Yanlış Bilinen Müslüman Karakteri: İslam Suskunluk Değil, Sevgi ve Canlılıktır – 🎙️

By gundem
17 Min Read
Bu yazıyı dinleyebilirsiniz Arkaplan işlemlerinde sese dönüştürüldü

KONU : Müvekkil Adnan Oktar’ın; insanları suskunluğa, içine kapanmaya, korkuya, mesafeye ve hayatın güzelliklerinden uzaklaşmaya yönelten bir anlayışın DEĞİL; tam tersine sevginin açıkça ifade edildiği, insanların birbirleriyle samimi biçimde konuştuğu, fikirlerini özgürce paylaştığı ve içlerinden geldiği gibi özgürce davranabildiği, neşenin, dostluğun, canlılığın ve güvenin yaşandığı bir Müslümanlık anlayışının hakim olması gerektiğine dair görüş ve değerlendirmelerinin Sayın Mahkemenize sunulmasıdır.

AÇIKLAMALAR :

Müvekkil Adnan Oktar‘a dava dosyası kapsamında birçok gerçek dışı isnat yöneltilmiş; kişiliği, insan ilişkileri ve çevresindeki sosyal hayat hakkında GERÇEĞİ YANSITMAYAN BİR TABLO oluşturulmuştur.

Oysa müvekkilin yıllardır savunduğu fikir ve değerlerin; DOSYADA İLERİ SÜRÜLEN sözde baskıcı, korku ve itaate dayalı, iradeyi ortadan kaldırmaya yönelik hayat anlayışıyla AÇIKÇA ÇELİŞTIĞİ görülmektedir.

Müvekkil; insanların özgürce fikirlerini ifade etmelerini, samimi iletişim kurmalarını, sevgi ve dostluğu açıkça yaşamalarını, neşeli ve sosyal olmalarını SAVUNMUŞTUR.

Nitekim müvekkilin anlayışında korku yerine GÜVEN, baskı yerine ÖZGÜR İRADE, mesafe yerine SEVGİ VE SAMİMİYET, pasiflik yerine CANLILIK esastır.

Aşağıda açıklanacak hususlar müvekkilin gerçek düşünce ve hayat anlayışını ortaya koymakta ve kendisine yöneltilen isnatlarla arasındaki AÇIK UYUMSUZLUĞU göstermektedir.

MÜSLÜMANLIK SUSKUNLUK, İÇE KAPANIKLIK VE DONUKLUK DEĞİL; SEVGİ, SAMİMİYET VE CANLILIKTIR

Bazı çevrelerde Müslümanlık; susup oturmak, konuşmamak, insanlardan uzak durmak, sürekli mahcup ve boynu bükük bir görünüm sergilemek şeklinde anlaşılmakta ve hatta bu davranışlar adeta birer takva alameti gibi sunulmaktadır. Oysa Müslümanlığın suskunluk, içe kapanıklık ve donuklukla özdeşleştirilmesi dinin ruhuna aykırıdır. Müslümanın canlı, neşeli, dışa dönük, hoş sohbet, sevgi dolu ve çevresine güven veren bir insan olması gerekir. Müslüman, yalnızca sözleriyle değil; güzel ahlakı, samimiyeti, neşesi, sevgisi, dostluğu ve hayat dolu tavrıyla da dini temsil eder.

Özellikle dini yeni tanıyan veya Müslümanların yaşantısını gözlemleyerek İslam hakkında fikir edinmeye çalışan insanlar açısından bu husus son derece önemlidir. Herkesin;

  • sessizce oturduğu,
  • kimsenin kimseyle konuşmadığı,
  • insanların birbirlerinin yüzüne dahi bakmadığı,
  • soğuk ve kasvetli

bir ortamla karşılaşan bir kişinin bu kimselerle TEKRAR BİR ARADA BULUNMAK İSTEMEMESİ son derece doğaldır. Böyle bir tablo, İslam’ın güzelliğini göstermek yerine, DİNİ insanlara ağır, kasvetli ve hayatın sevincinden uzakmış gibi tanıtabilmektedir.

