Geçtiğimiz günlerde 24 TV isimli Haber Kanalı’nda yayınlanan “Masada Ne Var?” adlı tartışma programında, program sunucusu İbrahim Güneş tarafından müvekkil Adnan Oktar ve arkadaşları hakkında gerçek dışı itham ve iddialarda bulunulmuştur.
Müvekkil Adnan Oktar’ın konuya ilişkin yorum ve açıklamaları şöyledir:
1. SAPKINLIĞIN NE OLDUĞUNU ÖĞRENMEK İSTEYENLER BAĞNAZLIĞIN SAPKIN İNANÇ SİSTEMİNİ İNCELEMELİDİR
Sayın İbrahim Güneş eğer “sapkınlığa” karşı mücadele etmek istiyorsa önce sapkınlığın ne olduğunu samimi olarak ortaya koymalıdır.
ALLAH’IN KURAN’DA BİLDİRDİĞİ BERRAK, SADE, KALİTELİ, HAYAT DOLU, SEVGİYİ ESAS ALAN İSLAM’I TERK EDİP
- KURAN’DA YERİ OLMAYAN HURAFELERİ DİNE SOKAN,
- KADINLARI İKİNCİ HATTA ÜÇÜNCÜ SINIF VARLIKLAR OLARAK GÖREN,
- ANNESİNİN DİZ KAPAĞININ, İLKOKUL ÇAĞINDAKİ KIZ ÇOCUĞUNUN, OYUNCAK BARBİ BEBEĞİNİN HATTA SU DAMACASININ DAHİ TAHRİK EDİCİ OLDUĞUNU İDDİA EDEREK HARAM SAYAN,
- KADIN GÜZELLİĞİNİ TAMAMEN ORTADAN KALDIRARAK ERKEKLERİN ERKEKLERLE BİRLİKTELİĞİNİ TEŞVİK EDEN,
- ERKEK ÇOCUKLARINA SAPKIN EYLEMLERDE BULUNAN,
- ZİNA YAPANLARIN, KURAN’DA BİR MÜŞRİK ADETİ OLARAK BELİRTİLEN TAŞLAMA GİBİ VAHŞİ BİR YÖNTEMLE ÖLDÜRÜLMELERİ GEREKTİĞİNİ SAVUNAN,
- SAKALINI TRAŞ EDEN, KRAVAT TAKAN, ALTIN SÜS veya ZİYNET TAKAN ERKEKLERİN; ORUÇ TUTMAYAN ve NAMAZ KILMAYANLARIN KIRBAÇLANMALARI, HAPSE ATILMALARI HATTA ÖLDÜRÜLMELERİ GEREKTİĞİNE İNANAN,
ve bu Kuran dışı batıl inançlarıyla İNSANLARI İSLAM’DAN UZAKLAŞTIRIP DİNSİZLİK, DEİZM ve ATEİZM’E SÜRÜKLEYEN BAĞNAZLIK, GERÇEK SAPKINLIKTIR.
Birtakım hurafelerin ve sonradan uydurulmuş hüküm ve ibadetlerin zaman içinde insanlar tarafından dine eklenme çabasını, Allah Kuran’da “SONRADAN TÜRETİLEN BİR RUHBANLIK” ifadesiyle tanımlamaktadır. Bu sapkınlığın, İslam öncesi geçmiş dinlerde de yaşandığını ve Allah’ın bu batıl sisteme karşı olduğunu, Allah Kuran’da şöyle bildirmektedir:
Kovulmuş şeytandan Allah’a sığınırız
“Meryem oğlu İsa’yı da arkalarından gönderdik; ona İncil’i verdik ve onu izleyenlerin kalplerinde bir şefkat ve merhamet kıldık. (Bir bid’at olarak) TÜRETTİKLERİ RUHBANLIĞI İSE, BİZ ONLARA YAZMADIK (EMRETMEDİK). Ancak Allah’ın rızasını aramak için (TÜRETTİLER). Ama buna da gerektiği gibi uymadılar.” (Hadid Suresi, 27. Ayet)
Kuralcı, yasakçı, katı ve taassuplu bir zihniyete sahip olan bağnazlık tarih boyunca her dönemde var olmuştur. Gönderilen her hak din zaman içinde özünden uzaklaştırılmıştır. Bağnazlık, haşa Allah’ın indirdiği kitabı yeterli görmeyerek, din adına çok sayıda hurafeler, sahte kurallar, emirler ve yasaklar uyduran ve bunları da insanlara din gibi göstermeye ve dayatmaya çalışan, insan ruhuna, aklına ve vicdanına tamamen zıt, sevgisiz, acımasız, mutsuz ve karanlık bir batıl inançlar bütünü haline gelmiştir. Bu sistemi ayakta tutan ise, aslında hiç inanmadıkları ve kendi hayatlarında uygulamadıkları halde samimiyetsizce bağnazlığı insanlara dayatan, “daha fazla yasak, daha fazla kural, daha fazla acımasızlık, daha fazla katılık” yarışı yapanlar olmuştur. Bu kişilerin hayatları incelendiğinde birçoğunun din ve güzel ahlak ile hiç ilgileri olmadığı görülür.
Bağnazlar, yasak ve kural uydurmakta öyle ileri gitmişlerdir ki dinin yaşanmasını, ibadetlerin yerine getirilmesini neredeyse imkansız, içinden çıkılmaz hale getirmişlerdir. Sonuçta, türettikleri bu ruhbanlığa, yani uydurdukları sahte dine, Allah’ın ayette bildirdiği gibi, KENDİLERİ BİLE UYAMAMIŞLARDIR.
Müvekkil Adnan Oktar ise, insanları dinden uzaklaştıran, yaşama sevinçlerini ve mutluluklarını elinden alan, akıl sağlıklarını bozan bu şeytani sistemi tam olarak teşhis etmiş ve Kuran ayetleriyle bu sapkınlığa karşı fikren mücadele etmiştir. İnsanların deccaliyetin iki fitnesi, Darwinizm ve bağnazlık arasında ezilmelerine seyirci kalmamıştır. Gelenekçi ve bağnaz İslam anlayışını benimsemiş gibi görünerek hareket etse birçok menfaat elde edeceğini ve çok rahat bir hayat yaşayacağını bildiği halde, cezaevinde olmayı da göze almış; bağnazlık ve hurafelerden arınmış Kuran’a dayalı gerçek İslam’ı savunup-anlatarak insanlara, özellikle de gençlere Allah’ı ve İslam’ı sevdirmiş; çok sayıda insanın imanına vesile olmuştur. Müvekkil Adnan Oktar birçok yönüyle olduğu gibi bu kararlılığı ile de bağnazlığın ve her türlü Kuran karşıtı sapkın zihniyetin karşısındaki set olmuştur.
2. BAĞNAZLIĞI “İSLAM” SANIP DESTEKLEYENLER SEBEP OLACAKLARI FELAKETLERİ ÖNGÖREMİYORLAR
İbrahim Güneş, müvekkilin savunduğu Kuran’a dayalı gerçek İslam modelini kendince tenkit edip eleştirirken, ASLINDA BİLMEDEN TALİBAN ve IŞİD MODELİNE BENZER BİR YAPIYI DAVET EDİP ÇAĞIRMAKTADIR. Üstelik savunduğu sistemin nasıl bir bela ve açmaz olduğunun farkında dahi değildir.
Çünkü bağnazlık –bu sisteme çağıran kimseler de dahil olmak üzere- insanların en ufak hatalarında bile feci şekilde cezalandırılacakları son derece acımasız, gaddar ve vahşi bir anlayışla hareket eder. Sayın Güneş’in bilmeden çağırdığı bu sistem, Allah esirgesin yarın bir gün ülkemizde hakim konuma gelse, sistemin ilk ezip yok edeceği kişi belki de İbrahim Güneş olacaktır. Sayın Güneş, sakalını düzenli şekilde traş etmekte, kravat takmakta hatta desteklediği futbol kulübünün renkli taşlardan yapılmış süs bilekliğini şu anda gönül rahatlığıyla kullanmaktadır. Ancak savunduğu Kuran’dan uzak İslam anlayışında bu özgürlüklerinin tamamı ortadan kalkmaktadır.
Hanefi Mezhebi’nin en muteber fetva kaynağı: el-Haskafî – ed-Dürrü’l-Muhtâr / İbn Âbidîn – Reddü’l-Muhtâr (Haşiyetü İbn Âbidîn)
Allah’ın Kuran’da tarif ettiği gerçek İslam’da olmayan, ancak hurafeler yoluyla sonradan dine dahil edilen sahte hükümler uygulanacak olsa, Sayın Güneş’in konumunun ne olacağı açıkça görülmektedir.
Gerek program sunucusu İbrahim Güneş gerekse programın diğer katılımcıları, bilmeden de olsa destekledikleri hurafelere dayalı bu sistemde, Allah’ın indirdiği Kuran’ı yeterli görmeyip, binlerce uydurma hadise dayanarak sonradan dine eklenen hurafeler, sahte kurallar, emirler ve yasaklar sebebiyle;
- Sakalını kesen erkeklerin feci şekilde dövüleceklerinin, sakal kesmekte ısrar ederlerse de öldürüleceklerinin,
- Kravat takan erkeklerin cezalandırılacaklarının,
- Kadınlarla erkeklerin aynı iş yerinde, toplu taşıma aracında, okulda bir arada bulunamayacaklarının, bu kurala uymayanların ağır şekilde karşılık göreceklerinin,
- Namaz kılmayanlara zorla namaz kıldırılacağının, kılmamakta direnenlerin öldürüleceğinin,
- Oruç tutmayanların ölümle cezalandırılacaklarının,
- Genç kız ve kadınların okula gidemeyecekleri, çalışamayacakları, izin almadan sokağa çıkamayacak hatta evlerinin pencerelerinden dahi bakamayacaklarının, aksi davranışta bulunanların sokak ortasında kırbaçlanacaklarının,
- Kadın ve erkeğin zina yaptığına dair şüphe oluşması durumunda taşlanarak öldürme cezasının uygulanacağının farkında bile değillerdir.
Bilgisizce savundukları bağnazlığın, toplumu kaçınılmaz şekilde Taliban ve IŞİD benzeri bir sisteme doğru hızla sürükleyeceğini de ön görememektelerdir.
Unutmamak gerekir ki Afganistan her zaman böyle bir ülke değildi. Modern kadınların sokaklarında dolaştığı, edebiyatta ve sanatta ilerlemiş bir ülke iken bugün karanlığa gömülmüş olması yavaş yavaş gelişen bir sürecin neticesi oldu. Taliban modeline açılan kapı bir daha kapanamadı.
ÇÜNKÜ BAĞNAZLIKLA SAMİMİ DİNDARLIK ARASINDA ORTA BİR YOL YOKTUR
Bağnazlık ile dindarlık arasında orta bir yol yoktur. Çünkü bağnaz zihniyet ısrarla, doğru olanın kendi fikirleri olduğunu ileri sürmekte ve buna delil olarak da –içerisinde Kuran’a alenen aykırı binlerce uydurma hadis bulunmasına rağmen- bazı hadis kaynaklarını göstermektedir. Bu sebeple de kendilerinin (güya) ehli sünnet itikadı doğrultusunda yaşadıklarını ve doğru yolda olduklarını iddia etmektedirler. Ve kendi inançları dışında bir fikrin ifade edilmesine dahi tahammülleri yoktur.
Benzer şekilde ülkemizde de bazı kesimler tarafından, Kuran’da bildirilen İslam ile uzaktan yakından ilgisi bulunmayan uydurulmuş yasaklar, Kuran dışı kurallar ve hurafelerle doldurulmuş batıl bir din anlayışı sanki gerçek İslam’mış gibi toplumumuza empoze edilmeye çalışılmaktadır. Daha da vahimi kimi zaman bu sahte din, zorla ve baskıyla insanlara dayatılmaya çalışılmaktadır. Bu zihniyet ve uygulamalarıyla dine ve dindarlara en büyük zararı verdiklerinin, insanların akın akın dinden uzaklaştıklarının, kendi elleriyle dinsizliği güçlendirdiklerinin ise şuurunda bile değillerdir.
Bazı kimselerin televizyon ve sosyal medyadan (sözde) din adına yaptıkları akla ve mantığa aykırı açıklamalarını, hezeyanlarını, anlattıkları hurafeleri izleyen Türk halkı ucu bucağı olmayan saçmalıkların, uydurmaların, safsataların dinimize nasıl sokulmaya çalışıldığına, saf ve bilgisiz kimselerin de bunlara nasıl aldanıp itibar ettiğine bizzat şahit olmaktadır.
Milletimiz, topluma dayatılmaya çalışılan Kuran dışı din anlayışının sonunun ise, demokrasinin, özgürlüğün, sanatın, bilimin, kadın hak ve özgürlüklerinin ve her türlü güzelliğin tamamen ortadan kalkacağı ilkel bir yaşam biçimi olacağının da gayet iyi farkındadır. Bu durum toplumun azımsanmayacak bir kesiminde müthiş bir rahatsızlık meydana getirmekte ve bu batıl din anlayışına karşı acil bir çözüm ihtiyacı herkes tarafından hissedilmektedir.
Çözüm ise, müvekkil Adnan Oktar ve arkadaşlarının anlatıp savundukları ve bizzat yaşayarak örnek oldukları, SAHABE DÖNEMİNDE YAŞANAN, KURAN’A DAYALI GERÇEK İSLAM ANLAYIŞIDIR. Kuran’da anlatılan Müslüman’ın hayatı her türlü bağnazlık, ilkellik ve taassuptan arınmış, kadınları ve sevgiyi ön planda tutan, ultra modern ve insan fıtratına en uygun sistemdir.
Müvekkil Adnan Oktar İstanbul 1. Ağır Ceza Mahkemesi’ndeki 11 Ekim 2024 Tarihli savunmasında konuya şu sözlerle değinmiştir:
“Gelenekçi din anlayışının yanlışlığını delilleriyle anlatabilirim.”
“Gelenekçi İslam anlayışında kadınları dövmek ibadet sayılıyor. Yani kadının Allah’a şükür etmesi gerektiğini söyleniyor. Bunu kendince ayetle açıkladığını sanıyor. HALBUKİ AYETTEKİ ‘DARABE’ SÖZCÜĞÜ, İLE KAST EDİLEN ‘KADININ YER DEĞİŞTİRMESİ, SEYAHAT ETMESİ’ ANLAMINDADIR. ‘KADINI DÖVÜN’ ANLAMINDA DEĞİLDİR.”
“Kadını dövmeyen çok nadir insan var. Bunu kendilerince ibadet olarak görüyorlar. BU DEHŞETİ ORTADAN KALDIRABİLİRİM.”
“TAŞLAYARAK ADAM ÖLDÜRME YOK İSLAM’DA. Bunları anlatabilirim ve hepsini Kuran’la delillendirebilirim.”
“Hatta ben dedim, ‘İlahiyat hocaları gelsin, veya ben onların bulunduğu yere gideyim, orada anlatayım’ dedim. Yine kabul etmediler. Halbuki Diyanet İşleri Başkanlığı da bana, ‘bak senin şu fikirlerin yanlış, şu düşüncelerin yanlış’ diyebilirler. Demiyor, çünkü doğru olduğunu biliyorlar.”
Dolayısıyla, İbrahim Güneş’in “İslam’ın altının oyulduğundan bahsederken” asıl eleştirmesi gerekenler bağnazlık savunuculuğu yaparak insanları din ahlakından uzaklaştıranlar olmalıdır. Müvekkil Adnan Oktar ömrü boyunca “İslam’ın altını oyanlara” karşı mücadele etmiş ve onların bu oyunlarını bozan insan olarak da tarihe geçmiştir.
3. SAYIN CUMHURBAŞKANI DA TIPKI ADNAN OKTAR GİBİ KURAN MÜSLÜMANLIĞINI SAVUNMAKTADIR
Cumhurbaşkanımız Sayın Recep Tayyip Erdoğan da, müvekkil Adnan Oktar’ın SAVUNDUĞU HURAFELERDEN ve BAĞNAZLIKTAN ARINMIŞ KURAN’A DAYALI İSLAM ANLAYIŞINI BENİMSEMEKTEDİR.
Program sunucusu İbrahim Güneş’in kendince dinin altını oymak şeklinde yorumladığı, müvekkil ve arkadaşlarının yargılanmakta oldukları dava iddianamesine ise “modern islam anlayışı” olarak nitelenen inanç, MÜVEKKİL TARAFINDAN: “KURAN MÜSLÜMANLIĞI ve PEYGAMBERİMİZ (SAV) ve SAHABE DÖNEMİNDE YAŞANAN GERÇEK İSLAM” olarak nitelenmektedir.
Bu, müvekkilin kendi şahsına ait bir yorum değildir. Kuran’a bakıldığında, gelenekçi İslam anlayışının temelini oluşturan pek çok gelenek ve uygulamanın Kuran’da olmadığı açıkça görülmektedir. Bunu Türkiye’de ilk defa dile getiren de müvekkil Adnan Oktar değildir. Açıklamalarının tamamına katılmamakla birlikte Yaşar Nuri Öztürk, Zekeriya Beyaz, Edip Yüksel, Bayraktar Bayraklı, Mehmet Okuyan, Abdülaziz Bayındır gibi birçok İlahiyatçı da GELENEKSEL İSLAM ANLAYIŞININ FARKLI YÖNLERİNE FARKLI ELEŞTİRİLER GETİRMEKTEDİRLER. Şu an Kuran’ı inceleyen birçok akademisyen de müvekkilin görüşlerine benzer açıklamalarda bulunmaktadır.
Tüm bunların ötesinde Sayın Cumhurbaşkanı da farklı zamanlarda yaptığı açıklamalarda Kuran’ın yeterli olduğuna vurgu yaparak, 4 farklı mezhebin 4 farklı inancı olmasının kabul edilemeyeceğini söylemiş, “MEZHEPÇİLİK FİTNEDİR. BEN NE SÜNNİYİM NE Şİİ, BEN MÜSLÜMANIM” sözleriyle kendisinin de KURAN MÜSLÜMANLIĞINDAN YANA OLDUĞUNU vurgulamıştır.
Sayın Cumhurbaşkanı’nın en dikkat çekici tepkisi ise, “Allah kadına ‘Vur’ dediyse vardır bir hikmet” diyerek kadınlara ‘erkeklerden dayak yedikleri için şükretmeleri’ tavsiyesinde bulunan bir şahsa karşı olmuştur. Sayın Erdoğan: “SON GÜNLERDE BAKIYORSUNUZ DİN ADAMI OLARAK ORTAYA ÇIKIP DA NE YAZIK Kİ KADINLARLA İLGİLİ ÇOK FARKLI AÇIKLAMALARDA BULUNUP, DİNİMİZDE YERİ OLMAYAN BAZI KENDİNE GÖRE İÇTİHATTA BULUNAN KİŞİLER ÇIKIYOR ORTAYA. ANLAMAK MÜMKÜN DEĞİL…” sözleriyle tepkisini göstermiştir.
Sayın Cumhurbaşkanı konuşmasına: “Çünkü İslam’ın güncellenmesinin (içtihatın) gerektiğini bilmeyecek kadar da aciz bunlar. İslam’ın hükümlerinin güncellenmesi (içtihat) vardır. Siz İslamı 14-15 asır öncesi hükümleriyle kalkıp da bugün uygulayamazsınız” sözleriyle devam etmiştir.
Sayın Cumhurbaşkanı’nın konuşmasında geçen bu sözleri daha sonra gelenekçi-bağnaz zihniyete sahip kimseler tarafından çarpıtılarak “Cumhurbaşkanımız güya İslam’ın inanç esasları aleyhine yorumda bulunuyormuş” gibi bir imaj oluşturulmak istenmiştir. Tıpkı Kuran’ın yeterli olduğunu anlattığında müvekkile yapılan “dinimizi dejenere ediyor” baskısı bu kez Sayın Cumhurbaşkanı’na da yapılmaya çalışılmıştır. Oysa Sayın Cumhurbaşkan’ın “güncellenme” diye ifade ettiği şey, dinin özüne yani Kuran’a dönülmesi, kadını ikinci sınıf varlık olarak gören, sevgiden, kaliteden ve sanattan uzak sapkın, bağnaz din anlayışının gerçek İslam olmadığının ifade edilmesidir.
Bu tepkiler üzerine Sayın Cumhurbaşkanı bir açıklama daha yapmıştır:
“Biz dinde reform aramıyoruz. Haddimize mi?… Değişmeyecek olan kurallar da vardır. İslam’ın son din olduğu asla değişmeyecek bir hakikattır” diyerek sözlerine devam eden Cumhurbaşkanı, ‘hocalar’a seslendi: “BİRİLERİNİN ÇIKIP HAYATIN GERÇEKLERİYLE İLGİSİ OLMAYAN SÖZLER EDİP KAFALARI KARIŞTIRMASI YANLIŞTIR. Kimse bizim dinimize fatura kesme hakkına sahip değildir… Dinime getirilen bu zaafiyete tahammülümüz yok… Dünkü konuşmadan sonra birileri sosyal medyada konuşmaya başladılar. Siz bu fakiri korkutamayacaksınız, HAK NEYSE ONU SÖYLEMEYE DEVAM EDECEĞİM. KURAN’IN ve İSLAM’IN HÜKÜMLERİNİ SAĞA SOLA EVİRİP ÇEVİRMEYE HAKKINIZ YOK.”
Görüldüğü gibi Kuran’da olmadığı halde “KADININ DÖVÜLMESİ, AŞAĞILANMASI”, “BABAYA BİLE KIZ ÇOCUĞUNUN TOPUĞUNUN GÖRÜNMESİNİN HARAM OLDUĞU” gibi KURAN’DA OLMAYAN SAPKIN İNANÇLARIN savunulması karşısında Sayın Cumhurbaşkanınımızın da tavrı nettir. Bu inançların KURAN’A UYGUN OLMADIĞINI ANLATMAK İslam’ın ve Müslümanların menfaati için şarttır.
4. AK PARTİ’Yİ İKTİDARA TAŞIYAN, İBRAHİM GÜNEŞ GİBİ KİŞİLERİ BUGÜN OLDUKLARI KONUMA GETİREN ADNAN OKTAR’IN FİKRİ MÜCADELESİDİR
Müvekkil Adnan Oktar’ın Cumhurbaşkanımız Sayın Erdoğan’a olan desteği de zaten tam da bu sebeple, kendisinin ta İstanbul Büyük Şehir Belediye Başkan Adayı olması öncesine dayanmaktadır.
1990’lı yıllarda Sayın Erdoğan’ın belediye başkanlığının öncesinde, henüz kendisi daha Refah Partisi İstanbul İl Başkanı iken, müvekkilin arkadaşları Tarlabaşı’ndaki il başkanlığı binasında kendisini sık sık ziyaret ediyorlardı. Bu buluşmalarda Sayın Erdoğan ve müvekkilin arkadaşları ülkenin genel durumu ve geleceği konusunda istişare edip fikir alışverişinde bulunuyorlardı. (Sn. Erdoğan’ın o dönemde özel kalemi olan Sn. Mustafa Yüce Beyefendi, bu ziyaret ve görüşmelerin yakın şahitleri arasındadır) Aynı şekilde Sayın Cumhurbaşkanı da müvekkil ve arkadaşlarının evlerine konuk oluyordu.
Bu dönemde Sayın Cumhurbaşkanımızın belediye başkanlığı adaylığı ilk kez söz konusu olduğunda, Refah Partisi’nde ADAYLIK İÇİN ADI GEÇEN ASIL İSİM SN. ALİ ÇOŞKUN’du ve partinin üst kurullarında Sn. Ali Coşkun ismi destek görmekteydi.
Bununla birlikte ana akım medya da sürekli olarak Sayın Erdoğan’ın üzerine gitmekte, Sayın Erdoğan hakkında güya hasta olduğu, gecekondu davasından hüküm giydiği, bu sebeple adaylıktan çekilmesi gerektiği, seçilse dahi muhtar bile olamayacağı şeklinde yoğun karalama kampanyaları yürütmekteydi.
Hem adaylık için düşünülen ilk isimin kendisi olmaması hem de ağır medya baskı sebebiyle Sayın Erdoğan’ın da oldukça sıkıntı duyduğu ve yakın çevresine “ADAYLIKTAN ÇEKİLMEYİ DÜŞÜNDÜĞÜNÜ SÖYLEDİĞİ” konuşulmaktaydı.
Bu yüzden müvekkilin arkadaşları,
- Hem Sayın Erdoğan’ın kendisini partinin önde gelenlerine ve üst yönetimine daha iyi tanıtabilmesi,
- Hem de müvekkil ve arkadaşlarının temsil ettikleri genç, modern ve aynı zamanda dindar bir grubun desteğini aldığını da gösterebilmesi,
- ve SAYIN ERDOĞAN’IN ADAY GÖSTERİLMESİNİ SAĞLAMAK AMACIYLA,
Refah Partisi’nin önde gelenleri ve Sayın Erdoğan ile bir ev toplantısında bir araya geldiler. Toplantı, şu an müvekkil ile birlikte tutuklu bulunan arkadaşı Alkas Çakmak’ın Emirgan’daki villasında gerçekleşti. Müvekkil Adnan Oktar ayrıca, merhum Sayın Necmettin Erbakan ile bizzat görüşerek de, İstanbul Büyük Şehir Belediye Başkan adaylığına Sayın Erdoğan’ı aday göstermesi için kendisini teşvik etti.
Nitekim, Sayın Erdoğan da İstanbul Büyük Şehir Belediye Başkanı seçilmesinin ardından ilk basın toplantısına müvekkilin arkadaşlarından Altuğ Berker ile çıkıyor, yan yana çekilen fotoğrafları birçok gazetede yayınlanıyordu.
30.03.1994 tarihli Cumhuriyet Gazetesi’nin haberinde, “İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanlığı’nı kazandığına kesin gözüyle bakılan RP’li Recep Tayyip Erdoğan, Pazar gününden bu yana basın toplantısı düzenleyerek neler yapacağını anlatıyor. ERDOĞAN, DÜNKÜ TOPLANTIDA DA KAMUOYUNDA ADNAN HOCA OLARAK ÜNLENEN ADNAN OKTAR’IN MÜRİTLERİ OLDUĞU BİLDİRİLEN GENÇLERİ ARKASINA ALDI” ifadelerine yer verilmekteydi. (Aşağıda)
10 Aralık 1993 gecesi Abdi İpekçi Spor Salonu’nda gerçekleştirilen Refah Patisi İstanbul İl Teşkilatı’nın ‘İstanbul Gecesi’nde, MÜVEKKİL ADNAN OKTAR’IN ARKADAŞLARINDAN TÜRKİYE GÜZELİ OLAN GÜLAY PINARBAŞI’NIN REFAH PARTİSİNE KATILIŞI SIRASINDA KÜRSÜYE ÇIKIYOR; Sn. Gülay Pınarbaşı’nı geceye katılan çoşkulu kalabalığa BİZZAT SAYIN ERDOĞAN TAKDİM EDİYORDU. Haberlere yansıyan görüntüler (Aşağıda)
Almanya’nın en büyük kamu yayın kuruluşlarından biri olan WDR (Westdeutscher Rundfunk)’de yayınlanan bir belgeselde de müvekkil Adnan Oktar’ın yakın arkadaşı Gülay Pınarbaşı’nın Refah Partisi’ne katılmasının, Refah Partisi’nin iktidara taşıyan en önemli adım olduğu gerçeği anlatılmıştır. “Halkın Adamı” isimli 4 bölümlük belgeselde Sayın Cumhurbaşkanı’nın hayatı ve siyasi tarihi anlatılmaktadır. 29.06.2026 tarihinde yayınlanan belgeselin birinci bölümünde şu bilgiler yer almıştır:
Ancak 90’ların ortasında İstanbul’un pek çok semtinde yaşam Batılı bir metropoldeki gibidir.
CAN DÜNDAR: Böylesine radikal görüşlere sahip birinin şehri yönetiyor olması şok ediciydi. Çünkü Türkiye siyasetinde şöyle bir söz vardır; İstanbul’u kazanan tüm Türkiye’yi kazanır. İlk kez bunun yaklaşmakta olduğunu sezmiştik. Siyasi İslam, Erdoğan’la iktidara gelmek üzereydi.
SONER ÇAĞAPTAY: Erdoğan yükselince siyasi İslam’ı iktidara taşıyacağı ve Türkiye’yi radikal biçimde dönüştüreceği endişesi vardı. O yüzden partisinin İslamcı olmadığını göstermek için yoğun bir çaba gösterdi.
Bir yıl öncesi… Erdoğan sürpriz bir adımla dikkatleri üzerine çeker. Türkiye’nin Miss Globe’u, Gülay Pınarbaşı’nı bir parti etkinliğine davet eder.
GÜLAY PINARBAŞI: Selamünaleyküm, Muhterem Kardeşlerim!
Erdoğan, güzellik kraliçesine kameralar önünde parti rozeti takılmasını sağlar. O, artık İslamcı Refah Partisi’nin bir üyesidir.
BÜLENT ARINÇ: Gülay Pınarbaşı o zaman partisine gelmişti. Kadınlar bizler çizgisinde siyasete girdikleri gün biz bir sıfır kazandık.
CAN DÜNDAR: Kadınları ve bu kadını öne çıkararak yeni fikirlere açık olduğunu, modern yaşama kapalı olmadığını ve layık Türkiye ile uzlaşmaya hazır olduğunu göstermeye karar verdi. Ve bu işe yaradı. Birçok insan ona inandı. (https://www.ardmediathek.de/serie/erdogan-tuerkce/staffel-1/Y3JpZDovL3dkci5kZS9lcmRvZ2FuIHR1ZXJraXNjaA/1)
Refah Partisi döneminden sonra AK Parti iktidarı öncesinde ve sonrasında da müvekkilin arkadaşları çeşitli vesilelerle gerek Cumhurbaşkanımız Sayın Erdoğan ile gerekse değerli eşi Sayın Emine Erdoğan Hanımefendiyle çeşitli görüşme ve karşılıklı ziyaretler gerçekleştirmişlerdir.
Meltem Daban ve Hüma Babuna, 1999 yılında Adnan Oktar ve arkadaşlarına yönelik gerçekleştirilen büyük operasyonun ardından devam eden dava esnasında Sayın Emine Erdoğan Hanımefendi’yi Üsküdar’daki evinde ziyaret etmiş 3 saate yakın uzun bir sohbet gerçekleştirmişlerdir.
Sayın Emine Erdoğan Hanımefendi’ye yaptıkları ziyaret 1999 operasyonunun hemen sonrasıdır. Tıpkı bugün olduğu gibi müvekkil ve arkadaşları hakkında basında akıl almaz çirkin iftiralar, cinsel içerikli karalamalar manşettedir. Ancak Emine Erdoğan Hanımefendi misafirperverliğiyle bunlara hiç itibar etmediğini göstermiştir. Müvekkilin arkadaşlarını büyük bir nezaket ve hoş sohbetle, candan bir tavırla ağırlamış, ikramlarda bulunmuştur. Hatta, okuldan dönen kızı Sümeyye Erdoğan’ı da yanlarına davet edip, tanıştırmıştır. Sümeyye Hanım, okulda yaşadıkları başörtüsü sorunlarını anlatmış, müvekkilin arkadaşlarıysa Kuran ayetlerinden örnekler vererek kendisini teselli etmişlerdir.
Yine müvekkilin arkadaşlarından Eda ve Hüma Babuna kardeşler de, Cumhurbaşkanımız Sayın Erdoğan’la İstanbul’da bir sağlık kurumunun açılış töreninde bir araya geldiler. Müvekkilin arkadaşları, tören sonrasında sadece dönemin İstanbul Valisi ve bakanlar dahil sadece 23 kişinin alındığı binada gerçekleştirdikleri toplantıda, Sayın Erdoğan’a “o dönemdeki FETÖ’cülerin kumpası neticesinde açılan davada maruz bırakıldıkları hukuksuzlukları” anlattılar. Sayın Erdoğan’ın yanındakilere, “Pazartesi günü dosyayı masamda istiyorum” şeklindeki açıklamasının ardından müvekkilin arkadaşları, her zamanki gibi kendilerine çok olumlu ve sevgi dolu davranan Sayın Erdoğan’a sevgi ve saygılarını ifade ederek toplantıdan ayrılmışlardı.
Sayın Cumhurbaşkanımız ve değerli eşi Emine Erdoğan Hanımefendi ile, müvekkilin arkadaşlarının çeşitli vesilelerle yaptıkları görüşmelerden basına yansıyan bazı fotoğraflar ise şöyledir;
AK Parti 2015 yılı Yenikapı iftarında Sn. Cumhurbaşkanımız Recep Tayyip Erdoğan ve eşi ile birlikte müvekkilin arkadaşlarından Aslıhan Hantal (Yukarıda)
Cumhurbaşkanımız Sayın Erdoğan ile müvekkilin arkadaşı Meltem Arıkan Daban (Yukarıda)
Müvekkilin arkadaşı Levent Sezgin, müvekkilin Harun Yahya mahlasıyla kaleme aldığı “Yaratılış Atlası” isimli kitabı Cumhurbaşkanı Sn. Erdoğan’a hediye ederken (Yukarıda)
Sn. Emine Erdoğan Hanımefendi, müvekkilin arkadaşlarından Mine Kalça ve Pınar Akkaş ile birlikte (Yukarıda)
5. CEZAEVİ PEYGAMBERLER SÜNNETİDİR
Müvekkil Adnan Oktar ve arkadaşlarının SUÇSUZ OLMALARINA RAĞMEN TUTUKLANIP HAPSEDİLMELERİ, MÜSLÜMANLAR İÇİN BİR CEZA DEĞİL PEYGAMBER SÜNNETİDİR.
Allah, Peygamberler, salih müminler ve veli insanların değerine değer katılması için zahiren şer gibi görünen ama özünde mutlak hayır olan çok sayıda olay yaratır. Bu, Allah’ın sünnetidir. Cezaevi de Allah’a aşkla bağlı olanların geçtiği kıymetli yollardan biridir. Allah Kuran’da Müslümanların tarih boyunca hep aynı güzel eğitimlere tabi olduklarını şöyle bildirmiştir:
Hani o inkâr edenler, SENİ TUTUKLAMAK ya da öldürmek veya SÜRGÜN ETMEK AMACIYLA, tuzak kuruyorlardı. Onlar bu tuzağı tasarlıyorlarken, Allah da bir düzen (bir karşılık) kuruyordu. Allah, düzen kurucuların (tuzaklarına karşılık verenlerin) hayırlısıdır. (Enfal Suresi, 30)
Kuran’da bildirilen kıssalardan ve tarihi kaynaklardan görüldüğü üzere, Hz. İbrahim, Hz. Nuh, Hz. Musa, Hz. İsa, Hz. Yahya, Hz. Yunus gibi neredeyse tüm peygamberler haksız yere tutuklanmışlar, cezaevi eğitiminden geçmişlerdir. Ömrünü Allah’a adamış, Allah için yaşayan bir mümin olarak benzer bir durumla karşılaşmak müvekkilin onur ve sevinç duyduğu bir güzelliktir. Verilen haksız-hukuksuz binlerce yıllık mahkumiyet kararlarıyla zahiren müvekkil ve arkadaşlarının cezalandırıldıkları düşünülse de, aslında bu kararlar müvekkil ve arkadaşlarının hayrına vesile olacak şekilde Allah tarafından takdir edilmiş bir kaderin neticesidirler.
Bilindiği üzere müvekkil 2018 Temmuz ayında tutuklandıktan sonra önce Türkiye’nin en batı noktasına Edirne’ye oradan Doğu’ya şehir merkezi rakımı en yüksek, Güneş’in doğrudan sipersiz ulaştığı il olan Erzurum’a ve iki seddin arasında bulunan Van’a sevk edilmiştir. Müvekkil zorunlu sevkle kendi isteği dışında bu illere götürülmüştür. Gönderildiği her yer müvekkil için iyilik ve güzellik olmuştur. Kuran’da ahir zamanı anlatan bazı kıssaların nasıl tahakkuk ettiğini ve bu ayetlerdeki önemli bilgileri görmesi de bu sevklerin hayırlarından biri olmuştur.
HZ. ZÜLKARNEYN’İN YOLCULUKLARINDAKİ MEHDİYET SIRLARI TEK TEK AYDINLANMIŞTIR
Kuran’da Zülkarneyn kıssasında Zülkarneyn’in 3 AYRI YOLCULUK yaptığı bildirilir. Bu yolculuklardan
- Birincisi EN BATIYA BATAKLIKLAR OLAN BİR YERE,
- İkincisi DOĞU’YA GÜNEŞ’İN İNSANLARA SİPER OLMADAN ULAŞTIĞI YERE,
- Üçüncüsü ise İKİ SEDDİN ARASI OLAN YEREdir.
1. YOLCULUK:
O da, BİR YOL TUTTU. Sonunda GÜNEŞİN BATTIĞI YERE KADAR ULAŞTI ve onu KARA ÇAMURLU BİR GÖZEDE batmakta buldu, yanında bir kavim gördü. Dedik ki: “Ey Zu’l-Karneyn, (istiyorsan onları) ya azaba uğratırsın veya içlerinde güzelliği (geçerli ilke) edinirsin.” (Kehf Suresi, 85-86)
Türkiye’nin en batısındaki şehir EDİRNE’dir. Ayette “kara çamurlu bir göze” denilerek (göze=su kaynağı), bataklık olan bir alan tarif edilmektedir. Edirne’nin en büyük ırmağı olan Meriç nehrinin deltası BATAKLIKLAR BARINDIRAN bir coğrafyadır.
Dedeağaç sancağı: kuzeyden EDİRNE, doğudan Gelibolu, batıdan Gümülcine sancakları ve güneyden Adalar denizi ile çevrilidir. Arazisi bazan dağlık ise de Meriç nehrinin geçtiği yerler ile nehrin mansabı civarı DÜZ VE BATAKLIKTIR. Bununla beraber havası mutedil olup, İnöz (Enez) civarı bazı hastalıklara maruzdur. (19. Asırda Edirne Vilayeti Coğrafyası, Prof. Dr. Ramazan Özey)
2. YOLCULUK
Hz. Zülkarneyn ikinci yolculuğunu, bulunduğu ülkenin EN BATISINDAN EN DOĞUSUNA yapmıştır:
Sonra (yine) BİR YOL TUTTU. Sonunda GÜNEŞİN DOĞDUĞU YERE KADAR ULAŞTI ve onu (GÜNEŞİ), KENDİLERİ İÇİN BİR SİPER KILMADIĞIMIZ bir kavim üzerine doğmakta iken buldu. (Kehf Suresi, 89-90)
ERZURUM Doğu’nun rakımı en yüksek olan şehridir. 1890 M YÜKSEKLİK İLE TÜRKİYE’NİN EN YÜKSEK RAKIMLI ŞEHİR MERKEZİNE sahiptir.
Kehf Suresi (18. sure)’nde, Hz. Zülkarneyn’in DOĞU tarafına olan 2. yolculuğunu haber veren ayet, Kuran’ın 90. ayetidir (18/90).
Ayette, Hz. Zülkarneyn’in 2. yolculuğunda gittiği, GÜNEŞ’İN YAKICI VE ZARARLI IŞINLARININ ÇOK ŞİDDETLİ İSABET ETTİĞİ, DOĞUDAKİ bir yere işaret edilmektedir. GÜNEŞ IŞINLARI BU YERDE İNSANLARA, ARADA HERHANGİ BİR SİPER, YANİ DOĞAL BİR ENGEL VE KORUMA KALKANI OLMADAN ULAŞMAKTADIR.
Gerçekten de Erzurum şehri yüksek rakımda olduğu için GÜNEŞ IŞINLARI şehir halkına, ATMOSFER KATMANLARI İNCELİP HAVA YOĞUNLUĞU AZALDIĞI İÇİN YETERİNCE FİLTRELENMEDEN, yani AYETTE DİKKAT ÇEKİLDİĞİ GİBİ ARADA HERHANGİ BİR SİPER OLMADAN DOĞRUDAN ULAŞMAKTADIR. Zararlı ışınları filtre eden atmosfer tabakasının inceldiği, yani ayetin benzetmesiyle “GÜNEŞE KARŞI ETKİLİ BİR SİPER OLMADIĞI” yüksek irtifalarda meydana gelen bu durum bilimsel bir gerçektir.
“Deniz seviyesinden YÜKSEĞE DOĞRU ÇIKTIKÇA ARTAN KOZMİK RADYASYON NEDENİ İLE İNSANLAR RADYASYONDAN DAHA FAZLA ETKİLENİRLER. Örneğin, 5 ve 10 km yükseklikteki 1 saat radyasyona maruz kalma Ankara’da aynı süre için ölçülen arkafon radyasyonuna kıyasla 20 VE 40 KAT DAHA FAZLADIR.” (Prof. Dr. Doğan Bor, https://www.radkorder.org/wp-content/uploads/2016/09/RADYASYON-NED%C4%B0R.pdf)
ERZURUM şehri de, hem en DOĞUDAKİ illerimizden olması hem de 1890 METRE RAKIMI ile TÜRKİYE’NİN EN YÜKSEK RAKIMLI İL MERKEZİ olması bakımından ayetteki bu tarife tam uymaktadır. Erzurum’un bu coğrafi özelliği bir başka bilim insanımız tarafından da şöyle açıklanır:
“Atatürk Üniversitesi (A.Ü) Çevre Sorunları Araştırma Merkezi Müdürü Yrd. Doç. Dr. Nuhi Demircioğlu, YÜKSEK RAKIMLI YERLERDE GÜNEŞ IŞINLARININ DOĞAL RADYASYON İÇERDİĞİNİ söyledi… ERZURUM’DA GÜNEŞ IŞINLARININ, RAKIMIN ETKİSİYLE DOĞAL RADYASYON İÇERDİĞİNİ BELİRTEREK ‘Özellikle güneşin etkili olduğu öğle saatlerinde fazla dışarıda kalınmamalı’ dedi. Erzurum’da solunabilir hava kalitesinin kışın daha düştüğünü kaydeden Demircioğlu, şunları söyledi: ‘… YÜKSEK RAKIMDA GÜNEŞ IŞINLARININ DA DOĞAL RADYASYON ETKİSİ GÖSTERMESİ, cilt rahatsızlıklarına neden olabiliyor.’
Yrd. Doç. Dr. Demircioğlu, bu durumun çocuklar, hasta ve yaşlılar üzerinde direkt etki sağlayacağını ifade ederek, MECBUR OLMADIKÇA GÜNEŞ IŞIĞINDA FAZLA KALINMAMASI GEREKTİĞİNİ bildirdi.”
(https://www.milliyet.com.tr/gundem/yuksek-rakim-dogal-radyasyon-iceriyor-5122222)
3. YOLCULUK
Sonra BİR YOL (DAHA) TUTTU. İKİ SEDDİN ARASINA kadar ulaştı, onların (sedlerin) önünde HEMEN HEMEN HİÇBİR SÖZÜ KAVRAMAYAN BİR KAVİM buldu. (Kehf Suresi, 92-93)
Zülkarneyn’in üçüncü ve son yolculuğunda gittiği yer İKİ SEDDİN arasındaki bir yerdir. Kuran’da anlatılan bu tarif, ülkemizin EN DOĞU SINIRINDA OLAN, İKİ BÜYÜK SEDDİN ARASINDAKİ VAN ŞEHRİDİR. VAN’DA İKİ SET VARDIR.
BU SETLERDEN BİRİNCİSİ GÖKYÜZÜNDEN GÖRÜNTÜSÜYLE ÇİN SEDDİNE BENZETİLEN TARİHİ VAN KALESİDİR.
VAN’DAKİ İKİNCİ SET İSE YAKIN ZAMANDA İRAN SINIRINA İNŞA EDİLEN VAN SEDDİ’DİR
duzcetv.com/asayis-gundem-ulusal-haberleri-Haberleri/96004-van-seddi-helikopterden-goruntulendi
Van-İran sınırına 2021 yılında yani içinde bulunduğumuz ahir zamanda, Mehdiyet alametlerinin birbir ardına gerçekleştiği dönemde, adeta Mehdi’nin zuhurunun bir müjdesi olarak bu seddin inşa edilmesi Allah’ın kaderde belirlemiş olduğu takdiridir.
Özetle, ayette haber verildiği üzere Zülkarneyn’in üçüncü yolculuğu İKİ SEDDİN ARASINDAKİ ŞEHRE YANİ VAN’A gerçekleşmiştir. Zülkarneyn İKİ SEDDİN ARASINA ULAŞMIŞTIR.
Sonra BİR YOL (DAHA) TUTTU. İKİ SEDDİN ARASINA kadar ulaştı, onların (sedlerin) önünde hemen hemen hiçbir sözü kavramayan bir kavim buldu. (Kehf Suresi, 92-93)
Müvekkil Adnan Oktar’ın, Allah’ın kaderde dilemesiyle Zülkarneyn’in 3 ayrı yolculuğunu yaptığı yerlere sevk edilmiş olması, kendi isteği dışında İlahi bir takdirle bir kısım insanların vesile edilmesiyle aynı Zülkarneyn’in yolculuklarındaki sırasıyla ülkenin En Batısından En Doğusuna doğru Edirne, Erzurum ve Van’a götürülüp tutulması bir Mehdi talebesi olarak sevinç duyacağı, nimet olarak gördüğü bir tevafuktur.
VAN, DİNLER TARİHİNDE ÇOK ÖZEL BİR YERE SAHİPTİR
Müvekkil Adnan Oktar, İstanbul 30 ACM heyeti eğer bu cezaları vermemiş olsa kuvvetle muhtemel ömrü boyunca Van’a hiç gitmeyecek ve Van’da ahir zamana dair önemli sırların varlığına şahitlik etmeyecekti. Bediüzzaman Hazretleri’nin önemle dikkat çektiği Van’ın dinler tarihindeki önemine ve ahir zamana dair sırlarına, bu şehre gönderilmesiyle birlikte yaptığı araştırmalar neticesinde vakıf olmuştur.
VERİLEN MAHKUMİYET KARARI VESİLESİYLE VAN’DA BULUNAN MÜVEKKİL, BU SAYEDE;
- Hz. Adem ve Hz. Havva’nın yaşadığı Aden Bahçesi’nin Van’da bulunduğunu,
- İlk peygamberden bu yana nesiller boyunca Van’ın Peygamberler tarihinde önemli bir yeri olduğunu,
- Musevi inancında Moşiyah’ın (Hz. Mehdi’nin) Aden Bahçesinden çıkmasının beklendiğini,
- Hz. İbrahim’in Urfa, Erzurum, Van çevresinde yaşadığını ve Van’da tutuklandığını,
- Peygamberimiz (sav)’in en yakını olan Hz. Ebu Bekir’i tebliğ için Van’a gönderdiğini,
- Bediüzzaman Said Nursi Hazretleri’nin uzun yıllar Van’da bulunduğunu, Van Kalesi’ndeki Horhor medresesinde imani tebliğ yapıp talebeler yetiştirdiğini
- Bediüzzaman’ın, kendisinden 100 yıl sonra ahir zamanın mübarek şahsının da Van’a geleceğini haber verdiğini
görmüş ve şahit olduğu bu güzelliklerden sevinç ve şeref duymuştur.
VAN KALESİ’NİN İSİMLERİNDEN BİRİ DE HZ. MEHDİ’NİN LAKABI OLAN ARSLANDIR
Evliya Çelebi’nin Seyahatnamesinde dikkat çeken bir diğer bilgi de Van Kalesi’nin ARSLAN olarak bilinmesidir.
BÜTÜN ACEM TARİHÇİLERİ VAN KALESİ’NE KIZIL ARSLAN DERLER. Zira bütün kayaları kızıl-boylu kızıl kana boyanmış arslan-heybetli gösterişli bir kaledir.
Evliya Çelebi Günümüz Türkçesi ile, Cilt 4, sf.250
Hadislerde ise Mehdi’nin isimlerinden birinin Arslan olacağı bildirilmiştir. Musevi kaynaklarında da Mehdi’den Arslan ismiyle bahsedilmektedir. VAN KALESİ’NİN ARSLAN OLARAK BİLİNMESİ, AHİR ZAMANIN MÜBAREK ŞAHSI MEHDİ’NİN VAN KALESİ VE ÇEVRESİNDE BULUNACAĞINA İŞARET EDEN GÜZEL BİR TEVAFUKTUR.
Kendisini Mehdi talebesi olarak gören ve Mehdi’yi özlemle bekleyen biri olarak Müvekkil Adnan Oktar da, Hz. Mehdi’nin bulunacağı topraklarda olmayı, ona zemin hazırlama duasına bir icabet olarak görmekte ve bundan büyük sevinç duymaktadır.
Hz. Mehdi’nin lakabının Arslan olacağını bildiren hadislerden bazıları:
“Maveraünnehir’den Mehdi çıkar, ona EL-HÂRİS ibnül Harras* denir.”
* HARİS, “ARSLAN” demektir.
(Ebu Davud, Mehdi 1, (2452); Ravi: Hz. Hilal İbnu Amr (ra); Et-Tac, Ali Nâsıf el-Hüseynî, c. 5, s. 617; Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınevi: 14/410)
“Mehdi’nin (manevi) askerlerinin kumandanı olan bir adam vardır ki ona da Mansur denilir. O (MEHDİ), EL-HARİS ibn-ul Harras** tıpkı Kureyş’in Resulullah’a (sav) zemin hazırladığı gibi o da Al-i Muhammed’e zemin hazırlar…”
** HARİS, “ARSLAN” demektir. O zatın ismi ile aynı mânâdadır. Binaenaleyh hadis kinayeli olarak o zattan (Mehdi’den) bahsetmektedir. (Et-Tac, Ali Nâsıf el-Hüseynî, c. 5/s. 617)
Musevi inancının temel kitabı Zohar’da Kral Mesih yani Hz. Mehdi’den “Arslan” ismiyle söz edilmektedir:
… O (MOŞİYAH, MEHDİ) DOĞRULUK ADINA YEMİN EDER, O BİR ARSLANDIR VE “ARSLAN” DİYE SÖZ EDİLEN ŞEFKATTİR… Sabah… DAVUD OĞLU MESİH’İ (MEHDİ’Yİ) kasteden şefkati tasvir eder. Ayet şöyle der, “Sen sabaha kadar yat,” (Rut 3:13), kendisine “ARSLAN” DENİLEN DAVUD OĞLU MESİH (MEHDİ) VE ŞEFKATİN NURU DİYE ADLANDIRILAN SABAH ÇIKANA DEK.
(Zohar / 20. Mişpatim 17 / Ayet 475)
HZ. İBRAHİM VAN’DA TUTUKLANMIŞ VE 10 YIL CEZAEVİNDE KALMIŞTIR
Hz. İbrahim Harran (Urfa), Erzurum, Van topraklarında yaşamıştır. Bu yerlere seyahat etmiş, ailesiyle buralarda bulunmuştur. Van’da ise tutuklanmıştır.
HZ. İBRAHİM’İN DEVRİN ZORBA KRALI TARAFINDAN, KENDİSİ GİBİ İNANMADIĞI VE YAŞAMADIĞI İÇİN TUTUKLANDIĞI, KURAN’DA, KURAN TEFSİRLERİNDE VE İSLAMİ KAYNAKLARDA BİLDİRİLİR. Hz. İbrahim’e eziyet eden ve tutuklatan hükümdarın ismi Kuran’da geçmez.
Hz. İbrahim’le mücadele eden hükümdarın isminin Nemrud olduğuna dair bilginin çıkış noktası Tevrat’ta bu kişiden bahsedilirken Nimrod kelimesinin kullanılmasıdır. İbranice’de Nimrod, isyan etmek kökünden gelir. Asi, isyankar anlamında kullanılır. Arkeolojik yazıtlarda da Nemrud adıyla belirli bir hükümdara dair bilgi yoktur. Çünkü NEMRUD BELİRLİ BİR HÜKÜMDARIN İSMİ DEĞİLDİR. O DÖNEMDE HÜKÜMDARLARA VERİLEN GENEL BİR İSİMDİR. TIPKI FİRAVUN İSMİNİN BELLİ BİR HÜKÜMDARI DEĞİL ESKİ MISIR DÖNEMİNDEKİ HÜKÜMDARLARA VERİLEN GENEL İSİM OLMASI GİBİ.
Kuran’ı baştan sona tefsir eden ilk alim olan Mekâtîl b. Süleyman’ın Tefsirinde Bakara Suresi’nin 258. ayetinin açıklamasında şöyle denilmektedir:
… حين كسر الأصنام سجنه نمرود، ثم أخرجه ليحرقه بالنار …
(İbrahim) putları kırınca Nemrud ONU (İBRAHİM’İ) HAPSE ATTI …. (Tefsîr Mekâtîl b. Süleyman, cilt 1, sf. 139)
Ünlü tefsir alimi El-Begavî ise “Maʿâlimü’t-Tenzîl” adlı tefsirinde Bakara Suresi’nin, 258. ayetini açıklarken, Mekâtîl’in bu görüşünü aktarır ve Hz. İbrahim’in hapse atıldığını söyler.
Bir diğer büyük tefsir alimi es-Seʿlebî de “el-Keşf ve’l-beyân” da aynı şekilde Mekâtîl’in görüşüne delil kullanarak, Hz. İbrahim’in tutuklandığını, hapse atıldığını anlatır.
Sahabeden sonra gelen nesil olan tâbiîn ve onlardan sonra gelen nesil olan tebeu’t-tâbiînden ders almış olan büyük alim İbnu Sa‘d’a dayandırılan bir rivayette de Hz. İbrahim’in tutuklandığı anlatılır. Bu rivayet İbn Sa’d’ın Et-Tabakat-ül-Kübra adlı eserinin Cilt 1, Biyografi Bölümü, “Rahman’ın Dostu İbrahim’in Anılması” başlığı altında geçer:
“… Hz. İbrahim’in kavmine dinlerinde muhalefet edip, onları hidâyete çağırması, büluğa erdikten hemen sonradır. Bu haber Nemrûd’a ulaşınca onu hapse atar.” (https://www.scribd.com/document/831598385/i-bn-Sa-d-Ki-tabu-t-Tabakati-l-Kebir-5337?utm_source=chatgpt.com
Tarihi bilgiler, Hristiyan ve Musevi kaynakları incelendiğinde ise Hz. İbrahim’in Van’da, Van Kalesinin yakınlarında -Eski Şehir civarında- tutuklandığının ve cezaevinde kaldığının anlatıldığı görülmektedir. Arkeolojik araştırmalar da Musevi kaynaklarındaki bu bilgileri teyit etmektedir.
Sözlü ve Yazılı Tevrat’ın tefsiri olan Midraş’da Hz. İbrahim’in 10 yıl tutuklu kaldığı bildirilirken BU TUTUKLULUĞUN BİR DÖNEMİNİN VAN’DA OLDUĞU da haber verilir.
(İbrahim) İkinci yargılama, on yıl HAPSE ATILDIĞI ZAMANDI… yedi yıl BUDRİ’DE (VAN’DA) (TUTUKLU KALDI)… (Pirkei de-Rabbi Eliezer Bölüm 26)
** Pirkei de-Rabbi Eliezer, 8. yüzyıl civarında derlenmiş olan ve ağırlıklı olarak Ahd-i Atîk (Tevrat) kıssalarını genişleten ve açıklayan bir Midraş’tır.
Tarihi kaynaklara göre BUDRİ DENİLEN YER, KARDU YANİ VAN’DIR. Kardu ifadesi Aramice, Süryanice, Keldanice metinlerde ve eski yazıtlarda Kürtlerin çoğunlukta olduğu bölge için kullanılmaktadır. VAN’IN ESKİ ADI ise BET KARDU olarak geçmektedir.
VAN’IN ESKİ ADI: BET KARDU’DUR
Arap ve Süryani kaynaklarında Van Gölünün güneyi Bēt Qardū olarak geçmektedir.
Kaynaklar:
• Jean de Thévenot, The Travels Of Monsieur De Thevenot Into The Levant: In Three Parts. Persia, 2. cilt 22 Haziran 2023 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi., Faithorne, 1687, s. 71
• Karl Müller, Klaudiou Ptolemaiou Geographike hyphegesis, 1. cilt, 2. bölüm, Alfredo Firmin Didot, 2012, ISBN 124-999-259-1, s.947; Efraim Elimelech Urbach, I. Abrahams, The Sages, 1089 pp., Magnes Press, 1979, ISBN 965-223-319-6, s.552
• “DARIUS III – DARIUS III, from 1911 Encyclopedia Britanica”. 8 Temmuz 2017 tarihinde kaynağından arşivlendi. Erişim tarihi: 30 Haziran 2014
• Wadie Jwaideh, The Kurdish national movement: its origins and development, Syracuse Univ. Press, 2006, ISBN 081-563-093-X, s.12
• Strabon (1880). “Géographie de Strabon”. 14 Nisan 2016 tarihinde kaynağından. Erişim tarihi: 18 Aralık 2011
• Strabon, Antik Anadolu Coğrafyası: 12 – 13 – 14 (Geographica) Arkeoloji ve Sanat Yayınları, sf 382
HZ. İBRAHİM’İN VAN’DA TUTULDUĞU ZİNDANLARDAN BİRİ
Van Kalesi ve çevresinin de içinde yer aldığı alanda ve kalenin güneyindeki Eski Şehir olarak adlandırılan yerde 7 bin yıllık tarihi olan kalıntılar vardır.
Van Kalesinde zindan olarak kullanılan odalar olduğu görülmekle birlikte, kalenin inşasından önce de bu alanda, yani Hz. İbrahim döneminde de Van Kalesi ve çevresi zindan olarak kullanılmıştır.
Van’da eski dönemlere ait hapishanelerden kalan bir hücrenin dıştan görünümü
Van Kalesi ve çevresinde hapishane olarak kullanılmış kalıntılarda görülen bir hücre bölümü
Van Kalesi’nin olduğu yerde zindan olarak kullanılan hücre tipi mağaralar da bulunmaktadır.
Zindanlardan birinin dıştan görünümü
Van’da tarihin eski dönemlerine ait hapishanenin hücresini gösteren kalıntılar
Van’ın tarihi dönemlerinden kalan iki zindanın dıştan görünüşü
Van’da geçmişte zindan olarak kullanılan tarihi bölümlerden bir başkası
BEDİÜZZAMAN’IN VAN’A DİKKAT ÇEKMESİ VAN’IN PEYGAMBERLER TARİHİNDE VE AHİR ZAMANDA ÖZEL BİR YERİ OLDUĞUNU GÖSTERMEKTEDİR
Bediüzzaman Said Nursi, Van Kalesi’nin güneyinde bulunan Horhor Medresesi’ni bir okul olarak kullanmış ve orada talebe yetiştirmiştir. KENDİSİNDEN YÜZ SENE SONRA, YANİ 2024’DE RİSALE-İ NUR’A DEĞER VEREN BAZI KİMSELERİN VAN’A GELECEKLERİNİ VE SÖZ KONUSU MEDRESEYİ ZİYARET EDECEKLERİNİ BELİRTMİŞTİR. BAHSETTİĞİ BU KİŞİ ÇOK ÖZEL BİRİDİR. VAN’A HER YIL ÇOK FAZLA SAYIDA NUR TALEBESİ GELMEKTEDİR. ANCAK ÜSTAD’IN KAST ETTİĞİ, VAN’A GELİP GİDEN, MEDRESESİNİ ZİYARET EDEN YÜZLERCE İNSAN DEĞİL, ÇOK ÖZEL, MÜBAREK VE KUTLU BİR İNSANIN BEKLENİYOR OLMASIDIR.
ÜSTAD, MÜBAREK BİR ZATIN KENDİSİNDEN 100 YIL SONRA, 2024 BAHAR’DA VAN’A GELECEĞİNİ MÜJDELEMİŞTİR
Şu muâsırlarım (çağdaşlarım), varsın beni dinlemesinler. Tarih denilen mazi derelerinden sizin yüksek istikbalinize uzanan telsiz telgrafla sizinle konuşuyorum. NE YAPAYIM, ACELE ETTİM, KIŞTA GELDİM; SİZLER CENNET-ÂSÂ (cennet gibi) BİR BAHARDA GELECEKSİNİZ. ŞİMDİ EKİLEN NUR TOHUMLARI, ZEMİNİNİZDE ÇİÇEK AÇACAKTIR. (Münazarat, sf. 88)
… ve Van’ın yekpare taşı olan kal’asının altında bulunan Horhor Medresemin vefat etmesi ve Anadolu’da bütün medreselerin kapatılması ile vefat etmelerine işaret ederek umumunun bir mezar-ı ekberi hükmünde olmasına bir alâmet olarak, o azametli mezara azametli Van kal’ası mezar taşı olmuş. EY YÜZ SENE SONRA GELENLER! Şu kal’anın başında bir Medrese-i Nuriye çiçeğini yapınız. Cismen dirilmemiş, fakat ruhen bâki ve geniş bir heyette yaşayan Medresetü’z-Zehra’yı cismanî bir surette bina ediniz, demektir. (Emirdağ Lahikası, s. 489)
Bediüzzaman açıklamalarında kendisinin kışta geldiğini, İslam aleminin kurtuluşuna vesile olacak mübarek kişilerin ise baharda geleceğini, kendisinin de bu kişilere zemin hazırladığını özel olarak vurgulamıştır. Bu açıklamalarında dikkat çeken husus ise MÜBAREK VE ÖZEL BİR KİŞİNİN KENDİSİNDEN 100 YIL SONRA, 2024 BAHAR MEVSİMİNDE VAN’A GELECEK OLMASIDIR.
Bediüzzaman en son olarak 1924 yılını Van’da geçirmiştir. MÜVEKKİL, TAM YÜZ SENE SONRA VE TAM OLARAK BAHAR BAŞINDA, 2024 YILINDA Horhor Medresesi’nin bulunduğu VAN İLİNE TAKDİRİ İLAHİ İLE KENDİ İRADESİ DIŞINDA CEBREN GETİRİLMİŞTİR.
Müvekkil, Mehdi talebesi olmaya azmetmiş bir insan olduğundan her Mehdi talebesinde olduğu gibi kendisinde de Mehdi’nin gölgesi bulunmakta, her Mehdi talebesi gibi Mehdiyet yolunda yürümektedir. Talebesi olduğu Mehdi’nin yaşayacaklarının bir benzerini yaşamasının şeref duyulacak bir tevafuk olduğuna inanmaktadır.
HZ. ADEM VE HZ. HAVVA VAN’DA, CENNETTEN BİR BOYUT OLAN ADEN (ADN, ADNAN) BAHÇESİNDE YAŞAMIŞTIR
En eski devirlerden beri Musevi hahamlarının kadim dini kaynaklardan vakıf olduğu bu bilgi 18. ve 19. yüzyılda yaşamış olan Tevrat ve İncil uzmanı arkeologlar ve tarihçiler tarafından da eserlerinde izah edilmiştir. Örneğin aşağıda 1700’lü yıllarda yazılmış olan eserde Eden (Harita üzerinde Eden olarak yazılıdır) Bahçesi’nin yerini gösteren bir harita görülmektedir. Van Gölü’nün çevresindeki sarı ile işaretli alan Hz. Adem ve Hz. Havva’nın bir cennet boyutu olarak yaşadıkları Aden Bahçesi’ni göstermektedir.
Tevrat’ın Yaratılış Bölümünde Aden (Adn, Adnan) Bahçesi’nin Van’da olduğu anlatılır.
Rab DOĞUDA, ADEN’DE BİR BAHÇE DİKTİ; oraya yarattığı adamı (Adem’i) koydu. ADEN’DEN BİR IRMAK DOĞUYOR, BAHÇEYİ SULUYOR, ORADAN DÖRT KOLA AYRILIYORDU: Birinin adı Pişon; Havila diyarının çevresinden akar, orada altın bulunur. İkincisinin adı Gihon; Kûş diyarı çevresinden akar. Üçüncüsünün adı Hiddekel (DİCLE); Asur’un doğusundan akar. Dördüncüsü ise Fırattır (FIRAT). (Yaratılış 2:8–14)
Görüldüğü gibi Tevrat’ın bu bölümünde Adn (Aden, Adnan) Bahçesi’nin yeri detaylı olarak tarif edilmektedir. Buna göre;
1. Aden (Adn, Adnan) Bahçesi doğudadır
2. Aden (Adn, Adnan) Bahçesi’nde 4 ırmak vardır
3. Bunlardan ikisi Fırat ve Dicle’dir.
BÜYÜK MUSEVİ ALİMLER BU TARİFİ İNCELEYEREK, ADEN (ADN, ADNAN) BAHÇESİ’NİN VAN’DA OLDUĞU KONUSUNDA HEMFİKİR OLMUŞLARDIR.
Talmud’da da “Gan Eden (Aden Bahçesi) Doğuda’dır” (Eruvin 19a) denilir.
Tevrat’ın Aramice tercümesi olan Targum Yonatan’da ise Doğu’ya dair önemli bir delil daha verilir:
“Rab Tanrı, DOĞUDA, GÜNEŞİN YÜKSELDİĞİ YERDE, Aden ülkesinde bir bahçe dikti.”
Ünlü Musevi alim Maimonides (diğer adıyla Rambam) Aden Bahçesi’nin Van’da olduğunu şöyle izah eder:
“Cennet (Aden Bahçesi), dört nehrin doğduğu yüksek dağlık bölgede idi.” (Commentary on Genesis 2:10)
Maimonides, Aden Bahçesi’nin bulunduğu bu yüksek dağlık ve dört nehrin doğduğu yeri Van çevresindeki dağ silsilesi olarak tanımlar.
(M. Maimonides, Guide for the Perplexed)
ADEN (ADN, ADNAN) BAHÇESİ’NİN 4 NEHRİ VAN VE ÇEVRESİNDEDİR
Görüldüğü üzere Adn (Aden, Adnan) Bahçesi Doğu’da, dağlık bir alanda ve dört yana akan nehirlerin olduğu yerdedir. Bu sebeple Adn (Aden, Adnan) Bahçesi’nin neresi olduğunu anlamak için Tevrat’ta bahsedilen nehirlerin tanımları önemlidir.
BU NEHİRLERDEN BİRİNCİ VE İKİNCİSİNİN İSİMLERİ AÇIK OLARAK VERİLMİŞTİR: BU İKİ NEHİR FIRAT VE DİCLE’DİR.
Bilindiği üzere Fırat ve Dicle uzun nehirlerdir, yerin tam anlaşılabilmesi için Tevrat’ta önemli bir detay daha verilmiştir. Adn (Adnan, Aden) Bahçesi’nin Fırat ve Dicle’nin KAYNAĞINDA olduğu bildirilir.
1. FIRAT İKİ ANA KOLUN BİRLEŞMESİNDEN OLUŞUR. İKİ KAYNAKTAN BİRİ ERZURUM, DİĞERİ VAN’DADIR.
Kara Su (Batı Fırat) – Erzurum’un DUMLU Dağları’ndan doğar.
Murat Nehri (Doğu Fırat) – Ağrı Dağı’nın kuzey yamaçlarından, Van Gölü havzasına çok yakın olan Eleşkirt – Patnos yöresinden doğar ve Van’ın çok yakınından geçer.
2. DİCLE’NİN EN BÜYÜK KOLU VE KAYNAĞI DA BÜYÜK ZAP SUYU’DUR. VAN’IN BAŞKALE İLÇESİNDEN DOĞAR.
VAN’IN BAŞKALE İLÇESİNDEN Hakkâri – Van sınırındaki Aladağlar ve Karadağ silsilesinden doğan Büyük Zap Suyu ise DİCLE NEHRİ’NİN en büyük kolu ve KAYNAĞIDIR.
Hahamlar ve tarihçiler 3. ve 4. Nehirlerin Aras ve Büyük Zap Suyu olduğunu açıklar.
Musevi araştırmacı CYRUS GORDON Before the Bible adlı eserinde şöyle demektedir:
“Yaratılış bölümündeki dört nehir tasviri, Dicle ve Fırat’ın kaynaklarının bulunduğu (eski dönemdeki ifadesiyle) Ermeni Yaylaları (Van ve çevresi) bölgesini gösterir.”
Aden (Adn, Adnan) Bahçesi ile ilgili yaptığı araştırmalar ünlü İngiliz TARİHÇİ DAVID ROHL Legend: The Genesis of Civilisation adlı kitabında, Aden (Adn, Adnan) Bahçesi’nin yerinin Van Gölü’nün olduğu dağlık bölgede olduğunu anlatır. Bu anlatımını harita ile de açıklamıştır. Aşağıda ise David M. Rohl’un Daily Express’te yayınlanmış olan makalesinde kullandığı harita görülmektedir. Haritada Van Gölü ve çevresi Aden Bahçesi (haritada edin olarak yazılı olan yer) olarak nitelenmiştir.
Araştırmacı tarihçi David M. Rohl’un, 8 Şubat 1999 tarihli Daily Express gazetesinde yayınlanmış olan “Cennete Giden Yol” başlıklı makalesinde, harita üzerindeki “edin” yazısıyla Aden (Adn, Adnan) Bahçesi’nin yerinin Van’da olduğu anlatılmıştır.
MUSEVİ İNANCINA GÖRE ALLAH, İLK OLARAK ADEN (ADN, ADNAN) BAHÇESİNİ VE HZ. MEHDİ’Yİ YARATMIŞTIR
Museviliğin Tevrat’la birlikte temel kaynağı olan ve sözlü Tevrat olarak bilinen Talmud’da ilk olarak ADEN (ADN, ADNAN) Bahçesi’nin ve HZ. MEHDİ’NİN YARATILDIĞI haber verilir:
“Dünya yaratılmadan önce yaratılan yedi şey şunlardır: Tora (Tevrat), Teşuva (Tövbe), GAN EDEN (ADEN BAHÇESİ), Gehinnom (Cehennem), Yücelik Tahtı (Allah’ın arşı), Mabet, MOŞİYAH’IN ADI (HZ. MEHDİ).” (Talmud Pesahim 54a; Nedarim 39b)
Talmud’da bu bölümün devamında ise şu bilgi yer alır:
… (Moşiyah) Adı (MEHDİ) güneşten önce var olmuştur.
Museviliğin bir diğer temel eseri Zohar’da ise şöyle yazılıdır:
“Taht (Allah’ın arşı) ve Şekinah (Allah’ın ruhu, nuru), YARATILIŞTAN ÖNCE bir nur içinde birleşmişti; BU NUR MOŞİYAH’IN ADIYLA MÜHÜRLENMİŞTİ.” (Zohar Vayehi 218b)
Musevi düşünür Rabbi Moshe Chaim Luzzatto (Ramchal) tarafından 18. yüzyılın başında yazılmış olan ve Musevi inanç sistemini açıklayan en önemli eserlerden biri olarak kabul edilen Derekh Hashem’de ise şöyle denilir:
“Yedi önceden yaratılmış şey, yaratılışın nedenini oluşturur. MOŞİYAH (MEHDİ) BU PLANIN MERKEZİDİR; ÇÜNKÜ KURTULUŞ, YARATILIŞIN GAYESİDİR.” (Derekh Hashem II:4:1)
Yine Tevrat’ta Mezmurlar bölümünde ise Hz. Mehdi’nin Allah’ın sağında oturduğu bildirilmiştir. (Bu mecazi bir anlatımdır. Fiziki olarak -haşa- Allah’ın yanında oturma şeklinde değildir.)
“RAB EFENDİME (la’ADONİ) (MEHDİ’YE) DEDİ Kİ: BENİM SAĞIMDA OTUR; düşmanlarını ayaklarının altına serinceye kadar.” (Bu ayet, Allah’ın kudretinin ve onayının Moşiyah’ın (Mehdi’nin) yanında olduğunu anlatır.) (Mezmurlar 110:1)
Burada geçen Efendim kelimesi la’ADONİ’ (ADONAY)’dır.
ADEN, ADN, ADNAN, ADONAY, ADON HEPSİ AYNI KÖKTEN GELEN KELİMELERDİR.
İbranice ve Arapça’da Adonay, Adoni, Aden ve Adnan kelimelerinin kökü aynıdır:
İbranice א-ד-ן (aleph-dalet-nun)
Arapçaʿع-د-ن (ayn-dal-nun)
Tevrat’ın tefsiri Midraş’ta, “la’Adoni (Adonay, Adnan) ifadesinin Allah’ın Davud soyundan seçtiği Mesih (Mehdi) için kullanıldığı” açıklanır.
Tekrar belirtmek gerekir ki müvekkil Adnan Oktar’ın bunları anlatmasının sebebi herhangi bir iddia ya da imada bulunmak değil, İslam inancının önemli bir parçası olan Mehdiyet hakkındaki bilgileri anlatmanın Peygamberimiz (sav)’in emrine uymak olduğunu düşünmesidir. Kaldı ki Mehdilik iddia ya da ima ile veya benzerlikle elde edilecek bir makam değildir. Mehdilik iddia ile değil ispat ile sabit olan bir makamdır. İslam ahlakının dünyaya hakimiyetine kim vesile olursa, Hz. İsa yeniden yeryüzüne geldiğinde kimin ardında namaz kılarsa Mehdi O’dur. Müslümanlar, bu kişiyi gördüklerinde “Bu kişi Mehdi’dir, en doğrusunu Allah bilir” diyebilirler. Bu durum somut olarak görülene kadar hiçbir benzerlik ve alamet Mehdilik olarak değerlendirilemez. Müvekkilin iddiasının olduğu tek konu Mehdi’nin talebesi yani bu mübarek insanın en candan ve gayretli yardımcısı, destekçisi, öncüsü ve zemin hazırlayıcısı olmaktır.
MUSEVİ KAYNAKLARINA GÖRE MEHDİ, ADEN (ADN, ADNAN) BAHÇESİ’NDEDİR
Tüm temel Musevi kaynaklarında ve büyük hahamların açıklamalarında MEHDİ’NİN ADEN (ADN, ADNAN) BAHÇESİ’NDE OLDUĞU VE ORADAN ZUHUR EDECEĞİ HABER VERİLMİŞTİR.
16. yüzyılın büyük Musevi hahamlarından Izah Luria (Ari Zal), Hz. Mehdi’nin Aden (Adn, Adnan) Bahçesi’nde olduğunu şöyle ifade eder:
“Moşiyah’ın ruhu (MEHDİ), Gan Eden ha-Elyon’da (en yüce olan ADEN -ADN, ADNAN- BAHÇESİ’NDE) bekler…”
Midraş’da verilen bir diğer önemli bilgi de; Allah’ın Adn (Aden, Adnan) Bahçesi’ni “GELECEĞİN KURTULUŞUNUN IŞIĞI” YANİ AHİR ZAMANDA İMANIN TÜM DÜNYAYA HAKİM OLMASINA VESİLE OLACAK MEHDİ’NİN MANEN GELİŞİP GÜÇLENECEĞİ YER OLMASI İÇİN YARATTIĞIDIR:
“Allah, Aden (Adn, Adnan) Bahçesi’ni sadece insan için değil, doğruların ve GELECEĞİN KURTULUŞUNUN IŞIĞI İÇİN DE YARATTI.” (Bereshit Rabbah 8:1)
16. yüzyılda yaşamış Kabala felsefesinin kurucularından Musevi alim Haham Moshe Cordovero ise şöyle demektedir:
“Gan Eden’de (Aden -Adn, Adnan- Bahçesi’nde) iki nur vardır: biri yaratılıştan beri dünyaya inmemiş, diğeri ise Moşiyah’ın (Mehdi’nin) nurudur. Allah, Moşiyah’ın (Mehdi’nin) ruhunu orada sakladı; ZAMANI GELİNCE İKİSİ BİRLİKTE PARLAYACAKTIR.” (Pardes Rimonim)
Musevi büyük alimlerin tefsirlerine ve açıklamalarına göre Moşiyah’ın ruhu Aden Bahçesi’nde Allah’ın nuruyla beslenir ve zamanı gelince dünyaya iner. Bu mecazi bir anlatımdır. Kastedilen ise Mehdi’nin Aden Bahçesinde bulunduğu ortamda, Allah’ın özel bir lütfu olarak manen güçlenip derinleştiği, Allah’ın takdir ettiği zaman gelinceye kadar burada manen güçlenmeye devam edeceğidir. Zamanı gelince “ikisi birlikte parlayacaktır” ifadesi ise; içinde bulunduğumuz yüzyılda Mehdi’nin zuhur etmesi vakti geldiğinde Allah’ın nuru dünyaya Mehdi vesilesiyle hakim olacak yani İslam dünyaya hakim olacaktır. Allah’ın nurunu tamamlayacak olması Allah’ın Kuran’da da bildirdiği vaadidir:
Onlar, Allah’ın nurunu ağızlarıyla söndürmek istiyorlar. OYSA ALLAH, KENDİ NURUNU TAMAMLAYICIDIR; kafirler hoş görmese bile. (Saff Suresi, 8)
Zohar’da konuyla ilgili bir diğer açıklama ise şöyledir:
“Üst Aden (Adn, Adnan) Bahçesi’nde, Kral Moşiyah’ın ruhu Allah’ın kutsal ışığından (nurundan) zevk alır ve o ışıktan beslenir; zamanı geldiğinde bu dünyaya tezahür (zuhur) eder.” (Zohar II, Shemot 8a–9b)
Burada ifade edilen Kral Moşiyah’ın yani Mehdi’nin Allah’ın nurundan zevk alıp ondan beslenmesinin anlamı ise Mehdi’nin maneviyatı ve derinleşmesi için Allah’ın özel olarak hazırladığı çile, zorluk ve eziyetten razı olmasıdır. Mehdi’nin Aden (Adn, Adnan) Bahçesi’nde zorlu bir ortam içinde olacağı anlaşılmaktadır.
Musevi kaynaklardaki anlatımlar Mehdi’nin Aden Bahçesi’ndeki döneminin acılar, sıkıntılar, eziyetler ve çilelerle geçen bir manevi eğitim olduğunu ortaya koymaktadır. Mehdi’nin çilesinin büyük olacağı şöyle anlatılır:
Allah dünyayı yarattığında, Yüce Arşından… Mesih’i bir varlık olarak var etti. Ona şöyle söyledi: “Benim oğullarımı [kullarımı] 6000 yıl sonra iyileştirip, kurtaracak mısın?” O da [yani Kral Mesih de] cevap verdi, “Evet yapacağım.” Daha sonra Allah ona dedi ki: “SONRA… EZİYETLERE SABREDECEK MİSİN, ÇÜNKÜ ŞÖYLE YAZILMIŞTIR, “Acılarımızı o yüklendi” [Yeşaya, 53:4]. Mesih (Mehdi) O’na [Allah’a] cevap verdi; “ONLARA SEVİNÇLE SABREDECEĞİM.” (Zohar, 2:212a)
10. yüzyılın önemli bir Musevi alimi olan Yefet ben Ali ise Tevrat tefsirinde, Kral Mesih’in acı çekmesiyle ilgili olarak Yeşaya bölümünü şöyle açıklar:
… Başlangıç olarak onun [Kral Mesihin] doğumundan tahta çıkışına dek sürgünde olması tarif edilmiştir: çünkü [Yeşaya] onun yüce bir makamda olduğundan söz ederek başlangıç yapar, daha sonra dönüp esaret döneminde ona olacaklarla ilgili bilgi verir. Bu sayede bizim iki konuyu anlamamızı sağlar: İlk olarak, Mesih ancak uzun ve zorlu denemeler sonrasında en yüksek makama ulaşacaktır ve ikincisi, bu denemeler ona bir tür işaret olarak gönderilecek ve böylece belalarla kuşatılmışken davranışlarında saflığını koruduğunu gördüğünde, [Mesih] kendisinin beklenilen şahıs olduğunu anlayabilecektir…
Mehdi’nin manevi makamını yücelten ve zorlu denemelerle geçen dönemin bir bölümünün Aden (Adnn, Adnan) Bahçesi’nde olacağı tüm bu açıklamalardan net bir şekilde görülmektedir.
Müvekkil Adnan Oktar ise bir Mehdi talebesi olarak, Mehdi’yi özlemle bekleyen ve o mübarek şahsa zemin hazırlamaya azmetmiş bir insandır. Mehdiyet için önemli olduğu açıkça görülen Van’a kendi isteği dışında getirilmiştir ve burada olmaktan büyük bir sevinç ve şeref duymaktadır. Mehdi talebesi olma azminde olan her müminin Mehdiyet yolunda yürüdüğü bilinen bir gerçektir. Bu sebeple Mehdi’nin yaşayacak olduklarının bir benzerini Mehdi talebeleri de yaşar. Müvekkil Adnan Oktar da Mehdi talebesi olmanın nimeti olarak bu güzellikleri yaşadığına inanmaktadır.
MEHDİ’NİN DOĞU TARAFINDAN ÇIKACAĞINI SÖYLEYEN HADİSLERİN HİKMETİ ANLAŞILMIŞTIR
Hadislerde haber verilen önemli bilgilerden biri de Mehdi’nin Doğu tarafından çıkacak olmasıdır.
Elbette ki Doğu ve Batı dünya üzerinde izafi kavramlardır. Dünya yuvarlak, küre şeklinde olduğu için bir yer başka bir yere göre Doğu iken aynı zamanda başka bir yere göre de Batıdır. Dolayısıyla , dünya üzerinde mutlak Doğu veya mutlak Batı diye bir konum söz konusu değildir.
Hz. Zülkarneyn’in yolculuğunun tarif edildiği ayetlerde de, muğlak bir anlatım olması Allah’ın sonsuz ilim ve hikmetine haşa uygun olmadığı için, bu ayetlerdeki DOĞU ve BATI’dan kast edilen yerlerin ZÜLKARNEYN’İN YAŞADIĞI BÖLGE VEYA ÜLKENİN DOĞUSU VE BATISI OLDUĞU anlaşılmaktadır.
Çünkü bir yer ancak bir referans aralığı içinde Doğu veya Batı olarak tanımlanabilir ve bir anlam ifade eder. Örneğin İngiltere Avrupa’nın en Batısı’dır. İsviçre ise İngiltere’nin Doğusu’dur. Ancak İsviçre de İngiltere de Türkiye’ye göre Batı’dır.
Aynı şekilde, Hz. Mehdi’nin ahir zamanda çıkışını haber veren hadislerdeki “Doğu Tarafı“ndan kast edilen de MEHDİ’NİN YAŞADIĞI ÜLKENİN DOĞUSU’DUR. Başka birçok hadiste de Hz. Mehdi’nin “İstanbul’dan”, “Rum’dan” (o zamanki Araplara göre bugünkü Anadolu, Türkiye’den), “Türklerin içinden” çıkacağı haber verilmiştir.
Mehdi DOĞU TARAFINDAN ÇIKACAK. Karşısına DAĞLAR bile dikilse onları ezip geçecek, O DAĞLARDA kendisine yol bulacaktır. (El-Kavlu’l Muhtasar Fi Alamet-il Mehdiyy-il Muntazar, s. 39)
Mehdi’nin zuhuru DOĞU TARAFINDAN başlayacak. (El-Mu’cem el-Mufehres, Muhammed Fuad Abdulbaki, cilt 5, s. 235)
Sonra, DOĞU TARAFINDAN siyah sancaklar ortaya çıkacak… Onu gördüğünüz zaman KAR ÜZERİNDE emekleyerek dahi olsa ona biat edin. Çünkü O, ALLAH’IN HALİFESİ MEHDİ’DİR. (İbn Mâce, Hâkim, ‘’Müsned’’inde; Bezzâr ve ‘’Delâilu’n-Nubuvve’’de Beyhakî, Sevbân’dan rivayet etti)
MÜVEKKİL ADNAN OKTAR TIPKI HZ. YUSUF GİBİ KADINLARIN CİNSELLİK İÇERİKLİ İFTİRALARINA MARUZ KALMIŞTIR
Allah Kuran’da kıskanç bir kadın tarafından Hz. Yusuf’un cinsel içerikli bir iftiraya maruz kaldığını, diğer kadınların da bu kumpasın içinde yer aldıklarını bildirmiştir. Ayetlerde bildirildiğine göre Hz. Yusuf’un güzelliği, temizliği, çekiciliği karşısında güçlü bir istek duyan kadınlar Hz. Yusuf ile birlikte olmak istemişler, ancak Hz. Yusuf Allah’tan korkan bir insan olarak kadınların bu arzularına karşılık vermemiştir. Arzularına karşılık bulamamanın öfkesi ve kıskançlığıyla da bu kadınlar Hz. Yusuf’a iftira atmışlar, hatta bu iftiraları için sahte deliller oluşturmuşlar, birbirlerinin iftiralarını destekleyerek yalancı tanıklık yapmışlardır.
Hz. Yusuf ile birlikte olmak isteyen Vezir’in karısının, Hz. Yusuf’un yakışıklı, güçlü ve çekici bir erkek olmasından etkilenerek Hz. Yusuf’la gayri meşru ilişkiye girmek istemesi ve Hz. Yusuf’un Allah’tan korkan namuslu ve iffetli bir insan olarak bu teklife karşı koyması şöyle bildirilmiştir:
Evinde kalmakta olduğu kadın, ondan murad almak istedi ve kapıları sımsıkı kapatarak: “İsteklerim senin içindir, gelsene” dedi. (Yusuf) Dedi ki: “Allah’a sığınırım. Çünkü o benim Efendimdir, yerimi güzel tutmuştur. Gerçek şu ki, zalimler kurtuluşa ermez.” (Yusuf Suresi, 23)
Bu olay kısa süre içinde tüm şehirde duyulmuş, Hz. Yusuf ve kadın hakkında gerçek olmayan bilgiler yayılmıştır. Bunun üzerine Hz. Yusuf ile birlikte olmak isteyen kadın, şehirdeki diğer kadınları da kumpasının bir parçası haline getirmek istemiş ve kadınları evine çağırarak onları Hz. Yusuf ile tanıştırmıştır. Kadınların Hz. Yusuf’u görür görmez güzelliğinden, temizliğinden, heybetinden müthiş etkilendikleri, hatta ikram edilen meyveyi soymaları için verilen bıçakla yanlışlıkla ellerini kesecek kadar heyecan ve arzu duydukları ayetlerde şöyle haber verilir:
Şehirde (birtakım) kadınlar: “Aziz (Vezir)’in karısı kendi uşağının nefsinden murad almak istiyormuş. Öyle ki sevgi onun bağrına sinmiş. Biz doğrusu onu açıkça bir sapıklık içinde görüyoruz.” dedi. (Yusuf Suresi, 30)
(Kadın) Onların düzenlerini işitince, onlara (bir davetçi) yolladı, oturup dayanacakları yerler hazırladı ve her birinin eline (önlerindeki meyveleri soymaları için) bıçak verdi. (Yusuf’a da:) “Çık, onlara (görün)” dedi. Böylece onlar onu (olağanüstü güzellikte) görünce (insanüstü bir varlıkmış gibi gözlerinde) büyüttüler, (şaşkınlıklarından) ellerini kestiler ve: “Allah’ı tenzih ederiz; bu bir beşer değildir. Bu, ancak üstün bir melektir” dediler. (Yusuf Suresi, 31)
Bunun üzerine kadın, diğer kadınlara açıkça eğer Hz. Yusuf kendi istediğini yapmazsa onu iftiralarıyla ve yalanlarıyla hapse attıracağını söylemiş, bu çirkin planına ve iftiralarına bu kadınları da ortak etmiştir:
Kadın dedi ki: “Beni kendisiyle kınadığınız işte budur. Andolsun onun nefsinden ben murad istedim, o ise (kendini) korudu. Ve andolsun, eğer o kendisine emrettiğimi yapmayacak olursa, mutlaka zindana atılacak ve elbette küçük düşürülenlerden olacak.” (Yusuf Suresi, 32)
Hz. Yusuf ise maruz kaldığı bu kumpas ve büyük oyun karşısında Allah’a sığınmış, cezaevinin kendisi için daha hayırlı olacağını görmüş ve Allah’ın korumasına güvenmiştir:
(Yusuf) Dedi ki: “Rabbim, zindan, bunların beni kendisine çağırdıkları şeyden bana daha sevimlidir. Kurdukları düzeni benden uzaklaştırmazsan, onlara (korkarım) eğilim gösterir, (böylece) cahillerden olurum.” (Yusuf Suresi, 33)
Müvekkil Adnan Oktar’ın 2018’deki operasyonla birlikte yaşadıkları da bu komplonun çok benzeridir. Dikkat edilirse kadın Hz. Yusuf’un masum olduğunu bu kadınlara açıkça söylemektedir. Bu kadınlar da Hz. Yusuf’un masum olduğunu çok iyi bilmektedir. Ama bir yandan kadının şerrinden korkmaları bir yandan Hz. Yusuf’u kıskanmaları nedeniyle masum olduğunu bile bile Hz. Yusuf’un karşısında yer almışlardır.
Bu operasyon da, müvekkile olan derin ve güçlü aşklarına ve arzularına karşılık alamadıklarını düşünen bazı kadınların organize edilerek, suni bir şekilde şikayetçi haline getirilmelerinin ürünüdür. Dosyadaki hiçbir kadın doğal müşteki değildir. “Adnan Oktar’ın beni sevmesi için her şeyi yapardım”, “beni beğenmiyordu”, “beni kilolu buluyordu” gibi beyanları olan bu kadınların müvekkil Adnan Oktar’dan hiçbir zaman en ufak bir kötülük bile görmedikleri ama arzularına ve tutkularına kendi umdukları şekilde karşılık bulamadıkları da anlaşılmaktadır. Tüm kadınlara sevgi, saygı ve hürmetle yaklaşan müvekkilin iffeti ve temizliği bazı kadınların hırslarını ve kıskançlığını körüklemiş, neticesinde de akıl almaz iftiralarla dolu bir kumpasa maruz kalmasına sebep olmuştur. Tıpkı Hz. Yusuf gibi, müvekkil de cezaevinin kendisi için daha hayırlı olduğunu bizzat yaşayarak görmüş tecrübe etmiş, Allah’ın yarattığı kaderden sevgiyle ve şükürle razı olmuştur.
MÜVEKKİL ADNAN OKTAR TIPKI HZ. YUSUF GİBİ MASUM OLDUĞU BİLİNDİĞİ HALDE HAPSE ATILMIŞTIR
Hz. Yusuf kıssasında dikkat çekilen hususlardan biri de somut delillerin Hz. Yusuf’un masum olduğunu göstermesine rağmen hapse atılmasına karar verilmesidir. Hz. Yusuf’la birlikte olmak isteyen kadın aynı müvekkil Adnan Oktar’ın dosyasında olduğu gibi güya kendisine ve ailesine kötülük yapılmak istendiği iddiasında olmuş, “aile ve namus” gibi toplum nezdinde en hassas konuları kullanarak insanları manipüle etmeye çalışmıştır:
Kapıya doğru ikisi de koştular. Kadın onun gömleğini arkadan çekip yırttı. (Tam) Kapının yanında kadının efendisiyle karşılaştılar. Kadın dedi ki: “Ailene kötülük isteyenin, zindana atılmaktan veya acı bir azaptan başka cezası ne olabilir?” (Yusuf Suresi, 25)
(Yusuf) Dedi ki: “Onun kendisi benden murad almak istedi.” Kadının yakınlarından bir şahid şahitlik etti: “Eğer onun gömleği ön taraftan yırtılmışsa bu durumda kadın doğruyu söylemiştir, kendisi ise yalan söyleyenlerdendir. (Yusuf Suresi, 26)
Yok eğer onun gömleği arkadan çekilip-yırtılmışsa, bu durumda kadın yalan söylemiştir ve kendisi doğruyu söyleyenlerdendir.” (Yusuf Suresi, 27)
Onun gömleğinin arkadan çekilip-yırtıldığını gördüğü zaman (kocası): “Doğrusu, bu sizin düzeninizden (biri)dir. Gerçekten sizin düzeniniz büyüktür” dedi. (Yusuf Suresi, 28)
Görüldüğü gibi Hz. Yusuf’un masum olduğu kadının iftira attığı net, tartışmasız, somut delille sabittir. Hz. Yusuf’un gömleğinin arka tarafından yırtılmış olması kadının Hz. Yusuf ile ilişkiye girmek istediğini belgelemiştir. Şahitler de bu gerçeği teyit etmiştir. Hatta kadının günahkar yani iftiracı ve yalancı olduğu Hz. Yusuf’un ise masumluğu bizzat eşi, dönemin iktidarı tarafından kabul de edilmiştir:
“Yusuf, sen bundan yüz çevir. Sen de (kadın) günahın dolayısıyla bağışlanma dile. Doğrusu sen günahkarlardan oldun.” (Yusuf Suresi, 29)
Ancak buna rağmen Hz. Yusuf’un hapse atılması görüşü ağır basmıştır:
Sonra onlarda (Yusuf’un iffetine ilişkin) delilleri görmelerinin ardından, mutlaka onu belli bir vakte kadar zindana atmak (görüşü) ağır bastı. (Yusuf Suresi, 35)
Müvekkil Adnan Oktar’ın da binden fazla somut delille masumluğu açıktır. Dosyada mevcut olan yazışmalar, telefon tapeleri, fotoğraflar “bize cinsel saldırıda bulunuldu” diyen kadınların gerçekte kendilerinin şiddetli bir arzu ve istekle talepte bulunduklarını ortaya koymaktadır. Türkiye’nin en önde gelen ceza hukukçuları ve Yargıtay Onursal başkanları dahi “bu dosyada suç da yok örgüt de yok cinsel saldırı da yok” demişler, bilimsel görüşlerini dosyaya sunmuşlardır. Baskı, tehdit veya maddi çıkar vaadiyle müşteki yapılan kadınların ifadelerinde toplam 1500’den fazla yalan ve çelişkili beyan ortaya çıkmıştır. Nitekim dosyayı 1.5 yıl boyunca satır satır inceleyen İstinaf Heyeti de yerel mahkemenin ceza kararını bozmuş, “beraat etmeleri gerekir” diyerek tutukluların tahliyesine karar vermiştir. Tüm bunlara rağmen, bu somut lehe delillerin hepsinin birden yok sayılması ve müvekkil Adnan Oktar’ın halen tutuklu olması kaderinde birebir Hz. Yusuf’un sünnetini yaşamasının apaçık göstergesidir.
HZ. YUSUF’UN İFTİRAYA MARUZ KALDIĞI, BİZZAT İFTİRA ATAN KADINLARIN İTİRAFLARIYLA AÇIĞA ÇIKMIŞTIR
Tüm toplumun gözü önünde, masum olduğu ortadayken hapse atılan Hz. Yusuf toplamda 10 yıl boyunca cezaevinde kalmıştır. Bu süre zarfında Allah onun güzelliğine güzellik, gücüne güç, sağlığına sağlık, imanına derinlik katmıştır. Yıllar boyunca cezaevinde tutulduktan sonra Allah’ın dönemin yöneticilerine Hz. Yusuf’un aklına, ferasetine, dürüstlüğüne, vicdanına, derin kavrayışına muhtaç olduklarını göstermesiyle Hz. Yusuf cezaevinden çıkmıştır. Hz. Yusuf, cezaevinden çıkarılması için gönderilen elçiye önce kendisine iftira atan kadınlara gerçeğin sorulmasını ve onlardan olayın doğrusunun öğrenilmesini talep etmiştir. Haklılığının ve masumluğunun somut delille ortaya konmasını istemiştir.
Hükümdar dedi ki: “Onu bana getirin.” Ona elçi geldiğinde (Yusuf:) “Efendine (Rabbine) dön de ona sor: “Ellerini kesen o kadınların durumu neydi? Doğrusu benim Rabbim, onların hileli düzenlerini gerçekten bilendir.” (Yusuf Suresi, 50)
(Hükümdar topladığı o kadınlara:) “Yusuf’un nefsinden murad almak istediğinizde sizin durumunuz neydi?” dedi. Onlar: “Allah için, haşa” dediler. “Biz ondan hiçbir kötülük görmedik.” Aziz (Vezir)in de karısı dedi ki: “İşte şu anda gerçek orta yere çıktı; onun nefsinden ben murad almak istemiştim. O ise gerçekten doğruyu söylenlerdendir.” (Yusuf Suresi, 51)
Kadınlar, üzerlerindeki baskı ve dayatma kalktığında Hz. Yusuf’a iftira attıklarını, Hz. Yusuf’un masum olduğunu itiraf etmişlerdir. Adnan Oktar Davası dosyasında da yargılama sürecinde bazı kadınlar baskı ve tehditle korkutularak iftira atmaya mecbur bırakıldıklarını söyleme cesareti göstermişler, ancak bu itiraflarının hemen ardından yeni dayatmalara maruz kalmışlardır. Örneğin Merve Bozyiğit isimli etkin pişman sanık mahkeme huzuruna geldiğinde emniyette zorla iftira atması için kendisine baskı yapıldığını söylediğinde, normalde olması gereken bu zulmü ve hukuksuzluğu yapan polisler hakkında işlem yapılması iken, tarihte benzeri görülmemiş bir biçimde kendisinin tutuklanması kararı çıkmıştır. Netice olarak da diğer kadınlar doğruları itiraf etmekten daha çok çekinir hale gelmişledir. Özgür bir ortam olduğunda, bu kadınlar üzerindeki baskı tam anlamıyla kalktığında müvekkil Adnan Oktar’a kurulan kumpası tüm detaylarıyla topluma açıklayacakları açıktır.
HZ. YUSUF’UN CEZAEVİ DÖNEMİNİN DEVLETİN ONU BİR DENEMESİ OLDUĞU, ÇIKTIKTAN SONRA MISIR’IN HAZİNELERİNİN BAŞINA GEÇMESİNDEN ANLAŞILMAKTADIR
Hz. Yusuf’un cezaevinden çıktıktan sonra Mısır’ın Hükümdarı “senin bizim yanımızda önemli bir yerin var” diyerek onu karşılamış, ona önemli bir yöneticilik görevi vermek istemiş, Hz. Yusuf da kendisinin güvenilir olduğunu söyleyerek, yetenekli olduğu konuyu açıklayarak Mısır’ın hazinelerinin başına geçmiştir.
Hükümdar dedi ki: “Onu bana getirin, onu kendime bağlı kılayım.” Onunla konuştuğunda da (şöyle) dedi: “Sen bugün bizim yanımızda (artık) önemli bir yer sahibisin, güvenilir (bir danışman-yönetici)sin.” (Yusuf Suresi, 54)
(Yusuf) Dedi ki: “Beni (bu) yerin (ülkenin) hazineleri üzerinde (bir yönetici) kıl. Çünkü ben, (bunları iyi) bir koruyucuyum, (yönetim işlerini de) bilenim.” (Yusuf Suresi, 55)
İşte böylece Biz yeryüzünde Yusuf’a güç ve imkan (iktidar) verdik. Öyle ki, orada (Mısır’da) dilediği yerde konakladı. Biz kime dilersek rahmetimizi nasib ederiz ve iyilik yapanların ecrini kayba uğratmayız. (Yusuf Suresi, 56)
Hükümdarın Hz. Yusuf’un güvenilir olduğuna kanaatinin gelmesi hapiste kaldığı süre boyunca gösterdiği sabrın, yüksek ahlakın, sadakatin, vefanın, aklın, vicdanın, devlete bağlılığının dönemin devlet yöneticileri tarafından tespit edildiğini göstermektedir. Hz. Yusuf, tüm deliller lehine olduğu halde, masum olduğu tüm toplum ve önde gelenler tarafından bilindiği halde, sadece birkaç kadının delilsiz sözlü beyanları, iftiralarıyla hapse atılmıştır. Bu büyük haksızlık karşısında bir kere bile isyan etmemesi, kesintisiz olarak güzel ahlak göstermesi, sabırlı ve vicdanlı davranması devletlerin zaman zaman önemli gördüğü insanları test edip denemesine bir örnektir. Bu mühim testi geçenler güvenilir insanlar olduklarını ispatlamış olurlar. Burada dikkat çeken bir diğer husus da Hz. Yusuf’un kendinin başarılı olacağını bildiği, yapabileceğinden Allah’ın izniyle emin olduğu konuyu hükümdara söylemesidir. “Bana bu konuyu verin ben bunu kısa sürede hallederim.”, “Bana bunu emanet edin ben bunu yaparım.” şeklinde güvence vermesi önemli bir detaydır.
Sonuç olarak;
Müvekkil yaklaşık 8 yıldır cezaevinde tek başına tutulmaktadır. Haksız ve hukuksuz olarak aldığı 360 defa müebbet anlamına gelen 8658 yıl hapis cezası bir yana, Türkiye’de başka hiç kimseye uygulanmayan avukat görüş kısıtlılığı da uygulanmaktadır. Hakkında hemen her gün karalama nitelikli haberler yapılmakta, cahilce ve anlamsız bir linç kampanyası 8 yıldır kesintisiz devam ettirilmektedir. Verilmiş olan hüküm Yargıtay tarafından da hukuka aykırı bir şekilde onandığı halde müvekkile husumet duyanlar hala yatışmamakta, televizyonlarda milyonların gözü önünde açıkça cinayete teşvik ederek “öldürülmesi gerektiği” hezeyanlarını dile getirmektedirler. Müvekkile karşıt olanların, kumpası organize edenlerin ve bir şekilde bu kumpasın içinde yer almış olanların haksız olmanın getirdiği ve dürüst olanın mutlaka üstün geleceğini bilinçaltlarında biliyor olmalarından kaynaklanan bir panik ve çırpınış içinde oldukları görülmektedir.
Onların tüm bu paniği ve anlamsız çırpınışları karşısında müvekkil Adnan Oktar’ın büyük bir sakinlik, huzur ve teslimiyetle cezaevinin hayırlarından ve bereketlerinden istifade ediyor olması ise Allah’a olan sonsuz güveninden, aşkından, sadakatinden ve imanından kaynaklanmaktadır. Dünya hayatının tamamının beynin içinde Allah’ın izlettiği bir görüntüden ibaret olduğunu bilen müvekkil Adnan Oktar Allah’ın muhteşem bir akıl, sanat, hikmet, güzellik ve iyilikle yarattığı görüntüyü Allah’a gönülden bir güvenle izlemektedir.
Müvekkilin tahliye olmak gibi bir beklentisi yoktur. Dünyaya dair bir iddiası ve talebi de yoktur. Tek arzusu Allah’ı olabilecek en yüksek bağlılık ve derinlikle sevmek, bu yüksek ve güçlü sevgisini en güzel şekilde ifade edebilmek, Allah’ın rızasının en fazlasını kazanmaktır. Müminlerin müdafisinin Allah olduğunu bilen ve her şeyin hakimi ve sahibi olan Allah’ın yarattığı her olayın sonsuz hikmet ve hayır olduğundan emin olan müvekkil için cezaevindeki her günü hayır ve iyiliktir.
Geçmişte de müvekkil Adnan Oktar’ı kendilerince yok etmek isteyenlerin sayısız kumpasları hatta suikast girişimleri dahi olmuştur. Ancak Allah her defasında bu tuzakları bozmuş müvekkil en ufak zarar görmek bir yana çok daha güçlü, sevinçli, dinç, sağlıklı olarak hayatına devam etmiştir. Allah sevenlerinin sayısını kat kat arttırmış, her defasında birbirinden değerli, samimi, akıllı, genç, güzel insanı çevresinde kenetlemiştir. Müvekkil kendine kurulan tuzaklardan birçok hayır kazanarak çıkarken bu tuzakları kuranların birçoğu eceliyle vefat etmiş, unutulup gitmiştir. Bir zamanlar “Adnan Oktar bu defa bitti”, “Adnan Oktar bu defa yandı” diyerek kendilerince tuzaklarını kutlayanlar bugün ahiretten müvekkilin cezaevinde adeta cennet bahçesinde yaşar gibi sevinçli, huzurlu, sevgi ve sağlık dolu hayatını izlemektedirler.
Saygılarımızla kamuoyunun bilgilerine sunarız. 05.07.2026