanında yer alması, eski Türkiye güzeli Gülay Pınarbaşı başta olmak üzere müvekkil vesilesiyle hidayet bulan mankenlerin Refah Partisi’ne katılması, halk ve Devletimiz nezdinde Sayın Cumhurbaşkanımızın modern, ilerici, demokrat söylemlerinin gerçekçi ve samimi olduğu kanaatini doğurmuştur. Kendisine karşı önyargılar bu sayede kırılmış ve hızla iktidara doğru ilerleyen bir dönem başlamıştır.
  • Sayın Cumhurbaşkanımız ve Ak Parti iktidarının ciddi sarsıntılardan geçtiği Gezi Parkı olayları, 17-25 Aralık kalkışması, 15 Temmuz darbe girişimi gibi olaylarda da müvekkil Adnan Oktar ve arkadaşlarının kararlı, dürüst, uzlaştırıcı, cesur ve atak destekleriyle bu fitneler bertaraf edilmiştir.
  • Karşıtları tarafından “Bu sefer bitti” denilen her olayda Sayın Cumhurbaşkanımızın yeniden iktidar olmasının ardında müvekkil Adnan Oktar’ın kesintisiz, akılcı, samimi ve Ak Parti’nin hiç ulaşamayacağı modern kesimleri üzerindeki güçlü etkisi vardır. Nitekim 2018’de müvekkile düzenlenen operasyonun ardından Ak Parti’nin oylarında hızla bir düşüş başlamış, en son yerel seçimlerle birlikte de Ak Parti Batı ve sahil kesimlerinden tamamen kopmuş, İç Anadolu’ya kapanmış bir hale gelmiştir. Bu gerçekler başta Sayın Cumhurbaşkanımız ve yakın çalışma arkadaşları olmak üzere tüm Türkiye tarafından iyi bilinmektedir. Müvekkil Adnan Oktar ve arkadaşlarına yönelik muhalif kesimler tarafından sık sık dile getirilen “Ak Parti’yi siz iktidar yaptınız” ifadeleri de meşhurdur.

Müvekkile geçmişte kurulan tüm tuzaklar her seferinde bozulmuş ve gerçek er geç ortaya çıkmıştır. Müvekkil Adnan Oktar o zaman olduğu gibi şimdi de yaşadıklarını hayırlı karşılamakta, gizlinin de gizlisini bilen Rabbimizin bir hikmetle yarattığı imtihanı olduğunu kabul etmektedir. 8 yıldır haksız şekilde hapiste tutuluyor olması hiç önemli bir konu değildir.

Allah’ın sonsuz öncede takdir ettiği ve mutlak hayır olan kaderi yaşadığını bilmekte ve Allah’ın yarattığı bu kaderi izlemekten de oldukça zevk almaktadır.

Dışarıda olması veya cezaevinde bulunması, müvekkil için hiçbir şey fark ettirmemektedir. Çünkü müvekkil;

  • Maddenin fiziksel olarak bir gerçekliği olmadığını bilmekte,
  • 5 duyuların oluşturduğu bir görüntü dünyanın içinde yaşadığının farkında olarak yaşamakta,
  • Gördüğü görüntünün bir ev veya bir cezaevi olması, onun için hiçbir şey fark ettirmemektedir.
  • Çünkü sonuçta, kendisine, Allah’ın izlettirdiği görüntüleri seyretmektedir.

Bu görüntü içinde;

  • Her şeyin ALLAH TARAFINDAN ÖZEL OLARAK YARATILDIĞINI,
  • Tüm GÖRÜNTÜLERİN ÖZEL SEÇİLDİĞİNİ,
  • Hiçbir varlığın KENDİNE AİT BİR GÜCÜNÜN OLMADIĞINI,
  • Her birinin KONTROLÜNÜN ALLAH’A AİT OLDUĞUNU,
  • Kendisi hakkında HİÇBİR BEŞERİN KARAR VERME GÜCÜNÜN OLAMAYACAĞINI,
  • Kendisi hakkındaki kararları verenlerin, HAKİMLER DEĞİL ALLAH OLDUĞUNU,
  • BU KARARIN ZER ALEMİNDE VERİLMİŞ OLDUĞUNU,

bilerek hareket etmektedir.

Saygılarımızla bilgilerinize arz ederiz. 14.03.2026

Ek. İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı’na sunmuş olduğumuz soruşturma ve kovuşturma aşamasındaki tüm hukuksuzlukları bildiren dilekçemiz

Hukuksuzluklar Savcılık Bildirim 2025

Yorum yapılmamış

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir