“Turist Müslüman” ve “Turist Rehberi Hoca” Anlayışı Dinin Özünden Uzaklaştırır

By gundem
29 Min Read

KONU : Müvekkil Adnan Oktar’ın; dinin Kuran’da bulunmayan tali ve gereksiz ayrıntılarla zorlaştırılmaması, Allah’tan kopuk bir “turist Müslümanlığı” anlayışı yerine Kuran’ın açık hükümlerini esas alan, şuurlu, samimi ve güzel ahlaklı bir Müslüman anlayışının benimsenmesi gerektiğine dair görüş ve değerlendirmelerinin Sayın Mahkemenize sunulmasıdır.

AÇIKLAMALAR :

Dosya kapsamında müvekkil Adnan Oktar’ın dini görüşleri, dini konulardaki açıklamaları ve insanlara yaptığı dini anlatımlar çeşitli değerlendirmelere konu edilmiştir. Bu nedenle müvekkilin İslam’a nasıl yaklaştığının, hangi din anlayışını savunduğunun ve hangi yanlış dini anlayışları eleştirdiğinin ortaya konulması, dosyanın doğru değerlendirilmesi bakımından önem taşımaktadır.

Müvekkil; Kuran’da bulunmayan ayrıntılarla dini zorlaştıran, insanları tali meselelerle oyalayan ve samimi imanı geri plana iten anlayışları ELEŞTİRMEKTE;

buna karşılık Kuran’ın açık hükümlerini, Allah’a samimi imanı, Allah sevgisini ve güzel ahlakı esas alan bir Müslümanlık anlayışını SAVUNMAKTADIR.

Aşağıdaki açıklamalar da müvekkilin dini konulardaki görüşlerinin kendi gerçek bütünlüğü içerisinde değerlendirilmesi amacıyla sunulmaktadır.

MÜSLÜMAN “DİNİN TURİSTİ” DEĞİLDİR

Bir Müslümanın Allah’a, Kuran’a ve peygamberlere yaklaşımındaki en temel ölçülerden biri samimiyettir. Samimi iman eden insan, Allah’ın sözünü kendi aklından üstün tutar; anlamadığı bir konu olduğunda (—haşa, Allah’ı tenzih ederiz—) hemen kusur aramaya, Allah’ın hükmünü kendi ölçüleriyle sorgulamaya kalkmaz.

Elbette Müslüman düşünür, araştırır, soru sorar, ayetlerin hikmetini anlamaya çalışır. Ancak bir şeyi anlamaya çalışmakla (—haşa, Allah’ı tenzih ederiz—) Allah’ı kendi aklıyla yargılamaya kalkmak arasında çok büyük bir fark vardır.

Bazı insanların sorularındaki üslup, aslında bu samimiyet eksikliğini açıkça göstermektedir. Soruyu GERÇEKTEN ÖĞRENMEK İÇİN DEĞİL, Kuran’da veya peygamberlerin hayatında kendi akıllarınca BİR AÇIK BULMAK İÇİN sorarlar. Örneğin Kuran’da Allah’ın “iki doğunun ve iki batının Rabbi” olduğunun bildirilmesi karşısında, “Neden iki doğu ve iki batı deniliyor? Tek doğu, tek batı yok mu?” diyerek sanki (—haşa—) ayette bir hata yakalamış gibi yaklaşabilirler.

Oysa insanın bir ayetin bütün hikmetlerini o anda anlamaması son derece doğaldır. Allah’ın yarattığı kainatın ve bildirdiği hakikatlerin tamamını sınırlı insan aklının hemen kavraması zaten mümkün değildir.

Müslüman bilmediği yerde, “Ben bunun hikmetini henüz bilmiyorum” diyebilmelidir. Araştırdığında öğrenebilir, ileride başka bilgilerle hikmeti daha açık hale gelebilir veya dünyada hiçbir zaman tam olarak öğrenemeyebilir. Belki bazı hikmetleri ancak ahirette anlayacaktır.

Her şeyi bilmek veya her şeyi o anda çözmek, imanın şartı değildir.

Asıl önemli olan, insanın kendi bilgi ve kavrayışının SINIRLI OLDUĞUNU BİLMESİ ve anlamadığı bir şeyi ALLAH’IN SÖZÜNDE KUSUR ARAMAK İÇİN GEREKÇE HALİNE GETİRMEMESİDİR.

Çünkü samimi iman, Allah’ın hükümlerini sorgulamak değildir.

Aynı yanlış tavır peygamberler konusunda da görülebilmektedir. Bir peygamberin hayatında anlatılan bir olay karşısında bazı insanlar, olayın şartlarını, hikmetini veya Allah’ın o peygambere verdiği görevi düşünmeden, “Peygamber neden böyle yaptı?” diyerek kendi aklı ve ölçüleriyle peygamberi eleştirmeye kalkışabilmektedir.

Elbette peygamberlerin hayatı incelenir, davranışlarının hikmeti araştırılır. Ancak samimi bir Müslümanın tavrı, peygamberi anlamaya çalışmak ile peygamberde kusur aramak arasındaki farkı bilmektir. Müslüman kendisini peygamberin üzerinde bir hakem konumuna yerleştirmez.

ALLAH’IN HÜKMÜNÜ (HAŞA) KENDİ AHLAK ANLAYIŞIYLA YARGILAMAYA KALKMAK

Bu tavrın daha ileri bir şekli ise insanın ALLAH’IN HÜKMÜNÜ ANLADIĞI HALDE, kendi düşüncesine uygun bulmadığı için KABUL ETMEK İSTEMEMESİDİR.

Burada artık mesele bir ayetin anlamını araştırmak olmaktan çıkar. Kişi ayette ne anlatıldığını anlamış, fakat hükmü kendi ahlak anlayışına, hayata bakış açısına veya çağın hakim düşüncelerine uygun bulmadığı için adeta Allah’ın hükmünü kendince değerlendirmeye başlamıştır.

Samimi Bir Müslüman Asla Böyle Bir Tavır Sergilemez:

Bu gibi insanlar, Allah’ın açık bir hükmünü kendi düşüncelerine, ahlak anlayışlarına, maddi veya manevi menfaatlerine, kişisel çıkarlarına, rahatlarına, sosyal konumlarına ya da geleceğe ilişkin planlarına uygun bulmadıklarında, “Eğer ayetin anlamı gerçekten buysa ben bunu kabul edemem”, hatta Eğer ayetin anlamı buysa ben Müslüman değilim” bile diyebilmektedir.

Bazen bu tür insanların önceden kurduğu hayat düzeni, elde etmek istediği imkanlar, çevresindeki insanların beğenisi veya kaybetmek istemediği menfaatler de Allah’ın hükmünü kabul edip uymasının önüne geçebilmektedir.

Üstelik bu tavır yalnızca dini bilgisi sınırlı kişilerde değil; zaman zaman şeyh, hoca veya dini otorite konumunda bulunan kişilerde dahi görülebilmektedir.

→ Örneğin Nur Suresi’nin 31. ayetinin kadınların örtünmesine ilişkin gerçek anlamı kendisine açıkça gösterilip delilleriyle ortaya konulduğunda, kendi ön kabulleriyle veya hayat anlayışıyla bağdaştıramadığı için “Eğer ayetin anlamı buysa ben Müslüman değilim” diyebilecek kadar ileri giden insanlar dahi çıkabilmektedir.

Buradaki asıl sorun artık ayetin ne anlama geldiğini araştırmak değildir;

  • anlam kendisine açıklandığı halde,
  • Allah’ın hükmünü KENDİ ÖLÇÜLERİNE UYGUN BULMADIĞI İÇİN kabullenmek istememesidir:

Kişi ayetin anlamını öğrenmiş, fakat sonucu kendi istediği gibi olmadığı için Allah’ın hükmüne uymaya yanaşmamaktadır. Yani kendi düşüncesini, hayat tarzını veya planlarını yeniden değerlendirmek ve düzenlemek yerine, adeta Allah’ın hükmünün bunlara uygun olması gerektiğini düşünmektedir.

→ Benzer bir tavır başka hükümler karşısında da görülebilir. Örneğin kişi Kuran’daki miras hükümlerini kendi adalet anlayışına uygun bulmadığında, önce hükmün hikmetini anlamaya çalışmak yerine “Allah böyle bir hüküm vermiş olamaz” diyerek Allah’ın açık hükmünü kabul etmemek için samimiyetsizce bir tevil aramaya başlar.

→ Veya aynı şekilde Allah’ın Kuran’da faizi yasakladığını gördüğünde, bu hüküm kendi ekonomik çıkarlarıyla veya kurduğu hayat düzeniyle ÇATIŞTIĞI İÇİN ayetin anlamını değiştirmeye kalkışabilir.

Bu örneklerde eleştirilen husus, ayetlerin hikmetlerini araştırmak veya farklı yorumları incelemek değildir.

Müslüman elbette araştırır, düşünür ve anlamaya çalışır.

Eleştirilen, daha en baştan;

Benim doğru bulduğum şey doğruysa;

Allah’ın sözü de buna uymak zorundadır

şeklinde yanlış bir ölçü koymaktır.

Üstelik kişinin şeyh, hoca veya toplumda itibarlı bir din adamı olması da BU TAVRI DOĞRU HALE GETİRMEZ.

DİNİ BİR ÜNVAN İNSANI YANILMAZ YAPMAZ. DİNİ BİR MAKAM, İNSANI ALLAH’IN HÜKMÜNÜ DEĞERLENDİREBİLECEK BİR KONUMA YÜKSELTMEZ.

Aksine dini konularda sözü dinlenen bir insanın Allah’ın hükmü karşısında ÇOK DİKKATLİ VE ÇOK SAMİMİ OLMASI gerekir.

Bu tür insanlar, Allah’ın hükmü karşısında kendi düşüncesini değiştirmesi ihtimalini değerlendirmek yerine adeta ALLAH’IN HÜKMÜNÜN KENDİ DÜŞÜNCESİNE UYMASINI beklemektedir.

Oysa samimi iman eden insanın tavrı BUNUN TERSİDİR:

Kendi düşüncesinin, alışkanlıklarının, menfaatlerinin veya hayat planlarının yanlış olabileceğini kabul eder; asla Allah’ın hükmünü bunlara göre değiştirmeye veya yeniden şekillendirmeye kalkışmaz.

İnsan Allah’ın sonsuz aklı karşısında, kendi aklının ve bilgisinin ne kadar sınırlı olduğunu bilmelidir. Buna rağmen bütün zamanı, bütün insanları, insan ruhunu, toplumları yaratan, var olan her şeyin bütün ayrıntılarını bilen, kendisini bir hiçlik iken yokluktan yaratan Allah’ın hükmünü kendi sınırlı ölçüleriyle yargılamaya kalkması ise büyük bir çelişkidir.

Bu nedenle samimi imanın önemli özelliklerinden biri öncelikle tevazudur; Allah’a karşı aczini ve muhtaçlığını bilmektir:

  • İnsan bilmediğinde bilmediğini kabul eder.
  • Anlamadığında araştırır.
  • Hikmetini göremediğinde Allah’a güvenir ve teslim olur.
  • Her ne olursa olsun her zaman Allah’tan yana düşünür, Allah’tan taraf olur.

Fakat (—haşa, Allah’ı tenzih ederiz—) ASLA Allah’ın sözünde kusur aramaya ve Allah’ın hükmünü kendi ahlak anlayışıyla değerlendirip değiştirmeye kalkmaz.

DİNE TURİST GİBİ YAKLAŞANLAR

Bazı insanlarda ise daha farklı bir samimiyetsizlik biçimi görülmektedir.

Kişi görünüşte;

  • dinle çok ilgilenmektedir;
  • sürekli hocalara soru sorar,
  • dini programlar izler,
  • fıkhi ayrıntıları merak eder,
  • çeşitli dini bilgiler öğrenir.

Fakat bütün bu ilginin içerisinde Allah neredeyse hiç yoktur.

  • Allah sevgisinden söz etmez.
  • Allah’a yakınlaşmayı düşünmez.
  • Allah’ın rızasını kazanmayı kendisine amaç edinmez.
  • Kendi ahlakını nasıl güzelleştireceğini,
  • sevgisini ve merhametini nasıl artıracağını düşünmez.

Ama dini ayrıntılar konusunda son derece meraklıdır.

İŞTE BU TAVRA “TURİST MÜSLÜMANLIĞI” DENİLEBİLİR.

Çünkü kişi DİNİ, içinde yaşadığı ve Allah’la bağ kurduğu bir hayat olarak değil; dışarıdan bakıp ayrıntılarını keşfettiği İLGİNÇ BİR ALAN GİBİ görmektedir.

Bu nedenle sürekli şu tür soruların peşinde olur:

  • “Hocam kirpi eti yenir mi?”
  • “Sol elle su içersek günah olur mu?”
  • “Saç kesilen günün dini bir hükmü var mı?”
  • “Şunu şu kadar kere söylersek ne olur?”
  • “Denizatı yemek caiz mi?”
  • “Midye yemek haram mı?”
  • “Hızır’ı neden göremiyoruz?”
  • “Hızır’ı görmek için ne yapmak gerekir?”
  • “Cinler insanlara görünür mü?”
  • “Gece tırnak kesmek günah mı?”
  • “Cuma günü saç kestirmek caiz mi?”
  • “Sakız çiğnemek abdesti bozar mı?”
  • “Aynaya bakmak abdesti bozar mı?”
  • “Gece aynaya bakmak günah mı?”
  • “Banyoya çıplak ayakla girmek günah mı?”
  • “Banyoda konuşursak günah olur mu?”
  • “Tuvalette öksürmek veya hapşırmak günah mı?”
  • “Yatakta çorapla uyumak caiz mi?”
  • “Kapı eşiğinde oturmak günah mı?”
  • “Gece ev süpürmek bereketi kaçırır mı?”
  • “Akşamdan sonra çöp atmak günah mı?”
  • “Makas açık bırakılırsa eve uğursuzluk gelir mi?”
  • “Cinler hangi saatte ortaya çıkar?”
  • “Ayakkabıyı ters bırakmak günah mı?”
  • “Yastığın üzerine oturmak günah mı?”
  • “Sağ ayakkabıyı önce giymeyi unutursak günah olur mu?”
  • “Kedi seccadenin üzerine yatarsa seccade kullanılabilir mi?”
  • “Namaz kılarken önümüzden kedi geçerse namaz bozulur mu?”
  • “Uyurken başımız kıbleye doğru olursa sakıncası var mı?”
  • “Gece saç taramak günah mı?”
  • “Rüyada filanca şeyi görmek ne anlama gelir?”
  • “Bir duayı şu kadar değil de bir kere eksik okursak ne olur?”

Elbette bu sorular arasında bir insanın gerçekten merak edebileceği; dini veya fıkhi bir konuya ilişkin meseleler olabilir. İnsan gerçekten bir cevaba ihtiyaç duyduğunda hükmünü SORABİLİR ve ÖĞRENEBİLİR.

Burada eleştirilen soruların tek tek kendisi değil,

İNSANIN DİNE YAKLAŞIM BİÇİMİDİR.

Kişinin bütün din anlayışının bu tür sorular etrafında kurulmasıdır.