Nitekim dini şahsiyetleri konu alan bazı film ve dizilerde de aynı yanlış anlayış tekrar edilmektedir. Örneğin YUNUS EMRE‘nin anlatıldığı yapımlarda insanların onun karşısında;

  • sürekli mahcup, çekingen ve suskun biçimde oturduğu;
  • fikirleri sorulduğunda dahi “Sen bilirsin” diyerek cevap vermekten kaçındığı

sahneler görülmektedir. Oysa bir insan yanındakilere soru soruyorsa onların düşüncelerini öğrenmek istemektedir. Her soruya “Sen bilirsin” demek tevazu değil, kimi zaman samimi iletişimi ortadan kaldıran yapay bir davranış haline gelebilir. Böyle bir hayat hem o kişinin kendisi hem de onunla yaşayan insanlar açısından son derece zor ve yorucu olur.

YUNUS EMRE’NİN CENNETLE İLGİLİ SÖZLERİ YANLIŞ YORUMLANMAMALI; CENNET NİMETLERİNİ İSTEMEMENİN ÜSTÜN BİR AHLAK OLDUĞU ANLAMI ÇIKARILMAMALIDIR

Türk tasavvuf edebiyatının öne çıkan halk şairlerinden Yunus Emre’ye atfedilen;

“Cennet cennet dedikleri,

birkaç köşkle birkaç huri;

isteyene ver Sen anı (onu),

bana Seni gerek Seni.”

şeklindeki sözler kimi zaman son derece hatalı bir anlayışla yorumlanmaktadır. Bu sözlerden hareketle, sanki Allah’ın cennette yarattığı nimetleri istememek üstün bir kulluk alametiymiş gibi bir anlatım yapılmaktadır.

Halbuki CENNET VE CENNET NİMETLERİ

ALLAH’IN KULLARINA BİR LÜTFU VE İKRAMIDIR.

Allah’ın lütfettiği güzellikleri (—haşa—) küçümsemek veya bunlardan bütünüyle vazgeçmenin daha üstün bir iman derecesi olduğunu ileri sürmek DOĞRU DEĞİLDİR.

Mümin Allah’ı sever; aynı zamanda Allah’ın kendisi için yarattığı güzellikleri de Allah’ın nimeti oldukları için sever ve bunlara şükreder.

Nitekim CENNET, CENNET KÖŞKLERİ, HURİLER, VİLDANLAR, GILMANLAR VE CENNETTEKİ BÜTÜN GÜZELLİKLER Allah’ın tecellileridir. Bunların her biri, Allah’ın güzelliğinin, sanatının, rahmetinin, sevgisinin ve isimlerinin yaratılmışlar üzerindeki yansımalarıdır.

ALLAH’IN KULLARI İÇİN HAZIRLADIĞI İKRAMLARI SEVMEYEN,

GERÇEKTE ALLAH’I DA SEVMEMİŞ OLUR;

ONLARI İSTEMEYEN İSE ALLAH’I DA İSTEMEMIŞ OLUR.

Çünkü mümin, cennette karşılaşacağı bu güzellikleri Allah’ın ikramı olarak bilir; onlarda Allah’ın sanatını, rahmetini, sevgisini, ikramını ve güzelliğini görür;

ONLARI ALLAH YARATTIĞI ve ALLAH’IN GÜZELLİĞİNİ YANSITTIKLARI İÇİN SEVER; Allah’ın kulları için hazırladığı ikramları da ister ve bunlardan dolayı Allah’a şükreder.

Bu nedenle BEN ALLAH’I SEVİYORUM, fakat ALLAH’IN BENİM İÇİN YARATTIĞI cenneti, köşkleri, hurileri, vildanları, gılmanları ve diğer güzellikleri İSTEMİYORUM şeklindeki bir anlayış kendi içinde ÇELİŞKİLİDİR.

ALLAH’I SEVEN, ALLAH’IN TECELLİLERİNİ DE SEVER.

CENNETTE huri, gılman, vildan, köşk, bahçe ve sayısız güzellik şeklinde ALLAH’IN SANATI VE GÜZELLİĞİ TECELLİ EDECEKTİR.

Mümin de BÜTÜN BUNLARDA

ALLAH’IN GÜZELLİĞİNİ GÖREREK ONLARI SEVER.

Dolayısıyla CENNET NİMETLERİNİ SEVMEKLE ALLAH’I SEVMEK BİRBİRİNİN KARŞITI DEĞİLDİR.

Tam tersine, ALLAH’I SEVEN O’NUN YARATTIĞI GÜZELLİKLERİ DE SEVER; ALLAH’IN İKRAMLARINI İSTER, ONLARDAN ZEVK ALIR VE BUNLAR İÇİN ALLAH’A ŞÜKREDER. Bu sebeple cennet nimetlerini istememeyi daha yüksek bir manevi derece veya daha üstün bir kulluk alameti gibi sunmak doğru değildir.

Benzer şekilde Yunus Emre gibi tasavvuf büyükleri anlatılırken de, onları;

  • sürekli suskun ve sessiz
  • insanlardan kopuk,
  • hayattan elini eteğini çekmiş,
  • iletişim kurmayan

kişiler gibi göstermek yerine; gerçek İslam ahlakını temsil eden güzel özellikleri ön plana çıkarılmalıdır.

Yunus Emre’nin hikmetli sözleri ve derin manevi yönü anlatılırken, onun aynı zamanda;

  • insanlarla iç içe olan,
  • iletişim kuran,
  • konuşan,
  • düşünen,
  • çevresine sevgi ve hikmet taşıyan
  • hayatın içinde yer alan

bir gönül insanı olduğu da vurgulanmalıdır.

Bu tür şahsiyetler, TOPLUMDAN UZAKLAŞMANIN DEĞİL; toplumun içinde kalarak GÜZEL AHLAKI, SEVGİYİ VE HİKMETİ YAYMANIN örnekleri olarak anlatılmalıdır.

Dolayısıyla Yunus Emre’yi sessizliğe kapanmış, toplumdan soyutlanmış, Allah’ın kulları için yarattığı nimetlerden ve hayatın güzelliklerinden uzaklaşmış bir şahsiyet gibi sunmak yerine; SEVGİYİ, HİKMETİ, SAMİMİYETİ VE GÜZEL AHLAKI İNSANLARA AKTARAN BİR İRFAN İNSANI olarak anlatmak daha doğru olacaktır.

HZ. MUHAMMED’İN SÜREKLİ CİDDİ, SUSKUN VE GÜLMEYEN BİR İNSAN GİBİ GÖSTERİLMESİ DE YANLIŞTIR

Benzer bir yaklaşım Hz. Muhammed (sav) hakkındaki bazı anlatımlarda da görülmektedir. Peygamberimiz (sav)’in neşesini, insani sıcaklığını ve çevresindeki insanlarla olan samimi iletişimini geri plana atarak; onu sürekli ciddi, ağır, mesafeli ve gülmeyen bir insanmış gibi tanıtmak çok yanlış bir yaklaşımdır.

Bu anlayışa dayanak olarak ise, zaman zaman Hz. Aişe’den (ra) nakledilen şu rivayet gösterilmektedir:

“Resulullah’ı küçük dili görünecek kadar gülerken hiç görmedim;

O ANCAK TEBESSÜM EDERDİ.”

(Sahih-i Buhari, 6092. Hz. Aişe’den (ra) nakledilen rivayet.)

Ancak bu ve benzeri rivayetlerden hareketle Peygamberimiz gülerken dişleri görünmezdi veya hiç gülmezdi şeklinde yorum yapılması DOĞRU DEĞİLDİR.

Bu ifadeler zaman içerisinde kimi insanlar tarafından adeta Peygamberimiz (sav)’in sanki hiç kahkaha atmadığı, eğlenmediği veya neşelenmediği şeklinde yorumlanmıştır.

Oysa insanın;

  • gülmesi,
  • neşelenmesi,
  • arkadaşlarıyla güzel vakit geçirmesi,
  • sohbet etmesi ve
  • hayatın güzelliklerinden zevk alması

DİNE AYKIRI DEĞİLDİR. Peygamberimiz (sav)’i de neşesiz, suskun, içine kapanık ve insanlarla mesafeli bir kişi gibi göstermek ÇOK YANLIŞTIR.

Zira Peygamberimiz (sav); canlı, dışa dönük, güler yüzlü, hoş sohbet, esprili, konuşkan, insanlarla sıcak ve samimi ilişkiler kuran, çevresine sevgi, neşe ve güven veren bir insandı. Nitekim başka sahih rivayetlerde de Peygamberimiz (sav)’in bu yönünü gösteren çok sayıda örnek bulunmaktadır:

  • Abdullah b. Haris, RESULULLAH’TAN DAHA ÇOK TEBESSÜM EDEN BİRİNİ GÖRMEDİM.” demektedir. (Camiu’t-Tirmizi, 3641.)
  • Cerir b. Abdullah, Peygamberimiz (sav)’in KENDİSİNİ HER GÖRDÜĞÜNDE TEBESSÜMLE KARŞILADIĞINI anlatmaktadır. (Sahih-i Buhari, 6089-6090; Sahih-i Müslim, 2475a.)
  • Sahabelerinin, “Ey Allah’ın Resulü, BİZİMLE ŞAKALAŞIYORSUN.” demeleri üzerine Peygamberimiz (sav), şakalaştığını reddetmemiş; şaka yaparken de yalnızca doğruyu söylediğini belirtmiştir. (Camiu’t-Tirmizi, 1990.)
  • Enes b. Malik, Peygamberimiz (sav)’in İNSANLARLA İÇ İÇE OLDUĞUNU ve küçük kardeşi Ebu Umeyr’le dahi onun kuşu hakkında konuşarak ŞAKALAŞTIĞINI aktarmaktadır. (Sahih-i Buhari, 6129.)

Dolayısıyla Peygamberimiz (sav);

  • güler yüzlü,
  • hoş sohbet,
  • insanlarla iç içe,
  • sıcak ve samimi ilişkiler kuran,
  • insanlara sevgi gösteren,
  • sahabeleriyle şakalaşan,
  • çocuklarla ilgilenen,
  • çevresindekilere sevgi ve yakınlık gösteren,
  • üstün ahlakıyla herkese örnek olan ve
  • toplumun içerisinde yaşayan

bir insandı. Nitekim kendisi de “Sizin en hayırlılarınız, ahlakı en güzel olanlarınızdır.(Sahih-i Buhari, Edeb, 38, Hadis No: 6029; ayrıca Buhari, Menakıb, 23, Hadis No: 3559.) buyurarak güzel ahlakın önemini açıkça vurgulamıştır.

Onu (—Peygamber (sav)’i tenzih ederiz—) sürekli yüzü asık ve suskun bir kişi gibi göstermek İslam’ın yanlış tanıtılmasına ve kimi insanların dinden uzaklaşmasına da yol açmaktadır.

Bu nedenle Peygamberimiz (sav)’in vakarlı, asil ve heybetli görünümü; onu sürekli ciddi, suskun, gülmeyen ve insanlarla mesafeli bir kişi gibi tasvir etmenin gerekçesi asla olmamalıdır.

Zira Peygamberimiz (sav)’in örnek ahlakında her zaman;

  • VAKAR İLE GÜLER YÜZ,
  • ASALET İLE SAMİMİYET,
  • GÜZEL AHLAK İLE NEŞE VE İNSANİ SICAKLIK BİR ARADADIR.

İSLAM’IN ÖZÜNDEKİ SEVGİ VE GÜZEL AHLAK YERİNE, DİNİN ESASINDA YER ALMAYAN ŞEKLİ AYRINTILARIN ÖNE ÇIKARILMASI YANLIŞTIR

Peygamberimiz (sav)’in nasıl tanıtıldığı konusunda karşımıza çıkan bu yanlış yaklaşımın bir benzeri, İslam’ın anlatılmasında da görülmektedir. Bazı gelenekçi anlatımlarda, güzel ahlak, sevgi, merhamet, samimiyet ve insanlara güzellikle yaklaşmak gibi,

  • İSLAM’IN TEMEL DEĞERLERİ YETERİNCE ANLATILMAZ VE ÖNE ÇIKARILMAZKEN;
  • Kuran’da açık bir dini yükümlülük olarak yer almayan, daha çok gelenek ve rivayetlere dayanan ÇEŞİTLİ ŞEKLİ AYRINTILAR adeta DİNİN EN ÖNEMLİ UNSURLARIYMIŞ GİBİ anlatılabilmektedir.

Örneğin misvak kullanımı, sakal ve kıyafet biçimi, yeme-içme şekli ve benzeri ayrıntılar üzerinde uzun uzun durulurken;

  • Allah sevgisi,
  • güzel ahlak,
  • sevgi,
  • merhamet,
  • samimiyet,
  • dostluk,
  • kardeşlik,
  • neşe,
  • sanat,
  • estetik,
  • temizlik ve
  • insanlara güzellikle yaklaşmak

gibi değerler GERİ PLANDA KALABİLMEKTEDİR.

Elbette bu tür uygulamalardan söz edilmesi tek başına yanlış değildir. Yanlış olan; Kur’an’da dinin esaslarından biri olarak belirlenmemiş şekli ayrıntıları dinin merkezine yerleştirerek, İslam’ın özündeki sevgi ve güzel ahlakı ikinci plana itmektir.

İslam yalnızca birtakım dış görünüş ve günlük uygulama ayrıntılarından ibaret değildir. Müslümanın asıl örnek olması gereken yönü; sevgisi, güzel ahlakı, merhameti, samimiyeti, neşesi ve insanlara karşı güzel tavrıdır.

“SÖZ GÜMÜŞSE SÜKUT ALTINDIR” ANLAYIŞI: SÜREKLİ SUSMAYI VE KENDİNİ İFADE ETMEMEYİ TAKVA ALAMETİ GİBİ GÖRMEK DOĞRU DEĞİLDİR

Bazı Müslümanların davranışlarında “Söz gümüşse sükut altındır” anlayışı neredeyse temel bir hayat prensibine dönüşmüş durumdadır. Bu anlayıştan hareketle susmayı, az konuşmayı ve kendini geri planda tutmayı adeta ÜSTÜN BİR AHLAK VE TAKVA ALAMETİ GİBİ görebilmektedir.

Elbette insanın gereksiz konuşmaması, kırıcı sözlerden sakınması ve gerektiğinde susmayı bilmesi güzel bir ahlak özelliğidir. Ancak her ortamda,

  • sürekli susmak,
  • düşüncelerini ifade etmemek,
  • sevgisini göstermemek ve
  • insanlarla iletişim kurmamak

MAKBUL BİR DAVRANIŞ DEĞİLDİR.

Müslümanların bir arada bulunduğu ortamlarda sevgi, samimiyet, canlılık, neşe, güven ve güzel sohbet hakim olması gerekir. İnsanlar;

  • birbirlerinin halini sormalı,
  • fikirlerini öğrenmeli,
  • birbirleriyle konuşmalı,
  • gülmeli,
  • birbirlerine sevgilerini göstermeli,
  • gülmeli ve
  • birlikte güzel vakit geçirmelidir.

İslam toplumunun insanlara örnek olacak yönlerinden biri de BU SICAK VE SAMİMİ SOSYAL HAYAT OLMALIDIR.

GELECEK KAYGISI MÜSLÜMANI BUGÜNÜN SEVGİSİNDEN VE CANLILIĞINDAN UZAKLAŞTIRMAMALIDIR

Mümin açısından gerçek olan, Allah’ın o anda yarattığı kaderdir. İnsan on yıl sonra nerede olacağını, hayatta ve sağlıklı olup olmayacağını, sahip olduğu maddi manevi imkanların devam edip etmeyeceğini kesin olarak bilemez. Bu nedenle geleceğe yönelik makul tedbirler almak başka, henüz yaşanmamış yılların hesabını yaparak bugünkü ilişkileri buna göre şekillendirmek başka bir şeydir.

Bazı insanlar gelecekte şartların değişeceğini varsayarak,

  • bugünden Müslümanlara karşı temkinli davranabilmekte;
  • “ileride bu kişilerle yollarımız ayrılır ve yanımda olmazlarsa”,
  • “ileride şartlar değişirse” veya
  • “ileride benim menfaatim zarar görürse”

düşüncesiyle yıllar sonrasına ilişkin HESAPLAR YAPABİLMEKTE; henüz gerçekleşmemiş bu ihtimaller nedeniyle bugünden dostlarına karşı TAVIR ALABİLMEKTE ve MESAFE KOYABİLMEKTEDİR.

İşte bu YANLIŞ “GELECEK ANLAYIŞI”, yazının başında eleştirilen suskun, mesafeli, temkinli ve sevgisini göstermeyen Müslüman anlayışını beslemektedir. Çünkü insan sürekli yıllar sonrasını hesapladığında karşısındaki kişiye;

  • içtenlikle yaklaşamaz;
  • sevgisini rahatça gösteremez,
  • dostluğunu yaşayamaz,
  • sürekli kendisini korumaya ve
  • ilişkilerini kontrol altında tutmaya çalışır.

Böylece Müslümanların arasında olması gereken canlılık, sıcaklık ve samimiyet yerini MESAFEYE VE DONUKLUĞA BIRAKIR.

Halbuki karşısındaki samimi bir Müslüman böyle hesaplar yapmadığı için bu davranışın sebebini dahi anlamayabilir.

  • Neden kendisine soğuk davranıldığını,
  • neden sevginin açıkça gösterilmediğini veya
  • neden sürekli bir temkin hali bulunduğunu

çözemeyebilir.

Oysa Müslümanların birbirleriyle ilişkisi gelecek korkusu, temkin, çıkar hesabı ve ihtimaller üzerine değil; Allah rızası için sevgi, güven, sadakat ve samimiyet üzerine kurulmalıdır. Mümin sevdiği insana sevgisini bugün gösterir; onunla bugün konuşur, sohbet eder, güler ve güzel vakit geçirir. Çünkü elindeki tek gerçek zaman Allah’ın kendisine yaşattığı şu andır.

Müslüman, sevdiği diğer Müslümanlarla yalnızca dünya hayatında değil, Allah’ın izniyle cennette de SONSUZA KADAR birlikte olmayı ister. Böylesine güçlü bir sevgi anlayışı varken, henüz gerçekleşmemiş yılların hesabını yaparak bugünkü sevgiyi sınırlamak, insanlara karşı mesafe koymak ve sürekli temkinli davranmak DOĞRU DEĞİLDİR.

Elbette insan eğitimini, işini, ailesini veya sorumluluklarını düşünerek geleceğe yönelik planlar yapabilir. Ancak bu planların tamamının Allah’ın takdirine bağlı olduğunu bilir. On yıl sonra mutlaka yaşayacağını, aynı güce ve imkanlara sahip olacağını, bugünkü şartların kendi istediği şekilde devam edeceğini varsayarak insanlara karşı hesaplı davranmak, müminin tevekkül anlayışıyla BAĞDAŞMAZ.

İnsanın dostuna karşı temkin, hesap ve menfaat üzerine kurulu bir ilişki geliştirmesi yerine; Allah rızası için sevmesi, sadakat göstermesi ve bu sevgiyi sonsuz bir dostluk anlayışı içinde yaşaması gerekir.

Bir Müslümanın diğer Müslümana bakışı;

“Allah’ın izniyle seni Allah için seviyorum ve

sonsuza kadar cennette de beraber olmayı diliyorum.”

anlayışı olmalıdır.

Böylesine BÜYÜK VE SONSUZ BİR SEVGİ ANLAYIŞI mümkünken,

henüz gerçekleşmemiş on yıl sonrasının hesabını yaparak bugünkü SEVGİYİ KISMAK, DOSTLUĞU ÖLÇÜLÜ YAŞAMAK veya insanlara karşı SÜREKLİ İHTİYATLI VE MESAFELİ DURMAK DOĞRU DEĞİLDİR.

Geçici dünya şartlarını esas alarak insan ilişkilerini ihtimaller, korkular ve dünyevi menfaatler üzerine kurmak MÜSLÜMANA YAKIŞMAZ.

İnsan kader üzerinde hakimiyet sahibi değildir. Geleceği Allah yaratır. Allah dilediğinde insanın bütün planlarını bir anda değiştirebilir ve ona hayatın, sağlığın, imkanların ve geleceğin kendi kontrolünde olmadığını açıkça gösterebilir.

Dolayısıyla kader ve tevekkül anlayışının doğal sonucu susup bir köşede beklemek değil; tam tersine, Allah’ın yarattığı O ANI EN GÜZEL ŞEKİLDE DEĞERLENDİRMEK olmalıdır.

MÜSLÜMAN BULUNDUĞU ORTAMI GÜZELLEŞTIRMELİ, SEVGİSİNİ GÖSTERMELİ, İNSANLARLA KONUŞMALI, FİKİRLERİNİ PAYLAŞMALI, GÜLMELİ, NEŞELENMELİ VE ÇEVRESINE HAYAT VERMELİDİR.

Bu nedenle İslam’ın insanlara öğretilmesi gereken yönü suskunluk, kasvet, çekingenlik ve hayattan uzaklaşmak DEĞİL;

  • Allah’a güvenen,
  • insanları seven,
  • neşeli,
  • samimi,
  • cesur,
  • konuşkan,
  • sosyal ve
  • hayatın güzelliklerine şükreden

GÜÇLÜ BİR MÜSLÜMAN KARAKTERİDİR.

SONUÇ

Yukarıda müvekkilin görüşlerinin anlatılmasının temel nedeni; müvekkilin düşüncelerinin ve yaşam biçiminin TCK kapsamında hiçbir surette suç teşkil etmediğini bir kez daha vurgulamaktır.

Müvekkil Adnan Oktar’ın konuya ilişkin görüş ve değerlendirmelerini Mahkemenizin bilgilerine vekaleten sunarız. 17.08.2026


[0]

TAGGED:
Yorum yapılmamış

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir