Gazeteci Nevşin Mengü 19.08.2026 tarihinde kendi YouTube kanalında yayınlanan programda, Alparslan Kuytul soruşturmasına yönelik değerlendirmelerde bulunurken, müvekkilimiz Adnan Oktar’ın yargılandığı dava ile asılsız bir benzetme yapmış ve bazı yorumlarda bulunmuştur. Sayın Mengü’nün bu yorumlara referans olarak kullanmış olduğu bilgilerin tamamı gerçek dışı olup, bu iddiaların asılsızlığı yargılama sürecinde kesin bir şekilde ispatlanmıştır. Hukuksuzluk ve adaletsizliğin son derece yaygın olduğu bu dönemde, Sayın Nevşin Mengü algı operasyonu amacıyla yayılan iftira ve karalamaları değil gerçekleri esas aldığında hem izleyicilerini doğru bilgilendirmiş hem de halkı yanıltıcı bilgiyi alenen yaymamış olacaktır.

Şunu da önemle vurgulamak gerekir ki, müvekkil Adnan Oktar Nevşin Hanım’ın kendisiyle ilgili açıklamalarından dolayı herhangi bir kırgınlık duymamaktadır. Aksine onun içinde bulunduğu koşulları tamamen anlayışla karşılamaktadır. Nevşin Hanım’ın geçmişte A9 TV kanalına gelerek Adnan Oktar ile röportaj yapması sebebiyle, sevgiden, bilgiden ve görgüden yoksun birtakım kişiler tarafından hedef alındığı bir gerçektir. Ülkemizin bugünkü atmosferinde basit bir linç kampanyasının bile gözaltı hatta tutuklanma ile neticelenebildiği de ortadadır. Bu ağır koşullar altında müvekkil Adnan Oktar, Neşin Mengü’nün kendisini korumak adına -aslında inanmasa dahi- bu tür savunma mekanizması içeren açıklamalar yapmasında bir mahsur görmediğini ifade etmektedir.
Nitekim müvekkil Adnan Oktar, kendi hanım arkadaşlarından sağlık koşulları sebebiyle cezaevinin ağır şartlarına dayanamayacak durumda olanların kendilerini kurtarabilmesi adına, etkin pişmanlıktan yararlanmaları için gerçek dışı beyanlar vermelerini desteklemiştir. Örneğin daha önce anafilaktik şok geçirip ölümün eşiğinden dönen Ayça Pars’ın küflü, rutubetli koğuş ortamında tekrar anafilaktik şok geçirme riskinin bulunması ve tedaviye erişim imkansızlığı nedeniyle kendisini koruması adına etkin pişman olup kurtulmasını bizzat tavsiye etmiştir. Benzer şekilde ailesinden uzakta, Bursa Yenişehir cezaevinin doğru düzgün penceresi dahi olmayan, böceklerle dolu bir hücresinde tutulan Beril Koncagül’ün (yeni adıyla Alin İzgi Demir) de etkin pişman olup kendisini kurtarması yönünde teşvikte bulunmuştur.
Sayın Mengü söz konusu yayında, Alparslan Kuytul soruşturmasında şikayetçi olan bir şahsın iddiaları üzerinden çeşitli değerlendirmelerde bulunmuştur. Şikayetçinin beyanına göre, kendisi zorla kaçırılmış, bir inşaatta rızası dışında üç gün boyunca gözleri bağlı şekilde alıkonulmuş, darp edilerek kaburgası kırılmış ve sonrasında zor ile ve tehditle kendisine borç senetleri imzalatılmıştır. Yargıya aksettirilmiş olan bu iddiaların doğruluğu elbette adli makamlarca araştırılacak ve yargılama neticesinde maddi gerçek ortaya çıkacaktır. Müvekkil Adnan Oktar, bir suç isnadı varsa bunun mutlaka hukuka uygun ve adil bir şekilde soruşturulması gerektiğini savunmakta; henüz doğruluğu kanıtlanmamış isnatlar üzerinden insanların karalanmasını hiçbir şekilde kabul etmemektedir.
Sayın Mengü, Kuytul soruşturmasına dair bu detayları aktardıktan sonra bu duruma hiç şaşırmadığını, çünkü bunun çok benzerinin Adnan Oktar Davası’nda da görüldüğünü ifade etmiştir. Kendisinin demokrat ve aydın kimliğiyle bağdaşmayan -ve içinde bulunduğu baskı ortamı nedeniyle mecbur kalarak yaptığı anlaşılan- bu değerlendirme son derece şaşırtıcıdır.
Anlaşılan o ki sayın Mengü bu hususta yanılmış, belki de yanıltılmıştır. Zira ‘çok benzerini gördük’ diye atıfta bulunduğu eylemler Adnan Oktar Dava dosyasında hiçbir zaman mevzubahis olmamıştır. Öne sürdüğü isnatların bir kısmı iddianamede dahi yer almazken, bir kısmından da müvekkil Adnan Oktar ve arkadaşları BERAAT kararlarıyla tamamen aklanmışlardır.
Sayın Mengü’nün bu konuda hataya düşmesine, Adnan Oktar Davası iddianamesinde yer alan bazı müşteki ve etkin pişman sanıkların soyut beyanlarının, bir kısım basın organlarında ve sosyal medyada kara propaganda amacıyla sürekli tekrarlanması sebebiyet vermiş olabilir.
Zira Sayın Mengü’nün konuşmasına dayanak yaptığı bu kurguları öne süren kişiler, Adnan Oktar Davası yargılama sürecinde hukuka aykırı şekilde müebbet hapis cezasına çarptırılma korkusuyla hareket eden, kendilerini bundan kurtarabilmek adına her türlü soyut, dayanaksız ama sansasyonel senaryoyu dile getiren şahıslardan ibarettir.
Aslında korku ve tehdit sebebiyle iftira atabilen insanların varlığına Sayın Mengü’nün hiç şaşırmamış olması gerekirdi, çünkü kendisi İstanbul Büyükşehir Belediyesi (İBB) soruşturmasının başlangıcından bugüne kadar yürütülen süreçte;
⇒ TIPA TIP AYNI BASKI VE ZORLAMALARIN YAPILDIĞINI,
⇒ İNSANLARIN KORKUTULDUKLARI İÇİN GERÇEK DIŞI BEYANLARDA BULUNDUKLARINI,
üzülerek, kınayarak, yadırgayarak defalarca bizzat dile getirmiş, bir an önce bu hukuksuzluktan dönülmesi gerektiği yönündeki temennilerini açıklamıştır. Örneğin,
⇒ 23.02.2026 tarihli programında, Dilek İmamoğlu’nun kardeşinin etkin pişmanlık hükümlerinden yararlanan bir sanığın soyut beyanları üzerine tutuklanmasını şu sözlerle eleştirmiştir:
“Acaba burada şöyle bir şey mi oluyor? Mesela uyuşturucudan alınıyor birisi, e bakıyor bazı isim ya da avukatları belki böyle yönlendiriyor, bilmiyorum ki. Çünkü bazı anahtar kelime değerindeki isimleri verirsen serbest bırakılıyorsun, ev hapsine çıkıyorsun; hani ‘yakandan düşüyor sistem’ mi deniyor acaba?
Dolayısıyla böyle bir anahtar kelime. ‘Heh işte İmamoğlu’nun kayın biraderi de çekiyordu’ diyorsun, hop “Ha, tamam o zaman’ diyor. Suçtan kurtulmak için mi yapıyor acaba? Böyle mi yönlendiriyor belki avukatları?
Bakıyorlar böyle bir uygulama var, ‘Aha böyle bir… Ben de müvekkili böyle bir çıkarayım’ diyor. Şimdi bu da var literatürde, yani suçtan kurtulmak için iftira atma, bu da var normalde. Suçtan kurtulmak için birisine iftira atmak da bir suç tabii.”
⇒ 17.03.2026 tarihli programında, etkin pişman sanıkların soyut beyanlarının tek başına hükme esas alınamayacağını, hukuken sadece somut delillerin dikkate alınması gerektiğini önemle dile getirmiştir:
“Şimdi bundan sonra şunu görmemiz lazım bizim, özellikle bu etkin pişmanlıkçılarda bir somut delil görmemiz lazım bu davanın duruşmasında, yani ‘duydum’, ‘biliyorum’ gibi değil. Tamam daha çok başındayız, daha çok insan dinlenecek, çok etkin pişmanlıkçı dinlenecek ama artık şeyi görmemiz lazım; somut ne bileyim işte, şu şu şu dekont, şu şu şu görüntü, ya da işte birden fazla kişinin aynı şekilde beyan vermesi lazım ‘hakikaten o çanta alındı, oradan oraya götürüldü, içinde de para vardı, biz de gördük’ falan diye birkaç kişinin bunu anlatabiliyor olması lazım.”
⇒ 10.06.2026 tarihli programında ise insanların korkutularak hapse atıldıklarını ve adli süreçlerin bir cezalandırma veya terbiye aracı olarak kullanıldığını şu cümlelerle açıkça ortaya koymuştur:
- “Şimdi de böyle ‘Atalım içeri yatsın anasını satayım’, ne bileyim işte, millet de korksun ya falan. İnsanlar niye korksun? Niye korkutuluyor herkes? Niye bütün sektörlere korku salınıyor sürekli, bunu anlayabilmiş değilim… Herkes öyle çıtır çerez gibi içeri atılıyor; giriyorsun, yatıyorsun öyle. Sonra hakkında komplo teorileri, müthiş bir itibar suikasti, ne bileyim kız arkadaşından bilmem neye kadar bütün Türkiye öğreniyor… İnsanlar niye alınıyor, niye? Boş yere yatmasın insan ya, hapiste yatmak çok ağır bir şey.”
Sayın Mengü 05.05.2026 tarihli programında da ülkenin içinde bulunduğu mevcut koşulların demokrasi ve hukukla bir ilgisi kalmadığını vurgulayarak, süreci ‘’hukuk oldu guguk’’ ifadeleriyle eleştirmiştir. 12.02.2025 tarihli Nefes gazetesindeki köşe yazısında da rasyonalitenin hayatımızdan tamamen çıktığından, tutarsızlığın, çelişkinin, kişiye göre muamelenin ve hukuksuzluğun siyasetin ayrılmaz bir parçası haline geldiğinden yakınmaktadır.
Tüm bu gözlemleri yapıp eleştirilerini açıkça dile getiren Sayın Mengü, eleştirdiği hukuksuzlukların ve zorlamaların TIPA TIP AYNILARI Adnan Oktar Davası’nda yaşandığı halde, aynı yöntemlerle yani korkutma, dayatma ve zorlamayla elde edilmiş soyut beyanlara dayanarak müvekkil Adnan Oktar ve arkadaşlarına yönelik haksız eleştiriler yöneltmektedir.
Üstelik Sayın Mengü sadece İBB Davası özelinde değil, örneğin Osman Kavala, Selahattin Demirtaş ve komedyen Deniz Göktaş Davası’nda da adalet mekanizmasının işleyişini eleştirmekte, yaşandığı ileri sürülen hukuk ihlallerine dikkat çekerek bunların son bulması gerektiğini sıklıkla dile getirmektedir.
Ne var ki konu Adnan Oktar Davası olunca ilginç bir şekilde demokratik hassasiyetler ve tutarlılık ortadan kalkmakta, her türlü zorlama ve baskıyla elde edilmiş hayali anlatımlar sanki kesin birer gerçekmiş gibi kabul görmektedir.
Kuşkusuz bu durum samimiyetten son derece uzak bir yaklaşımdır. Bugün ülkece karşı karşıya kalınan yapısal sorunların temelinde de “Siyasi veya ideolojik olarak kendime yakın bulduğum kişilere yapılan her hukuksuzluğa karşı dururum, ancak fikirlerine, hayat görüşün ve ideolojisine karşı olduğum kişilere ne yapılırsa yapılsın umursamam” şeklindeki çifte standartlı davranış tarzı yatmaktadır.
Müvekkil Adnan Oktar, Sayın Mengü’nün demokrat kimliğini takdir etmekte, modern, aydın, bakımlı, nezaketli bir hanım olarak mesleğine gösterdiği titizliği beğenmektedir. Kendisinin dürüst ve vicdanlı bir insan olduğu konusunda hiçbir tereddüdü bulunmamaktadır. Ancak tek taraflı ve baskıyla, zorlamayla ve korkutularak hukuksuz şekilde elde edilmiş birtakım beyanlara dayanarak kamuoyuna açık yorumlar yapmadan önce konunun bir diğer tarafına da danışarak objektif bilgi edinmesi gerektiği açık bir gerçektir.
Nitekim kendisi de aslında bu tarafsızlık ilkesini benimseyen bir gazeteci olduğunu 25.03.2026 tarihli programında açıkça beyan etmiştir. Sayın Özgür Özel’in kendisi hakkındaki iddialara verdiği cevabı aktarırken, iddiaların muhatabı olan karşı tarafın görüşlerine de yer vereceğini şu sözlerle dile getirmiştir:
“Mesela Cumhurbaşkanı Erdoğan bir şey derse Özgür Özel’in iddiaları ile ilgili, biz buna da, ben buna da yer veriyorum, buna da yer veriyoruz. Akın Gürlek cevap verirse, verdiği zaman buna da yer veriyoruz değil mi yani, çünkü öbür türlü anlaşılmaz mesele. Yani meseleyi bizi izleyenlerin anlayabilmesi için ‘Bunlar bunu diyor, bunlar bu cevabı veriyor’ diye yayınlamak lazım.”
Öte yandan Sayın Mengü, bu demokratik ve tarafsız yayıncılık ilkesini içtenlikle benimsediğini 21.08.2026 tarihli programında da açıkça ortaya koymuştur. Birlikte program yaptığı gazeteci Alparslan Akkuş, tutuklu yargılanan Etimesgut Belediye Başkanı Erdal Beşikçioğlu hakkında değerlendirmede bulunurken ‘’Yanlış anlaşılmasın, içerideki insan bana cevap hakkı olmadığı için çok sert konuşacak halim yok.’’ Dediğinde, Sayın Mengü bu yaklaşımı başıyla defalarca onaylayarak tasdik etmiştir.
Müvekkil Adnan Oktar da 8 yılı aşkın bir süredir kesintisiz ve haksız olarak hapiste tutulmaktadır. Kendisi, şahsına yönelik yürütülen kara propagandaya, asılsız iddialara ve hayali isnatlara karşı masumiyetini yüzlerce somut delille ortaya koymuş durumdadır.
Sayın Mengü, programında Adnan Oktar Davası’na ilişkin basında öne sürülen dayanaksız iddialara yer verdiği gibi, daha önce kendisine müvekkilin avukatları tarafından ulaştırılan somut delil, bilgi ve verilere de yer vermelidir. En azından bir dava dosyasının en önemli maddi unsuru kabul edilen uzman bilirkişi raporlarını incelemeli; Türk Ceza Kanunu’nu kaleme alan duayen hukukçuların, Yargıtay onursal daire başkanlarının, adli tıp ve siber bilişim uzmanlarının Adnan Oktar Davası hakkındaki bilimsel görüş ve mütalaalarını izleyicilerine aktarmalıdır. Sayın Mengü ancak bu şekilde, baskı ve dayatmayla müşteki yapılan, cezaevi korkusuyla etkin pişman olan şahısların iftiraları üzerine kurulu iddianamedeki kurguların tek tek nasıl çürütüldüğüne şahitlik edebilir ve kamuoyunu doğru bilgilendirebilir.
Bu doğrultuda kendisine daha önce defalarca sunulmuş olan yüzlerce sayfalık delil, belge ve hukuki gerçeklerin kısa bir özetini yeniden hatırlatmak gerekirse:
Adnan Oktar Dava dosyasında, Alparslan Kuytul soruşturmasında iddia edilen kaçırma, zorla tutulma, darp, işkence veya rıza dışı zorla senet imzalatarak malları ele geçirme niteliğinde tek bir suçlama dahi bulunmamaktadır.
Sayın Mengü’nün programında iddia ettiği şekilde, ‘’köle yapılmış kadınlar’’ şeklinde bir durum kesinlikle mevzuubahis değildir. 11 Temmuz 2018 tarihinde, sabaha karşı saat 03.30’da 125 ayrı adrese eş zamanlı olarak gerçekleştirilen baskınlar neticesinde, evlerde zorla tutulan, hürriyetinden yoksun bırakılan veya uygunsuz vaziyette bulunan tek bir kadına dahi rastlanmamıştır.
Söz konusu operasyon öncesinde 2 yıla yakın bir süre boyunca teknik ve fiziki takip yapılmıştır. Devlete ait birimlerce yürütülen kapsamlı araştırmalarda dahi rızası dışında alıkonulan tek bir kadının varlığına dair hiçbir bulguya rastlanmamıştır.
Operasyon anında ve sonrasında yürütülen adli süreçlerde gerek Emniyet müdürlüğünde gerek Sulh Ceza Hakimliği huzurunda ifade veren tek bir kadın dahi, rızası dışında veya zorla alıkonulduğuna dair en ufak bir beyanda bulunmamıştır. Tutuklanarak cezaevine konulan birkaç genç kız, kendilerini ziyaret eden bazı avukatlar tarafından “Etkin pişman olup Adnan Oktar’a suç atacaksın, aksi takdirde buradan asla çıkamayacaksın, güneş yüzü göremeyeceksin.” şeklinde açıkça tehdit edilmiş ve baskıya maruz bırakılmışlardır. Söz konusu kişiler cezaevinden çıkabilmek için, operasyondan aylar sonra bu yönde iftira atmak zorunda kalmışlardır.
Bu durumun en somut örneklerinden biri Beril Koncagül’dür (yeni adıyla Alin İzgi Demir). Tutuklanıp İstanbul dışındaki bir hapishaneye sevk edilene kadar tek bir yakınması bulunmazken, aylar sonra kendisini ziyarete gelen bir avukatın, iftiraları kabul etmediği takdirde bir daha asla dışarı çıkamayacağını söylemesi üzerine sözde ‘’esir tutulma’’ senaryosuna sarılmıştır.
Beril Koncagül’ün şahsi sosyal medya hesapları, ileri sürdüğü ‘esir tutulma’ senaryosunu tamamen yalanlayan yüzlerce fotoğraf ile doludur. Kadının, müvekkil Adnan Oktar’ın yakın arkadaş olduğu dönemde Bebek sahilinde tek başına spor yaparken, alışveriş merkezlerinde ve lüks butiklerde alışveriş yaparken, seçkin restoranlarda yemek yerken, hatta gece hayatına ait eğlence mekanlarında vakit geçirirken çekilmiş sayısız fotoğrafı mevcuttur.
Katıldığı çeşitli organizasyonlarda Türkiye’nin en ünlü sanatçılarıyla samimi bir şekilde el ele, kol kola pozlar verdiği ve onlarla birlikte şarkılarına eşlik ettiği görülmektedir. Aynı şekilde ailesiyle birlikte geçirdiği anlara ait fotoğrafları da paylaşmıştır.
Tüm bu süreç boyunca elinden düşürmediği son model akıllı cep telefonunun yanı sıra, kendi kullanımında olan tablet ve dizüstü bilgisayarlarıyla 7/24 internete bağlı bir hayat yaşamaktadır. Yıllar boyunca neredeyse her gün televizyon kanalında canlı programlara katılmış, belgesel çekimlerinde yer almış ve kamuoyunun gözü önünde karaoke eşliğinde özgürce dans etmiştir. Bu yaşam tarzının, iddia edilen “esir ve köle” bir kadının hayatıyla bağdaşmasının hukuken ve mantıken imkansız olduğu açık bir gerçektir.
NEVŞİN HANIM GERÇEĞİ ÖĞRENMEK VE ANLATMAK İSTİYORSA, İŞTE SOMUT DELİL DENİLEN ŞEY TAM OLARAK BUNLARDIR.
Beril Koncagül, operasyon sabahı Kandilli’deki ikamete polislerin gelmekte olduğunu öğrendikten sonra, yanına kedisini de alarak oradan ayrılmış ve daha sonra teyzesinin evindeyken gözaltına alınmıştır.
Bir an için “esir tutulma” senaryosunun gerçek olduğu varsayılsa dahi, polislerin gelişini bir kurtuluş fırsatı olarak görüp sözde yaşadıklarını derhal anlatması beklenirdi. Ne var ki Beril Koncagül gerek Mali Şube’deki resmi ifadesinde gerekse Sulh Ceza Hakimliği’ne çıkarıldığındaki ifadesinde hiçbir esaret beyanında bulunmamış, bilakis şahsına ve müvekkile yönelik tüm iddiaları şiddetle reddetmiştir.
Beril Koncagül cezaevinde tutulduğu süre zarfında bazı husumetlilerin ailesine yoğun baskı uyguladığını ve kendisini iftiracı yaptırmak için ailesini araç olarak kullandıklarını beyan etmiş, kendi el yazısıyla 2 kez İstanbul Cumhuriyet Savcılığı’na resmi dilekçe sunarak maruz kaldığı baskıya karşı yardım istemiştir.
Beril Koncagül cezaevinde tutuklu kaldığı süre boyunca müvekkil Adnan Oktar’a ve diğer sanıklara aylar boyunca onlarca samimi mektup göndermiştir. Toplamda yüzlerce sayfayı bulan bu mektuplarda kendi el yazısıyla müvekkile olan büyük özlemini, derin saygısını ve sevgisini sayısız kere dile getirmiş, tahliye olduktan sonra birlikte gerçekleştirmek istediği planları detaylıca yazmıştır. Mektupları neşeli emoji çizimleri, sevimli karikatürler ve kalplerle dolup taşmaktadır.
Beril Koncagül Bursa Cezaevinde tutulduğu halde İzmir Barosu’na kayıtlı olan ve hayatında daha önce hiç görmediği, tanımadığı bir avukat tarafından defalarca ziyaret edilmiş ve bu süreçte gökyüzünü bir daha görebilmesinin tek şartının müvekkil ve arkadaşları aleyhindeki iftiraları kabullenmek olduğuna ‘’ikna edilmiştir.’’ Hayatında daha önce hiç tecrübe etmediği cezaevinin zorluklarına ancak 7 ay dayanabilen Beril Koncagül, aylarca sürdürülen ‘iftira at, kurtul’ baskılarına en nihayetinde boyun eğmiştir.
NEVŞİN HANIM GERÇEĞİ ÖĞRENMEK VE ANLATMAK İSTİYORSA, İŞTE SOMUT DELİL DENİLEN ŞEY TAM OLARAK BUNLARDIR.
Sayın Mengü’nün, ve basındaki çok sayıda gazeteci ile yorumcunun, konu İBB Davası olunca asla ve asla kabul etmek istemediği, doğruluğunu kılı kırk yararak soruşturduğu, adeta ‘’atomlarına ayırarak mercek altına aldığı’’ ve çelişkilerini yakalamaya çalıştığı etkin pişman ifadelerinden kat kat daha tutarsız, daha soyut ve daha hayali bir senaryo öne süren bu kadının beyanları, ne gariptir ki Sayın Mengü gibi bir kısım gazeteciler tarafından hiç sorgulanmaksızın muteber sayılmaktadır.
Bu tavrın samimi, dürüst, demokrat bir yaklaşım olmadığı, gazetecilik meslek etik ilkelerinin en başında yer alan şüphecilik ve tarafsızlık ilkeleriyle hiçbir şekilde örtüşmediği çok açıktır.
Üstelik, yukarıda somut delilleriyle örneğini verdiğimiz bu vaka, savunma dosyalarında yer alan onlarca hukuki delilden sadece bir tanesidir. Buna benzer şekilde, Adnan Oktar Davası’nda hayali iddiaların somut delillerle çürütüldüğü daha birçok örnek mevcuttur ve kendisi de bu delilleri aslında çok yakından bilmektedir.
Saygılarımızla kamuoyunun bilgilerine sunarız. 24.08.2026