Çünkü kişinin dini hayatı bütünüyle bu tür sorulardan oluşuyorsa, ortada daha temel bir problem vardır. İnsan Allah’ın kendisini neden yarattığını, Allah’ın nasıl bir ahlak istediğini, Allah’ı nasıl daha çok seveceğini, insanlara nasıl daha merhametli ve güzel davranacağını HİÇ DÜŞÜNMEDEN SÜREKLİ TALİ AYRINTILAR ARASINDA DOLAŞIYORSA,Allah’tan uzaklaşmış ve kendi çıkardığı ayrı bir din yaşıyor demektir.

Hatta kullandığı dilde dahi bu MESAFE görülebilir.

  • Allah bunu haram kılmış mıdır?”,
  • Allah’ın bu konudaki hükmü nedir?”

demek yerine;

  • DİN, sanki Allah’tan bağımsız kendi başına çalışan bir kurallar sistemiymiş gibi ele alınır.
  • ALLAH’IN ADI konuşmanın içinden ÇIKAR, geriye yalnızca
    • “caiz mi, değil mi?”,
    • “olur mu, olmaz mı?”

şeklindeki TEKNİK SORULAR kalır.

Buradaki önemli olan asıl mesele ise şudur: bazı kişilerde bu ayrıntıcılık, bilinçli veya bilinçsiz biçimde DİNİ YAŞAMAYI SÜREKLİ ERTELEMENİN BİR YOLUNA dönüşebilmektedir.

  • Bir konu sorulur, öğrenilir,
  • fakat uygulanmaz;
  • hemen başka bir soru çıkarılır.
  • cevaplanır,
  • arkasından üçüncü bir ayrıntı gelir.
  • Sonra dördüncü, beşinci, onuncu soru…
  • Konu sürekli uzatılır, dallandırılır, sürüncemede bırakılır.

Böylece insan

ALLAH’IN KURAN’DA AÇIKÇA BİLDİRDİĞİ

TEMEL HÜKÜMLERİ YAŞAMAK YERİNE,

HAYATI BOYUNCA

DİN HAKKINDA SORU SORMAYA DEVAM EDER.

Bu tavrın altında bazen, Allah’a kulluk etmemek ve dini YAŞAMAMAK İÇİN sürekli yeni bir gerekçe üretme eğilimi de bulunabilir.

İnsan açık ve anlaşılır olanı uygulamak yerine konuyu mümkün olduğunca zorlaştırır; ardından kendi meydana getirdiği karmaşayı dinin zorluğunun delili gibi göstermeye başlar.

Sonunda şu düşünce ortaya çıkar:

“Bakın, din ne kadar zor; ne kadar karmaşık; hangi tarafa dönseniz başka bir kural çıkıyor.”

Oysa bu karmaşıklığı DİN DEĞİL, dini gereksiz ayrıntılarla boğan İNSANIN KENDİSİ oluşturmaktadır.

Daha ileri bir tavırda ise kişi, bilinçli veya bilinçsiz olarak, DİNİ KUSURLU VEYA TUTARSIZ GÖSTERMEYE çalışabilir. Sürekli istisnalar, uç örnekler ve tali meseleler üzerinden SORU ÜRETEREK Kuran’da bir açık, dinde bir çelişki veya Allah’ın hükümlerinde bir eksiklik bulmaya çalışır. Sonra da kendisinin oluşturduğu BU SORU YIĞININI, sanki dinin gerçekten içinden çıkılmaz olduğunun deliliymiş gibi sunar.

Halbuki samimi bir insanın tavrı çok açıktır.

  • Kuran’ı okur.
  • Allah’ın açıkça bildirdiği emir ve yasakları öğrenir.
  • Anladığı hükümlere gücü ölçüsünde uyar.
  • Gerçekten bilmediği bir meseleyle karşılaştığında ise elbette sorar ve öğrenir.
  • DİNİ YAŞAMAK İÇİN SORU SORAR; DİNİ YAŞAMAMAK İÇİN SORU ÜRETMEZ.

Aradaki temel fark budur.

TURİST MÜSLÜMAN ise dini yaşayacağı yerde; SÜREKLİ DİNİ İNCELER.

Dinin içine gireceği yerde; sadece çevresinde dolaşır.

TURİST

Bir turist başka bir ülkeye gittiğinde oradaki her şeyi merak eder.

“Bu yemek nasıl yapılıyor?”,

“Adana kebabı yüksek ateşte mi pişiyor?”,

“Bu tarihi bina ne zaman yapılmış?”,

“İnsanlar burada neden böyle giyiniyor?”

diye sorar. Cevabı aldıkça başka bir ayrıntıya geçer ve yeni şeyler öğrenmekten heyecan duyar.

Ama TURİST ORANIN SAHİBİ DEĞİLDİR. DIŞARIDAN BAKMAKTADIR.

İşte yukarıda da bahsedildiği gibi, kimi insanlar da dine aynı bu turist mantığında olduğu gibi yaklaşırlar. Dinin içerisinde yaşayan, Allah ile samimi bir bağ kuran, Kuran’ın hükümlerini hayatına geçiren bir Müslüman gibi değil;

  • dini gezen,
  • ilginç ayrıntıları öğrenen ve
  • bir sonraki merak konusuna geçen ziyaretçi gibi davranırlar.
  • Dini adeta tarihi yerleri gezer gibi keşfederler.
  • Bir ayrıntı öğrenirler, sonra başka bir ayrıntıya geçerler.
  • Fakat bütün bu gezinti boyunca dinin merkezindeki Allah’a samimi iman etmeye, Allah sevgisine, vicdana, merhamete, güzel ahlaka ve kulluğa BİR TÜRLÜ SIRA GELMEZ.

MÜSLÜMAN DİNİN TURİSTİ DEĞİLDİR.

DİNİ, DIŞARIDAN MERAKLA SEYREDİLEN VE AYRINTILARI KEŞFEDİLEN BİR KÜLTÜR GİBİ DEĞİL;

Allah’la kurduğu, samimi, canlı bağın, imanının ve hayatının bütünü olarak yaşar.

Kuran’ın temel hükümleri açıktır. Müslümanın bütün dikkatini tali ve hayatında hiçbir esaslı değişiklik meydana getirmeyen ayrıntılara vermesi değil; Allah’ın kendisinden ne istediğini anlaması ve bunu hayatına geçirmesi gerekir.

Asıl mesele, çok sayıda ilginç bilgi öğrenmek değil;

ALLAH’I TANIMAK, ALLAH’I ÇOK SEVMEK VE ALLAH’IN İSTEDİĞİ AHLAKI YAŞAMAKTIR.

KURAN’DA “TURİST MÜSLÜMAN” TAVRININ ÇARPICI BİR ÖRNEĞİ: İNEK KISSASI

ALLAH’IN AÇIK HÜKMÜNÜ UYGULAMAK YERİNE AYRINTILARLA ZORLAŞTIRIP UYGULAMAKTAN KAÇMAK

Bu tavrın Kuran’daki dikkat çekici örneklerinden biri, Bakara Suresi’nin 67-71. ayetlerinde Hz. Musa’nın kavmi ile ilgili anlatılan inek kıssasıdır. Burada Allah’ın açık bir hükmünü hemen yerine getirmek yerine, sürekli yeni ayrıntılar sorarak meseleyi zorlaştıran ve sonunda emri neredeyse hiç uygulamayacak hale gelen bir insan tavrı anlatılmaktadır.

Allah, Hz. Musa aracılığıyla kavmine bir inek kesmelerini emretmiştir. Kuran’da Allah, Hz. Musa’nın kavmine yönelik bu emrini şöyle bildirmektedir:

“Allah size bir inek kesmenizi emrediyor.” (Bakara Suresi, 67)

  • Emir başlangıçta da son derece açıktır: Bir inek keseceklerdir.
  • Fakat emri yerine getirmek yerine ayrıntı sormaya başlarlar.
  • Önce ineğin nasıl olması gerektiğini sorarlar.
  • Cevap gelir; ineğin ne yaşlı ne de körpe, ikisinin arasında olması gerektiği bildirilir.

Hz. Musa’nın, kavminin bu tavrına karşılık yaptığı uyarı dikkat çekicidir:

“…Haydi, size emredileni yapın.” (Bakara Suresi, 68)

Çünkü hüküm zaten bellidir ve kendilerinden artık uygulamaya geçmeleri istenmektedir.

  • Fakat yine uygulamazlar.
  • Bu kez rengini sorarlar.
  • Rengi açıklanır; parlak sarı olması gerektiği bildirilir.
  • Bununla da yetinmezler.
  • Tekrar Hz. Musa’ya dönerek ineğin nasıl olduğunu daha ayrıntılı açıklamasını isterler ve hangi ineği keseceklerini ayırt edemediklerini söylerler:

“Bizim için Rabbine dua et de onun nasıl bir şey olduğunu bize iyice açıklasın…” (Bakara Suresi, 70)

  • Bunun üzerine ineğin; toprağı sürmek veya ekin sulamak için kullanılmamış, kusursuz ve alacasız olması gerektiği de bildirilir.

Böylece başlangıçta yalnızca son derece açık ve kolay olan “bir inek kesin” şeklinde verilen açık emir, sordukları her yeni soruyla giderek daha ayrıntılı hale gelir.

  • Önce nasıl bir inek olduğu sorulur.
  • Yaşına ilişkin özellikler açıklanır.
  • Ardından rengi sorulur.
  • Rengi açıklanır.
  • Bununla da yetinmeyip tekrar nasıl bir inek olduğunun daha ayrıntılı açıklanmasını isterler.
  • Bunun üzerine ineğin yer sürmemiş, ekin sulamamış, serbest dolaşan ve alacasız olması gerektiği bildirilir.
  • Her cevap geldikçe emri uygulamak yerine, yeni bir ayrıntıya geçilir.

Sonunda istenilen özelliklerdeki ineği bulup keserler; fakat Allah Kuran’da onların bu tavrını son derece dikkat çekici bir ifadeyle anlatmaktadır:

“… onu kestiler, ama NEREDEYSE YAPMAYACAKLARDI.” (Bakara Suresi, 71)

Bu kıssada üzerinde düşünülmesi gereken konu, bu kişilerin hiç soru sormamaları gerektiği değildir. İnsan elbette gerçekten bilmediği bir konuyu sorabilir. Asıl dikkat çekici olan, Allah’ın açık bir emri karşısında uygulamaya geçmek yerine sürekli yeni ayrıntılar çıkararak meseleyi uzatmaları, zorlaştırmaları ve sonunda neredeyse uygulamayacak hale gelmeleridir.

Sorular dışarıdan bakıldığında bilgi edinme amacı taşıyor gibi görünebilir:

  • “Nasıl bir inek?”
  • “Kaç yaşında?”
  • “Ne renk?”
  • “Başka hangi özelliği olacak?”

Fakat Kuran’ın sonunda “NEREDEYSE YAPMAYACAKLARDI” diye özellikle belirtmesi, bütün bu soru zincirinin YALNIZCA SAMİMİ BİR ÖĞRENME İSTEĞİ OLARAK DEĞERLENDİRİLEMEYECEĞİNİ göstermektedir.

  • Emir açıktır.
  • Fakat uygulamak yerine soru sorulur.
  • Cevap gelir.
  • Yeni soru çıkarılır.
  • Yeni cevap gelir.
  • Bir başka ayrıntı bulunur.

Sonunda yapılması başlangıçta son derece kolay olan bir iş, kişilerin kendi elleriyle zorlaştırdığı bir meseleye dönüşür.

Bu anlatım, günümüzde görülebilen “turist Müslüman” tavrını anlamak bakımından da son derece önemlidir. Bazı insanlar Allah’ın Kuran’da açıkça bildirdiği bir hükmü öğrendiğinde onu samimiyetle uygulamaya yönelmek yerine, hükmün etrafında sürekli yeni sorular üretmeye başlayabilmektedir. Her cevabın ardından yeni bir ihtimal, yeni bir istisna veya yeni bir ayrıntı ortaya çıkarabilmektedir.

Böylece soru sormak, Allah’ın hükmünü daha iyi öğrenmenin aracı olmaktan çıkıp Allah’ın hükmünü uygulamayı geciktirmenin veya hiç uygulamamanın yöntemine dönüşebilir.

İnek kıssasının gösterdiği önemli gerçeklerden biri de budur: Din zor ve karmaşık olduğu için değil, insan açık ve kolay olanı sürekli yeni ayrıntılarla zorlaştırdığı için içinden çıkılmaz hale gelebilmektedir.

Samimi Müslümanın tavrı ise bunun tersidir. Allah’ın açık hükmünü öğrendiğinde onu uygulamaya yönelir; gerçekten bilmediği bir husus varsa sorar ve öğrenir. Fakat aldığı her cevabı, yeni bir kaçış yolunun başlangıcı haline getirmez.

Samimiyet, açık olanı uygulamak yerine sürekli yeni ayrıntı aramak değil; Allah’ın bildirdiği hakikatlere göre yaşamaktır.

TURİST MÜSLÜMANIN KARŞISINDA “TURİST REHBERİ” GİBİ DAVRANAN HOCALAR

Bu yüzeysel din anlayışının bir başka tarafı da, karşısındaki insanın neyi neden sorduğunu fark etmek yerine her soruya büyük bir heyecanla cevap veren BAZI HOCALARDIR. Zira “Turist Müslüman” tavrının devam etmesinde, bu zihniyeti fark edip düzeltmek yerine ONU BESLEYEN bu tür bazı hocaların yaklaşımı da etkili olabilmektedir.

Normalde bir din aliminin görevi yalnızca karşısındaki kişinin sorduğu sorulara cevap vermek değildir.

  • Sorunun neden sorulduğunu,
  • soruyu soran insanın dini gerçekten anlamaya mı çalıştığını,
  • yoksa konuyu sürekli ayrıntılara taşıyarak
  • asıl meseleden mi kaçtığını da

fark etmesi gerekir.

  • Soruyu soran kişinin ruh haline,
  • niyetine ve
  • dine yaklaşım biçimine de

dikkat etmesi gerekir.

Eğer karşısındaki insan sürekli Allah’tan uzak, samimiyetsiz, tali ve hiçbir manevi derinliği olmayan sorular soruyorsa, yapılması gereken HER DEFASINDA UZUN UZUN AYRINTIYA GİRMEK DEĞİLDİR.

Karşısındaki insanın aynı zihniyetle bir ayrıntıdan diğerine geçtiğini, her cevabın arkasından daha tali bir soru çıkardığını ve bütün bu konuşmaların sonunda Allah’ın açık hükümlerini yaşamaya hiç sıra gelmediğini gören bir hocanın, BU TAVRI TEŞHİS ETMESİ GEREKİR.

Çünkü her soru samimi bir öğrenme isteğinden kaynaklanmayabilir. Bazı kişiler dini gerçekten yaşamak ve Allah’ın hükmünü öğrenip uygulamak için değil; konuyu sürekli ayrıntılara bölmek, zorlaştırmak, sürüncemede bırakmak ve bir türlü asıl meseleye gelmemek için soru sorabilmektedir.

Aksi halde söz konusu HOCALAR da farkında olmadan dini sürüncemede bırakma yönteminin bir parçası haline gelebilir.

Fakat bazı hocalar bu tür sorulardan adeta MEMNUN OLMAKTADIR. Soru ne kadar tali veya gereksiz olursa olsun büyük bir ciddiyet ve heyecanla cevap vermeye başlarlar.

  • Bir rivayet anlatılır.
  • Ardından başka bir rivayet gelir.
  • Sonra mezheplerin görüşleri sıralanır.
  • Daha sonra başka istisnalar ve ayrıntılar eklenir.
  • Soru sahibi yeni bir soru sorar ve aynı süreç yeniden başlar.

Böylece ortaya İLGİNÇ BİR İLİŞKİ çıkar:

  • Bir tarafta DİNİN TURİSTİ GİBİ DOLAŞAN KİŞİ,
  • diğer tarafta ise ona dini ayrıntı ayrıntı gezdiren TURİST REHBERİ HOCA vardır.
    • Turist sorar, rehber anlatır.
    • Turist yeni bir ayrıntı öğrendikçe heyecanlanır, rehber de anlatacak yeni bir ayrıntı buldukça heyecanlanır.
    • Turist yeni bir ayrıntıya geçer, rehber o ayrıntıyı uzun uzun açıklar.
  • Soru soran kişi kendince çok ilginç ve zor bir mesele yakaladığını düşünebilir.
  • Cevaplayan kişi de karşısındakine ne kadar çok şey öğrettiğini düşünebilir.

İKİ TARAF DA BU KONUŞMADAN MEMNUN KALABİLİR.

Fakat bütün bunların sonunda insan Allah’ın açık hükümlerini yaşamaya başlamıyorsa,

Allah sevgisi, iman, vicdan, merhamet ve güzel ahlak gelişmiyorsa,

ASIL KONUYA YİNE GELİNEMEMİŞ DEMEKTİR.

Oysa ki bazen yapılması gereken, soruların arkasındaki bu kaçışı göstermek ve insanı asıl meseleyle karşı karşıya bırakmaktır.

HER SORUYA CEVAP VERMEK HER ZAMAN HİKMET DEĞİLDİR

Bir hocanın görevi yalnızca karşısındaki insanın sorduğu soruya teknik cevap vermek değildir. Bazen asıl hikmet, sorunun yanlış yere yöneldiğini fark edip insanı doğru yere çevirmektir.

BAZEN İNSANI DURDURUP ASIL KONUYA YÖNELTMEK GEREKİR.

Bir insan sürekli tali meselelerle uğraşıyorsa yüzüncü soruya cevap vermek ve ona yüzüncü ayrıntıyı öğretmek yerine, insanı asıl meseleyle karşı karşıya bırakmak gerekir.

“Sen neden sürekli bu ayrıntıları soruyorsun? Allah’ın Kuran’da açıkça bildirdiği hükümleri hayatına geçiriyor musun?”, “Sen Allah’la olan bağını ne kadar düşünüyorsun?”, “Allah’ı ne kadar seviyorsun?”, “İnsanlara karşı ahlakın nasıl?”, “Bu öğrendiğin bilgiler seni daha güzel bir insan haline getiriyor mu?” diye düşündürmek çok daha faydalı olabilir.

Çünkü din alimi yalnızca bir BİLGİ AKTARICISI DEĞİLDİR. İnsanları Allah’a, imana ve güzel ahlaka yöneltmesi gerekir.

Soruyu soran kişinin samimiyetsizliğini veya yüzeyselliğini fark ettiği halde bunu hiç önemsememek, o zihniyeti istemeden de olsa besleyebilir. İnsan her sorduğunda uzun bir cevap aldıkça, dine yaklaşımında hiçbir sorun olmadığını düşünür. Böylece yıllarca dini konuşur fakat bir türlü dinin özüne gelemez.

Bu ilişki bazen İKİ TARAFIN DA HOŞUNA GİDEN BİR DÜZENE dönüşür.

Soru soran kişi, çok ilginç ve zekice bir soru sorduğunu düşünebilir. Dini konuların içinde dolaştığı için kendisini ilgili ve bilgili hissedebilir. Hoca da karşısındaki insanın bilmediği bir konuda uzun uzun açıklama yapmaktan memnun olabilir.

Biri soru sormaktan, diğeri cevap vermekten zevk alır.

Fakat bu karşılıklı memnuniyetin, insanı Allah’a yaklaştırdığı anlamına gelmez.

Hatta bazen tam tersine DİN;

derin, insanın bütün hayatını değiştiren bir iman ve ahlak meselesi olmaktan çıkar,

İLGİNÇ SORULAR VE İLGİNÇ CEVAPLARDAN OLUŞAN BİR SOHBET ALANINA dönüşür.

İŞTE “TURİST REHBERİ HOCA BENZETMESİ TAM OLARAK BUNU ANLATMAKTADIR.

GERÇEK BİR ALİM VEYA SAMİMİ BİR HOCA, karşısındaki insanın yüzeysel merakını sürekli beslemek yerine ONU ASIL MESELEYE TAŞIMAYA ÇALIŞIR. Çünkü bilir ki insanın ihtiyacı yalnızca “Şunun hükmü nedir?” sorusunun cevabı DEĞİLDİR. Asıl ihtiyacı, ALLAH’I TANIMAK, ALLAH’A GÜVENMEK, ALLAH’I SEVMEK VE GÜZEL AHLAKLI BİR İNSAN OLMAKTIR.

DİNİ PROGRAMLARDA “TURİST MÜSLÜMAN – TURİST REHBERİ HOCA” MODELİ

Bu tavrın örneklerine yıllardır bazı dini televizyon programlarında da rastlanmaktadır. Özellikle izleyicilerin telefonla veya stüdyodan soru yönelttiği programlarda, zaman zaman dinin ana meselelerinden son derece uzak, şaşırtıcı veya gündelik ayrıntılara ilişkin sorular sorulmakta; bunlar da uzun uzun cevaplandırılmaktadır.

Bu programların bütünü elbette aynı şekilde değerlendirilemez ve samimi olarak dini bir konuda bilgi isteyen insanları da TENZİH ETMEK GEREKİR. Burada eleştirilen, zamanla oluşan insanları dine yaklaştıran değil, aksine Allah’tan ve gerçek Müslümanlığı yaşamaktan uzaklaştıran soru-cevap kültürüdür.

Bazı televizyon programlarında da bu tür soru-cevapların çok sayıda örneğine rastlamak mümkündür. Bazı bölümlerde soru sorulurken veya hoca büyük bir ciddiyetle cevap verirken stüdyodaki bazı gençlerin güldüğü görülmektedir.

Özellikle daha şuuru açık, söyleneni dikkatle değerlendiren bazı gençlerin, sorunun gereksizliğini, tuhaflığını, Allah’tan ve dinin asıl amacından ne kadar uzak olduğunu fark ettikleri için güldüklerini düşündüren örnekler bulunmaktadır. Aynı zamanda, hocanın da karşısındaki insanın nasıl bir zihniyetle soru sorduğunu teşhis etmek yerine bu soruyu büyük bir ciddiyetle ele alıp uzun uzun cevaplaması, gençlerin gözünde durumun daha da garip görünmesine yol açabilmektedir.

Ortaya çıkan tablo bazen o kadar açıktır ki, bu gençler bunu gördüğünde ister istemez gülebilmektedir.

Burada asıl problem insanların gülmesi değildir. Asıl problem, gençlerin dahi fark edebildiği bir hikmetsizliği bu tür bazı hocaların FARK ETMEMESİ veya FARK ETTİĞİ HALDE BU SORU-CEVAP BİÇİMİNİ SÜRDÜRMESİDİR.

Bir insan yıllarca bu tür programları izleyip yüzlerce dini ayrıntı öğrenebilir. Fakat bütün bunların sonunda Allah sevgisi artmamışsa, vicdanı güçlenmemişse, merhameti ve güzel ahlakı gelişmemişse, ÖĞRENDİĞİ YÜZLERCE AYRINTININ ONA NE KAZANDIRDIĞI ayrıca düşünülmelidir.

YILLARDIR ORTAYA ÇIKAN İKİ TİP MÜSLÜMAN GÖRÜNTÜSÜ

Uzun yıllardır Müslüman toplumlarda zaman zaman İKİ UÇ TİP öne çıkmaktadır.

  • Bir tarafta dini derinlemesine yaşamayan, fakat sürekli ayrıntı soran; Allah’la canlı bağ kurmak yerine dinin çevresinde dolaşan turist Müslüman tipi vardır.
  • Diğer tarafta ise bu kişiyi asıl meseleye yöneltmek yerine onun her sorusuna büyük bir heyecanla cevap veren, dini ayrıntıları bir rehber gibi tek tek anlatan turist rehberi hoca tipi vardır.

ELBETTE BÜTÜN MÜSLÜMANLARI VE BÜTÜN HOCALARI TENZİH EDERİZ.

Çok samimi, akıllı, vicdanlı Müslümanlar ve insanları gerçekten Allah’a, Kuran’a ve güzel ahlaka yönelten değerli hocalar vardır.

Burada anlatılan, belirli bir zihniyet ve davranış biçimidir.

ASIL İHTİYAÇ DUYULAN İSE ÜÇÜNCÜ BİR MÜSLÜMAN MODELİDİR:

Allah’ı gerçekten seven, akleden, vicdanını kullanan, yaşadığı dünyayı dikkatle takip eden, tali ayrıntılar içinde kaybolmayan, dinin özünü kavrayan, sevgiyi ve güzel ahlakı hayatının merkezine alan şuurlu Müslüman.

Çünkü Müslüman ne dinin turisti olmalıdır ne de başkalarına dini yalnızca gezdiren bir turist rehberi.

Müslüman, Kuran’a uyarak, Allah’ın kendisine verdiği aklı, vicdanı ve imanı kullanarak dinin içinde en samimi biçimde yaşayan insandır.

SONUÇ

Yukarıda müvekkilin görüşlerinin anlatılmasının temel nedeni, müvekkilin düşüncelerinin ve yaşam biçiminin TCK kapsamında hiçbir surette suç teşkil etmediğini bir kez daha vurgulamaktır.

Müvekkil Adnan Oktar’ın konuya ilişkin görüş ve değerlendirmelerini Mahkemenizin bilgilerine vekaleten sunarız. 21.08.2026

Yorum yapılmamış

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir