Konu : Müvekkil Adnan Oktar’ın yargılandığı ana davaya, müvekkil ve arkadaşlarının suç örgütü olmadıklarına, isnat edilen suçların işlenmediğine dair görüş sunan Türkiye’nin önde gelen hukukçularının görüşlerinin özetlendiği dilekçemizdir.
AÇIKLAMALAR :
Müvekkil Adnan Oktar ve arkadaşlarının yargılandıkları ana dava dosyasına sunulan mütalaa ve savunma dilekçelerinin büyük kısmı; Türk Ceza Hukuku doktrinine yön vermiş, yıllarca hâkim, savcı ve Yargıtay üyelerini bizzat yetiştirmiş, ceza hukukunun nasıl anlaşılması ve uygulanması gerektiğini öğreten Türkiye’nin önde gelen Ceza Hukuku Profesörleri, Yargıtay Eski Üyeleri, Yargıtay Onursal Ceza Daire Başkanları ve kıymetli akademisyenler tarafından sunulmuştur.
Yıllarca hukuku anlatan, adaleti öğreten ve kanunların uygulanışına yön veren bu hukuk duayenleri, ana dava dosyasına sundukları mütalaalarında ve savunma dilekçelerinde açık ve tartışmasız biçimde;
- MÜVEKKİL VE ARKADAŞ GRUBUNUN BİR SUÇ ÖRGÜTÜ OLMADIKLARINI,
- İSNAT EDİLEN SUÇLARI İŞLEMEDİKLERİNİ,
- Özetle bu dava dosyasında SUÇ VE SUÇ UNSURU OLMADIĞINI HER SUÇ İSNADI İÇİN SOMUT VERİLERLE ortaya koymuşlardır.
Kuşkusuz bu somut veriler, sıradan akademik görüşler değildir.Mütalaaları veren ve savunma dilekçelerini sunan profesörlerin bir kısmı, bazı KANUNLARIN BİZZAT YAZARIDIR. Oluşturulan kanunun ne amaçla ne hedeflenerek ve ne gözetilerek yazıldığını en iyi bilen, devletin de bilgisine tecrübesine kanaat ve karar yeteneğine güvenerek kanun yazma yetkisi verdiği ve yazdıkları kanunları kabul ettiği kişiler olduklarından, kanunun uygulama sırasındaki suistimalini de en iyi analiz edecek kişiler bizzat kendileridir.Üstelik bu değerli hukuk duayenlerinin birçoğu, söz konusu duruşmalarda görev yapan hakimlerin de HOCALARIDIR. Onları yetiştiren kişilerdir. Hakimler; bu değerli hocaların bilgi birikimleri, fikirleri ve tecrübelerine dayanarak yetişmişlerdir.Her ne kadar hakimlerimiz ve savcılarımız oldukça tecrübeli ve yetenekli olsalarda; yıllarını bu mesleğe vermiş, sayısız hakimi hatta hocayı yetiştirmiş, hocaların hocası sıfatını kazanmış duayen profesörlerin bilgi ve tecrübesine hepsinin sahip olması imkansızdır. Dolayısıyla hakimlerin kararlarında, hocaları hükmündeki bu kişilerin fikirleri çok kıymetli birer yol gösterici; mevzu bahis mütalaalar da dava için son derece yönlendirici ve önem teşkil eden hukuki rehberlerdir.
Açıktır ki; bu kıymetteki hukuki mütalaalarının ve savunma dilekçelerinin, ceza yargılamasında görmezden gelinmesi, kuşkusuz yalnızca bu dosya kapsamında değil Türk Ceza Hukuku açısından İZAHI MÜMKÜN OLMAYAN BİR HUKUK VAHAMETİDİR.
Bu dilekçede bu mütalaaların ve hukuki görüşlerin bir kısmının kısa bir özetine yer verilmektedir.
Dilekçede bilimsel ve hukuki mütalaalarından ve dosyalara sundukları dilekçelerden bölümlere yer verilen değerli hukukçular:
- Prof. Dr. İzzet Özgenç
- Prof. Dr. Adem Sözüer
- Prof. Dr. Mahmut Koca
- Prof. Dr. Ahmet Gökçen
- Prof. Dr. Ümit Kocasakal
- Prof. Dr. Yusuf Yaşar
- Prof. Dr. Tolga Şirin
- Prof. Dr. Sinan Kocaoğlu
- Prof. Dr. Caner Yenidünya
- Yargıtay 4. Ceza Dairesi Onursal Başkanı Sn. Osman Yaşar
- Yargıtay 5. Ceza Dairesi Onursal Başkanı Sn. Ahmet Ceylani Tuğrul
- Yargıtay 6. Ceza Dairesi Onursal Başkanı Sn. Ali Turhan
- Yargıtay 1. Ceza Dairesi Başkanı Sn. Mehmet Yalçın
- Prof. Dr. Osman Can
- Yargıtay 4. Hukuk Dairesi Onursal Başkanı Sn. Bilal Kartal
- Yargıtay 11. Ceza Dairesi Onursal Üyesi Sn. Kubilay Taşdemir
- Prof. Dr. Mehmet Kocaoğlu
- Yargıtay 8. Ceza Dairesi Onursal Başkanı Sn. Zeki Aslan
- Yargıtay Ceza Genel Kurulu Onursal Başkanı Abdülhalik Yıldız
- Prof. Dr. Fatih Birtek
- Prof. Dr. Çağlar Özdemir
- Doç. Dr. Akif Asdemir
- Doç. Dr. Can Canpolat
- Prof. Dr. Mustafa Fatih Yavuz
- Prof. Dr. Yavuz Erdoğan
- Doç. Dr. İnanç İşten
PROF. DR. İZZET ÖZGENÇ
Türkiye’nin önde gelen ceza hukukçularından, akademisyen ve yazardır; özellikle 2005’te yürürlüğe giren yeni Türk Ceza Kanunu’nun (TCK) baş mimarlarından biri olarak tanınır. Bir dönem Cumhurbaşkanı Sayın Erdoğan’ın danışmanlığını yapmıştır.
Halen Ankara Hacı Bayram Veli Üniversitesi Hukuk Fakültesi’nde Ceza ve Ceza Muhakemesi Hukuku Anabilim Dalı Öğretim Üyesi ve Kamu Hukuku Bölüm Başkanı olarak görev almaktadır.
Yeni Türk Ceza Kanunu ile ilgili kavramları ayrıntılı bir biçimde ele aldığı TCK Gazi Şerhi isimli kitabı, ceza hukukçuları için bir başvuru kitabı niteliğindedir.
Prof. Dr. İzzet Özgenç, müvekkil Adnan Oktar’ın yargılandığı dosya için 3 ayrı hukuki mütalaa hazırlamıştır.
Prof. Dr. Özgenç 14.09.2022 tarihli mütalaasında özetle şu hususları vurgulamıştır:
Prof. Dr. İzzet Özgenç’in, örgüt suçunun olmadığı yönündeki beyanları:
- Örgütsel bir yapının suç örgütü vasfı taşıyıp taşımadığının, faaliyeti çerçevesinde işlenen suçlardan hareketle belirlemek gerektiğini; yani bir gruba suç örgütü diyebilmek için önce işlediği suçları, yani amaç suçunu somut olarak tespit edilmesi gerektiğini; yani TÜMEVARIM yönteminin kullanılmasını gerektiğini; ancak müvekkilin yargılandığı dosyada, tümdengelim yöntemi izlenerek, grubun HERHANGİ BİR SUÇ İŞLENMEDİĞİ HALDE, baştan bir suç örgütü olduğu kabul edilerek, hatalı olarak tümdengelim yöntemi uygulandığını açıklamıştır.
Prof. Dr. İzzet Özgenç’in, cinsel suç olmadığı yönündeki beyanları:
- Mahkumiyet kararında, “yazılı-görsel deliller/dijital materyaller/WhatsApp vs.” gibi genel atıflar yapıldığını; ancak her bir müşteki bakımından hangi maddi unsurun hangi müştekiye yönelik isnadın ispatına nasıl bağlandığının açıklanmamaktadır.
- Dosya içeriği itibariyle, örnekleme yöntemiyle belirlemiş bulunduğumuz müştekiler yönünden söz konusu cinsel ilişkilerin sağlanmasına yönelik olarak cebir, tehdit veya hile kullanıldığına dair iddialarla ilgili olarak HER BİR “MÜŞTEKİ” BAKIMINDAN SOMUT BİR TESPİTTE BULUNULMUŞ DEĞİLDİR.
- Reşit kişinin rızasına dayalı olarak gerçekleştirdiği cinsel arzularını tatmine matuf fiilinin icra ediliş tarzı, belli bir dini inanç, herhangi bir dinin belirli bir yorumlanış biçimine dayandırılmış olsa bile, CEZA HUKUKU SORUMLULUĞUNU GEREKTİRMEZ; YANİ DİN İLE İRADE FESADI OLUŞMAZ.
- Maddi gerçeğin ortaya çıkartılması için, cinsel saldırı isnadında bulunan kadınların adli tıp muayenelerinin yapılması ve sanıklarla yüzleştirme yapılması gerekir, ANCAK BUNLAR YAPILMADAN MAHKUMİYET KARARI VERİLMİŞTİR.
- Müştekilerin iddiaları somut bir delil ile kanıtlanmadan sübut etmiş olarak kabul edilmiştir.
- Keza söz konusu topluluğa mensup olan kişilerin yaşantıları, ekonomik ve sosyal durumları, “müştekiler” bakımından cezbedici bir özellik taşımakta ise de bu özellik gerçekleştiği ileri sürülen ve mahkemece kabul edilen cinsel birleşmeler bakımından BİR HİLE OLARAK, KİŞİNİN İRADESİNİ ORTADAN KALDIRAN BİR SEBEP OLARAK DEĞERLENDİRİLEMEZ.
- İşbu davada “müşteki” sıfatı izafe edilen kadınlar, söz konusu topluluk içinde bulunan sair kişilerle ilgili olarak ALEYHE AÇIKLAMALARDA BULUNMADIKLARI TAKDİRDE, KENDİLERİNİN DE ŞÜPHELİ VE BİLAHARE SANIK OLABİLECEKLERİ ENDİŞESİ İLE KARŞI KARŞIYA BIRAKILMIŞLAR VE BU ENDİŞE DOLAYISIYLA “MÜŞTEKİ” SIFATIYLA AÇIKLAMA YAPMAYI YEĞLEMİŞLERDİR.
- Önemle belirtmemiz gerekir ki duygusal arkadaşlık sürecinde partnerlerden birinin diğeri tarafından tasvip etmediği belirli cinsel davranışlara maruz kalmasına rağmen bu davranışı gerçekleştiren partnerle DUYGUSAL ARKADAŞLIK İLİŞKİSİNİ DEVAM ETTİRMESİ HALİNDE, BU CİNSEL DAVRANIŞLAR BAKIMINDAN RIZASININ VARLIĞINI KABUL ETMEK GEREKİR.
Prof. Dr. İzzet Özgenç’in, yerel mahkeme tarafından yapılan usül hataları yönündeki beyanları:
- İlk derece mahkemesinin gerekçeli kararı, “malum “Ergenekon davası”nın gerekçeli kararında olduğu gibi, KES YAPIŞTIR YÖNTEMİYLE OLUŞTURULMUŞ”; bu suretle “olağan olmayan bir şekilde, MEDENİ DÜNYADA BENZERİ OLMAYAN 11.400 sahifelik bir “Gerekçeli Karar”” metni ortaya çıkmıştır.
- Nonbis in idem kuralı gereğince daha önce açılmış ve kesinleşmiş bir yargı kararı ile sonuçlanmış olan bir davanın konusunu oluşturan olaylarla ve bu dava süreci ile ilgili anlatımların bu davada dikkate alınmaması gerekirken, BU ANLATIMLAR ÜZERİNE TEKRAR HÜKÜM KURULMUŞTUR.
- İlk derece mahkemesi “bir suç olgusuna ilişkin maddi gerçeğin ortaya çıkarılması amacından ziyade, tecessüs duygularını tatmine matuf olarak”, özel hayata ilişkin bilgileri müştekilere uzun uzun anlattırmış ve “bir ayıklamaya tabi tutmadan, kes yapıştır yöntemiyle aynen gerekçeli karara” aktarılmıştır.
Prof. Dr. Özgenç 22.01.2024 tarihli mütalaasında özetle şu hususları vurgulamıştır:
Prof. Dr. İzzet Özgenç, örgüt davalarında 5 yıl altı suçlarda temyizi kabil olmaksızın kesinleşme olmasınınhukuki sakıncaları ve bu sakıncalardan kaçınmak için izlenmesi gereken hukuki yollar hakkında da bir mütalaa vermiştir:
- Bu mütalaasında: Prof. Dr. İzzet Özgenç, müvekkil Adnan Oktar’ın yargılandığı dosya için, İstanbul Bölge Adliye Mahkemesi 1. Ceza Dairesi tarafından verilen 12.4.2023 tarihli, 2023/310 Esas ve 2023/494 sayılı esastan red kararı için bir kısım sanıkların temyiz kanun yoluna başvurmaları üzerine, Yargıtay 1. Ceza Dairesinin muhtemel bozma kararının haklarında mahkumiyet hükmü kurulmuş olan, bu suretle hükümlü sıfatını alan kişilerle ilgili mahkumiyet hükümlerine etkisi üzerine bir mütalaa vermiştir. Özetle, Yargıtay tarafından birtakım sanıklar yönünden lehe bozmanın “sirayeti” konusunu tartışarak; Yargıtay’ın bir sanık lehine bozma kararı vermesi hâlinde, temyiz etmeyen diğer sanıkların bu bozmanın sonuçlarından hangi şartlarda yararlanabileceği açıklanmıştır.
Prof. Dr. İzzet Özgenç 28.11.2022 tarihli mütalaasında özetle şu hususları vurgulamıştır:
Prof. Dr. İzzet Özgenç, müvekkil Adnan Oktar’a uygulanan avukat görüş kısıtlılığı tedbirinin hukuka aykırılığı yönündeki beyanları:
- “Herhangi bir hukuka aykırı davranışı tespit edilmemiş olan bir avukatın görevini icra bağlamında bir hükümlü veya tutuklu ile yapacağı görüşmenin, hakim veya mahkeme kararına dayalı olarak da olsa, infaz görevlilerince izlenmesini ve kayda alınmasını, görüşme için beraberinde getirdiği evrakın ve hatta, yaptığı görüşme sırasında tuttuğu notların infaz görevlilerince incelenmesini gerektiren bu düzenlemenin, hukukiliğini savunmak mümkün değildir. Aslında bu düzenleme ile, avukatlık mesleğinin icrası suretiyle öğrenilen sırrın gizliliği ihlal edilmiş olmaktadır.”
- “Anayasa Mahkemesinin söz konusu kararında vurgulanan ilke şudur: İnfaz kurumunda bulunan kişinin, hükümlü de olsa, işlediğinden şüphelenilen bir fiil sebebiyle hakkında soruşturma ve kovuşturma başlatılmış ise, bu fiil hangi suçu oluşturursa oluştursun, savunma hakkının kullanılmasını engelleyecek şekilde avukatı ile görüşmesi kısıtlanamaz, bu görüşmesinin gizliliği ihlal edilemez.”
PROF. DR. ADEM SÖZÜER
Türkiye’nin en önde gelen ceza hukukçularından biridir. 2005 yılında yürürlüğe giren Türk Ceza Hukuku Reformu’nun baş mimarlarındandır. 2009-2017 yılları arasında İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi Dekanı, 2009- halen İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi Ceza ve Ceza Muhakemesi Anabilim Dalı Başkanlığı, 2012- halen Ceza Hukuku ve Kriminoloji Araştırma ve Uygulama Merkezi Müdürü, “Türkiye’de İnsan Hakları Reformlarını Uygulanmasına Destek Projesi Yürütme Kurulu Üyeliği”; Avrupa Konseyi ve Başbakanlık İnsan Hakları Başkanlığı görevlerini yürüttü. TBMM Adalet Komisyonu ve Adalet Bakanlığındaki birçok komisyonda görev yaptı. Bu süreçte, Türk Ceza Kanunu, Ceza Muhakemesi Kanunu, Ceza ve Güvenlik Tedbirlerinin İnfazı Hakkındaki Kanun ve Kabahatler Hakkında Kanun gibi temel kanunların hazırlanmasında önemli rol oynadı. Kanun çalışmalarında bilimsel görüş bildirmek dışında, kanunların tanıtımı ve öğretimi bakımından da Türkiye’nin hemen çok sayıda ilindeki, panel, seminer ve konferanslara katılmış ve Türkiye’deki reform çalışmalarını yurt dışındaki bilimsel etkinliklerde de anlatmaya gayret etmiştir. Çok sayıda ulusal ve uluslararası yayını bulunmaktadır.
PROF. DR. MAHMUT KOCA
Medipol Üniversitesi Hukuk Fakültesi Ceza ve Ceza Muhakemesi Hukuku Anabilim Dalı Öğretim Üyesi olarak görev yapmaktadır. Cumhurbaşkanlığının 12 Temmuz 2019 tarihli ve 2019/196 sayılı kararı ile Kolluk Gözetim Komisyonu üyeliğine seçilmiştir. Ceza hukuku üzerine çok sayıda kitabı bulunmaktadır.
Prof. Dr. Adem Sözüer ve Prof. Dr. Mahmut Koca, 23.10.2022 tarihli ortak mütalaalarında şu hususlara dikkat çekmişlerdir:
Prof. Dr. Adem Sözüer ve Prof. Dr. Mahmut Koca’nın suç örgütü isnadının hukuki olmadığına dair görüşleri:
- Müvekkil Adnan Oktar ve arkadaşlarının, “kanunda suç sayılan fiilleri işlemek amacıyla” hareket eden ve suç örgütüne dönüşen bir örgüt olduğuna yönelik gerekçeler yeterince ortaya konulmamış; mahkemenin kararında grubun hangi suçları işlemek amacı etrafında bir araya geldiklerinin SOMUT OLARAK BELİRLENEMEMİŞTİR.
- Silahlı suç örgütü denilmiş, ancak silahların tamamı ruhsatlıdır.Ayrıca silahların hangi amaç suça hizmet için kullanıldığı tespit edilmemiş, AMAÇ SUÇ DAHİ TESPİT EDİLMEMİŞTİR.
- Kararda, suç işlemek amacıyla kurulan bir örgütün varlığı kabul edilerek, örgüt mensuplarının örgütün faaliyeti çerçevesinde işlediği suçlardan dolayı örgüt yöneticilerinin de fail olarak cezalandırılmaları yoluna gidilmiştir. Kararda kabul edildiği gibi ortada bir örgütün varlığı kabul edilse dahi, TCK m. 220, f. 5 hükmü gereğince örgüt yöneticilerinin, örgüt mensuplarının örgütün amacı doğrultusunda ve faaliyeti kapsamında işlediği suçlardan dolaylı fail olarak sorumluluklarının ancak terör örgütleri veya mafyatik örgütler gibi “ikame edilebilirlik” unsurunu taşıyan örgütler bakımından söz konusu olabilir. Kararda bu grubun bu nitelikte bir örgüt olduğu kabul edilmediğinden, örgüt yöneticilerinin örgütün faaliyeti çerçevesinde işlenen suçlardan sorumluluklarının genel iştirak kurallarına göre belirlenmelidir. Örgüt yöneticilerinin, örgüt mensuplarının işlediği somut suça olan katkısı göz önünde bulundurulmaksızın, TCK m. 220, f. 5 hükmü gerekçe gösterilerek, örgüt üyesinin işlediği her suçtan fail olarak sorumlu tutulmaları doğru olmamıştır.
Prof. Dr. Adem Sözüer ve Prof. Dr. Mahmut Koca’nın dosyada cinsel suç olmadığına dair görüşleri;
- Cinsel isnatlarla ilgili, hile, aldatma, cebir olmadığını, sanıkların ilişkileri kabul etmemekle birlikte, bir ilişki varsa da rızaya dayalı olduğu;
- Kararda örgüt mensuplarının çoğunun mahkum olduğu cinsel suçlara ilişkin yapılan değerlendirmelerin şablon şeklinde olduğu;
- Cinsel suçtan mahkum olan sanığın örneğin suçu birden çok kişiyle birlikte işlediği belirtilmiş ancak bu kişilerin kimler olduğu, nerede ve ne zaman bu suçu işledikleri, suçun işlenmesinde başvurdukları hareketin işleniş tarzıyla ilgili herhangi bir somut açıklamaya yer verilmediği;
- Sanıkların özellikle cinsel suç mağdurlarıyla duruşmada hiçbir zaman yüz yüze gelemediğini ve kendilerini itham ettikleri cinsel suçlarla ilgili soru sorma ve yüzleşme imkanı bulamadıklarını;
- Halbuki mağdur ve sanık beyanı dışında başka delilin bulunmadığı bu suçlarda gerçeğin ortaya çıkartılması için, mağdurların özel hayatlarının korunmasına yönelik tedbirler de alınarak, çelişme ilkesinin gözetilmesine daha çok ihtiyaç duyulduğu;
- Davada mağdurların yetişkin bireyler olduğu da göz önünde bulundurulduğunda, onların tek taraflı beyanlarını takviye edici başka delillere ancak karşılıklı soru sorma imkanının verilmesiyle ulaşılabildiği ve mahkemenin bu imkanı vermemiş olduğu belirtilmiştir.
Prof. Dr. Adem Sözüer ve Prof. Dr. Mahmut Koca’nın yerel mahkeme tarafından yapılan usul hataları hakkındaki görüşleri:
- Mahkemenin KANUNA UYGUN OLARAK TEŞEKKÜL ETMEDİĞİNİ, bu sebeple kararın bozulması gerektiğini,
- Kararda, 1999 yılından 2018 yılına kadar Adnan Oktar Grubuyla ilgili olarak adli merciler tarafından yapılan soruşturma ve kovuşturmalar sonunda verilen kararlar göz önünde bulundurulmadığını; daha önce soruşturmaya veya kovuşturmaya konu olmuş fiillerle ilgili olarak yeniden yapılan yargılamayı nebisin idem ilkesi bakımından hukuken sorunlu hale getirdiğini;
- İlk derece mahkemesi tarafından yapılan ilk yargılamada silahların eşitliği, çelişmeli yargılama, doğrudan doğruyalık ilkelerine aykırılık taşıyan ÇOK SAYIDA HATA YAPILDIĞINI belirtmişlerdir.
- Kararda, sözde örgütün silahlı olduğu da kabul edildiği, ancak silahların tamamının ruhsatlı olduğu tespit edilmiş ve bu silahların kararda örgüt mensupları tarafından örgütün faaliyeti çerçevesinde işlendiği belirlenen suçların icrasında kullanıldığına yönelik bir tespitte bulunmadığı, esasen bir örgütün silahlı olmasının işlenmesi amaçlanan suçların tespitini gerekli kıldığı;
- Savcılığın mütalaasında “… hiçbir suç örgütünün asıl amacının bizatihi suç işlemek olmadığı” şeklinde açıklamalara yer verdiği, halbuki suç işlemek amacıyla örgüt kurma suçunun oluşabilmesi, varlığı tespit edilen yapının “kanunda suç olarak tanımlanan fiilleri işlemek amacı” etrafında toplandıklarının somut olarak işlenen suçlardan hareketle tespitini gerektirdiğini mahkeme kararında ise bu tespitin yapıldığını söylememenin mümkün olmadığını belirtmişlerdir.
PROF. DR. AHMET GÖKÇEN
Prof. Dr. Ahmet Gökçen, 1960 yılında Salihli’de doğmuştur. İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi’nden 1984 yılında mezun olmuş, ceza ve ceza muhakemesi hukuku alanındaki akademik kariyerine Dokuz Eylül Üniversitesi Hukuk Fakültesi’nde başlamıştır. Doktora çalışmalarının bir bölümünü DAAD bursuyla Almanya Max-Planck Enstitüsü’nde yürütmüş, 2006 yılında Marmara Üniversitesi Hukuk Fakültesi Ceza ve Ceza Usul Hukuku Profesörü olmuştur.
Yeni Türk Ceza Mevzuatı’nın hazırlanmasında fiilen görev almış, TBMM Adalet Komisyonu Danışmanı olarak çalışmıştır. 2004 yılında Bilgi Edinme ve Değerlendirme Kurulu Üyesi, 2010–2014 yılları arasında Hakimler ve Savcılar Yüksek Kurulu (HSYK) Üyesi ve 2. Daire Üyesi olarak görev yapmıştır.
Ceza hukuku alanında temel ders kitapları ve 5 ciltlik TCK Şerhi dâhil olmak üzere çok sayıda bilimsel eseri bulunan Prof. Dr. Ahmet Gökçen, hâlen Marmara Üniversitesi Hukuk Fakültesi’nde öğretim üyesidir.
Prof. Dr. Ahmet Gökçen, müvekkil Adnan Oktar’ın da yargılandığı 2019/313 E. No.lu dosyada sanık müdafii olarak bulunmuştur. Fikirlerine Cumhurbaşkanımız’ın da güvendiği Sayın Gökçen’in dava dosyamızda müdafii sıfatıyla bulunması dahi, ciddi bir hukuksuzluk gördüğünü ve buna karşı mücadele ettiğini göstermektedir.
Prof. Dr. Ahmet Gökçen, gerek duruşmalar sırasındaki sözlü savunmalarında gerekse de dosyaya sunduğu savunma dilekçeleri ile ana dava dosyasındaki hukuksuz uygulama ve hak ihlalleriyle ilgili önemli tespitlerde bulunmuştur:
İSTANBUL 30. AĞIR CEZA MAHKEMESİ’NDE GÖRÜLEN (2019/313E) 09.11.2020 TARİHLİ DURUŞMADA PROF. DR. AHMET GÖKÇEN’E AİT SEGBİS ÇÖZÜMÜNDEN BİR BÖLÜM:
TCK 220/5 maddesinin yazımına bizzat katkıda bulunan Prof. Dr. Ahmet Gökçen’in, bu kanun maddesinin PKK elebaşı için yazıldığını ve mevcut davada uygulanmasının yanlış ve hatta CAN ACITICI OLDUĞUNU vurgulayan sözlü beyanları:
- “Bu kanunun hazırlanmasında İzzet Bey (ÖZGENÇ), Adem SÖZÜER ve bendeniz komisyonda danışman olarak bulunduk. Türkiye Büyük Millet Meclisinde yani bu 220/5’i biz önerdik ve işlenen suç karşısında devlet aciz kalmasın, hukuk devleti aciz kalmasın diye. Biraz önce Öcalan örneğini verdim sizlere ve bunun uygulamasıyla ilgili olarak da BUGÜNE KADAR HİÇ BU KADAR CAN ACITICI BİR ŞEKİLDE UYGULANDIĞINI GÖRMEDİM, ON YEDİ YILDIR.”
Prof. Dr. Ahmet Gökçen’in, örgüt suçu olmadığına dair sözlü beyanları:
- Demek ki bu örgütün asıl yapısı suç işlemek amacıyla kurulacak ve suç işlemek amacıyla kurulup ve örgütün yapısı, amacı, gayesi sırf buna yönelik olacak. İddianame ne diyor, bakın iddianame ne diyor. Efendim. İşte suç işlemek amacıyla kurulmuş bir örgüt olduğu, her ne kadar iseler de hiçbir suç örgütünün asıl amacının bizatihi suç işlemek olmadığı. Hadi bakalım. SUÇ ÖRGÜTÜNÜN AMACI SUÇ İŞLEMEK OLMAZ MI. Zaten suçu cezalandırıyoruz biz en ağır şekilde. Burada hazırlık hareketini de cezalandırdığımız için, bizatihi amacı olan yapıları ifade özgürlüğünden ayırmak için bu hüküm getirilmiştir. İşte diyor ki burada efendim hani meslektaşımız, savcı arkadaşımız bu şekilde yazmışlar, ben saygı duyuyorum ama bu ceza hukukunun Türk Ceza Kanunu 220. maddesiyle hiç örtüşen bir yorum değil.
- ONLAR BUNA İNANIYORLARSA VE KAMU DÜZENİNİ BOZAN BU ANLAMDA BİR DAVRANIŞLARI OLMADIĞI SÜRECE BUNUN DİN VE VİCDAN ÖZGÜRLÜĞÜ KAPSAMINDA DEĞERLENDİRİLMESİ GEREKİR. Aksi takdirde, aksi takdirde ifade özgürlüğünü ve din ve vicdan özgürlüğünü orantısız bir biçimde daraltırız… Yani ifade özgürlüğünü anlamsız bir biçimde daraltmaya başladığınız zaman onun nerede biteceği bilinemez. Dolayısıyla kanunu uygularken yorum yaparak, işimize geldiği gibi yorumlayarak, hele hele yürütme organının yönlendirmesine, başkalarının yönlendirmesine katıldığımız zaman ÇOK AĞIR SONUÇLARI OLABİLİR.
İSTANBUL 30. AĞIR CEZA MAHKEMESİ’NDE GÖRÜLEN (2019/313E) 07.09.2020 TARİHLİ DURUŞMADA PROF. DR. AHMET GÖKÇEN’E AİT SEGBİS ÇÖZÜMÜNDEN BİR BÖLÜM:
Prof. Dr. Ahmet Gökçen’in, cinsel suçların olmadığına dair sözlü beyanları:
- Beden muayenesinin, ruh ve beden sağlığının bozup bozulmadığının, yüzleştirmenin gerekirse keşfin mutlaka yapılması gerekir, aksi takdirde (karar) yarın yine bozulur, ÇÜNKÜ BUNDAN ÖNCEKİ HEYET BUNLARI YAPMAMIŞ…
- Şimdi, beden muayenesi yok, ruh ve beden sağlığının bozulduğuna dair bir adli tıp kurumu raporu yok, yüzleştirme yok, EEE BU KADAR AĞIR CEZALARI HANGİ VİCDAN VEREBİLİR…
PROF. DR. AHMET GÖKÇEN’İN, İSTANBUL 30. AĞIR CEZA MAHKEMESİNDE GÖRÜLEN 2019/313 NO.LU DAVA DOSYASINA SUNDUĞU 26.11.2021 TARİHLİ DİLEKÇEDEN:
Prof. Dr. Ahmet Gökçen’in, örgüt suçu olmadığına dair sözlü beyanları:
- Savcılık makamı, 13.11.2020 tarihli esas hakkında mütalaasında da, iddianamedeki söylemleri tekrarlayarak; “her ne kadar TCK’nın 220/1 inci maddesinde ‘kanunun suç saydığı fiilleri işlemek amacıyla örgüt kuranlar ve yönetenler, örgütün yapısı, sahip bulunduğu üye sayısı ile araç ve gereç bakımından amaç suçları işlemeye elverişli olması halinde cezalandırılır’ hükmü mevcut ise de, hiçbir suç örgütünün asıl amacı bizatihi suç işlemek değildir. Suç örgütleri kendisine şiar edindiği maddi ve manevi çıkarları elde etmek amacını suç teşkil (eden) fiilleri gerçekleştirmek suretiyle yerine getirir. TCK m. 220’de yer alan suç işlemek amacıyla örgüt kurma suçunun lafzını da bu minvalde almak, anlamak gerekir” demektedir. (Esas Hakkında Mütalaa, s. 12)
İddia makamının esas hakkında mütalaasındaki tespiti, müvekkilin dahil olduğu topluluğun kasten (bilerek ve isteyerek) SUÇ İŞLEMEK AMACIYLA KURULMUŞ BİR ÖRGÜT OLMADIĞININ İTİRAFIDIR. Yargıtayımızın da benzer örgüt davalarında baktığı kriterlerin başında “suç işlemek amacıyla kurulmuş bir örgütün varlığından bahsedebilmek için örgütün hangi suç ve/veya suçları işlemek amacıyla kurulduğu da tespit edilmelidir” şeklindeki değerlendirme gelmektedir. (Yarg. 6. CD, E.2013/5246, K.2016/5163)
- Sanıkların savunmalarında ortaya koyduklarına göre, idealleri doğrultusunda en az 30 yıldır binlerce konferans verdikleri, internet siteleri ve kitaplar yayınladıkları, videolar çektikleri anlaşılmaktadır. Bu yönüyle mevcut yapının bir sivil toplum kuruluşu özelliğinde var oluşu, soyut iddialardaki örgüt yapısına göre daha güçlü bir delil oluşturmaktadır. Bu oluşuma dahil kişilerin bir araya gelişi, ortak davranışlar sergilemesi, organizasyonlar yapması tamamen meşru bir davranıştır ve BU YAPININ SUÇ ÖRGÜTÜ ŞEKLİNDE DEĞERLENDİRİLMESİ TEMEL HAK VE ÖZGÜRLÜKLERİ İHLAL ETMEKTEDİR.
- Açıktır ki bu suçların doğası, örgütlü olarak işlendiklerinde daha büyük başarı sağlayacak, dolayısıyla da kamu düzenini daha ağır şekilde ihlal edecek şekildedir. Ancak bireysel olarak da rahatlıkla işlenebilen cinsel saldırı gibi suçların örgütlü olarak işlendiği ve bir suç örgütünün amaç suçu olarak benimsendiği pek görülmemiştir. Öte yandan bir örgüt üyesinin herhangi bir zamanda herhangi bir yerde tek başına işleyeceği bir cinsel saldırı suçunun örgüt yöneticileri tarafından bilindiği, yönetildiği, üye üzerinde hakimiyet kurarak suça yönlendirildiği hususlarının İSPATI NEREDEYSE İMKANSIZDIR.
- Bir suç örgütünün düzgün işleyebilmesinin olmazsa olmaz şartı olan hiyerarşik yapıda kimin kimden emir ve talimat alacağı, kimin kime raporlama yapacağı keskin şekilde belirli olmasına karşılık, müştekilerin ifadelerinde birbirini tutmayan yönetici isimleri, bambaşka sorumlular zikredilmektedir.
- Dosyadaki belgelerden ve sanık beyanlarından anlaşıldığı üzere, polis operasyonu çerçevesinde ele geçirilen silahların hepsi ruhsatlıdır. Ele geçirilen silahların tamamı silah sahiplerinin şahsına ruhsatlanmıştır. Bir suç örgütünün, amaç suçlarına ulaşma yolunda kullanmaktan çekinmeyeceği SİLAHLARINI KENDİ ÜYELERİNİN ŞAHSINA RUHSATLANDIRMAYACAĞI İZAHTAN VARESTEDİR.Hatta herhangi bir kişi adına dahi ruhsatlı bir silah bir suç girişiminde kullanılmak istenmez, çünkü neticesinde kolluk kuvvetlerinin faile ulaşması son derece kolay olacaktır.
Prof. Dr. Ahmet Gökçen’in, kasten öldürmeye teşebbüs suçunun hukuken oluşmadığına ve MERT SUCU OLAYININ ortada silahlı bir suç örgütü olmadığının AÇIK İSPATLARINDAN BİRİ olduğuna dair beyanı;
- Polis operasyonu esnasında silahını kullandığı iddia edilen Mert Sucu isimli sanık hakkındaki iddialar ve polis ifadelerinde çok önemli çelişkiler mevcuttur. Sucu’nun olay günü şiddetli işkenceye uğradığına dair hastane raporları ortaya çıkmıştır. Ayrıca olay yerini inceleyen polis ekibinin usulsüzlükler yaptığı, Sucu’nun başucunda görülen 3 adet boş kovanın bir anda 6 adede çıktığı tespit edilmiştir.Sucu’nun silahının adli emanette kurcalandığı üzerinde hiç iz kalmayacak şekilde temizlendiğine dair Adli Tıp Kurumu tutanağı bulunmaktadır.İfadesinde görev silahına hiç davranmadığını beyan eden özel harekat polisinin svab analizinde her iki elinin hem içinde hem dışında atış artıkları bulunmuş ancak bu durum araştırılmamıştır.Olay yerinde bulunması gereken tanıkların birinden dahi ifade alınmamış, olaya karıştığı tespit edilen 404345 sicil numaralı polis memuru ise ifade vermeden ortadan kaybedilmiştir. Bu konular açıklığa kavuşturulmaya muhtaç konulardır. Bu şaibeli olayı sözde 40 yıldır faaliyet halinde olduğu iddia edilen silahlı suç örgütünün tek eylemi olarak ortaya koymanın, ASLINDA ORTADA SİLAHLI BİR ÖRGÜT OLMADIĞININ AÇIK İSPATLARINDAN BİRİ OLDUĞU KANAATİNDEYİZ.
PROF. DR. AHMET GÖKÇEN’İN, İSTANBUL 30. AĞIR CEZA MAHKEMESİNDE GÖRÜLEN 2022/232 NO.LU DAVA DOSYASINA SUNDUĞU 03.03.2024 TARİHLİ DİLEKÇEDEN:
TCK 220/5 maddesinin yazımına bizzat katkıda bulunan Prof. Dr. Ahmet Gökçen’in, bu kanun maddesinin mevcut davada yanlış uygulandığını vurgulayan beyanları:
- Örgüt yöneticilerinin örgüt faaliyeti çerçevesinde işlenen suçlardan ayrıca fail olarak sorumlu tutulacağına ilişkin düzenleme, belirli özelliklere sahip örgütsel yapılanmalarda söz konusu olabilir. Hiçbir ayrım yapılmadan, bütün suç örgütleri bakımından bu düzenlemenin uygulama alanı bulması, kanun koyucunun amaçladığı bir husus olmadığı gibi, böyle bir durum, ceza sorumluluğunun şahsiliği kuralı ile bağdaşmaz ve Anayasa’nın 38 inci maddesine de aykırılık oluşturur.
- Somut olayda; NE KANUNDA ÖNGÖRÜLEN TARZDA SUÇ İŞLEMEK AMACIYLA KURULMUŞ SİLAHLI BİR ÖRGÜT MEVCUTTUR, NE DEMÜVEKKİLİM MERVE BU MEVHUM ÖRGÜTÜN YÖNETİCİSİDİR.
- Örneğin bir suç örgütü üyesi kişi bir maç çıkışında karşı takım taraftarlarına hakaret veya tehdit ettiğinde (eğer dahil olduğu örgütün faaliyeti çerçevesinde böyle bir amaç suçu olduğu da gösterilmemişse) üyenin bu eylemi münferit bir eylem olup herhangi bir yöneticinin bu eylemde kusuru bulunmayacaktır.Dolayısıyla üyenin bu eyleminden dolayı yöneticinin cezalandırılmasına gidilmesi hukukla ve hakkaniyetle bağdaşmayacaktır. Örgüt yöneticisinin somut olayda örgüt üyesi ve işlenecek amaç suç üzerinde hakimiyet, kontrol, bilgi ve yönlendirme güç ve yetkisinin olması halinde uygulama alanı bulacaktır.Ancak uygulamamız yukarıda açıklanan tarzda bir yapıya sahip suç örgütlerinde uygulanması gereken TCK’nın 220/5 maddesini, İLGİLİ İLGİSİZ HER OLAYDA UYGULAMAK SURETİYLE YENİ CEZA ADALET SİSTEMİNİ BALTALAMAKTADIR. Huzurdaki yargılamada da bu hataya düşülerek hiçbir ayırım gözetilmeksizin tüm sözde faillerin işledikleri iddia edilen suçlarına verilen cezalar aynıyla tüm sözde yöneticilere aksettirilmiştir.
PROF. DR. ÜMİT KOCASAKAL
Prof. Dr. Ümit Kocasakal Galatasaray Lisesi’nin ardından İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesini bitirdikten sonra İstanbul Barosuna bağlı olarak bir süre serbest avukatlık yapmış, askerlik görevi esnasında da askeri savcılık görevinde bulunmuştur. İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesinde doktorasını tamamlamış, 2005 yılında Avrupa Birliği Ceza Hukukunun Esasları adıyla önemli bir eser yazmış ve Galatasaray Hukuk Fakültesi, Ceza ve Ceza Usul Hukuku Anabilim Dalı Başkanı olmuştur. Kocasakal, Yeditepe Üniversitesi Hukuk Fakültesi öğretim üyeliği, İstanbul Barosu Yönetim Kurulu Üyeliği, İstanbul Barosu Başkanlığı, Türkiye Milli Olimpiyat Komitesi (TMOK) spor hukuku komisyonu üyeliği ve Türk Ceza Hukuku Derneği (TCHD) yönetim kurulu üyeliği gibi birçok görev üstlenmiş, sivil toplum çalışmalarında aktif olarak yer almıştır. Çok sayıda bilimsel makale, tebliğ ve sunum gerçekleştirmiş, yüzlerce televizyon programına katılmıştır.
Birçok üniversitede dersler veren Ümit Kocasakal, üç dönem arka arkaya İstanbul Baro Başkanlığı yapmıştır.
İyi derecede İngilizce, Fransızca ve Almanca bilen Sn. Kocasakal Galatasaray Üniversitesi Hukuk Fakültesi’nde Ceza ve Ceza Usul Hukuku Ana Bilim Dalı Başkanı olarak öğretim üyeliğini sürdürmektedir.
Prof. Dr. Ümit Kocasakal müvekkil Adnan Oktar’ın yargılandığı dosya için sunduğu 10.10.2018 tarihli mütalaasında özetle şu hususları vurgulamıştır:
Prof. Dr. Ümit Kocasakal’ın, müvekkil Adnan Oktar’a uygulanan avukat görüş kısıtlılığı tedbirinin hukuka aykırılığı yönündeki mütalaası:
- Kanaatimizce 5275 sayılı Kanunun 59/5 maddesinin 11.fıkradaki atıf sebebiyle tutuklulara da uygulanabilmesi ve bu şekilde genişletilmesi Anayasanın 2 ve 36.maddelerine aykırı olmakla birlikte, savunma hakkının özünü zedelemesi, demokratik bir toplumda gerekli ve ölçülü olmaktan uzak bulunması sebebiyle Anayasanın 13.maddesine de aykırılık oluşturmakta ve aynı şekilde bu düzenleme ve buna bağlı uygulama biçimi, AİHS NİN 6. MADDESİNE VE BU KONUDAKİ AİHM İÇTİHATLARINA da aykırılık oluşturmaktadır.
- Şüphelinin hem suçsuzluk karinesi hakkının gözetilmesi hem de silahların eşitliği ilkesi prensibi de dikkate alındığında, şüphelinin savunmasını hazırlamak bakımından müdafinin hukuki yardımına daha fazla ihtiyaç duyduğu da bir gerçektir. Hal böyleyken gerçekte hükümlüler için geçerli olan, olması gereken 59/5.maddedeki kısıtlamaların bu farklılık yok sayılarak tutuklular için de aynen geçerli kılınması, DEMOKRATİK BİR TOPLUMDA AÇIKLANAMAZ BİR DURUM OLDUĞU GİBİ, AVUKATLIK MESLEĞİNİN YAPISINA VE ÖZÜNE DE AYKIRIDIR. Bu kısıtlamalara bağlı olarak şüphelinin müdafinin yardımından yararlanması fiilen neredeyse imkansız hale gelmekte, en azından çok güç olmaktadır.
- Anayasaya göre tüm mahkemelerin her türlü kararlarının gerekçeli olarak yazılması gerektiği ve bu kararlarda gerekçenin özellikle Yargıtay denetimine elverişli ve tarafları da tatmin edecek bir içerik taşıması gerekliliği olmasına rağmen, söz konusu Sulh Ceza Hakimliğinin kararlarında, Anayasa ve CMK anlamında YETERLİ BİR GEREKÇENİN ORTAYA KONULAMADIĞI gözükmektedir.
- Yukarıda açıklandığı üzere her durumda 59/5.maddenin uygulanabilmesi için suçun sayılan suçlar arasında yer alması yeterli olmayıp ayrıca avukat (müdafi) ile yapılan görüşmelerin -toplumun ve ceza infaz kurumunun güvenliğinin tehlikeye düşürüldüğüne, -terör örgütü veya diğer suç örgütlerinin yönlendirildiğine, -bu örgütlere emir ve talimat verildiğine -veya yorumları ile gizli, açık ya da şifreli mesajlar iletildiğine ilişkin bilgi, bulgu veya belge elde edilmesi şarttır. Oysa bu hususta talep yazılarında somut bir bilgi, bulgu veya bilgi yer almadığı gibi kararda da bu hususun tartışıldığına ve saptandığına dair de bir belirleme yer almamaktadır.
- Tatmin edici bir gerekçeye dayanmayan ilgili kararla birlikte bu uygulamanın Anayasa Mahkemesinin aktarılan kararında belirtildiği şekilde “savunma hakkına telafisi mümkün olmayacak şekilde zarar vermesi” KAÇINILMAZ GÖZÜKMEKTEDİR. Gerçekten müvekkilinizin avukatlarıyla izlenmeden görüşememesi, bu görüşmelerin kayıt altına alınması, belgelere elkonulabilmesi ve görüşmelerin gün ve saat olarak kısıtlanması ile birlikte AİHM’nin belirttiği ve ihlal saydığı gibi avukatın hukuki yardımı büyük ölçüde anlamını da yitirecek, savunma hakkının özüne demokratik bir toplumda gerekli ve ölçülü olmayacak şekilde dokunulmuş olacaktır.
- Adil yargılanma hakkı birey için bir hak olduğu kadar, KAMUSAL MAKAMLAR BAKIMINDAN DA BİR GÖREVDİR. Bunun sağlanmasında en önemli vasıtalardan birisi de müdafi ve müdafi yardımından yararlanma hakkının bulunmasıdır.
- Savunma ve adil yargılanma hakkının tanınmasında, söz konusu bu haklar TÜM SUÇLAR VE TÜM SANIKLAR İÇİN GEÇERLİDİR.
Müvekkil Adnan Oktar’ın da yargılandığı 2019/313 E. No.lu dosyada sanık müdafii olarak yer alan Prof. Dr. Ümit Kocasakal, gerek duruşmalar sırasındaki sözlü savunmaları gerekse de dosyaya sunduğu savunma dilekçeleri ile ana dava dosyasındaki hukuksuz uygulama ve hak ihlalleriyle ilgili önemli tespitlerde bulunmuştur:
İSTANBUL 30. AĞIR CEZA MAHKEMESİ’NDE GÖRÜLEN (2019/313E) 16.07.2020 TARİHLİ DURUŞMADA PROF. DR. ÜMİT KOCASAKAL’A AİT SEGBİS ÇÖZÜMÜ:
Prof. Dr. Ümit Kocasakal’ın, örgüt suçunun olmadığına dair sözlü beyanları:
- Bir suç örgütü olduğu bir hiyerarşik yapının bulunduğu hususunda her türlü şüpheden uzak kesin ve inandırıcı delil bulunmadığı gözetilmeden, Ceza Genel Kurulu ve 2017 tarihli şu çok ilginç iş ve aile ilişkilerini aşar biçimde suç örgütü için gerekli hiyerarşinin söz konusu olmadığı ve sanıkların örgüt kastıyla hareket ettiklerine dair delil bulunmadığı diyor 16. Ceza Dairesi 2017. Yani bundan şunu anlıyoruz her türlü iş ve aile ilişkisi, ticari ilişki, sosyal ilişki, örgüt olmadığı gibi manevi unsur olan örgüt kastını çok önemsiyor.
- Örgüt soyut bir birleşme olmayıp organik ve hiyerarşik bir ilişki hakimdir, bu ilişki dolayısıyla örgüt mensupları üzerinde hakimiyet teşkil eden bir güç kaynağı niteliği kazanmalıdır. Yalnız yasal düzenlemeleri tekrar ve yorumu ile suç örgütü varlığı kabul edilemez. Bir kişinin konuşmalarında lakap, üstü kapalı ve veya yüz yüze konuşma ve buluşması, konuşması tek başına hiyerarşik yapıyı ortaya koymaz. Çünkü suç örgütü basit bir yapılanma değildir.
- Örgüt şemaları sadece iletişim tespit bilgileri kimi ne kadar süre ve sıklıkla aradığı da yapılanmadaki hiyerarşik olguyu göstermez.
- Ve Yargıtay bakın bir eleştiri yapıyor, suç örgütü kavramının klişe, basmakalıp ve soyut cümlelerle belirlenip, her eylemde uygulanması da isabetli olmaz.
- Örgüt üyelerinde ruhsatlı ya da ruhsatsız silah olması O ÖRGÜTÜ KABULE GÖRE SİLAHLI KILMIYOR. Nitekim bir başka şey daha, örgütün amaçlarını gerçekleştirmeye elverişli olmayan silahlar da bu kapsamda sayılamıyor.
- 220/5 şimdi bu maalesef ve maalesef gerek emniyet birimleri gerekse zaman zaman savcılıklarımız tarafından sanki içini istediğiniz gibi doldurabileceğiniz açık bir çekmiş gibi kullanılıyor. Şimdi o suçla ilgili bir iştirak iradesi vesaire bulma veya delil bulma güçlüğüne karşın gayet basit, 220/5 sen bütün hepsinden sorumlusun. Maddenin Anayasaya aykırılığı bir yana Değerli Başkanım, kabule göre dahi uygulaması çok şükür böyle değil. Değerli Başkanım ve Değerli Üyeler, yani bu soyut olarak SEN YÖNETİCİSİN DOLAYISIYLA BÜTÜN SUÇLARDAN DA SORUMLUSUN DENEMİYOR, kabule göre dahi denemiyor.
- Değerli Başkanım, ben iddianamede de şöyle bir örgüt var, amaç suçlar bunlar, hiyerarşi bu, devamlılık bu, sen de bunları bilerek buna katılmışsın, şeklinde HİÇBİR BELİRLEME VE DELİL GÖRMEDİM.
- Örgütü ortaya koyacaksınız her türlü şüpheden uzak delillerle, YETMİYOR müvekkilin de bunun bir örgüt olduğunu bilerek bu bilinç ve iradeyle oraya katıldığını ortaya koymanız gerekir ki BUNLARI ORTAYA KOYABİLECEK BİR HUSUSU DEĞERLİ BAŞKANIM, BEN GÖRMÜYORUM.
Prof. Dr. Ümit Kocasakal’ın, cinsel suçların olmadığına dair sözlü beyanları:
- CMK anlamında hakkında ciddi söylüyorum açılmış bir dava yok. Bu kadar net söylüyorum, basitinden söyleyeyim bir cümleyle mesela cinsel isnatlarda savcılık hiçbir şey söylemiyor. Olduğu gibi müşteki beyanlarına yer vermiş. O ZAMAN İDDİANAMEYİ MÜŞTEKİLER DÜZENLEMİŞ OLUYOR Değerli Başkanım, bu yargısal kararlara da aykırı.
- Şimdi bakalım müşteki şüpheli tanık beyanları tamamen soyut, atfı cürümdan öteye geçmeyen şeyler. EĞER ZATEN ATFI CÜRÜM TEK BAŞINA DELİL OLSAYDI, HERKES YANMIŞTI, BİRİNE ATARSINIZ BİR ŞEY SÖYLERSİNİZ OLUR BİTER.
- Bir de işin o yönü var, şimdi diyelim sübutu saptadınız bunun rıza dışı olduğu araç fiillerden birine başvurulduğuna ilişkin de şey gerekiyor, KESİN VE SOMUT DELİL GEREKİYOR.
- BEN YARGILAMANIN BAŞINDAN BU YANA TEK BİR SOMUT DELİLİN DAHA ORTAYA KONULDUĞUNU GÖRMEDİM.
İSTANBUL 30. AĞIR CEZA MAHKEMESİ’NDE GÖRÜLEN (2019/313E) 19.08.2020 TARİHLİ DURUŞMADA PROF. DR. ÜMİT KOCASAKAL’A AİT SEGBİS ÇÖZÜMÜ:
Prof. Dr. Ümit Kocasakal’ın, duruşmalarda yaşanan hak ihlallerine ilişkin sözlü beyanları:
- Şimdi Sayın Başkanım yüksek malumunuz ben bir hukukçu olarak hep usulün esastan önce geldiğine inandım. Bir büyük hukukçunun söylediği gibi usul hürriyetin ikiz kardeşi. Keyfiliğin can düşmanı. Şimdi talebimizin konusu Sayın Başkanım ve Değerli Üyeler mahkemenizin Ceza Muhakemesi Kanununun 200. maddesini dayanak göstererek aldığı karar. Şimdi ben bu kararın KANUNA VE HUKUKA AYKIRI OLDUĞUNU ve SAVUNMA HAKKINI ESASLI BİR BİÇİMDE KISITLADIĞINI düşünüyorum.
- Şimdi maddenin başlığı şu Sayın Başkanım. Sorgu sırasında sanığın mahkeme salonundan çıkarılabilmesi. Şimdi bir kere şunu söylemek istiyorum. Bir sanığın salondan çıkarılabilmesi için bu madde uyarınca mantıken ÖNCELİKLE SALONDA BULUNMASI LAZIM.
- Ben 200. maddenin olayımızda UYGULAMA YERİ OLMADIĞINI düşünüyorum… Bu maddeyi uygulayabilmemiz için duruşmada hazır olacak, müşteki suç ortağı ya da tanık olacak ve duruşma salonundan eğer sanık birtakım hareketleri ile bir baskı oluşturacak bir şey yapar ise salon dışına çıkarılacak, sadece o şey için ama… Nitekim 2. fıkrada da sanık tekrar getirildiğinde diyor şimdi siz sanığı tekrar getirebilmeniz için DIŞARIDA OLMASI LAZIM, YOK.
- Sayın Başkanım hani bizim müvekkilimiz bakımından ben bakarım olaya kendisi ile ilgisi olmayan bir sürü müşteki, tanık ne dersek diyelim varken burada bulunamaması savunma hakkını kısıtlıyor. Doğrudan soru sorma imkanını 201 gereği elinden alınıyor ve BU TELAFİ EDİLEMEZ BİR SAVUNMA KISITLAMASI diye düşünmekteyim talebimde şu şekilde Sayın Başkanım elbette ki takdir yüksek heyetinizindir.
PROF. DR. ÜMİT KOCASAKAL’IN, İSTANBUL 30. AĞIR CEZA MAHKEMESİNDE GÖRÜLEN 2019/313 NO.LU DAVA DOSYASINA SUNDUĞU 01.11.2019 TARİHLİ DİLEKÇEDEN:
Prof. Dr. Ümit Kocasakal’ın, usul kurallarına aykırılıklarla ilgili yazılı beyanları:
- Mahkeme, daha başından itibaren Ceza Muhakemesi Kanununu adeta bir yana bırakarak kendine göre bir usul uygulamakta hatta bu usul güne ve haftaya göre değişmektedir.
- Mahkemenin usulü yanlış uygulaması bununla da kalmamış, sorgunun bölünmezliği ilkesine aykırı olarak, üstelik henüz müştekiler dahi dinlenmezden evvel, sorgunun hemen ardından sorgusu yapılan sanığa iddia makamı ve “müşteki” vekillerinin CMK 201.madde kapsamında doğrudan soru sormalarına izin vermiş, yargılamanın farklı evrelerini birbirine içine dahil etmiştir.
- Yargılamada iddia makamı ve müşteki vekilleri doğrudan soru sormakta ziyade adeta sanıkları sorguya çekmekte, verilen yanıtlar üzerine yorum ve değerlendirme yapmakta, zaman zaman Mahkeme de müşteki vekillerinin yanında devreye girmektedir.
- Hal böyleyken bu kurala da uyulmamış, sanıklara fiil dışında ve fiille ilgili olmayan, anayasal hakları ve özel hayatları ile ilintili sorular yöneltilmiş, buna engel olunmamıştır.
- Bu şekilde de Mahkeme savunmayı ve müdafii tamamen yok sayarak, usul kurallarını açıkça bir yana bırakarak, kendine göre oluşturduğu bir usul çerçevesinde adeta İDDİA MAKAMI VE MÜŞTEKİ VEKİLLERİYLE BİRLİKTE BİR DURUŞMA YÜRÜTMEKTEDİR.
PROF. DR. YUSUF YAŞAR
Marmara Üniversitesi Hukuk Fakültesi Ceza ve Ceza Usul Hukuku Ana Bilim Dalı Öğretim üyesi olan Prof. Dr. Yusuf Yaşar, Ceza hukuku ve ceza muhakemesi hukuku alanlarında uzmanlaşmış olup; akademik çalışmalarını suç teorisi, ceza sorumluluğu, ceza yargılamasında delil, adil yargılanma hakkı ve ceza muhakemesinde usul güvenceleri konularında yoğunlaştırmıştır.
Çok sayıda bilimsel çalışması bulunan Prof. Dr. Yaşar, lisans ve lisansüstü düzeyde ceza ve ceza muhakemesi hukuku dersleri vermekte; akademik araştırmaların yanı sıra uygulamaya dönük bilimsel katkılar sunmaktadır.
Prof. Dr. Yusuf Yaşar, müvekkil Adnan Oktar’ın yargılandığı dosya için 2 ayrı hukuki mütalaa hazırlamıştır.
Prof. Dr. Yusuf Yaşar 06.07.2022 tarihli mütalaasında özetle şu hususları vurgulamıştır:
Prof. Dr. Yaşar’ın mahkemenin objektifliğinin zedelendiğine dair beyanları:
- Davaya bakan İstanbul 30. Ağır Ceza Mahkemesi heyetinin HSK tarafından bu şekilde oluşturulması ve hüküm verildikten hemen bir hafta sonra henüz gerekçeli kararı dahi yazmadan başka mahkemelerde görevlendirilmeleri de, anayasal bir hak olan DOĞAL HAKİM İLKESİNİN İHLAL EDİLDİĞİ VE MAHKEMENİN OBJEKTİF OLMADIĞI YÖNÜNDE BİR İZLENİMİ BERABERİNDE GETİRMEKTEDİR.
Prof. Dr. Yaşar’ın örgüt suçunun bulunmadığına dair tespitleri;
- Bir yapılanmanın, toplumun yerleşik dini, felsefi, sosyolojik ve ahlaki değerleri ile uyuşmayan amaç ve faaliyetlerinin bulunması, TEK BAŞINA, BU YAPILANMAYI “SUÇ ÖRGÜTÜ HALİNE GETİRMEZ. Kişilerin oluşturduğu topluluğu suç örgütü haline getiren ve toplum düzeni bakımından tehlikeli kılan husus, “ceza kanunu ve ceza hükmü içeren diğer kanunların suç saydığı fiilleri işlemek amacı ” etrafında bir araya gelinmiş olmasıdır.
- Somut olayda, örgüt mensuplarının bir kısmının salt olarak silahlı olması ya da bireysel işlenmiş bir suçta silah kullanılmış olması örgüt mensuplarının işledikleri ifade olunan tüm suçlar bakımından ÖRGÜTÜN TEHLİKELİLİĞİNİ BELİRLEYEN YALIN BİR ÖLÇÜT OLARAK KABUL EDİLMESİ YERİNDE GÖRÜLMEMEKTEDİR. Kişilerin silahlı olması ve işlediği bireysel suçlarda silah kullanmaları, var olduğu kabul edilen örgütün silahlı olduğu sonucuna ulaşılması bakımından yeterli değildir.
Prof. Dr. Yaşar’ın cinsel suçların işlenmediğine dair tespitleri;
- Yeniden yargılama yapacak mahkeme heyetinin, hem isnat edilen cinsel eylemlerin sübutu noktasında hem de istinaf bozma ilamı doğrultusunda katılanların rızasının dini telkin ve hile ile fesada uğratılıp uğratılmadığı, cinsel eylemlerin rızaya dayalı olup olmadığı noktasında değerlendirme yapması, bu hususta iddiaya konu suçların işlendiğinin HER TÜRLÜ ŞÜPHEDEN UZAK, KESİN BİR ŞEKİLDE ORTAYA KONULAMAMASI durumunda, ŞÜPHEDEN SANIK YARARLANIR ilkesini göz önünde bulundurarak bir sonuca ulaşması gerektiği kanaatindeyiz.
- Atılı suçların mahiyeti ne olursa olsun, bizatihi katılanların soyut beyanlarından hareketle ispat faaliyeti yürütülmesi ve sonucunda bu suçların işlendiği sonucuna ulaşılması, CEZA MUHAKEMESİNİN TEMEL İLKELERİ İLE BAĞDAŞMAMAKTADIR.
- Mağdurun beden ve ruh sağlığının bozulup bozulmadığına ilişkin belirlemeyi yapacak olan kurum Adli Tıp Kurumu’dur. Bu nedenle adı geçen katılanların soruşturma ve kovuşturma aşamasında Adli Tıp Kurumu’na sevk edilerek beden veya ruh sağlığının bozulup bozulmadığı konusunda RAPOR ALINMASI, BU RAPORUN SONUCUNA GÖRE LEHE YASANIN BELİRLENMESİ GEREKİRDİ. İlk derece mahkemeleri, CMK’nun 284. maddesindeki direnme yasağı nedeniyle, bozma ilamında gösterilen hukuka aykırılıkları gidermekle yükümlüdür. O nedenle, İstanbul 30. Ağır Ceza Mahkemesi’nin bozma ilamının 119. sayfasında öngörülmüş olan bu rapor alma işlemini yerine getirmekle yükümlü olduğu açıktır.
Prof. Dr. Yaşar’ın yargılama aşamasında yapılan usul hatalarına dair beyanları:
- İlk derece mahkemesince yeniden yapılacak yargılama sırasında, TCK m. 220/5 kapsamında, ceza hukukunun en temel prensiplerinden biri olan ceza sorumluluğunu şahsiliği ilkesinin göz önünde bulundurulması ve SANIKLARIN İŞTİRAK ETMEDİKLERİ BİR SUÇTAN DOLAYI SORUMLULUĞUNA GİDİLMEMESİ GEREKTİĞİ HUSUSU İZAHTAN VARESTEDİR.
- Daha önce sanıklarla ilgili yürütülen soruşturma ve kovuşturmalarda isnat edilen suçlar ile mevcut yargılamada isnat edilen suçların ve dayandıkları fiillerin aynı olup olmadığının incelenmesi, özellikle mütemadi bir suç olan suç işlemek amacıyla örgüt kurma, yönetme, üye olma suçu bakımından tesis edilen kesinleşmiş yargı kararlarının hangi döneme ilişkin fiilleri kapsadığının araştırılması, bunun sonucuna göre aynı kişilerle ilgili içerik ve zaman itibariyle aynı olan suç isnatlarının tekraren yargılama konusu yapılmakta olduğunun anlaşılması durumunda, bu iddialarla ilgili olarak SANIKLAR HAKKINDA CMK’NIN 223. MADDESİNİN 7. FIKRASI UYARINCA “DAVANIN REDDİNE” KARAR VERİLMESİNİN HUKUKEN YERİNDE BİR UYGULAMA, AKSİ UYGULAMANIN “NE BİS İN İDEM” İLKESİNE AYKIRILIK TEŞKİL EDECEĞİ kanaatindeyiz.
- Bilhassa, maddi oluşun karmaşık bir yapıda olması, pek çok kişinin sürecin içinde bulunması ve birden çok sanığın dahil olduğu bir yargılama olması göz önüne alındığında, söz konusu talepler olumlu karşılanmadan, eksik bir ispat faaliyeti yürütülmek suretiyle sonuca ulaşılması, CEZA MUHAKEMESİNİN AMAÇLARI İLE BAĞDAŞMAYACAKTIR.
- … delillerin toplanmasını , tanıkların dinlenmesini, bilirkişi raporu aldırılmasını isteyen sanıklar ile sanık müdafilerine bu hakların kullandırılmamasının, SİLAHLARIN EŞİTLİĞİ PRENSİBİNE AYKIRI BİR YARGILAMA YAPILDIĞINI ORTAYA KOYDUĞU ve özü itibariyle SANIKLARIN ADİL YARGILANMA HAKLARINI İHLAL ETTİĞİ kanaatindeyiz.
- Neticeten, bozma sonrası İstanbul 30. Ağır Ceza Mahkemesinde yeniden görülecek yargılama sırasında, adli bir hataya sebebiyet verilmemesi, adil yargılanma hakkının korunması, hakkaniyete uygun bir sonuca ulaşılabilmesi bakımından, USULÜ AÇIDAN EKSİKLİK OLUŞTURAN BU DURUMLARIN GİDERİLMESİNİN VE ADİL YARGILAMA KURALLARINA TİTİZLİKLE RİAYET EDİLMESİNİN YERİNDE OLACAĞI KANAATİNDEYİZ.
Prof. Dr. Yusuf Yaşar 17.12.2024 tarihli mütalaasında özetle şu hususları vurgulamıştır:
Prof. Dr. Yaşar’ın avukat görüşlerinin kısıtlanmasının hukuka aykırı olduğuna ilişkin beyanları:
- İfade etmeliyiz ki Anayasa Mahkemesi, 59 uncu maddenin 5 inci fikrasında yer alan “görüşmeler teknik cihazla sesli veya görüntülü olarak kaydedilebilir, hükümlü ile avukatın yaptığı görüşmeleri izlemek amacıyla görevli görüşmede hazır bulundurulabilir, hükümlünün avukatına veya avukatın hükümlüye verdiği belge veya belge örnekleri, dosyalar ve aralarındaki konuşmalara ilişkin tuttukları kayıtlara elkonulabilir..” tedbirini ve tedbirin içerigini YALNIZCA HÜKÜMLÜLER YÖNÜNDEN Anayasa’ya uygun bulurken, 5. fikradaki suçlardan hükümlü olup, başka bir suçtan dolayı şüpheli veya sanık sıfatıyla avukatıyla görüşen kişiler yönünden TEDBİRİ VE TEDBİRİNİN İÇERİĞİNİ OYBİRLİĞİYLE ANAYASA’YA AYKIRI BULARAK İPTAL ETMİŞTİR.
- Somut olayda, ilgili sanık TCK’nın 220’inci maddesi kapsamında bir hükümlü statüsündedir. TCK’nın 220 ‘inci maddesi kapsamında hükümlü olan şahıs aynı zamanda İstanbul 1. ACM’nin 2024/74 E. sayılı dosyası kapsamında başka bir suçtan dolayı da tutuklu/sanık durumundadır. Bu itibarla sanık Adnan OKTAR 5275 sayılı Kanunun 59 ucu maddesi uyarınca, “beşinci fıkradaki suçlardan hükümlü olup, başka bir suçtan dolayı şüpheli veya sanık sıfatıyla avukatıyla görüşen hükümlü.. ” sıfatına haizdir.
- Anayasa Mahkemesi yukarıda zikredilen iptal kararıyla; bu sıfatı haiz kişilerin avukatlarıyla yaptıkları görüşmelerin teknik cihazla sesli veya görüntülü olarak kaydedilemeyeceğini, hükümlü ile avukatın yaptığı görüşmeleri izlemek amacıyla görevli görüşmede hazır bulundurulamayacağını, hükümlünün avukatına veya avukatın hükümlüye verdiği belge veya belge örnekleri, dosyalar ve aralarındaki konuşmalara ilişkin tuttukları kayıtlara el konulamayacağını HÜKME BAĞLAMIŞTIR.
- Bu izahlar çerçevesinde, 5275 sayılı Kanun’un 59 ‘uncu maddesinin ‘inci fıkrasında sayılan suçlardan hükümlü olmakla birlikte, başka suçtan tutuklu olan sanık hakkında tedbir kararı verme yetkisinin 59’uncu maddenin 11’inci fıkrası gereği kovuşturma aşamasında davaya bakmakta olan mahkemeye ait olduğu hususu göz ardı edilmek suretiyle Van İnfaz Hakimliği tarafından verilen 06.12.2024 tarihli ve 2024/7478 sayılı kararın ESAS YÖNÜNDEN OLDUĞU GİBİ USUL YÖNÜNDEN DE HUKUKİ DAYANAĞI BULUNMADIĞI, İNFAZ HAKİMLİĞİNİN YETKİLİ OLMADIĞI BİR KONUDA KARAR TESİS ETTİĞİ KANAATİNDEYİZ.
PROF. DR. TOLGA ŞİRİN
2007 yılından beri İstanbul Barosu’na kayıtlı avukattır.
Marmara Üniversitesi Hukuk Fakültesi Anayasa Hukuku Anabilim Dalı’nda “profesör” olarak çalışmaktadır.
Avrupa Konseyinin Anayasa Mahkemesi, Danıştay, Türkiye Adalet Akademisi ve Adalet Bakanlığı ile birlikte yürüttüğü çeşitli projelerde “ulusal danışman” olarak görev almaktadır.
Karşılaştırmalı anayasa hukuku, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi, anayasa yargısı, anayasa mahkemesine bireysel başvuru, nefret söylemi, ifade özgürlüğü, toplanma özgürülüğü, kişi özgürlüğü, din özgürlüğü, milliyetçilik, çevre hakkı ve laiklik üzerine çalışmaktadır.
Özellikle “bireysel başvuru” alanındaki uzmanlığıyla ve bu konuda AYM raportörleriyle birlikte kurum içinde ve yerel mahkeme hâkim ve savcılarına dönük eğitimlerle tanınmaktadır.
2006-2008 yılları arasında İstanbul Barosu İnsan Hakları Merkezi yürütme kurulu üyeliği yapmıştır.
Londra Birkbeck, Köln ve Humboldt Üniversitelerinde misafir araştırmacı olara çalışmıştır. Almanca ve İngilizce bilmektedir.
2010 yılında Kapani-Savcı İnsan Hakları Makale Yarışması’nın (Aybay Vakfı), 2024 yılında 3. Doğan Avcıoğlu Hukuk Ödününün sahibidir ve TÜBİTAK Sosyal Bilimler programı bursiyeridir.
2025 yılında Berlin Humboldt Üniversitesi’nde misafir araştırmacı olarak görevlendirilmiştir
Prof. Dr. Tolga Şirin’in, müvekkil Adnan Oktar’ın yargılandığı ana dosyadaki ihlallerle ilgili olarak diğer sanıklardan Mehmet Noyan Orcan’ın Anayasa Mahkemesi başvurusuna eklenmek üzere hazırladığı 25.09.2025 tarihli mütalaasında özetle şu hususlar vurgulanmıştır:
Prof. Dr. Tolga Şirin’in, örgüt suçunun olmadığı ve Suçta ve Cezada Kanunilik ilkesinin ihlal edildiği yönündeki beyanları:
- Adnan Oktar grubunun nitelendirilmesi sürecinde, “örgüt”, “suç örgütü” ve “silahlı suç örgütü” kavramlarının somut olay bağlamında yeterli gerekçe ile ayrıştırılmadığı ve özellikle örgütün suç işleme amacı taşıdığına dair SOMUT DELİLLERİN ORTAYA KONULMADIĞI tespit edilmiştir.
- Özellikle, suç örgütü tanımının dayandığı kriterler, kanunun öngördüğü sınırları aşacak şekilde geniş yorumlanmış, örgütün yapısal ve işlevsel analizleri yeterince yapılmamıştır.
- Gerçekten de NE İDDİANAMEDE NE DE GEREKÇELİ KARARLARDA “AMAÇ SUÇ” GÖSTERİLMEMİŞTİR.
- Bir topluluğun SUÇ İŞLEME GAYESİ İSPATLANMADAN, İŞLEMEYİ AMAÇLADIKLARI SUÇUN (AMAÇ SUÇ) NE OLDUĞU ORTAYA KONMADAN “suç örgütü” olarak vasıflandırılması suçta ve cezada kanunilik ilkesinin amacına aykırı nitelik arz eder.
Prof. Dr. Tolga Şirin’in, yargılama sürecinde Bağımsız ve Tarafsız Mahkeme Hakkı’nın ihlal edildiği yönündeki beyanları:
- Devletin belli bir din veya inanç biçimini dayatması veya doğru ya da yanlış bulması tarafsızlık yükümlülüğüyle uyumlu değildir. Bu çıkarım BİZZAT MAHKEMELER İÇİN DE GEÇERLİDİR.
- Tarafımıza sunulan bilgi ve belgelere göre; Hâkimler ve Savcılar Kurulu (HSK) tarafından 29/07/2019 tarih ve 858 sayılı kararla İstanbul 30. ACM bünyesinde “sadece iki dosyaya (Adnan Oktar Davası/Kavala Davası) bakmakla görevlendirilen” bir heyet oluşturulmuş, bu heyete başkanlık yapmak üzere İstanbul 16. ACM Başkanı’nın, üyelik yapmak üzere ise 27. ACM üyesi ve 30. ACM üyesi iki kişi seçilmiştir.
- Başka bir deyişle ilgili heyet bu dosya için yargılamaya geçilmeden çok kısa bir süre önce ÖZEL OLARAK OLUŞTURULMUŞ, dosya karara bağlandıktan ÇOK KISA BİR SÜRE SONRA HENÜZ GEREKÇELİ KARARI BİLE YAZAMADAN DA KALDIRILMIŞTIR.
- İHAM, Osman Kavala’nın yargılandığı dava hakkında kişi özgürlüğü ve güvenliği hakkının yanı sıra “yetki saptırması” yönünden de BİR İHLAL KARARI VERMİŞTİR.
- İHAM’ın kararı dikkate alınacak olursa; Kavala/Türkiye kararında politik amaçlı bir müdahalenin varlığı, mezkûr müdahalenin uygulayıcısı olan kimi heyet üyelerinin de politik müdahaleye maruz kaldığı anlamına gelmektedir.
- İki davaya özgü müstemir yetki düzenlemesi yapılması ve kararlardan sonra bu düzenlemenin iptal edilmesi BİR KEYFİLİK GÖSTERGESİDİR VE YETKİ SAPTIRMASI KARİNESİ OLUŞTURMAKTADIR.
- Mahkemenin md. 18 ihlali belirlemesi yaptığı Kavala kararı, dosyaya özgü müstemir yetki düzenlemesi yapılan iki dosyadan biridir. BİR DİĞERİ DE BU SORUNDAN MUAF SAYILAMAZ.
- Somut olaya dönersek; ANAYASA MAHKEMESİ ÜYESİ sayın İrfan Fidan’ın, başvurucular hakkındaki muhakeme süreçlerinde İSTANBUL CUMHURİYET BAŞSAVCISI OLDUĞU GÖRÜLMEKTEDİR. 2802 sayılı Hâkimler ve Savcılar Kanunu’nun 5’nci maddesi ile 5235 sayılı Adlî Yargı İlk Derece Mahkemeleri ile Bölge Adliye Mahkemelerinin Kuruluş, Görev ve Yetkileri Hakkında Kanun’un 18. maddesi ve sair mevzuat hükümleri, Sayın Fidan’ın İstanbul’daki savcılık teşkilatının başı olarak tüm Cumhuriyet savcılarının amiri konumunda olduğunu ortaya koymaktadır. Mevzuat uyarınca bu kişiler, Cumhuriyet başsavcılığının tüm birimlerini denetlemekte, savcıların görevlendirilmesi ve görevden el çektirilmesi vb. görev ve iş bölümü etkinlikleri dahil gözetimi, denetimi ve cezai soruşturma süreçlerini yürütmekle mükelleftir.
- Kaydetmek gerekir ki “İRFAN FİDAN OLAYI” TÜRK DOKTRİNİNDE DE ÖZEL OLARAK ELE ALINMIŞ, kamuoyunda da etraflı biçimde tartışılmıştır. (https://anayasa.gen.tr/irfan-fidan-olayi.htm)
- Son olarak somut olaydaki çok sayıda müdahale başta adil yargılanma hakkı olmak üzere burada zikredilen haklar açısından BİR YETKİ SAPTIRMASININ MEVCUT OLDUĞUNU ve BU SİYASİ AMAÇLI MÜDAHALENİN Sözleşme’nin md. 18 ihlaline yol açtığı söylenebilir.
Prof. Dr. Tolga Şirin’in, yargılama sürecinde Doğrudan Doğruyalık Hakkı’nın ihlal edildiği yönündeki beyanları:
- Somut olayda doğrudan doğruyalık konusunda dikkate alınması gereken husus, hâkimin olayı aydınlattığı ileri sürülen delillerle doğrudan temasa geçmesi, araya herhangi bir aracı katmaksızın deliller hakkında bilgi sahibi olması gerekliliğiyle ilgilidir. Kaydetmek gerekir ki … Svanidze/Gürcistan kararında da Mahkeme; tanıkların, sanıkların ve bilirkişinin dinlenilmesi sırasında bulunmamış hâkimin kararını yalnızca duruşma tutanakları üzerinden vermesini DOĞRUDAN DOĞRUYALIK İLKESİNE AYKIRILIK OLARAK NİTELENDİRMİŞTİR. (Svanidze/Gürcistan, B. No: 37809/08, 25/7/2019, 34-38.) İHAM’ın bir kararına konu diğer bir olayda ise başvurucu ve tanıklar KARARI VEREN HÂKİM TARAFINDAN BİZZAT DİNLENMEMİŞTİR. İHAM, doğrudan doğruyalık ilkesiyle ilgili eksikliklerin yalnızca duruşma tutanaklarının incelenmesiyle telafi edilemediğini belirterek ihlal sonucuna varmıştır. (Beraru/Romanya, B. No: 40107/04, 18/3/2014, §§ 65, 66.)
- Somut olayda, iki yüzden fazla sanık, yüzün üzerinde müşteki ve tanık bulunmaktadır. Sanık, müşteki, mağdur, tanık, savunma ve beyanlarını alan ve ilk gerekçeli kararı veren heyet şu şekildedir:
- Bozma kararından sonra yeniden hüküm kuran (bu süreçte sadece 3 katılan, 3 etkin pişman ve 2 tanığın ifadesini dinlemekle yetinen) heyet ise şu şekildedir:
- Başvurucuların yargılama sürecindeki muhtelif taleplerinin gerekçesiz reddinin yanı sıra kanun yolunda duruşma açılarak giderilebilecek bu hususun dikkate alınmaması, yukarıda aktarılan Strazburg içtihatları ışığında HAKKANİYETE UYGUN YARGILANMA HAKKI VE DOĞRUDAN DOĞRUYALIK BAĞLAMINDA SORUN TEŞKİL EDEBİLECEK NİTELİKTEDİR.
Prof. Dr. Tolga Şirin’in, yargılama sürecinde Cinsel İsnatların Gerekçelendirilmeden Cezaya Hükmedildiği yönündeki beyanları:
- “Cinsel saldırı” suçlamasıyla binlerce yıla varan ağır cezalar verildiği görülmektedir. Buna karşılık, aynı iddiaları ele alan İstanbul Bölge Adliye Mahkemesi 1. Ceza Dairesi, sanıkların kabul etmediği ilişkilerin gerçekleşip gerçekleşmediğini tartışmadan, iddianamedeki ilişkilerin rızaya dayalı olduğunun açık olması gerekçesiyle BERAAT KARARI VEREREK NEREDEYSE TÜM SANIKLARI TAHLİYE ETMİŞTİR.
- Benzer şekilde, grubun daha önce örgüt iddiasıyla yargılandığı iki dosyada da (tüm sanıklar kabul etmemekle birlikte iddianamede yer aldığı şekliyle) bu cinsel anlayışın ve uygulamaların ele alındığı, ancak BU İLİŞKİLERİN SUÇ OLARAK NİTELENMEDİĞİ VE DAVA KONUSU YAPILMADIĞI görülmektedir. Örneğin, son kararda atıf yapılan, Yargıtay 8. Ceza Dairesi’nin 27.05.2007 tarihli kararında (E. 2006/2934, K. 2007/3877) bu durum ((tüm sanıklar kabul etmemekle birlikte iddianamede yer aldığı şekliyle) grubun “farklı cinsel anlayışları” olarak ifade edilmiş, ancak HİÇBİR İLİŞKİ “CİNSEL SALDIRI” OLARAK NİTELENMEMİŞTİR.
- Somut olay öncesinde yargı mercileri tarafından suç olarak nitelenmeyen (tüm sanıklar kabul etmemekle birlikte iddianamede yer aldığı şekliyle) bu “cinsel anlayış”ın, bu kez cinsel saldırı veya istismar olarak değerlendirilmesi, yargılamanın bütünü açısından hakkaniyetli bir muhakeme yapılıp yapılmadığını sorgulamayı gerektirmektedir. Özellikle bu durumun ayrıntılı bir şekilde gerekçelendirilmemesi, en azından gerekçeli karar alma hakkı açısından ciddi şüpheler uyandırmaktadır.
Prof. Dr. Tolga Şirin’in tanık ve müşteki beyanlarının gerekçesiz kabul edilmesi ve şablon delil değerlendirmesi yapıldığı yönündeki beyanları:
- Somut olayda müşteki/tanık/etkin pişman beyanlarının doğruluğu konusunda tatmin edici bir gerekçe yoktur, soyut ve genel geçer ifadeler kullanılmıştır. Hatta çoğu sanık mahkemeden; müştekilerin yer ve zaman belirterek somut konuşmalarının sağlanmasını istemiş olmasına rağmen bu talepleri karşılanmamış görünmektedir.
- Sunulan bilgi ve belgelere göre; yer ve zaman belirten müştekiler açısından ise bir kısım sanıklar o tarihlerde yurt dışında veya şehir dışında oldukları ispatlamalarına rağmen, BU DURUM MAHKEME KARARINDA DİKKATE ALINMAMIŞ GÖRÜNMEKTEDİR.
- Keza gerekçeli kararda tüm sanıklar ve tanıklar açısından aynı şablon gerekçenin yazıldığı, herhangi bir ayrım yapılmadığı görülmektedir… Yani sayılan delillerin birçoğu atılı cinsel suçların delili olmamasına rağmen aynı şablon ifade kullanılmış görünmektedir.
Prof. Dr. Tolga Şirin’in, yargılama sürecinde Tanık Sorgulama Hakkı’nın ihlal edildiği yönündeki beyanları:
- Sanıklar, aleyhlerinde ifade veren tanıklarla duruşmada yüz yüze gelme ve onlara soru sorma imkânından yoksun bırakıldıkları gibi, bu tanıkların beyanlarının duruşmada kendilerine okunması dahi söz konusu olmamıştır.
- Mahkemenin, yokluğunda dinlenen tanık ifadelerini sanıklara yazılı olarak ilettiği ve sorularını dosyaya yazılı olarak bildirmelerini talep ettiği bir yöntem benimsediği anlaşılmaktadır. Ancak bu yöntemin, ceza yargılamasının temel ilkeleri olan yüz yüzelik, sözlülük ve doğrudanlık ilkeleriyle BAĞDAŞTIĞINI SÖYLEMEK MÜMKÜN GÖRÜNMEMEKTEDİR.
- Bu koşullar altında, tanıkların sorgulanması hakkı açısından dengeleyici bir güvence olmadığı gibi mevzuatın öngördüğü GÜVENCE HÜKÜMLERİNE DE UYULMADIĞI anlaşılmaktadır.
- Tüm bu basamaklardan sonra üç adım testinin bizi ulaştırdığı sonuç, SOMUT OLAYDA TANIK SORGULAMA HAKKININ İHLAL EDİLDİĞİDİR.
Prof. Dr. Tolga Şirin’in, yargılama sürecinde Savunma İçin Gerekli Zaman ve Kolaylık Hakkı’nın ihlal edildiği yönündeki beyanları:
- Somut olayda başvurucunun esas hakkındaki mütalaaya karşı ek süre talebi, SEGBİS dökümlerinden görüldüğü kadarıyla mahkeme başkanının “bu noktada bugüne kadar gelen sürenin biz yeterli olduğunu düşünüyoruz” şeklindeki sözlü gerekçesiyle reddedilmiştir.
- İlk durumda 22/12/2020 tarihinde, ikinci durumda ise 11/10/2022 tarihinde savunma için ek süre talep edilmiş, ancak bu talepler gerekçesiz bir şekilde reddedilmiştir.
- Özellikle ikinci yargılamanın AŞIRI HIZLI BİR ŞEKİLDE (DOLAYISIYLA TERSİNE, MAKUL OLMAYACAK BİR HIZDA) tamamlandığı görülmektedir.
- Bu açıdan bakıldığında, ek süre verilmemesi KEYFİ BİR KARAR GİBİ GÖRÜNMEKTEDİR.
- Ancak bu kadar kapsamlı ve karmaşık bir dosyada, esas hakkındaki savunma için tanınan 15 GÜNLÜK SÜRENİN, onlarca farklı fiilden binlerce yıl hapis cezasıyla yargılanan (ve nihayetinde 8658 yıl mahkûmiyet almış) BİR KİŞİ AÇISINDAN MAKUL OLMADIĞI DEĞERLENDİRİLMEKTEDİR.
- Kişinin kendi lehine olan makul sürede yargılanma hakkının, aleyhine bir şekilde kullanılması ve bu durumun basmakalıp gerekçelerle açıklanması, HEM ANAYASA’NIN HEM DE SÖZLEŞME’NİN RUHUNA AYKIRIDIR.
Prof. Dr. Tolga Şirin’in, bilimsel mütalaaların gerekçeli kararda değerlendirilmeye alınmamasının hukuk ihlali olduğuna dair beyanları:
- Yerleşik içtihatlara göre sözcüğün özerk anlamıyla dosyada sunulan uzman görüşleri (bilirkişi raporu, mütalaa vb.) de esaslı nitelik arz edecek türden öğelerdir.
- Bunlara yanıt vermeme veya bunları göz ardı ederek çelişkili durumları gidermeme de gerekçeli karar alma hakkının ihlaline neden olabilir.
- Somut olayda bu bilimsel görüşlerin varlığı veya yokluğu mahkemeyi hiç etkilememiş görünmektedir.
- Etkilememe mümkün olabilir FAKAT BU SAVLARA YANIT VERİLMESİ LAZIM GELİR.
Prof. Dr. Tolga Şirin’in, yargılama sürecinde TCK 220/5 maddesinin uygulanarak Suçta ve Cezada Şahsilik İlkesinin ihlal edildiği yönündeki beyanları:
- … amaç ve katı hiyerarşi ortaya konulamıyorsa yöneticinin sorumluluğu, genel iştirak kurallarına göre (suçun işlenişine sundukları katkı oranında) belirlenecektir.
- Aksi düşünce, yani hükmün hiyerarşik bağ ve ikame edilebilirlik ortaya konmadan uygulanması suç ve cezada şahsilik ilkesini zedeleyecek denli GENİŞ VE KEYFÎ BİR ALAN BIRAKACAKTIR.
- Başvurucunun, iddia edilen suçların işlenmesine katkısının DOĞRUDAN FAİL Mİ, YOKSA ŞERİK Mİ OLDUĞU BELİRLENMESİ YAPILMAMIŞ, SOMUT KATKISI DEĞERLENDİRİLMESİ YAPILMAKSIZIN tüm suçlar yönünden fail sayılmıştır.
- Söz konusu suçlarda rıza vb. faktörler yönünden tekil belirlemeler yapma gerekliliği de nazara alındığında suçta ve cezada şahsilik yönünden sorunlar derinleşir görünmektedir.
- Öte yandan, TCK md. 220/5 hükmünün uygulanmasında örgüt yöneticisinin, örgütün tüm üyeleri tarafından işlenen suçlardan doğrudan fail gibi sorumlu tutulduğu görülmektedir. Ancak, bu tür bir sorumluluk için örgütün suç işleme amacının somut delillerle ortaya konulması ve örgüt üyelerinin işledikleri suçların örgütsel amaçlar doğrultusunda gerçekleştirildiğinin gösterilmesi gerekmektedir. Mevcut davada, başvurucunun bu suçların işlenmesine somut katkısı değerlendirilmeden geniş bir sorumluluk alanı tanınmış, BU DA SUÇTA VE CEZADA ŞAHSİLİK İLKESİNE AYKIRILIK EDER görünmektedir.
Prof. Dr. Tolga Şirin’in, yargılama sürecinde Din ve Vicdan Özgürlüğü İlkesinin ihlal edildiği yönündeki beyanları:
- Burada ek olarak vurgulamak gerekir ki bir dinin veya inancın meşruluğunu ve yerindeliğini tartışmak MAHKEMELERİN İŞİ DEĞİLDİR.
- Devletin belli bir din veya inanç biçimini dayatması veya doğru ya da yanlış bulması TARAFSIZLIK YÜKÜMLÜLÜĞÜYLE UYUMLU DEĞİLDİR.
- Din ve vicdan özgürlüğü yönünden; başvurucunun içinde olduğu oluşum, bir “din veya inanç topluluğu” sayıldığı ve suçta ve cezada kanunilik ilkesinde öngörülen ölçütlerle uyumlu bir müdahale haklı çıkarılamadığı denli DİN VE VİCDAN ÖZGÜRLÜĞÜ YÖNÜNDEN DE BİR İHLAL SÖZ KONUSUDUR.
- Yetkililerin bu yapı için “sahip olduğu ‘sapkın ideoloji’ çerçevesinde geliştirdiği ‘Mehdilik’ inancı doğrultusunda ‘tevil ettikleri’ dini esaslara dayalı bir oluşum, dini motifli bir örgüt” nitelemeleri ise İHAM’ın az önce aktardığımız “bir kişinin kutsal olarak kabul ettiği bir şey bir saçma veya sapkın görünebilir ve inanan kişinin belirli bir inanç veya uygulamanın dini ibadetlerinin önemli bir parçası olduğu iddiasına karşı hiçbir hukuki veya mantıksal argüman ileri sürülemez” içtihadı karşısında açığa düşmektedir.⁷
DOÇ. DR. SİNAN KOCAOĞLU
Ceza Hukuku doçentliğinin yanı sıra aynı zamanda asker, komutan, akademisyen, avukat ve yazar olan Doç. Dr. Sinan Kocaoğlu, Türk Silahlı Kuvvetlerinde kolordu, tugay seviyesinde, garnizon komutanlığı da dahil olmak üzere üst düzey görevlerde bulunmuştur. Hukuk Fakültesi’nden mezun olmasının ardından Avrupa Komisyonu tarafından “Jean Monnet Pole of Excellence” olarak ilan edilmiş olan Hür Brüksel Üniversitesi (Vrije Universiteit Brussel, VUB) Hukuk Fakültesi Avrupa Çalışmaları Enstitüsü’nde “Uluslararası, Avrupa ve Mukayeseli Hukuk” alanında yüksek lisans yaptı. Uluslararası Akademisyenler Birliği’ne ilk Türk başkan olarak seçildi. Girne American University Hukuk Fakültesi’nin dekanlığını yürüttü. Ardından Ufuk Üniversitesi Hukuk Fakültesi Ceza ve Ceza Muhakemesi Ana Bilim Dalı Başkanlığı görevinde bulundu. Doç. Dr. Serhat Sinan Kocaoğlu’nun, Birleşmiş Milletler tarafından yayımlanmış ve ulusal hakemli dergilerde basılmış ceza, ceza muhakemesi, uluslararası ceza hukuku ve Avrupa hukuku konularında hakemli makaleleri bulunmaktadır.
Doç. Dr. Sinan Kocaoğlu müvekkil Adnan Oktar’ın yargılandığı dosya için sunduğu 16 Ocak 2019 tarihli mütalaasında özetle şu hususları vurgulamıştır:
Doç. Dr. Sinan Kocaoğlu’nun, avukat görüşlerinin kısıtlanmasının hukuka aykırı olduğuna ilişkin beyanları:
- Hukuki alt yapısı ayrıntıları ile açıklanmakla birlikte, dürüst yargılanma hakkı ve bu kapsamda savunma hakkı ve avukatla görüşme, temas kurma ve iletişimde bulunma hakları temel bir insan hakkıdır. Bu bağlamda bu hakların demokratik toplum düzenine aykırı olmayacak şekilde, her durumda özlerine dokunulmadan ve ölçülü olacak şekilde ancak kanunla sınırlandırılması gerekir. Somut olayda henüz sanık statüsünde dahi olmayan tutuklu şüphelilerin avukatlarıyla görüşmelerinin bazı gün ve saatlerde olacak şekilde sınırlandırılması ve bu görüşmelerin bir personel refakatinde gerçekleştirilmesinin yanında kayda alınması ve mektup ve belgelerine gerektiğinde el konulması gibi tedbirler ÖLÇÜLÜ OLMAKTAN ÇOK UZAKTIR.
- Hukuk devletinde özgürlükler kural, sınırlandırmalar istisnadır. Diğer yandan sulh ceza hakimliklerinin ilgili kararlara zemin oluşturacak bir gerekçe göstermedikleri de açıktır.
- Kısıtlama kararında belirtilen “tutuklu şahıslar ile görüşen avukatların örgütsel davranışlar sergilediği “gerekçesi tamamen soyut niteliktedir. Örgütsel davranışların neler olduğu, avukatların bunları nasıl sergilediği, ne zaman, nerede böyle davranışlar yaşanıldığı gibi somut bulgu ve bilgilere dayanmayan BU ÇOK GENİŞ VE İTHAM EDİCİ SÖZLER GEREKÇE NİTELİĞİNDE DEĞİLDİR.
- Yapılacak kısıtlamaların mutlaka Kanundaki şartlara dayanması gerekir. Oysa karar veren merciler tamamen soyut bir şekilde avukatların “örgütsel davranışları” olduğuna dayanarak karar vermişlerdir. Bu anlamda avukatlık mesleğini yapan kişilerin hepsinin de zan altında bırakılması da söz konusudur.
- Sanığın avukatıyla görüşmelerinin belirli günlerde ve belirli saatlerle sınırlandırılması, bunun yanında görüşmelerin kayıt altına alınması ve bir personelin görüşmelere refakat etmesi, gerektiğinde avukatıyla aralarındaki mektup ve belgelere elkonulması gibi kısıtlayıcı tedbirlerin, dürüst yargılanma hakkının temeli olan savunma hakkına çok ciddi zarar verdiği, bu sınırlandırmaların ölçülü olmadığı ve yukarıda izah edilen AİHM içtihatları bağlamında uluslararası hukuka olduğu kadar iç hukukumuza ve Yüksek Mahkeme kararlarına da aykırılık teşkil ettiği;
- Netice olarak … değişik iş konulu kararlara mevzu olan dosya hakkında hem ilmi hem de kazai içtihatlara (AİHM, Anayasa Mahkemesi ve Yargıtay) USULDEN VE ESASTAN AYKIRILIK TEŞKİL ETTİĞİ bilimsel kanaatindeyiz.
Ceza ve ceza muhakemesi hukuku alanında uzmanlaşmış akademisyen ve avukattır. 1995 yılında İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi’nden mezun olmuş; yüksek lisans ve doktora eğitimini Marmara Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Kamu Hukuku alanında tamamlamıştır. “İftira Suçu” başlıklı teziyle yüksek lisansını, “Şartla Salıverme” konulu teziyle doktorasını tamamlayan Yenidünya, 2008 yılında Ceza ve Ceza Usul Hukuku alanında doçent, 2013 yılında ise profesör unvanını almıştır.
Akademik çalışmaları özellikle ceza hukuku genel hükümleri, özel hükümler, ceza muhakemesi hukuku ve ticari ceza hukuku alanlarında yoğunlaşmaktadır. Bu alanlarda çok sayıda kitap, makale ve tebliği bulunan Yenidünya, çeşitli üniversitelerde ceza hukuku dersleri vermiş; bilimsel toplantı, sempozyum ve mesleki eğitim programlarında konuşmacı olarak yer almıştır. Birleşmiş Milletler Uluslararası Göç Örgütü’nün Türkiye’de insan ticareti ve cinsel şiddet mağduru kadınların korunmasına yönelik projelerinde de aktif görev almıştır. İstanbul Barosu’na kayıtlı olan Yenidünya, aynı zamanda Yenidünya Hukuk’un kurucu avukat ve akademisyenleri arasında yer almaktadır.
Prof. Dr. Caner Yenidünya, İstanbul Anadolu 1. Ağır Ceza Mahkemesi’nde görülen, 2023/246 E. sayılı dosyaya 24.02.2025 tarihinde sunduğu dilekçesinde, sanıklar hakkında dolandırıcılık ve kara para aklama iddiaları yönünden beraat kararı verilmesi gerektiğini, bilirkişi raporlarını esas alarak açıklamıştır:
Prof. Dr. Caner Yenidünya, belirtilen dosyada usulsüzlük tespiti yapılamadığı için beraat talebinde bulunmuştur:
- “Yargılamaya konu olayda; ürünlerin fiziken yurda geldiği kırmızı hat kriterine göre işlem tesis edilerek serbest dolaşıma girdiği, ürünlerde eksik/fazla çıktığına dair veya evrakların uyumsuzluğuna dair bir yazının bulunmadığı, serbest dolaşıma giriş sonrası gümrükler tarafından yapılan sonradan kontrol kapsamında da HERHANGİ BİR USULSÜZ DURUMUN TESPİT EDİLMEDİĞİ.”
Prof. Dr. Caner Yenidünya, belirtilen dosyada vergi kaybı ve kamu zararı bulunmadığı için beraat talebinde bulunmuştur:
- “13340900IM048364 sayılı beyannamede gönderici firmanın TGL Middle East Fze firması olarak beyan edildiği, NMT Cape Horn Lojistik taşıma işlemlerinde göndericinin Aprile International firması olarak beyan edilmiş olmasının düzenlenen beyanname kapsamında herhangi bir vergi farklılığı yaratmadığının belirtildiği.”
- “Kaçakçılık ve resmi evrakta sahteciliğe ilişkin yargılama konu eşyaların serbest dolaşıma girme öncesi kırmızı hat sürecinde usulsüzlük tespiti bulunmayışı, ithal edilen ürünlerin muhatabı olan Çin’de faaliyet gösteren her iki firmanın Çin menşeili oluşunun vergi kaybına sebebiyet vermediği.”
- “Beyanname ile taşıma işlemlerinde yer alan firmaların ikisinin de Çin’de mukim firmalar olduğu ve bu durumun neticeten vergisel bir farklılık oluşturmadığı bu itibarla kamu zararının bulunmadığı ve tüm bu hususlar itibarıyla Türk Ceza Kanunu yahut Gümrük Mevzuatı uyarınca USUL VE ESASA AYKIRI BİR İŞLEM, DURUM BULUNMADIĞI.”
Prof. Dr. Caner Yenidünya, belirtilen dosyada suçun yasal unsurları oluşmadığı için beraat talebinde bulunmuştur:
- “KKDF kesintisinin mali yükümlülük statüsünde olmadığı bu anlamda eksik KKDF ödemesi yönünden Kaçakçılıkla Mücadele Kanunu kapsamında bir yaptırım uygulanamayacağı“
- “… bu hususların araştırılması neticesinde dosya dolandırıcılık suçu yönünden tekemmül etmiş olacak ve SUÇUN UNSURLARININ OLUŞMADIĞI GÖRÜLECEKTİR.”
- “Vakıflar Bankası’ndan kredi çekilmesi hususunun ise DOLANDIRICILIK SUÇ TİPİNİN UNSURLARI İLE UZAKTAN YAKINDAN BİR İLİŞKİSİ YOKTUR.”
- “Bir kredi ilişkisinin edimlerinin yerine getirilmemesi niteliği itibariyle hukuki uyuşmazlık olup; MÜSNET SUÇUN UNSURLARINA VÜCUT VEREBİLECEK NİTELİKTE DEĞİLDİR.“
Prof. Dr. Caner Yenidünya, belirtilen dosyada müşteki zararı ve şikayeti bulunmadığı için beraat talebinde bulunmuştur:
- İddianame kapsamında müşteki olarak görünen Mustafa Nadir Taşkın 18.06.2021 tarihinde cumhuriyet savcısı huzurunda vekili eşliğinde vermiş olduğu ifadede; “BAHSE KONU OLAYA İLİŞKİN BENİM BİR KAYBIM OLMADI. ŞİRKET OLARAK BİR ZARARIMIZ YOKTUR. KİMSEDEN ŞİKAYETÇİ DEĞİLİM” şeklindeki beyanının dosya kapsamına alınmasını,
- “Mustafa Nadir Taşkın’ın firması NMT’nin 13.02.2015 tarihinde işbu ticari ilişkiden muhatabına yazılan ve alacak bakiyesinin 0 ‘sıfır’ olduğuna ilişkin, hiçbir alacağının kalmadığını beyan eden bakiye onay yazısının dikkate alınmasını ve Anadolu Cumhuriyet Başsavcılığınca ilgili yazıya istinaden kovuşturma yapılmasına yer olmadığı kararının Sayın mahkeme dosyasına celbini… talep ederiz.”
Prof. Dr. Caner Yenidünya, belirtilen dosyada soruşturma ve inceleme eksik belgeye dayandığı için beraat talebinde bulunmuştur:
- “Maye Yetkilileri (kayyım heyeti) tarafından bu şirkete ait yasal defter ve belgelere ulaşılamadığı için, incelemeyi yürüten müfettişe şirkete ait herhangi bir defter ve belge ibraz edilememiştir. (…) Şirketin (Maye’nin) iş ve işlemleri ile ilgili detaylara nüfuz edilemediği, incelemenin banka kayıtları gibi harici veriler üzerinden tamamlandığı görülmüştür.” Şeklinde defter ve belgeler incelenmeksizin rapor tanzim edildiği açık şekilde belirtilmiştir.
Prof. Dr. Caner Yenidünya, belirtilen dosyada mahkumiyete yeter kesin delil bulunmadığı için beraat talebinde bulunmuştur:
- “MAHKUMİYETLERİNE YETER KESİN DELİL ELDE EDİLEMEDİĞİ anlaşılmakla CMK 223/2-e maddesi gereğince ayrı ayrı beraatlerine karar verilmesi.”
- “Müvekkil sanığın da aralarında bulunduğu bir kısım sanıkların üzerlerine atılı kaçakçılık kanununa muhalefet, resmi evrakta sahtecilik suçları açısından ve ayrıca resmi belgeyi bozma eylemleri yönünden MAHKUMİYETLERİNE YETER KESİN DELİL ELDE EDİLEMEDİĞİNDEN BAHİSLE HAKLARINDA BERAAT KARARI VERİLMESİ YÖNÜNDEKİ SAVCILIK MAKAMININ ESAS HAKKINDAKİ MÜTALAASINA İŞTİRAK ETMEKTEYİZ.“
YARGITAY 4. CEZA DAİRESİ ONURSAL BAŞKANI
SN. OSMAN YAŞAR
Sayın Osman Yaşar 1988 senesinde Yargıtay Tetkik Hakimliği görevine başlamış, 2000 yılında Yargıtay 4. Ceza Dairesi Üyesi olmuştur. 2007 yılında Yargıtay 4. Ceza Dairesi Başkanlığı için yapılan seçimde, Yargıtay tarihinde 160 oyla ilk turda başkan seçilen ilk kişi olarak Yargıtay tarihine geçmiştir. Kendisine ait çeşitli üniversitelerin hukuk fakültelerinde okutulmakta olan çok sayıda kitabı olup;
Türk Ceza Yasası Genel Hükümleri / Mart 2000, Hürriyet Aleyhine İşlenen Suçlar / Nisan 2001, Türk Ceza Kanunu / Şubat 2001 (6 Cilt yaklaşık 10bin sayfa), Ceza Muhakemesi Kanunu / Ocak 2020, isimli eserler en bilinen kitapları arasındadır.
Yargıtay 4. Ceza Dairesi Onursal Başkanı Sayın Osman Yaşar, müvekkil Adnan Oktar’ın yargılandığı dosya için 4 ayrı hukuki mütalaa hazırlamıştır.
Yargıtay 4. Ceza Dairesi Onursal Başkanı Sayın Osman Yaşar, 18.11.2020 tarihli mütalaasında özetle şu hususları vurgulamıştır:
Sn. Osman Yaşar’ın hukuki mütaalasındaki örgüt olmadığına dair görüşleri;
- Dava konusu topluluğun, dini, kültürel, sosyal ve bilimsel alanlarda çalışma yapmak gibi meşru amaçlarla bir araya gelenler tarafından oluşturulan bir sivil toplum örgütü olduğu görülmektedir.
- Suç işlemek maksadı bulunmamaktadır.
- İddianamede, amaç ve ideoloji olarak İslam’ı yaymak, tebliğ etmek, Mehdi’ye zemin hazırlamak iddialarının kanıtlandığı varsayılsa bile, bu amaçları sağlamaya çalışma ceza kanununun yasakladığı eylemler değildir.
- Yargılanan topluluğun şeriat getirme, anayasal düzeni değiştirme gibi amaçları, örgütsel çalışmaları ve örgütsel güçleri yoktur.
- İddia edilen cinsel saldırı, eğitimin engellenmesi vb. suçların kanıtlandığı varsayılsa dahi bunlar örgütsel amaçlı suçlar değildir.
- Birinin işlediği bir suçun, haberleri dahi bulunmayan ve destekleri olmayan diğerlerine yüklenmesi, onlara da mal edilmesi kabul edilemez.
- Cinsel saldırı ve istismar suçunun amaç suç niteliğinde kabul edilmesi mümkün değildir.
- Etkin pişmanlıktan yararlanmak isteyen ehil, reşit ve tahsilli kişilerin ifadeleri, iddia edilen saldırılardan yıllar sonra, soruşturmalar başladığında verilmekle inandırıcılıkları sorgulanmalıdır.
- (sanıklar için) … iddianameye konu eylemler hakkında öncesinde KYOK kararı verilmiş olmakla bu karar kesinleşmiş olduğundan DÜŞME kararı verilmesi gerekmektedir.
- (Sanıklara)… isnad edilen casusluk suçuna ilişkin Milli İstihbarat Teşkilatı’nın ve Dışişleri Bakanlığı’nın açıklamaları dikkate alındığında suçun oluşmadığı görülmektedir.
- Yaşar Yakış ile yapıldığı iddia edilen yazışma incelendiğinde “sonbaharda” kelimesinin farklı bir dosyada tespit edildiği, üç yıl sonra olacak olan 15 Temmuz 2016 kalkışmasının önceden bilinmesinin ve bunun kastedilmesinin olanaksız olduğu görülmekte ve söz konusu maile dayanılarak FETÖ ile irtibatlandırılma yapılması mümkün değildir.
Sn. Osman Yaşar’ın bilimsel mütaalasındaki cinsel suç olmadığına dair görüşleri;
- Akıl hastalığı ve zeka geriliği bulunmayan müştekilerin iradelerinin fesada uğratılmasındansöz edilmesi mümkün değildir.
- Müştekilerin iyi üniversitelerden mezun, kariyer sahibi, aktif bir sosyal çevresi olan, kültür, zeka, muhakeme yetenekleri yüksek kişiler olduğu görülmektedir.
- Müştekilerin soyut, geçmiş yıllarla ilgili yer, tarih ve maddi ayrıntılar içermeyen anlatımlarındanbaşka delil görülmemektedir.
- Bir kısım müştekiler hakkında da yurtdışı çıkış yasağı tedbiri kararı verildiği görülmekle ifadelerin cezaevine girmekten kurtulmak amacıyla verilebileceği görülmektedir.
- Müştekiler, olayın hemen ardından resmi makamlara bir şikayetleri olmamış, iddia edilen eylemlerden yıllar sonra ve soruşturma başladığında başvuruda bulunmuşlardır.
- Müştekiler iddia edilen cinsel eylemlerden sonra uzaklaşmamış, uzun süre ilişkilerini sürdürmüşlerdir. YANILGI BİR KEREYE MAHSUS OLABİLİR. SÜREKLİ YANILGI İDDİASI KABUL EDİLEMEZ.
- Müştekilerin ifadeleri basmakalıp sorulara yanıt vermek biçiminde olup yönlendirme sonucunda birbirini doğrulayan şekilde gerçekleşmiştir.
- Dini telkinle iradelerin fesada uğratılarak rızaların alındığı şeklindeki beyanlara itibar edilmesi mümkün değildir.
Yargıtay 4. Ceza Dairesi Onursal Başkanı Sayın Osman Yaşar, 24.12.2020 tarihli mütalaasında özetle şu hususları vurgulamıştır:
Sn. Osman Yaşar’ın bilimsel mütaalasındaki FETÖ’ye yardım suçunun işlenmediğine ilişkin görüşleri;
- Sanıklara yönelik iddianamede yer alan ve esas hakkında mütalaada belirtilen suçlamaların ispatlanması icab eder. Ceza yargılamasının amacı, maddi gerçeğin ortaya çıkarılmasıdır. Bu amaca ulaşılması için mantık yolunun izlenmesi gerekir. Gerçek; ancak akla uygun ve gerçekçi kanıt ve değerlendirmelerle ortaya çıkabilir.
- Kaldı ki, silahlı terör örgütüne yardım suçunun oluşabilmesi için, öncelikle FETÖ’nün ne zaman silahlı terör örgütüne dönüştüğünün bilinmesi ve değerlendirilmesi gerekir. “Meşru maksatlarla kurulmuş bir cemiyetin bilahare cürüm işlemek için mahiyetini değiştirmesi halinde, maddenin tatbikinde müşkülat çıkacaktır” (Savaş, Molla Mahmutoğlu, Yaşar-2006 (7) ciltlik Ceza yorumu 5303 sh.) denilmiştir.
- Silahlı örgüte yardımda esas olan yardım edenin “bilerek ve isteyerek” yardım etmesidir. Sanıkların yardımı ve yardım kasıtları bulunmamaktadır. Yardım iddialarının ve örgütün terör örgütü olduğunu bildiklerinin kanıtlanması gerekir.
- Silahlı terör örgütüne (FETÖ) yardım suçunun işlendiğini gösterir mahkumiyet için kanıt bulunmadığı gibi, SUÇUN MADDİ VE MANEVİ ÖGELERİNİN OLUŞMADIĞI görüşündeyiz.
Yargıtay 4. Ceza Dairesi Onursal Başkanı Sayın Osman Yaşar, 10.01.2021 tarihli mütalaasında özetle şu hususları vurgulamıştır:
Sn. Osman Yaşar’ın bilimsel mütaalasındaki “Kişiler Arasındaki Konuşmaların Dinlenmesi ve Kayda Alınması”, “6136 Sayılı Kanuna Muhalefet” suçlarının oluşmadığı ve bu suçlarla ilgili TCK 220/5 maddesindeki örgüt yöneticisinin sorumluluğunun da oluşmadığına ilişkin görüşleri;
- Sanığa yüklenen “Kişiler Arasındaki Konuşmaları Dinlenmesi ve Kayda Alınması” suçunun hukuka uygun delillerle kanıtlanmamış olması karşısında suç oluşmamaktadır.
- Sanıklara isnat edilen 6136 sayılı yasaya muhalefet suçlarının da oluşmadığı anlaşılmaktadır. Arama kararları verilirken, hangi suçlarla ilgili olduğu belirtilmemiştir. Bu nedenle 6136 sayılı kanunun kapsamında elde edilen delillerin CMK’nın 138. Maddesindeki tesadüfi delil olması mümkündür. Ancak tesadüfen elde edilen kanıtların Cumhuriyet Savcılığı’na “derhal” bildirilmesi gerekirdi. Bu nedenle elde edilenlerin hukuka aykırı delil niteliğinde görülmesi gerekir.
- TCK’nın 220/5. maddesi uyarınca yapılan suçlamaya gelince; talimat ilişkisinin ortaya konulamadığı, örgüt faaliyeti kapsamında suçun işlendiğinin her türlü kuşkudan uzak delillerle kanıtlanamaması nedeniyle yüklenen suç oluşmamaktadır.
YARGITAY 5. CEZA DAİRESİ ONURSAL BAŞKANI
AHMET CEYLANİ TUĞRUL:
2000 senesinde Yargıtay 5. Ceza Dairesi Üyeliğine seçilmiştir. 2 yıl Yargıtay Genel Sekreterliği görevlerinde de bulunan Ahmet Ceylani Tuğrul, 10 yıla yakın bir süre de Yargıtay 5. Ceza Dairesi Başkanlığı görevini yürütmüştür.
Kendi arzusuyla emekli olan Sayın Tuğrul’un başlıca eseri olan “Cinsel Dokunulmazlığa Karşı İşlenen Suçlar ve Ensest İlişkiler” isimli kitabı Ocak 2013 tarihinde yayınlanmış olup, çeşitli hukuk fakültelerinde ders kitabı olarak okutulmaktadır.
Yargıtay 5. Ceza Dairesi Onursal Başkanı Sayın Ahmet Ceylani Tuğrul, 11.05.2020 tarihli mütalaasında özetle şu hususları vurgulamıştır:
Sn. Ahmet Ceylani Tuğrul mütalaasında dosyada yer alan güya müştekilerin evlenme vaadi ve dini telkinle iradelerinin fesada uğratıldığı iddialarının geçersizliği ile ilgili olarak;
- Bir mağdurenin çok kısa zaman aralığında birçok kişi ile anal ilişkiye girmesinin fiziken dayanılmaz sonuçlar doğurmasına rağmen; sadece sanık ile mağdurenin evlenmeyi düşünmesine bağlı olarak bu ilişkileri sürdürmesinin yani bir yerde seks köleliğine katlanmasının eşyanın tabiatına ve normal hayatın akışına aykırı olduğu,
- Bu yönde sanık aleyhinde beyanlarda bulunan mağdurelerin beyanlarına itibar etmenin mümkün olmadığı,
- Dini telkinin; kişiler üzerine ve kişiden kişiye değişen olaya özgü değerlendirilmesi gereken bir etkileme aracı olduğunu; kişinin sahip olduğu zeka düzeyi, eğitim seviyesi, dini konulara gösterdiği ilgi, sosyal algılama, muhakeme yeteneği, ahlak anlayışının dini telkinden kişinin ne derece etkilenip etkilenmediğinin ölçütü olduğu;
- Örneğin; kapalı bir toplumda, dar bir sosyal çevrede yetişmiş, eğitim düzeyi yeterli olmayan ahlak, örf, adet ve dini telkinlerle büyümüş bir şahsın dini telkinlerden etkilenmesine karşılık, kendisine özgüven aşılanmış, sosyal yaşamı ve eğitim seviyesi üst düzeyde olan, baskılanmamış bir yapıya sahip ve her olayı araştırıp değerlendirebilen, muhakeme düzeyi gelişmiş ve sorgulama bilincine sahip bir kişinin dini telkinlerden etkilenmesinin farklı olduğu,
- Bu durumun olaya özgü değerlendirilmesi sonucunda; tüm suçlamaların tamamının 11.07.2018 tarihli operasyon sonucunda ortaya atılmış olması, tüm mağdur suçlamalarının birbirinin teyidi şeklinde gerçekleşmiş bulunması, suçlamaların kaynağı olan olayların haftalar, aylar ve hatta uzun yıllara dayanması, hiçbir mağdurun kendisine karşı gerçekleştirildiğini iddia ettiği suçlarla ilgili herhangi bir resmi makama konuyu intikal ettirmemiş olmaları, mağdurelerin sahip oldukları eğitim düzeyleri, zeka durumları, muhakeme yetenekleri, sosyal çevrede yetişmiş olmaları, kendilerine olan özgüvenleri, olaylarla ilgili neden-niçin gibi araştırmalara yatkın ve bu konularda sorgulama yeterliliğinde olan kimseler olmaları nedeniyle, savcılık iddianamesinde müsnet suçlarla ilgili hukuki değerlendirmelerin yasal dayanaktan yoksun olduğu,
- Tüm bu nedenlerden dolayı, MEVCUT DELİLLERE GÖRE, MÜSNET SUÇLARIN GELİNEN YARGILAMA SÜRECİNE GÖRE UNSURLARI İTİBARİ İLE OLUŞMADIĞI yönünde kanaatini belirmiştir.
YARGITAY 6. CEZA DAİRESİ ONURSAL ÜYESİ
SN. ALİ TURHAN:
Sayın Ali Turhan, Konya Karatay Lisesi’ni bitirmiş ve İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi’nden 1974 yılında mezun olmuştur. Konya hâkim adayı olarak mesleğe başlamış ve çeşitli ilçelerde hakimlik görevinde bulunmuştur. Adalet Bakanlığı Tetkik Hakimliği, Adalet Bakanlığı Personel Daire Başkanlığı yapmış, Ankara Cumhuriyet Başsavcı Vekili iken 2001 yılında Yargıtay üyeliğine seçilmiştir. Yargıtay 6. Ceza Dairesi üyesiyken kendi isteğiyle 2005 yılında emekli olmuştur. Almanca bilmektedir. Bursa Barosu’na kayıtlı olarak serbest avukatlık yapmaktadır. Kendisinin 2000 Senesinde kaleme aldığı “Meslek Etiği Kuralları” adlı çalışma Adli Kurum Çalışanları için el kitabı niteliğinde bir eser olup mesleğe yeni alınan hakim ve savcıların eğitiminde kılavuz olarak görülmektedir.
Yargıtay 6. Ceza Dairesi Onursal Üyesi Sayın Ali Turhan, müvekkil Adnan Oktar’ın yargılandığı dosya için 10.11.2020 tarihli bir hukuki mütalaa hazırlamış ve mütalaasında özetle şu hususları vurgulamıştır:
Sayın Ali Turhan’ın, örgüt suçunun olmadığı yönündeki beyanları:
- Öncelikle belirtmek gerekir ki ortada bir suç örgütü değil legal bir sivil toplum yapılanması bulunduğunu, zira bu arkadaş birlikteliğinin suç işlemek amacıyla değil dini, kültürel, sosyal ve bilimsel alanlarda çalışma yapmak gibi birçok meşru amaçla bir araya gelen bir topluluk olduğunu, bu topluluğun daha önce de pek çok kez aynı isnatlara maruz kaldığını ancak bu iddiaların asılsız olduğunu ve ortada suç örgütü olmadığı yönünde mahkeme kararı ve 9 adet takipsizlik kararı bulunduğunu;
- Yine başta Prof. Dr. Kayıhan İÇEL ve Prof. Dr. Bahri ÖZTÜRK olmak üzere ülkenin en yetkin ceza hukukçularının yukarıda ismi yazan sanıkların da yer aldığı kişilerin dahil olduğu arkadaş grubunun suç örgütü olmadığı yönünde raporlar verdiklerini;
- Dosya kapsamında alınan tüm ifadeler incelendiğinde etkin pişmanlık hükümlerinden faydalanmak isteyen kişiler de dahil olmak üzere hiçbir kişinin bu topluluğun suç işlemek amacıyla bir araya geldiklerini ifade etmediğini, dolayısıyla suç işlenmesi nedeniyle rahatsızlığını dile getirerek arkadaş topluluğundan ayrılan herhangi bir kimse bulunmadığından dolayı ceza hukuku anlamında organize suç örgütü kabul edilebilecek bir durum ortada bulunmadığını;
- Bilindiği üzere “Örgütlenme Hakkı”nın ulusal ve uluslararası sözleşmeler ile güvence altına alınmış haklar olduğunu, iddianameye konu oluşumun hem Türkiye’nin birçok ilinde hem de yurtdışında 5000’den fazla ilmi konferanslar verdiğini, 1000’den fazla imani, bilimsel internet sitesi kurduğunu, Adnan Oktar’a ait 73’den fazla yabancı dile çevrilmiş 350’den fazla imani, bilimsel, sosyal/siyasi içerikli eser ve 47 ülkede 252’den fazla yerde makale yayınlandığını, Türkiye’de muhafazakar, modern, akademisyen, sanatçı, siyasi, bürokrat yüzlerce farklı çevreden kişinin katıldığı iftarlar, yemekli toplantılar gibi çeşitli sosyal, bilimsel, dini ve kültürel etkinlikler gerçekleştirildiğinin açık internet kayıtlarında görüldüğünü ve tüm bu etkinliklerin örgütlenme hakkı kapsamı dışındaki bir amaçla yapıldığını ortaya koyan herhangi bir delilin iddianame kapsamında ortaya konulmadığını, açıklanan nedenlerle bu kapsamda kültürel, sosyal, bilimsel ve dini amaçlarla bir araya gelen mevcut oluşumun, sivil ve meşru bir örgütlenme dışında kabulünün mümkün olmayacağını;
- Suç işlemeyi hedeflemeyen sosyolojik anlamdaki legal bir topluluğun, ceza hukuku anlamında bir örgüt olarak görülebilmesinin mümkün olmadığını, ifade edildiği üzere 1999 yılında da suç örgütü iddiası ile birtakım kişilerin yargılandığını ve örgüt yöneticisi olduğu iddia edilen kişilerin de dahil olduğu bir kısım sanık hakkında zaman aşımı nedeniyle düşme kararı, bir kısım sanıklar hakkında verilen beraat kararında “SUÇ ÖRGÜTÜ KURMA SUÇUNUN UNSURLARININ OLUŞMADIĞI” ifade edilmiş olup bu kararın kesinleştiğini;
- Dolayısıyla da suç örgütü olduğu iddia edilen bu yapının varlığının, cezai anlamda takipsizlik ve beraat/düşme kararları öncesine taşımanın hukuken mümkün olmadığını, aksinin kabulü halinde hukukun evrensel ilkesi olan “ne bi in idem” (aynı konuda tekrar yargılama olmaz) kuralına aykırı bir durum ortaya çıkacağını;
- Bir dönem bu grupla görüşen ama sonra bağlantısını kesen kişilerin dosya kapsamındaki ifadelerine bakıldığında bunların topluluktan ayrılma gerekçelerini fıkhî, siyasi, ticari faktörlerle izah ettiklerini, ceza hukuku bağlamında suç teşkil edebilecek herhangi bir anlatıma yer verilmediğini;
- Diğer yandan sanıkların infak adı altında getirdiği iddia edilen paraların ise sanıkların yasal miras payı ve kendi kazançları olduğu sanıklar tarafından ifade edilmesi karşısında bu paraların illegal olarak elde edilen bir kazanç olduğu iddiasının somut olarak ortaya konulmadığını;
- Bu kişilerin verdikleri ifadelerinde çok farklı ve çelişkili hiyerarşik yapılardan bahsettiklerini, çelişkili beyanların ceza hukukunda yeri olmadığı açık olup kişilerin birbirine HUSUMET DUYDUĞU VE KENDİLERİNCE CEZALANDIRMAK İSTEDİKLERİ FARKLI KİŞİLERİ HAYALİ BİR HİYERARŞİK YAPININ İÇERİSİNE SOKARAK BU KİŞİLERİN İSİMLERİNİ VERMELERİNİN SÖZ KONUSU OLABİLECEĞİNİ, bu olasılık dahi her türlü şüpheden arındırılmış delile göre karar verilmesi gereken ceza hukukunda alınan bu beyanların ve şemaların soyut olduğunun ortaya konulduğunu;
- Zira kadınlı erkekli 200-300 kişinin sırf bazı erkeklerle cinsel saldırı suçu işlesinler diye bir araya gelip 40 sene faaliyet yaptıklarını öne sürmenin yaşamın olağan akışına aykırı olduğunu, bu husus da suç örgütü için aranan devamlılık ve elverişlilik unsurlarının mevcut olmadığını ortaya koyduğunu;
- İddianamede, suç örgütü olarak ifade edilen bu topluluğun korkutucu etkisinin ortaya somut olarak ortaya konulması gerektiğini, yalnızca cinsel suçlar açısından birkaç müştekinin kişisel kaygılarla korkması ve bu nedenle topluluktan ayrılamaması gibi sübjektif nedenlerin korkutuculuk özelliğinin bulunduğunu ortaya koymadığını;
- İddianame kapsamına bakıldığında ismi bulunan sanıkların ve diğer kişilerin topluluk ve kamuoyu içinde herkesin gerçek adının bilindiğinin anlaşıldığını, sosyal medyada, basında ve kendi yayın organlarında kendi isimleriyle tanındıklarını, kaldı ki bu toplulukla ilgili daha önce açılan dava ve soruşturmaların hiçbirinde “kod isim” kullanma diye bir iddia gündeme gelmediğini, eğer “kod isim” gibi bir uygulama olmuş olsaydı eski soruşturma ve kovuşturmalarda bu konunun mutlaka yer alması ve kayıtlara geçmesi gerektiğini;
- İddianameye konu olan tüm silahların ruhsatlı olduğunu, söz konusu silahların çok büyük bir kısmının -özellikle yivsiz av tüfeklerinin- 15 Temmuz hain darbe girişimi sonrası alındığının resmi kayıtlardan anlaşıldığını, geri kalan silahların bir kısmının ise bazı sanık olarak yargılanan kişilere ve onların arkadaşlarına yapılan 1999 tarihli polis operasyonu kapsamında el koyulan ve 2015-2016 yılları ve sonrasında adli emanetten geri verilen silahlar olduğunun görüldüğünü belirtmiştir.
YARGITAY 1. CEZA DAİRESİ ESKİ BAŞKANI
SN. MEHMET YALÇIN
Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesi’nden mezun olan ve Malatya hâkim adayı olarak mesleğe başlayan Sayın Mehmet Yalçın; sırasıyla Horasan, Arguvan, Yalvaç Hâkimliği, Yalvaç, Fethiye Ağır Ceza Mahkemesi Başkanlığı ve Yargıtay Cumhuriyet Savcılığı görevlerinde bulunmuştur. 21.10.2002 tarihinde Yargıtay Üyeliğine seçilen Mehmet Yalçın, Yargıtay Büyük Genel Kurulu’nca 22.10.2008 tarihinde birinci kez, 31.10.2012 tarihinde ikinci kez Yargıtay Birinci Ceza Dairesi Başkanlığı’na seçilmiştir.
Yargıtay 1. Ceza Dairesi Eski Başkanı olan Av. Mehmet Yalçın, müvekkil Adnan Oktar’ın yargılandığı dosya için 2 ayrı hukuki mütalaa hazırlamıştır.
Yargıtay 1. Ceza Dairesi Eski Başkanı olan Av. Mehmet Yalçın, 30.09.2023 tarihli mütalaasında özetle şu hususları vurgulamıştır:
Sayın Mehmet Yalçın’ın, kasten öldürmeye teşebbüs suçunun hukuken oluşmadığına dair beyanları:
- (Mütalaada) yer verilen, masumiyet karinesine ilişkin olan Anayasa Mahkemesi ve Yargıtay Kararları ışığında değerlendirilen somut olayda; sanık Mert’in, katılanlar Cihat ve Abdullah’a yönelik kastlarının öldürme ya da yaralama olduğunu gösteren, her türlü kuşkudan uzak, yasal, kesin ve yeterli kanıt BULUNMADIĞI, kuşkulu kalmış ve tam olarak aydınlatılmamış olaylar ve iddiaların SANIK ALEYHİNE YORUMLANDIĞI, SANIK LEHİNE OLAN DELİLLER GÖZ ARDI EDİLDİĞİ, somut olgular yerine VARSAYIMLARLA HAREKET EDİLDİĞİ yukarıdaki bölümlerde yapılan açıklamalardan anlaşıldığı halde; nitelikli öldürmeye teşebbüs suçlarından hüküm kurulmuş, Anayasa’nın 36. maddesinde düzenlenen adil yargılanma hakkı kapsamında olan ve Anayasa’nın 38. maddesinde güvence altına alınan MASUMİYET KARİNESİNE AYKIRI HAREKET EDİLDİĞİ,
- Açıklanan Anayasa Mahkemesi ve Yargıtay kararları, yapılan açıklamalar ışığında değerlendirildiğinde; İLK DERECE MAHKEMESİ KARARININ, ANAYASANIN 141 VE CMK’NIN230. MADDESİNDE ÖNGÖRÜLEN ŞEKİLDE YASAL VE YETERLİ GEREKÇEYİ İÇERMEDİĞİ, ANAYASA’NIN 36. MADDESİNDE GÜVENCE ALTINA ALINAN ADİL YARGILANMA HAKKI KAPSAMINDA OLAN GEREKÇELİ KARAR HAKKINA AYKIRI HAREKET EDİLDİĞİNİN anlaşıldığı belirtilmiştir.
Yargıtay 1. Ceza Dairesi Eski Başkanı olan Av. Mehmet Yalçın, 12.01.2024 tarihli ikinci mütalaasında ise özetle şu hususları vurgulamıştır:
Sayın Mehmet Yalçın’ın, kasten öldürmeye teşebbüs suçunun hukuken oluşmadığına ve ilk derece mahkemesinin Bölge Adliye Mahkemesi’ne direnemeyeceğini dolayısıyla eksik soruşturma nedeniyle MERT SUCU OLAYININ ÖRTBAS EDİLMİŞ OLDUĞUNA dair ek beyanları:
- İlk Derece Mahkemesi kararının Bölge Adliye Mahkemesi tarafından eksik soruşturma nedeniyle bozulduğu, Bölge Adliye Mahkemesinin bozma kararına karşı direnmenin mümkün olmadığı (CMK m.284/1), bozma kararında sözü edilen eksiklikler giderildikten sonra yeni bir karar verilebileceği, 25. 05. 2022 tarihli tensip kararı ile bozma kararına eylemli olarak uyulduğu, 06.09.2022 tarihli ara karar ile bozma kararına karşı EYLEMLİ OLARAK DİRENİLDİĞİ, böylece, CMK’nın ”Bölge Adliye Mahkemesi karar ve hükümlerine karşı direnilemez.” (284/1) şeklindeki maddesine AYKIRI HAREKET EDİLDİĞİ,
- Adil bir sonuca varılabilmesi için;
1) Bölge Adliye Mahkemesinin 15.03.2022 tarihli bozma kararında ve İlk Derece Mahkemesinin 25.05. 2022 tarihli tensip kararında sözü edilen VİDEO VE KAMERA KAYITLARININ GETİRİLİP İNCELENMESİ, uzman bilirkişiye, sanığın ateş ettiği yeri, ateş edilme sırasında mağdurlar Cihat Onur Aykaç ile Abdullah Karadaş’ın bulundukları yerleri, mağdurlara kaç metreden ateş edildiğini, atış istikametini ve atış açısını gösterir KROKİ ÇİZDİRİLMESİ,
2)Tanık Hasan Ay’ın hazırlık aşamasında ifade verip vermediğinin araştırılması, verilmiş bir ifadesi varsa getirtilip incelenmesi, GEREKTİĞİ DÜŞÜNÜLMEDİĞİ VE EKSİK SORUŞTURMA SONUCU KARAR VERİLDİĞİ vurgulanmıştır.
PROF. DR. OSMAN CAN:
Türkiye’nin önde gelen anayasa hukukçularından ve akademisyendir. 2002-2010 tarihleri arasında Anayasa Mahkemesinde raportör-hakim olarak görev yapmıştır. 2012-2015 tarihleri arasında, “Yeni Anayasa” çalışmalarına katkı yönünde gelen daveti kabul ederek AK Parti MKYK’sında görev almıştır. 25. Dönem İstanbul Milletvekili olarak TBMM’ye seçilmiş ancak kısa süre sonra aktif siyaseti bırakmıştır.
Halihazırda Marmara Üniversitesi Hukuk Fakültesi Anayasa Hukuku Anabilim Dalı öğretim üyesi olarak bilimsel çalışmalarına devam etmektedir.
Anayasa Mahkemesine bireysel başvuru, kanunların denetimi ve uyuşmazlıkların çözümü konularında, ayrıca uluslararası yargısal ihtilaflarda bilimsel görüşler ve mütalaalar vermektedir. Ulusal ve uluslararası düzeyde yayınlanmış kitap ve makaleleri bulunmaktadır.
Prof. Dr. Osman Can, müvekkil Adnan Oktar’ın yargılandığı dosya için 7 ayrı hukuki mütalaa hazırlamıştır.
Prof. Dr. Osman Can 11.10.2021 tarihli mütalaasında özetle şu hususları vurgulamıştır:
Prof. Dr. Osman Can’ın, yargılamadaki hak ihlallerine ilişkin beyanları:
- Yargılama konusu iddianamenin kabulüne karar veren mahkeme heyeti yerine, aynı mahkeme bünyesinde HSK kararnamesiyle eldeki somut davaya bakmak üzere yeni bir heyet oluşturulmasının, başka bir mahkemeden getirilen bir yargıcın yeni heyetin başkanı olarak görevlendirilmesinin, dava karara bağlandıktan hemen sonra da yine kararname ile başka bir mahkemede görevlendirilmiş olmasının mahkemenin yasallığı ve doğal hakim ilkelerinin ihlal edilmiş olduğuna yönelik güçlü bir karine oluşturduğunu;
- Mahkemenin gerekçeli kararında suç örgütü olduğu kabul edilen yapının amacının ne olduğu gerekçelendirilirken, Mehdiyet, Türk aile yapısını yok etme ve toplumsal değerleri dejenere etme gibi ceza hukukuyla ilgili olmayan pek çok hususa değinildiğini;
- Kararda kullanılan “sapkın inanç”, “sapkın ideoloji”, “sapık inanış”, “sözde dini”, “sapkın yorum”, “çarpık yorum”, “sözde modem”, “uygunsuz şov”, “dinimiz”, “dini tahrif” gibi ifadelerin inanç temelli ayrımcılık yasağına aykırı bir yargılama yürütüldüğü kanaatine yol açtığını;
- Mahkemenin suç örgütünün varlığı kanaatine nasıl ulaştığına dair bir belirsizlik bulunduğunu, yargılamaya başından itibaren “suç örgütü” varsayımıyla başlandığını;
- Mahkemenin 18 aylık kovuşturma sürecini göz ardı ederek iddianamede yazılanları aynen aktarmak suretiyle gerekçe oluşturmaya çalıştığını, sanık ve müdafilerin savunmalarının dikkate alınmadığını ve tartışılmadığını, savın hükme dönüştüğü yerde de hakkaniyetli bir yargılamadan ve gerekçeden söz etmenin mümkün olmadığını;
- Mahkemece hangi beyan ve delillere, ne sebeple üstünlük tanındığının gerekçede anlaşılamadığını;
- Mahkemenin isnat edilen eylemler ile deliller arasındaki olması gereken olay-olgu-hüküm bağlantısını kurmadığı, kişiler yönünden bireysel değerlendirme yapmamış göründüğünü;
- Sanık müdafilerince dile getirilen ve belgelenen hukuka aykırı delil sorununa mahkemenin gerekçesinde herhangi bir açıklama yapılmadığını;
- Sanık müdafilerinin örgüt yöneticisi olduğu iddia edilen sanıkların cezalandırılmasının dayanağı olan TCK’nın 220/5 maddesinin Anayasa’ya aykırılık itirazlarının dikkate alınmadığını, kanunun emredici hükmüne aykırı olarak, karar gerekçesinde talebin red gerekçeleri gösterilmediği gibi, anayasaya aykırılık iddiasında bulunulduğu bilgisinin dahi yer almadığını;
- Sonuç olarak atılı suçun yasal unsurlarının bulunduğu konusunda esaslı şüphe ve çelişkilerin bulunduğu, yargılamanın hakkaniyete uygun bir şekilde cereyan etmediği, bu haliyle Anayasal hakların ihlal edilme riskinin yüksek olduğu görüş ve kanaatini belirtmiştir.
Prof. Dr. Osman Can 03.11.2022 tarihli mütalaasında özetle şu hususları vurgulamıştır:
Prof. Dr. Osman Can’ın, İstanbul BAM 2. CD.’nin 29.03.2022 tarihli tutuklama kararının, Anayasa’daki kişi özgürlüğü ve güvenliği hakkını ihlal ettiğine ilişkin beyanları:
- Tutukluluğun üzerinden 4 yıl geçtikten, asıl istinaf mercii tarafından suç unsuru bulunmadığından bozma ve tahliye kararı verdikten sonra BAM Savcılığının tutuklama talep gerekçesi farklılaşmış, ancak başlangıç şüphesini meşrulaştırabilecek ifadeler içermiştir. 22/03/2022 tarihli yazısında Savcılık farklı eylemlere dayalı olarak yargılanan tüm sanıklar ve Başvurucu için şu ortak gerekçeye dayanmıştır: “…belirtilen sanıklar hakkında yargılamanın ulaştığı safahat ve aşamada tutuklama sebeplerinin ortadan kalkmadığı ve kovuşturmanın halen derdest olduğu dikkate alındığında serbest kaldıklarında toplanamayan bir kısım delillere, mağdur ve tanıklara doğrudan etki edebilecekleri anlaşıldığından, ayrıca tahliye gerekçelerinde sanıkların eksik ya da yanlış nitelendirmeden dolayı alacakları cezanın türü ve niteliğinin değişebileceği (özellikle cinsel suçlar bakımından) sebepleri göz önüne alınarak… tutuklanmalarına” talebinde bulunulmuştur.
- Bu talepte KİŞİSELLEŞTİRME YAPILMAMIŞTIR, zira Başvurucu ile diğer sanıklara yüklenen suçlar ve bu suçların unsurları aynı değildir. İkinci olarak Başvurucuya isnat edilen suçta tartışmalı olan husus rızanın bulunup bulunmadığı hususu olup, bu da olgusal olmaktan çok artık bir değerlendirme sorunu mahiyetindedir. Üçüncü olarak Başvurucuyu ilgilendiren kovuşturma kapsamında toplanma ihtimali bulunan delil veya henüz beyanda bulunmamış bir tanık söz konusu değildir. Bozma nedeni eksik inceleme değildir. Nihayetinde “tahliye gerekçelerinde sanıkların eksik ya da yanlış nitelendirmelerden dolayı alacakları cezanın türü ve niteliğinin değişmesi”, Başvurucu bakımından ancak lehe sonuç doğurabilecek nitelikte görünmektedir, zira Başvurucu zaten atılı suçlar nedeniyle azami miktar esas alınarak teşdiden cezalandırılmıştır. Dolayısıyla kişiselleştirilmiş bir gerekçe ve değerlendirmeden söz etmek mümkün gözükmemektedir.
- Katılanlar, tutukluluğa dayanak olan eylemler nedeniyle ilk defa soruşturma ve kovuşturma aşamasında şikayetçi olmuş görünmektedir.
- Bu açıklamalar ışığında, tutuklamanın devamını gerektirecek ölçekte objektif bir gözlemciyi ikna edebilecek içerikte bir suç şüphesi bulunduğunu kabul etmek güçleşmektedir. Daha önemlisi, yargılamayı yapan ilk derece mahkemesi kararını olgusal ve hukuki yönden denetleme yetki ve ehliyetine sahip istinaf mercii binlerce sayfalık dosyayı 14 aylık sürede inceleyip 400 sayfayı aşan gerekçeli kararında, kuvvetli olması bir yana, herhangi bir suç şüphesi bulunmadığı sonucuna ulaşmışken, iki iş günü içinde itiraz incelemesi yapan mercinin yalnızca ilk derece mahkemesi kararı ile iddia makamının talebini gerçekliğin tek ölçütü olarak kabul edip tutukluluk kararı vermiş olması, hem başlangıç tutukluluğu, hem de müteakip tutuklamalarda anayasanın gerektirdiği ölçütlerin göz ardı edildiği kanaati uyandırmaktadır. En azından şablon ifadeler dışında bir gerekçe sunulmadığından, kriterlere uygunluk ve ölçülülük bakımından bir test veya tartım yapabilme imkânı bulunmamaktadır. Bu da denetimi güçleştirmekte, Anayasanın 19. Maddesindeki güvenceleri işlevsizleştirmektedir.
- Başvurucu kendiliğinden gelip teslim olduğuna göre kaçma şüphesi nedeni, en azından başkaca kanıtlarla desteklenmediği sürece, geçerliliğini yitirmektedir. Ayrıca ilk derece mahkemesince tayin edilen ceza ağır ve yüksek olmakla birlikte, istinaf merciin ortada suç bulunmadığı yönündeki tespiti de dikkate alındığında, en azından tutuklamada bu kuşkuları ortadan kaldıran gerekçelere yer vermek gerekirdi ki, bundan söz etmek imkânı bulunmamaktadır.
- Sonuç olarak Başvurucu hakkında verilen tutuklama kararının Anayasanın 19. Maddede öngörülen şartları taşımadığı ve tutuklama tedbirinin ölçülülük ilkesi yönünden değerlendirme yapılmaksızın kişiselleştirilmemiş şablon bir gerekçeyle alındığı, yönüyle Anayasanın 13. Maddesiyle de uyumlu olmadığı kanaatine ulaşılmıştır.
Prof. Dr. Osman Can 17.02.2023 tarihli mütalaasında özetle şu hususları vurgulamıştır:
Prof. Dr. Osman Can’ın, avukatı vekillikten yasaklama kararının Anayasa’ya aykırı (özel hayata saygı hakkının ihlali) olduğuna ilişkin beyanları:
- Söz konusu yasaklama kararının Cumhuriyet Savcısının talebi olmaksızın alınmış olması,
- Adnan Oktar hakkında verilen kısıtlama kararının kaldırılmış olup, yargılama konusu ile ilgili olarak avukat hakkında daha az yoğunlukta tedbir alınması gerektiği söylenebilecekken yasaklama kararı verilmiş olmasının hukuka uygun olmadığı,
- Yasaklama kararının kanunun aradığı bir gerekçe taşımadan, kişiselleştirilmeden alındığı tespiti yapılmış ve
- Hukuk devletinin gereklerinden olan, özel hayata (meslek hayatına) saygı ve çalışma hakkı, mülkiyet hakkı, adil yargılanma gibi temel haklar ile savunma hakkının ölçüsüz şekilde sınırlandırıldığı belirtilmiştir.
Prof. Dr. Osman Can 25.11.2022 tarihli mütalaasında özetle şu hususları vurgulamıştır:
Prof. Dr. Osman Can’ın, avukat görüşlerinin kısıtlanmasının hukuka aykırı olduğuna ilişkin beyanları:
- Anayasa Mahkemesinin karar gerekçesinden çıkan açık sonuç şudur: 59/5 hükmünde belirtilen ağır suçlardan birinden hükümlü olan bir kişi olsa bile, başka bir suçtan şüpheli veya sanık olması durumunda uygulanamayacak bir kısıtlama kararı, hükümlülük sıfatını haiz olmayan bir kişi hakkında evveliyetle uygulanamaz. “Sanık” sıfatını haiz olduğu sürece, kişinin avukatı ile “görüşmesinin kaydedilmesi, görüşmede hazır bulundurulması ve bilgi ve belgelere el konulması” mümkün değildir.
- Anayasanın 38/4 maddesine göre “suçluluğu hükmen sabit oluncaya kadar, kimse suçlu sayılamaz”. 15. Maddesine göre savaş, seferberlik gibi ulusun yaşamını ve bekasını doğrudan ilgilendiren durumlarda dahi, “suçluluğu mahkeme kararı ile saptanıncaya kadar kimse suçlu sayılamaz.”
- Mütalaa konusu olayda İstanbul 30. Ağır Ceza Mahkemesinin 16.11.2022 tarih ve 2022/158 E. 2022/279 K. sayılı kararı ile mahkumiyet hükmü tesis edilmiş, ancak istinaf ve temyiz yolu sonuçlanmamış, karar kesinleşmemiştir.
- Mahkeme hükümle birlikte tesis ettiği E. 2022/158 sayılı kısıtlılığa ilişkin ara kararında kısıtlılığın uygulandığı şahsın “sanık” olduğunu kabul etmektedir.
- Bu nedenle kısıtlılık kararı verilen kişinin “sanık” statüsü devam etmektedir. Kanunun lafzı, amacı, sistematiği ile Anayasa Mahkemesinin ilgili kararındaki kesin yaklaşımı uyarınca kısıtlama tedbirinin, inceleme konusu olay bağlamında, ancak “hükümlü” statüsüne sahip kişiler hakkında uygulanacağı, daha önce 59/5 kapsamında başka bir suçtan hükümlü olsa bile, ikinci bir yargılamada sırf bu nedenle kısıtlılık kararı uygulamanın meşru kabul edilemeyeceği açıktır.
- Dolayısıyla henüz hükümlü statüsü bulunmayan “sanık” hakkında verilen kısıtlılık kararının 5275 sayılı Kanunun 59. Maddesinin 5. Maddesi hükmü ile gerekçelendirilmesinin anayasal ve hukuksal olarak gerekçelendirilebilmesi mümkün olmayıp, hukukun uygulanmasında bariz takdir hatasına işaret etmektedir.
- Kanaatimizce kanunun lafzından, anlam ve kapsamından, sistematik ve tarihsel yorumundan doğan bu açık sonuçlar karşısında, Anayasa Mahkemesinin açık gerekçesinde de ifade edildiği gibi, “şüpheli veya sanık ile avukatın görüşmesinin kaydedilmesi, görüşmede görevlinin hazır bulundurulması ile bilgi ve belgelere el konulması şeklindeki kısıtlamalar doğrudan avukat ve müvekkil arasındaki mahremiyeti ortadan kaldıracak nitelikte” olup, müdafi yardımından yararlanma hakkına ölçüsüz müdahale anlamına gelecektir.
Prof. Dr. Osman Can 10.06.2023 tarihli mütalaasında özetle şu hususları vurgulamıştır:
Prof. Dr. Osman Can’ın, dosyadaki bilgi ve belgeler, sanık ve tanık beyanları ve bilirkişi-uzman raporları değerlendirildiğinde, adil yargılanma hakkının ihlal edildiğine ilişkin beyanları:
- Yargılama konusu iddianame 12.07.2019 tarihinde sunulmuş ve 19.07.2019 tarihinde İstanbul 30. ACM tarafından kabul edilmiştir. İddianamenin kabulüne karar veren mahkeme heyeti yerine, aynı mahkeme bünyesinde “sadece iki dosyaya bakmakla görevlendirilen” yeni bir heyet oluşturulmuştur. Yeni heyetin başkanı Galip Mehmet Perk Beykoz Asliye Ceza Mahkemesi Hâkimi iken HSK’nın 31.05.2019 tarih ve 601 sayılı Adli Yargı Kararnamesi ile İstanbul ACM Başkanlığı’na getirilmiş, yine HSK’nın 10.07.2019 tarih ve 785 sayılı kararı ile İstanbul 16. ACM Başkanı olarak görevlendirilmiştir. Sonrasında HSK’nın 29.07.2019 tarih ve 858 sayılı kararıyla İstanbul 30. ACM’nin iki heyet halinde çalışmasına, 2019/74 ve 2019/313 Esas sayılı dosyalara 1. Heyetin, diğer tüm dosya ve işlere 2. Heyetin bakmasına karar verilmiştir. Yine aynı karar ile Galip Mehmet Perk 1. Heyet Başkanı yapılmış, İstanbul 27 ACM’nin üye hâkimi Talip Ergen ile İstanbul 30. ACM’nin üye hakimi Ahmet Tarık Çiftçioğlu yeni kurulan 1. heyete üye hakim olarak atanmıştır. 17.09.2019 tarihinde mevcut dosyanın duruşmalarına başlanmış, 11.01.2021 tarihinde nihai karar verilmiş, hemen akabinde 18.01.2021 günü HSK’nın 2021/48 sayılı kararıyla 1. Heyet kaldırılmış, heyet üyeleri farklı mahkemelerde görevlendirilmiştir. Bu durum, yalnızca bu davaya özgü bir mahkeme oluşturulduğu kuşkusunu uyandırmaktadır.
- Mahkeme Türkiye’nin en saygın ve aralarında Ceza ve Muhakeme mevzuatının hazırlayıcılarından öğretim üyelerinin bulunduğu uzman görüşlerini “Bu yönü ile hukuki bir dayanağı olmayan ve dosya kapsamındaki deliller göz ardı edilerek düzenlenen ‘uzman görüşü’ olarak dosyaya sunulan mütalaaların itibar edilecek bir yönü bulunmamaktadır” ifadeleriyle hiçbir değerlendirmeye konu etmemesi kanımızca ciddi bir soruna tekabül etmektedir.
- Bozma sonrası mahkeme heyeti ilk yargılamayı yapan heyetten tamamen farklıdır. Bu nedenle ilk delillerle temas eden heyet değildir. Bununla birlikte duruşmanın herhangi bir aşamasında amaç suç olarak da nitelendirilen cinsel suçların mağdurları dinlenmemiş, sorgulanmamış, çapraz sorguya tabi tutulmamış, mahkeme heyeti bunlarla herhangi bir temas içinde bulunmaksızın yazılı beyanlarına müzakeresiz ve muhakemesiz bir şekilde üstünlük atfetmiştir. Sonuç ise karar gerekçesinde her bir cinsel suç katılanı için ayrı ayrı; “…bu şekilde cinsel saldırı eylemlerine maruz kaldığımı samimi bir şekilde yer, zaman ve mekan göstermek suretiyle somutlaştırdığı” değerlendirmesinin zikredilmiş olması TARAFSIZLIK BAKIMINDAN TARTIŞMALI olarak görülebilir.
- Yukarıdaki gerekçelerle Anayasanın 37. Maddesi ile AİHS 6. Maddesinde yer alan doğal/kanuni yargıç ilkesine aykırılık konusunda güçlü belirtiler olduğu kanaatindeyiz.
- Yargılama sürecindeki savunmaların önemli ölçüde hukuk ötesi hususlar içermesi, iddianamenin ve mahkeme yönetiminin bu hususlar üzerine yoğunlaşmasıyla da bağlantılıdır. Dolayısıyla sürecin sorunlu hale gelmesinde mahkemenin hukuk ötesi hususları merkeze almasının ciddi payı bulunmaktadır.
- Arama ve el koyma kararlarında mevzuat gereği zorunlu olan makul şüphenin gösterilmesi şartına riayet edilmediği iddia edilmektedir. Yine arama ve el koyma kararında aramanın nedenini oluşturan fillin de açıkça bildirilmesi kuralına riayet edilmediği iddia edilmiştir. Aramanın da tanıklar olmadan yapıldığı iddia edilmiştir. Mahkemenin “dijital materyallerden elde edilen delillerin hukuka aykırılığı, diğer delillerle de doğrulandığı için anlamlarının kalmamış olması” şeklinde yaptığı değerlendirme, kanımızca HUKUKA AYKIRILIĞI ORTADAN KALDIRMAMAKTADIR. Ayrıca sanıkların hukuka aykırı delil itirazı sadece dijital verilerle sınırlı değildir ve mahkemenin bunlara yönelik bir açıklaması bulunmamaktadır.
- Dosyanın kapsamından ayrıca; savunmanın delillerinin toplanmaması, savunma için gerekli imkanların sağlanmamış olması, sanıkların müdafileriyle görüşmelerinin ve evrak alış verişinin engellenmesi, susma hakkını kullanan sanığın cevap vermeye zorlanması, zorunlu müdafi hazır bulunmaksızın sorgu ve savunmaların alınması ve aleyhe ifade verenlerin beyanına karşı sanık ve müdafilere diyeceklerinin sorulmaması gibi hakkaniyete uygun yargılama bakımından esaslı kuşkulara yol açabilecek eksikliklerin bulunduğu iddia edilmektedir. Ancak Mahkemenin bu konuda herhangi bir değerlendirmesi tespit edilememiştir. Bu boyutuyla silahların eşitliği, çelişmeli yargı ilkesi, yargılamaya etkili katılım hakkı ile aleni yargılama hakkı yönünden İHLAL İHTİMALİ ARTMAKTADIR.
- Yukarıda da izah edildiği üzere, Mahkeme gerekçesinde, grubun neden ve nasıl bir suç örgütü olduğu hususunu açıklığa kavuşturamamıştır. Örgütün kuruluşundan itibaren mi, yoksa belirli bir dönüm noktasında mı suç örgütüne dönüştüğü ve TCK 220’de belirtilen şartları haiz hale geldiği hususu, uzunca örgüt hikayesi, Türkiye’deki hakim din ve ahlak anlayışıyla bağdaşmaz eylemlerle ilgili yüzlerce sayfalık anlatımlara rağmen, hukuki yönden ortaya konamamış görünmektedir.
- Mahkemenin suç örgütünün varlığı kanaatine nasıl ulaştığına dair bir belirsizlik bulunmakta, bu da HUKUKİ BELİRLİLİK YÖNÜNDEN ESASLI SORUN OLUŞTURMAKTADIR. Nitekim yargılanan hiçbir sanık, bir suç örgütü olduklarına dair beyanda bulunmamış, bu yönde bir imaya dahi izin vermemişlerdir.
Prof. Dr. Osman Can 22.11.2024 tarihli mütalaasında özetle şu hususları vurgulamıştır:
Prof. Dr. Osman Can’ın, İstanbul 1. ACM’nin kısıtlılık kararının hukuki dayanağının bulunmadığına ilişkin beyanları:
- Başvurucu TCK 220 kapsamında bir hükümlü statüsündedir. Bu statüde iken İstanbul 1. ACM’nin 2024/74 E. sayılı dosyası kapsamında başka bir suçtan dolayı da tutuklu/sanık durumundadır. Yani Başvurucu “beşinci fıkradaki suçlardan hükümlü olup, başka bir suçtan dolayı şüpheli veya sanık sıfatıyla avukatıyla görüşen hükümlü…” sıfatını haizdir. Anayasa Mahkemesi yukarıda zikredilen kararıyla bu sıfata haiz kişilerin avukatlarıyla yaptıkları görüşmelerin teknik cihazla sesli veya görüntülü olarak kaydedilemeyeceğini, hükümlü ile avukatın yaptığı görüşmeleri izlemek amacıyla görevli görüşmede hazır bulundurulamayacağını, hükümlünün avukatına veya avukatın hükümlüye verdiği belge veya belge örnekleri, dosyalar ve aralarındaki konuşmalara ilişkin tuttukları kayıtlara el konulamayacağını hükme bağlamıştır.
- Başvurucu bariz hukuka aykırılık ve takdir hatası mahiyetinde bir karar neticesinde, avukatıyla mahremiyet içerisinde görüşememekte bu nedenle de tutukluğa etkili itiraz hakkı bağlamında özgürlük ve güvenlik hakkından önemli ölçüde mahrum kalmaktadır. Söz konusu mahrumiyet Anayasa Mahkemesinin yukarıda zikredilen kararları ile Anayasaya, hak arama hürriyetine ve müdafii yardımından yararlanma hakkı bağlamında özgürlük ve güvenlik hakkına aykırı görülmüştür. Açık hukuka aykırılığın hukuk devletine verdiği zarar bir yana, kişilerin hukuka ve devlete güven içinde maddi ve manevi kişiliklerini geliştirmelerine ciddi zarar vermekte, her şeyden önce adil yargılanabilme inancı yönünden çaresizliğe sevk etmektedir. Kanaatimizce kısıtlılık kararına karşı tedbir talebi bu yönü itibariyle Anayasa Mahkemesi tarafından incelenebilir.
Prof. Dr. Osman Can 17.12.2024 tarihli mütalaasında özetle şu hususları vurgulamıştır:
Prof. Dr. Osman Can’ın, tesis edilen ve temyiz incelemesinin ardından kesinleşen yargılamanın, adil yargılanma hakkıyla birlikte, birçok kanuni hakkın ihlaline yol açtığına ilişkin beyanları:
- Karar Yargıtay’ca 10/07/2024 tarihinde ana hatları itibariyle onanmıştır. Onama daha çok derece mahkemesi karar gerekçesinin özetlenmesi, somutlaştırılarak temyize ilişkin itirazlarla ilişkilendirilmesi mahiyetindedir. Bu bağlamda, örgütün neden silahlı bir suç örgütü olduğu ilk derece mahkemesi karar gerekçesindeki verilerle açıklanmaya çalışılmış, ancak bu verilerin dışına çıkılmadığı gibi, aksi yöndeki itirazlar, bilimsel mütalaalarda tespit edilen sorunlar cevaplanmamıştır. Benzer tespiti örgüt liderliği, hiyerarşi ve yöneticilerin 5237 sayılı Kanunun 220/5 maddesi uyarınca sorumluluklarının tayini gibi hususlar yönelik itirazlar bakımından da dile getirmek mümkündür.
- Genel değerlendirme kısmında, hem usul hükümlerine yönelik temyiz sebepleri yönünden, hem de esasa yönelik temyiz sebepleri yönünden yapılan açıklamalarda yine iddianame ve karar gerekçesindeki kurgu esas alınmış, sanık ve müdafilerin tüm itirazları “isabetsizlik bulunmadığı”, “ceza miktarlarında isabetsizlik bulunmadığı”, “sonuca etkili bulunmadığı” gibi yüklemlerle, ama neden öyle olduğuna dair diyalektik bir tartışma açmaksızın reddedilmiştir.
- Mahkeme grubun örgütsel yapısı ve suça konu eylemleri değerlendirirken, bu değerlendirmede yalnızca savcılık iddianamesindeki isnatları birebir esas almış, tanık, katılan ve etkin pişmanlıktan yararlanan sanıkların aleyhe beyanlarıyla bunların kanıtlandığını ifade etmiştir. Ancak lehe olan deliller ile sanıkların bu suçlamalara yönelik beyanları, işaret ettikleri çelişkiler, aksi yönde dile getirdikleri iddialar ile bir tartışma ve tartım yapılmamış, bunların neden dikkate alınmadığı gerekçelendirilmemiştir. Gerçekte delil değerlendirmesinde, duruşma tutanaklarındaki sanık beyanları yokmuş gibi delil değerlendirilmesi yapılmış görünmektedir.
- Kaldı ki mahkemenin “dosyaya sunulan mütalaaların itibar edilecek bir yönü bulunmamaktadır” diyerek zikrettiği mütalaalar bazı hukuki görüşlerin içindeki “ne bis in idem” ilkesi ile ilgili bölümlerdir. Oysa dosyaya sunulmuş olan ancak mahkemece herhangi bir şekilde değerlendirilmeyen hukuki ve teknik çok sayıda başka uzman raporunun da bulunduğu görülmektedir. Örnek olarak (suç işlemek için örgüt kurma, cinsel saldırı / istismar gibi suçların unsurlarının oluşmadığı yönünde) pek çok hukukçu akademisyen ve uygulamacı tarafından hazırlanmış hukuki mütalaalar, (kasten öldürmeye teşebbüs suçunun delillerinin iddianamedeki olay anlatımını teyit etmediğine yönelik) olay yeri inceleme / balistik uzmanları tarafından düzenlenen teknik mütalaalar, (iddianamede “mağdurların rızalarını geçersiz hale getiren hile unsuru” olarak gösterilen “dini telkin”in kişinin kendisine yönelik cinsel eyleme direnç gösterme yetisini ortadan kaldırabilecek bir unsur olamayacağına ilişkin) adli tıp uzmanı akademisyenler tarafından, ve (dijital delillerin bütünlüğünün olmadığı, montajlandığı yönünde) adli bilişim uzmanları tarafından, yine (savunmanın birtakım beyanlarını teyit eden) el yazısı / grafoloji uzmanları tarafından düzenlenen uzman raporlarının dosyaya sunulduğu görülmektedir. Ancak mahkemece verilen hükümler bu raporlardaki iddia ve tespitlere aykırı olmasına karşın gerekçede bu raporlara neden itibar edilmediğinin açıklanmamış olmasının ötesinde, BU RAPORLARIN VARLIĞINA DAHİ DEĞİNİLMEDİĞİ görülmektedir.
- Eldeki dava dosyasına dair yukarıda sıralanan temel sorunların önemli bir kısmını olağan hak ihlalleri bağlamında değerlendirme mümkün olsa da özellikle kanunilik ilkesinin uygulanma biçimi, ayrımcılık yasağı, mahkemelerin tarafsızlığı, doğal hâkim ilkesi gibi başlıklarda tespit edilen anayasa ihlalleri, soruşturma ve yargılamanın bir bütün olarak SİSTEMATİK BİR SİYASAL GİRİŞİM olduğu kuşkusunu doğurmaktadır. Bu kuşku ne istinaf aşamasında ne de özellikle Yargıtay aşamasında giderilmemiş, aksine tartışılmaksızın yargılama sonlandırılmıştır. BU DA KUŞKUYU KALICILAŞTIRMAKTADIR.
YARGITAY 4. HUKUK DAİRESİ ONURSAL ÜYESİ
DR. BİLAL KARTAL:
Dr. Bilal Kartal uzun yıllar Yargıtay 4. Hukuk Dairesi üyeliği görevlerinde bulunmuş olup, kendisinin Ocak 2010 senesinde yayımlanmış “Kişilik Haklarına Yönelik Tazminat Davalarında Karşı Oylarım” isimli bir de kitabı bulunmaktadır. Kendisinin ayrıca Yargıtay Dergisi başta olmak üzere birçok bilimsel dergide yayınlanmış onlarca makale ve bildirisi de bulunmaktadır.
Yargıtay 4. Hukuk Dairesi Onursal Başkanı Sayın Dr. Bilal KARTAL, 08.09.2020 tarihinde hukuki bir mütalaa sunmuştur.
Sayın Dr. Bilal Kartal’ın, Teknik ve Bilim Araştırma Vakfı ve yöneticileri hakkındaki isnatların gerçek dışı olduğu yönündeki beyanları:
- İstanbul Vakıflar 1. Bölge Müdürlüğü tarafından açılan ve istanbul Asliye 17. Hukuk Mahkemesinde 2020/70 Esas No ile görülmekte olan “Teknik ve Bilim Araştırma Vakfı mal varlığının tespiti ile Vakfin Dağıtılması ve Vakıf Yöneticilerinin Görevden Alınması” talepli olarak açılan davaya ilişkin olarak VAKIF ve YÖNETİCİLERİ HAKKINDA İLERİ SÜRÜLEN İTHAM ve İSNATLARIN GERÇEK ve. GEÇERSİZ OLDUKLARI,
- Ayrıca Vakıflar Genel Müdürlüğünce görevlendirilen müfettiş İsmail Tepe tarafından yapılan tespit, incelemeler ve iddialardan oluşan 05.12.2019 tarihli raporunda ise, bilirkişi İsmail Tepe’nin PEK ÇOK YERDE GÖREV ve YETKİ ALANINI AŞARAK, OBJEKTİF ÖLÇÜLER DIŞINA ÇIKTIĞI,
- YARGILAMAYI ETKİLEMEYE YÖNELİK OLARAK HAZIRLANMIŞ OLDUĞU,
- RAPORDAKİ TESPİT ve İDDİALARIN ise TALEP EDİLENİN AKSİNE, VAKFIN KAPATILMASI, DAĞITILMASI veya KAYYIM ATANMASI SONUCUNU DOĞURACAK NİTELİK ve İÇERİKTE DE OLMADIKLARI,
- Raporun etkin DELİL OLARAK KABUL EDİLEMEYECEĞİNİ,
- VAKFIN, KURULUŞ AMACLARI DIŞINA ÇIKMAMIŞ OLDUĞU,
- VAKIF FAALİYETLERİNİN KURULUŞ AMACINA UYGUN OLDUĞU,
- YASADA VAKFIN DAĞITILMASI, KAPATILMASI GİBİ BİR YAPTIRIMIN ÖNGÖRÜLMÜŞ OLMADIĞI, tespit ve mütalaalarında bulunmuştur.
YARGITAY 11. CEZA DAİRESİ ONURSAL ÜYESİ
SN. KUBİLAY TAŞDEMİR
Sayın Kubilay Taşdemir 2002 yılında Yargıtay Üyeliği’ne seçilmiş olup, Yargıtay 11. Ceza Dairesi’nde toplam 14 yıl üyelik ve Heyet Başkanlığı yaptıktan sonra 2016 yılında Yargıtay Onursal Üyesi olmuştur. Yıllar içerisinde Adalet Bakanlığı Tetkik Hâkimliği, Yargıtay Tetkik Hâkimliği, Yargıtay Cumhuriyet Savcılığı gibi çeşitli görevler de yerine getirmiştir. 2016 yılı itibarıyla UP Hukuk & Danışmanlık bünyesinde danışmanlık görevini sürdürmektedir. Ceza Hukuku alanında yürüttüğü mesleği çerçevesinde çok sayıda akademik eser yayınlamıştır, bunlardan bazıları aşağıdadır;
Ağır Ceza Davaları ve İlgili Mevzuat / 2002, Ceza Davalarında Zamanaşımı / 2001, Son Değişikliklerle İçtihatlı Türk Ceza Kanunu / 2000/2003, Hükmün Açıklanmasının Geri Bırakılması / 2016, Açıklamalı-İçtihatlı Belgelerde Sahtecilik Suçları İmzalı İthaflı / 2013, Ceza Muhakemesi Kanunu Şerhi Cilt – I / 2007, 5237 Sayılı TCK’da Açıklamalı – İçtihatlı Sahtekarlık Suçları / 2009, Ceza ve Yargılamada Temel Yasalar TCK-CMK-CGIK / 2005, Ceza Hukukunda Zamanaşımı Cilt – 2 / 2015.
Yargıtay 11. Ceza Dairesi Eski Üyesi Sayın Kubilay Taşdemir, 14.12.2020 tarihli mütalaasında özetle şu hususları vurgulamıştır:
Sayın Kubilay Taşdemir’in, Kara Para Aklama suçundan hüküm kurulmasının olanaklı olmadığı yönündeki beyanları:
- TCK’nın 282. maddesindeki Suçtan Kaynaklanan Malvarlığı Değerlerini Aklama Suçu Yönünden SUÇUN TÜM UNSURLARININ GERÇEKLEŞTİĞİ YÖNÜNDE KANAATE ULAŞILMADIĞINI,
- Mütalaada “Sevk maddesi olarak gösterilen TCK’nın 282. maddesindeki SuçtanKaynaklanan Malvarlığı Değerlerini Aklama suçunun gerçekleşebilmesi içinSUÇUN KAPSAMINA GİREN MALVARLIĞI DEĞERİNİN İŞLENMİŞ BİR SUÇTAN KAYNAKLI OLMASI, yani ‘ÖNCÜL SUÇ” olarak adlandırılan (uyuşturucu kaçakçılığı, silah kaçakçılığı vb.) suçlar işlenerek ELDE EDİLDİĞİNİN BİLİNMESİ GEREKTİĞİ, öncül suç unsurları oluşmaması halinde AKLAMA SUÇUNUN varlığının ortaya konulamayacağını,
- Şirketlerin ticari faaliyetlerinde ŞÜPHELİ görülen eylemlerin hangi öncül suçun, hangi neticesinde elde edildiğinin AÇIKLANMADIĞINI,
- MASAK raporlarında EKSİK ve YANLIŞ TUTULAN VERİLER üzerinden değerlendirme yapıldığının açıkça ifade edildiğini,
- Hesap hareketlerinin sadece “ŞÜPHELİ” denilerek değerlendirilmeye ALINAMAYACAĞINI, malvarlığı değerlerinin hangi suçtan kaynaklandığının belirtilmeden suçlama yapılmasıyla MASUMİYET KARİNESİNİN ÇİĞNENMİŞ OLACAĞINI,
- Raporların, bir kanaat çerçevesinde hazırlanmış olup kişilerin örgüt üyesi olduğunun peşin kabulü ile incelenmiş izlenimi UYANDIRDIĞINI,
- Vergi uzmanlarınca hazırlanan raporlarda TCK md. 282’de belirtilen suçun oluşabilmesi için gerekli unsurların hukuki olarak tahlil EDİLEMEDİĞİNİ,
- Global Yayıncılık Ltd. Sti bakımından; on milyondan fazla para transferinin olduğu akışta, değerlendirmeye konu yapılan kitap bedeli vb. EFT tutarlarının ne kadar yer kapladığı, tutarları ve/veya yoğunluğunun BELİRTİLMEDİĞİNİ,
- Şirket hesabına girdiği iddia edilen para transferleri arasında suçlamaya dayanak yapılan transferlerin kapsamı ve yoğunluğunun BELİRTİLMEDİĞİNİ,
- A Dokuz A.Ş. bakımından; toplam para transferleri içerisinde raporda yer verilenlerin ayrıntılı boyutlarını algılama olanağının mevcut OLMADIĞINI,
- 05.06.2018 – tarihli MASAK Raporunun, önceki raporun TEKRARI niteliğinde olup farklı olarak Özkan Mamati isimli sahsın ifadelerini İÇERDİĞİNİ,
- CSK Ltd. Sti. hakkında düzenlenen raporda defter ve belgeler araştırma konusu yapılmadığı halde BA-BS raporları üzerinden yapılan incelemelerin ÖZKAN MAMATİ İSİMLİ ŞAHSIN BEYANLARIN DOĞRULTUSUNDA EKSİK ARAŞTIRMAYLA değerlendirildiğinin anlaşıldığını,
- Hakkında dolandırıcılık, resmi belgede sahtecilik, resmi belgeyi yok etmek ve kaçakçılık gibi kimi eylemlerden dolayı soruşturma yürütülen ancak verdiği beyanlarla itirafçı konuma sokulan Özkan Mamati’nin tefrik edilen başka bir soruşturmasının bulunması sebebiyle verdiği beyanların maddi gerçekle örtüşüp örtüşmediğinin titizlikle araştırılması GEREKTİĞİNİ,
- Tevdi edilen tüm dosya kapsamı değerlendirildiğinde Özkan Mamati isimli şahsın beyanları referans alınarak yapılan SUÇLAMALARIN HAVADA KALDIĞINI, gerekçesi ve hukuki dayanakları izah edilmediği sürece SUÇLAMALARIN MESNETSİZ OLACAĞINI mütalaa etmiştir.
PROF. DR. MEHMET KOCAOĞLU
İlkokulu Kayseri’de tamamladı. Askerî Ortaokul, Erzincan Askerî Lisesi, Kara Harp Okulu ve Muhabere Okullarını birincilikle bitirerek 1967’de teğmen oldu. On yıl muhabere subayı olarak görev yaptı. 1973’te subayken İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi’nden mezun oldu. Kara Harp Okulu’nda öğretim üyeliği ve bölüm başkanlığı yaptı, 22 dönem subay yetiştirdi. Harp Okulu mezunu bir subay olarak Türk Silahlı Kuvvetleri’nin ilk Hukuk Doktoru, Doçenti ve Profesörü oldu.
Polis Akademisi’nde 15 yıl hukuk dersleri verdi; Genelkurmay Başkanlığı’nda Uluslararası Antlaşmalar Şube Müdürü olarak görev yaptı. Millî Güvenlik Akademisi’nde üst düzey yöneticilere ders verdi. Kıdemli Albay rütbesiyle emekli olduktan sonra Kırıkkale Üniversitesi Hukuk Fakültesi Kurucu Dekanı olarak görev yaptı.
Emeklilik sonrası çeşitli üniversitelerde öğretim üyeliği yaptı. 1998’de yılın hukukçusu seçildi, 2003–2006 yılları arasında İLESAM Başkanlığı görevini yürüttü. 2001’den bu yana Ankara Barosu’na bağlı olarak avukatlık yapmakta ve halen Uluslararası Final Üniversitesi’nde Hukuk Fakültesi Öğretim Üyesi olarak ders vermektedir.
Prof. Dr. Mehmet Kocaoğlu 28.04.2021 tarihli mütalaasında özetle şu hususları vurgulamıştır:
Prof. Dr. Mehmet Kocaoğlu’nun müşteki Serra MohammadValipour’la ilgili çocuğun cinsel istismarı suçu oluşmadığına ilişkin dair beyanları:
- Somut olaydaki davranışların değerlendirilmesi açısından “cinsel davranış”ın ne olduğunun belirlenmesi hususunda mukayeseli hukuk düzenlemelerinden faydalanılması ve yorum tarzında bu düzenlemelerin göz önünde bulundurulması önemlidir. Çoğu ülkenin “cinsel davranış” kalıbında sadece cinsel organlar olarak nitelendirilen uzuvlara yönelik kesin bazı davranışların belirlenmiştir ve Türk Ceza Kanunu’nda düzenlenen cinsel saldırı ve cinsel istismar suçlarının da bu şekilde yorumlanması, evrenselliğin ve çağdaşlığın gereğidir. Bu bağlamda SOMUT OLAYDA İDDİA EDİLEN DAVRANIŞLARIN CİNSEL DAVRANIŞ OLMADIKLARI VE CEZA HUKUKU BAKIMINDAN ANLAMSIZ HAREKETLERİ OLUŞTURDUKLARI DEĞERLENDİRİLMESİNİN YAPILMASI,
- Son olarak ceza muhakemesi hukukunda ispat mevzuunda kullanılan yöntemlerinden biri olan hayatın olağan akışına göre, mağdur olduğu iddia edilen çocuğun annesinin yanında cinsel istismar davranışlarına uğradığının kabul edilmemesi gerekir. Zira vakıa şüphe düzeyindedir ve hayatın olağan akışına göre bir çocuğa annesinin yanında cinsel olarak istismar edilmesinin mümkün olmayacağı kabul edilmelidir. AKSİ YORUM KEYFİLİK ANLAMINI TAŞIR. Keyfilik ise hak ihlaline sebep olmakla kalmaz. Varsayılan mağduriyet yanında YENİ VE TAMİR EDİLEMEZ MAĞDURİYETLER OLUŞMASINA ve ülkede HUKUKİ ÖNGÖRÜLEMEZLİĞE SEBEP OLMAKTAN BAŞKA BİR İŞE YARAMAYACAĞI izahtan varestedir.
YARGITAY 8. CEZA DAİRESİ ONURSAL BAŞKANI
SN. ZEKİ ASLAN
Sayın Zeki Aslan, 1944 yılında Denizli’nin Çivril ilçesinde doğmuştur. Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesi’nden 1967 yılında mezun olmuş, Aydın hâkim adayı olarak mesleğe başlamıştır. Ardından sırasıyla Çatalzeytin, Feke, Tavas ve Mardin Cumhuriyet Savcılıkları, Diyarbakır Sıkıyönetim Savcılığı, Konya Cumhuriyet Savcılığı, Malatya DGM Cumhuriyet Başsavcılığı ve Balıkesir Cumhuriyet Başsavcılığı görevlerinde bulunmuştur. 1995 yılında Yargıtay üyeliğine seçilmiş, bununla birlikte Yargıtay 8. Ceza Dairesi üyesi olarak görevini sürdürmekte iken Yargıtay Büyük Genel Kurulunca 19 Şubat 2004’te ilk kez, 2008’de ikinci kez 8. Ceza Dairesi Başkanlığına seçilmiştir.
Yargıtay 8. Ceza Dairesi Onursal Başkanı Sayın Zeki Aslan, müvekkil Adnan Oktar’ın yargılandığı dosya için 3 hukuki mütalaa hazırlamıştır.
Yargıtay 8. Ceza Dairesi Onursal Başkanı Sayın Zeki Aslan, 30.06.2021 tarihli mütalaasında özetle şu hususları vurgulamıştır:
Sn. Zeki Aslan’ın örgüt olmadığına dair beyanları:
- TCK m. 220/1, 27-3 kapsamındaki suçlamaların yasal unsurlarının oluşmadığını, mahkemenin gerekçeli kararında sözde suç örgütünün amacı olarak yapılan tanımlamalar içinde suç unsuru bulunmayan nitelendirmelerin yer aldığını, hukuk dışı değer ölçülerine atıf yapıldığını, ceza kanunumuzda suç olarak gösterilmeyen “günah”, “mübah”, “mehdiyet”, “münafık” gibi dini normların esas alınmasının hatalı olduğunu; bu anlatımda ceza kanununda suç sayılan hiçbir suç maddesinden bahsedilmediğini, aynı anlatım içinde “iddianamenin ekinde yer alan suçları işlemeyi amaçladıklarının” öne sürüldüğünü ancak bu suçların isimlerinin ve kanun maddelerinin sayılmadığını;
- Yargıtay 9. Ceza Dairesinin 01/10/2012 gün ve 2012/7559E-10173K numaralı kararında sanıklar hakkında suç işlemek için kurulmuş örgüt üyesi olma suçundan kurulan hükme yönelik sanıklar müdafilerinin temyizlerine gelince, sanıkların suç işlemek için kurulmuş örgütün üyesi olması suçunu işlediklerine dair savunmalarının aksine mahkumiyetine yeterli her türlü kuşkudan uzak kesin ve inandırıcı delil elde edilemediğini, mevcut şüphenin de sanıklar lehine değerlendirilmesi gerektiği gözetilmeden beraatleri yerine mahkumiyetlerine karar verilmesinin bozma nedeni olarak kabul edildiğini;
- TCK m. 220/5’de belirtilen “örgüt yöneticileri, örgütün faaliyeti çerçevesinde işlenen bütün suçlardan dolayı ayrıca fail olarak cezalandırılır” hükmünün “cezaların şahsiliği” ilkesine aykırı olduğunu;
- Kurucu, yönetici ve üyelerinde silah bulunan her suç örgütünün “silahlı suç örgütü” kapsamına girmediğini, bir örgütün silahlı suç örgütü sayılabilmesi için silahların örgüt faaliyeti çerçevesinde başka suçta kullanıldıklarına dair kesin, inandırıcı, kuşkudan uzak kanıtların bulunması gerektiğini;
- Dosya kapsamında iddia edilen örgüt yöneticilerine TCK m. 220/5 uyarınca yüzlerce yıllık cezalar verildiğini, TCK m. 220/5 uygulamasının doktrinde büyük tartışma yarattığını ve “cezaların şahsiliği” ilkesine aykırı bir uygulama olduğunu, kanunu yazan akademisyenlerden Prof. İzzet Özgenç’in dahi bu maddenin düzeltilmesi için çaba gösterdiğini;
- Kurucu, yönetici ve üyelerinde silah bulunan her suç örgütünün, “silahlı suç örgütü” kapsamına girmediğini, bir örgütün silahlı suç örgütü sayılabilmesi için silahların örgütün faaliyetleri kapsamında işlenen amaç suçlarda kullanılmasının aranması gerektiğini;
- Örgütün amacı ve faaliyet çerçevesi belirtilmiştir ki buna göre “toplumdan izole bir şekilde, lüks ve şatafat içerisinde, maddi ve her türlü ihtiyacın kural tanımaksızın giderildiği, cinsellik de dahil olmak üzere her türlü dünyevi beklentinin geleneksel normlar ve inanışların uzağında yaşandığı” tanımlaması içinde hiç suç olarak gösterilen bir husus bulunmadığını, hukuki tanımlama yerine geleneksel normlar ve inanışların uzağında gibi hukuk ilminin dışındaki değer ölçülerine atıf yapıldığının görüldüğünü tespit etmiştir.
Sn. Zeki Aslan’ın yerel mahkeme tarafından uygulanan keyfiliğin tehlikesine ve objektif yargılama yapılmadığına dair beyanları:
- Mahkemenin gerekçeli kararında “kanunun suç saydığı işbu mahkeme hükmümüzle de tespit edilen suçları işlemeyi hedefledikleri ve suçun her türlüsünün mübah sayıldığı örgütsel yapının devamının amaçlandığı tespit olunmuştur” diyerek mahkemenin kendisini kanun koyucu yerine koyup suç ve kural ihdas ettiğini ki bir dahaki yargılamada başka kurallar da koyması beklendiğini, bu anlayışın çok tehlikeli ve büyük bir ölçüsüzlük olduğunu;
- Mahkemenin, ‘benim örgütün amacı doğrultusunda görerek cezalandırdığım her suç örgütün faaliyetleri çerçevesindedir’ diyerek, ceza artırımı yapılmasının yargılama hukuku ile asla bağdaşmadığını;
- Örgütün amacını oluşturduğu iddia edilen hareketler tek tek incelendiğinde kararda yazıldığı gibi ‘günlük ideolojik durumlara göre evrimleştiği ve şekil değiştirdiği göz önünde bulundurulduğunda örgüt mensuplarının görünenin ötesinde eylemlerinin hakkında, gerek alınan ifadelerde ve gerekse elde edilen diğer delillerle birtakım tespitler gerçekleştirilmiştir’ denilerek, bu anlatımda kullanılan hiçbir tanım ve ifadenin ceza hukukunun hiçbir tanım ve anlatımına uymadığını, bunun tamamen kuralsız ve keyfi bir anlatım tarzı olduğunu;
- Ceza hükmünün gerekçesinin nasıl olması gerektiğinin CMK 230 maddesinde açıkça gösterildiğini, mahkemenin belirtilen gerekçesinin kanun hükmüyle hiçbir ilişkisi bulunmadığını, bu yargılamada kanunda belirtilen ve suç örgütünün faaliyetlerinin içinde gösterilen her olayın kanunda ceza maddesi karşılığının bulunup bulunmadığının tek tek belirtilip kararda gösterilmesi gerektiğini, bu yapılmadan söz konusu anlatım tarzıyla ceza tayin edilmesinin tam bir kanunsuzluk hali, yanıltıcı bir davranış olduğunu, suç örgütü kavramının klişe, basmakalıp ve soyut cümlelerle belirlenip her eyleme uygulanmasında isabet olmadığını, her somut eylemin özelliklerinin birbirinden farklı olduğunu ve ayrı değerlendirilmesi gerektiğini mütalaa etmiştir.
Yargıtay 8. Ceza Dairesi Onursal Başkanı Sayın Zeki Aslan, 25.06.2021 tarihli mütalaasında özetle şu hususları vurgulamıştır:
Sn. Zeki Aslan’ın örgütün silahlı olduğunun kabul edilmesinin kanunen mümkün olmadığına dair beyanları:
- Kurucu, yönetici ve üyelerinde silah bulunan her suç örgütü “silahlı suç örgütü” kapsamına giremez. Bir örgütün silahlı suç örgütü sayılabilmesi için silahların örgütün faaliyetleri kapsamında işlenen amaç suçlarda kullanılması aranmalıdır. Yargıtay 8. Ceza Dairesinin 19.12.2008 gün 2008/12516E-11687K sayılı kararında sanıkların ikametlerinde ele geçirilen silahların ekspertiz raporuna göre ruhsatsız olarak bulundurulmaları dışında suç örgütüne ait olduklarına, örgüt faaliyeti çerçevesinde başka suçta kullanıldıklarına dair kesin, inandırıcı, kuşkudan uzak kanıt bulunmadığı gözetilmeden, örgütün silahlı suç örgütü olduğu kabul edilerek sanıklar hakkında kurulan hükümlerde TCK’nin 220/3 maddesi ile artırım yapılması hususunun YASAYA AYKIRI OLDUĞU ifade edilmiştir.
Yargıtay 8. Ceza Dairesi Onursal Başkanı Sayın Zeki Aslan, 24.06.2021 tarihli mütalaasında özetle şu hususları vurgulamıştır:
Sn. Zeki Aslan’ın yargılama boyunca yapılan hukuka aykırı uygulamalara dair beyanları:
- Bütün bu madde hükümleri ve yargı ilkeleri karşısında mağdurların, tanıkların ve etkin pişman sanıkların, yargılanan sanıklar salondan çıkartılmak suretiyle yokluklarında dinlenmesinin ve onlara soru sorma hakkından mahrum bırakılmasının savunma hakkının ihlali niteliğinde olduğunu;
- Mahkemenin bu kadar hacimli dosyayı duruşma tutanaklarını okumadan savunma avukatlarına da savunma imkanı tanımadan esas hakkında savunma yapmalarını isteyip süre taleplerini de hiç dikkate almadan savunma yapmalarını istemesinin tam bir savunma hakkının kısıtlanması ve ihlali, adil yargılanma hakkının ihlali olduğunu;
- CMK m. 200’de belirtilen hükmün uyulması zorunlu hükümler olduğunu, maddede kullanılan “okunur” ve “anlatılır” sözleri ile gerekçedeki “bildirilip, anlatılacaktır” sözlerinin de emir kipi olup zorunluluk ifade ettiğini, mahkemenin bu zorunluluğa uymayıp tutanakların okunmamasının içeriklerinin anlatılmamış olmasının ve sanıklara söz hakkı verilmemiş olmasının duruşmanın yüz yüze, sözlü ve tartışmalı olması ilkelerine aykırı olduğunu;
- Bütün bu madde hükümleri ve yargı ilkeleri karşısında mağdurların, tanıkların ve etkin pişman sanıkların, yargılanan sanıklar salondan çıkarılarak yokluklarında dinlenmesinin ve sanıkların soru sorma haklarından mahrum bırakılmalarının savunma hakkının ihlali niteliğinde olduğunu;
- Yapılanın olağan hâkim ilkesine aykırı olduğunun çok açık olduğunu, bu durumun ise yargılama sırasında yapılan hukuksuzlukların ve nihayetinde verilen tamamen yanlı hükmün nedenini açıkladığını;
- Nitekim mahkeme heyeti ve özellikle başkan hakkında Gezi davası kararı sonrası basına yansıyan haberler ve açılan soruşturma düşünüldüğünde mahkeme heyetinin bir takım husumetli odaklarca Adnan OKTAR davası için özel olarak seçilmiş olduğu ihtimalinin yüksek olduğunu, CMK 289-l(a) uyarınca mahkemenin teşekkülünün kanuna ve vicdana aykırı olduğunu belirtmiştir.
YARGITAY CEZA GENEL KURULU ONURSAL BAŞKANI
ABDULHALİK YILDIZ:
Abdülhalik Yıldız, Türkiye’nin önde gelen yüksek yargı mensuplarından biri olarak uzun yıllar Yargıtay’da görev yapmış, Ceza Genel Kurulu Başkanlığı ve Birinci Başkanvekilliği görevlerinde bulunmuş kıdemli bir hukukçudur.
Meslek yaşamı boyunca çeşitli görevlerde bulunmuş; 2011 yılında Yargıtay üyeliğine seçilmiş, daha sonra Yargıtay 17. Ceza Dairesi Başkanlığı görevlerini yürütmüştür. 2016 ve 2020 tarihlerinde Yargıtay Birinci Başkanvekili (Ceza) olarak seçilmiş, daha sonra yasal yaş sınırına ulaşması nedeniyle 2021’de emekliye ayrılmıştır.
Yargıtay Ceza Genel Kurulu kararlarının derlenmesi ve yayımlanmasına katkıda bulunmuş, ceza hukuku alanında etkili karar süreçlerinde yer almıştır.
Sayın Abdülhalik Yıldız 01.07.2024 tarihli mütalaasında özetle şu hususları vurgulamıştır:
Sn. Abdülhalik Yıldız’ın, yerel mahkeme yargılaması aşamasında duruşmaların usulüne uygun olarak gerçekleştirilmediğine ve duruşma tutanaklarının usulüne uygun düzenlenmediğine ilişkin beyanları:
- “… gelinen aşamadan sonra cereyan edecek olay ve beyanların sesli ve görüntülü bilişim sistemi ile kayıt altına alınacağına ilişkin ara kararı bulunmaması, sesli ve görüntülü olarak kayıt altına alınan celsenin görevlendirilen kişilerce gerçeğe uygun şekilde dökümünün yapılıp yapılmadığının hâkim ya da mahkeme başkanı tarafından denetlenmemesi ve gerek fiziki duruşma tutanağı, gerekse kayıt altına alınan duruşma çözümüne ilişkin evrakın mahkeme başkanı veya hâkimi ile zabıt katibince imzalanmamasının yasa yolu denetimi aşamasında hükmün esasına girilmeden önce BOZMA NEDENİ OLARAK DEĞERLENDİRİLMESİ GEREKTİĞİ düşünülmektedir.”
- “Duruşma tutanaklarının mahkeme başkanı ve zabıt katibi tarafından imzalanmaması ve bu imza eksikliğinin giderilmemesi halinde bu hususun kanun yolu incelemesi aşamasında HÜKMÜN ESASINA GİRİLMEDEN BOZMA NEDENİ YAPILMASI GEREKTİĞİ düşünülmektedir.”
- “Bu çerçevede bilirkişi raporundaki tespitin doğruluğu halinde, duruşmada cereyan eden olayların ve beyanların doğru şekilde tutanaklara aktarılmadığı ortaya çıkacaktır ki bu durumun kanun yolu denetimi aşamasında hükmün esasına girilmeden önce bozma nedeni yapılacağı hususunda tereddüt yoktur.”
PROF. DR. FATİH BİRTEK:
Sivas Cumhuriyet Üniversitesi Hukuk Fakültesi’nde Dekan Yardımcısı, Ceza ve Ceza Muhakemesi Hukuku Anabilim Dalı Öğretim Üyesi ve Anabilim Dalı Başkanı olan Prof. Dr. Fatih Birtek, 2007–2011 arasında Polis Akademisi ve 2012–2021 arasında Erciyes Üniversitesi’nde öğretim görevlisi/doçent olarak görev yapmıştır. 2021’den itibaren ise Sivas Cumhuriyet Üniversitesi’nde Profesör olarak eğitim-öğretim ve araştırma faaliyetlerini sürdürmektedir. Hali hazırda hukuk fakültesi dersleri vermekte; kamu hukuku ve ceza hukuku alanlarında tez danışmanlığı yapmakta ve fakülte yönetiminde akademik sorumluluklar üstlenmektedir.
PROF. DR. ÇAĞLAR ÖZDEMİR
Erciyes Üniversitesi Tıp Fakültesi Adli Tıp Anabilim Dalı Öğretim Üyesi olan Prof. Dr. Çağlar Özdemir, tıp eğitimini tamamladıktan sonra adli tıp alanında uzmanlaşmış; akademik ve mesleki çalışmalarını adli tıp uygulamaları, ölüm nedenlerinin tespiti travmatoloji, adli otopsi ve adli raporlama alanlarında yoğunlaştırmıştır.
Ulusal ve uluslararası bilimsel dergilerde yayımlanmış çalışmaları bulunan Prof. Dr. Özdemir, adli tıp eğitimi kapsamında lisans ve lisansüstü düzeyde dersler vermekte; adli olguların tıbbi ve hukuki boyutlarının değerlendirilmesine yönelik akademik ve uygulamalı çalışmalara katkı sunmaktadır.
DOÇ. DR. AKİF ASDEMİR:
Erciyes Üniversitesi Tıp Fakültesi Ruh Sağlığı ve Hastalıkları Anabilim Dalı Öğretim Üyesi olan Doç. Dr. Akif Asdemir, tıp eğitimini tamamladıktan sonra psikiyatri alanında uzmanlaşmış; akademik ve klinik çalışmalarını ruhsal bozuklukların tanı ve tedavisi, psikiyatrik değerlendirme, adli psikiyatri ve klinik psikopatoloji alanlarında sürdürmüştür.
Lisans ve uzmanlık eğitimi kapsamında dersler veren Doç. Dr. Asdemir, ulusal ve uluslararası bilimsel yayınlarının yanı sıra, klinik uygulama, bilimsel araştırma ve multidisipliner değerlendirme süreçlerine de katkı sağlamaktadır.
Prof. Dr. Birtek, Prof. Dr. Özdemir ve Doç. Dr. Asdemir; 26.12.2022 tarihliortak mütalaalarında özetle şu hususları vurgulamışlardır:
Kıymetli hocalar Prof. Dr. Birtek, Prof. Dr. Özdemir ve Doç. Dr. Asdemir’in cinsel dokunulmazlığa karşı suçlar hakkında rıza ve rızayı sakatlayan sebeplere ilişkin önemli beyanları:
- Mağdurların kişisel özellikleri nazara alındığında, SALT SOYUT EVLİLİK VAADİNİN MEVCUDİYETİNİN DİRENME İMKANLARINI ORTADAN KALDIRAN BİR HAL OLMADIĞI gibi mağdurların detaylı anlatımı dikkatle incelendiğinde CİNSEL EYLEMLERE RIZA GÖSTERMESİNİN “YEGANE” SEBEBİNİN DE BU VAAT OLMADIĞI,
- Yargılama konusu olay bakımından, mağdurların yaşları, eğitim durumları, iddia ettikleri olay örüntüsünün devam ettiği sürenin uzunluğu, bu süre boyunca pek çok mağdurun olay döngüsünden ayrılarak kendi ikametine, ailesinin yanına veya öğrenci yurduna gittiği, bir kısım mağdurların örgüt üyesi olduğu iddia olunan sanıklarla uzun sayılabilecek süre ayrılması ve bir süre görüşmemesi, bir kısım mağdurun kendilerine telkinde bulunulan davranışların mahiyetini sorgulaması ve sanıklarla bu hususta tartışması, bir kısmının da telkinlere hiç inanmadığını beyan etmesi dikkate alındığında, sanık Tarkan Yavaş ve diğer sanıklar tarafından kullanıldığı iddia olunan “DİNİ TELKİNLERİN” mağdurların cinsel özgürlüğü konusundaki rızalarını sakatlayabilecek veya cinsel bir eyleme karşı direnmelerini engelleyebilecek nitelikte bir “HİLE” OLARAK KABUL EDİLMESİNİN MÜMKÜN OLMADIĞI,
- Mağdurların sanıklarla tanışma biçimi, sanıkların kişisel özellikleri, kendilerini statü sahibi olarak tanıtmaları, sanıklarla mağdurlar arasında duygusal ilişkinin mevcut olması, sanıkların -görünen- şatafatlı ve lüks içerisindeki yaşantısı, bir kısım mağdurların hayatın olağan akışına aykırı bir şekilde ve sanıklarla tanıştıktan çok kısa süre içerisinde sanıklarla cinsel yakınlaşma yaşadıkları yönündeki beyanları bir bütün olarak değerlendirildiğinde; mağdurların cinsel eylemlere ve cinsel ilişkilere –RIZALARINI SAKATLAYAN BİR HİLE OLMAKSIZIN- KENDİ TERCİHLERİ VE ÖZGÜR İRADELERİ DOĞRULTUSUNDA RIZA GÖSTERMİŞ OLMALARININ MUHTEMEL olduğu,
- Mağdurların büyük çoğunluğunun, iddia olunan cinsel ilişkilerin -rıza dışı- gerçekleştiğini beyan etmelerine rağmen, kovuşturma aşamasındaki beyanlarında (bir kısım eylemler vebir kısım sanıklar bakımından) “RIZALARININ BULUNDUĞUNA VE ÖZGÜR İRADELERİNE DAYANDIGINA” DAiR ANLATIMLARININ MEVCUT OLDUĞU ve bu durumun, beyanlarının sağlamlığını ve güvenilirliğini tartışmalı hale getirdiği…
- Ayrıca, sanıkların mağdur beyanları sırasında duruşmada hazır edilmemesi, doğrudan soru sorma ve beyanları tartışma haklarının kısıtlanması ile CMK hükümlerine aykırı şekilde beyan alınması hususlarının adil yargılanma ve güvenilir delil hakkını ihlal ettiği değerlendirilmiştir. Mevcut haliyle dosyada yer alan delillerin suçun sübutu açısından YETERLİ VE KESİN NİTELİKTE OLMADIĞI, takdirin mahkemeye ait olduğu sonuç ve kanaatine ulaşılmıştır.
DOÇ. DR. CAN CANPOLAT
2001-2006 yılları arasında Marmara Üniversitesi Hukuk Fakültesi’nde lisans eğitimi aldı. 2008’de serbest avukat olarak çalışmaya başladı. 2009 yılında, Marmara Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Kamu Hukuku Yüksek Lisans Programını tamamladı. 2013-2015 yılları arasında, 2020 yılında ve 2022 yılında Almanya’nın Augsburg ve Freiburg şehirlerinde misafir araştırmacı olarak bulundu. 2016 yılında Kocaeli Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Kamu Hukuku Doktora Programından mezun olarak doktor ünvanını aldı. 2023’te Üniversitelerarası Kurul kararıyla Ceza ve Ceza Muhakemesi Hukuku bilim alanında doçent oldu.
Yalova Üniversitesi bünyesinde, hukuk fakültesi dekan yardımcılığı, fakülte ve yönetim kurulu üyeliği, sosyal bilimler enstitüsü yönetim kurulu üyeliği gibi idari görevlerde bulundu. İstanbul Aydın Üniversitesi, Kocaeli Üniversitesi, İstinye Üniversitesinde misafir öğretim üyesi olarak lisans ve yüksek lisans dersleri verdi. Halihazırda Yalova Üniversitesi Hukuk Fakültesi, Ceza ve Ceza Muhakemesi Hukuku ABD başkanı olarak görev yapmaktadır. İstanbul barosuna bağlı avukat olarak faaliyetlerini sürdürmektedir.
Doç. Dr. Can Canpolat, müvekkil Adnan Oktar’ın yargılandığı dosya için 3 ayrı hukuki mütalaa hazırlamıştır.
Doç. Dr. Can Canpolat; 24.07.2023 tarihli mütalaasında özetle şu hususları vurgulamıştır:
Doç. Dr. Can Canpolat’ın, duruşma tutanaklarındaki sahtecilik hakkındaki beyanları:
- İstanbul 30. Ağır Ceza Mahkemesi’nce yürütülen kovuşturma safahatında gerek uyapta bulunan .udf formatındaki duruşma tutanaklarının gerekse duruşmaların sesli ve görüntülü olarak kaydedildiği hallerde bu kayıtların çözümü suretiyle hazırlanan belgelerin, CMK m. 219’a aykırı şekilde ve maddede belirtilen yargılama süjelerince (başkan, zabıt katibi) imza edilmemiş olmasının, bunların delil değeri, yapılan işlemlerin sıhhati bakımından kanunda yer verilen düzenlemeye ve konuyla ilgili yargı kararları çerçevesinde hukuka aykırı olduğu,
- Duruşma tutanaklarında yer verilen bilgiler nazarında bazı sanıkların kimlik tespitlerinin yapılmadığının anlaşıldığı, bu nedenle hangi sanık yönünden yargılamada hazır bulunma ödevinin yerine getirildiği, daha önemlisi yargılamaya katılma hakkının tesis tespitinin imkansız hale geldiği, edildiği hususlarını Yargılamada hazır bulunmayan sanıkların mevcut olduğu tespit edilerek bunlar yönünden hak hatırlatmasının yapıldığının tutanağa yazılması nedeniyle söz konusu sanıkların gerçekte dinlenildiği duruşmalarda kendilerine hak hatırlatmasının yapılıp yapılmadığı hususunda tereddüt oluştuğu, bu durumun ayrıca “hazır bulunmayan sanık hakkında, kanunun ayrıca zikrettiği haller dışında duruşma yapılamayacağını” öngören CMK m. 193 düzenlemesine aykırılık teşkil ettiği,
- CMK m. 191/2-b’de yer verilen “iddianame veya iddianame yerine geçen belgede yer alan suçlamanın dayanağını oluşturan eylemler ve deliller ile suçlamanın hukuki nitelendirmesi anlatılır” şeklindeki düzenlemeyle öngörülen aydınlatma ödevinin savunma hakkıyla doğrudan bağlantılı ve emredici olduğu, somut olayda bu düzenlemeye aykırı tatbikat yapılarak isnatlar anlatılmadan sanıkların sorgusuna geçilmesi ve diğer işlemlerin icra edilmesinin HUKUKA AYKIRILIK TEŞKİL ETTİĞİ,
- Yargılamada tanık sıfatı ile dinlenen bir tanığa ilişkin olarak 16.9.2020 tarihli duruşma tutanağında; “Duruşma salonu dışında hazır bulunan tanık huzura alındı” denildiği; diğerleri açısından ise sadece “huzura alındı” şeklinde bir ibareye yer verildiği, bu durumun, CMK’nın 191 inci ve 52 nci maddelerinin amir hükmünün yerine getirilerek tanıkların ayrı ayrı salona alındıklarına ve bu nizamda dinlenildiklerine dair denetime imkan verecek şekilde USULE UYGUN BİR TATBİKAT YAPILMADIĞINI ORTAYA KOYDUĞU,
- Duruşma tutanağının ispat gücüne ilişkin CMK m. 222 hükmü karşısında, CMK m. 219 vd. yer alan duruşma tutanağının tanzimine matuf kuralların gereği gibi uygulanmasının son derece önemli olduğu, bu çerçevede celse tarihleri ile duruşma tutanaklarının imza tarihleri arasına uzun süreler konulduğu dikkate alındığında, SEGBİS kayıtları ve kolektif savunma makamı olarak müdafi ve bireysel savunma makamı olarak sanıklar tarafından ortaya konulan taleplerle arasında çelişkiler bulunan duruşma tutanağının uzun süre açık bırakılmasının, TUTANAĞIN SIHHATİ AÇISINDAN YASAYA UYGUN BİR TATBİKAT OLMADIĞI, kanaatine ulaşılmıştır.
Doç. Dr. Can Canpolat; 09.06.2023 tarihli mütalaasında özetle şu hususları vurgulamıştır:
Doç. Dr. Can Canpolat; müvekkil Adnan Oktar’a uygulanan avukat görüş kısıtlılığı tedbirinin hukuka aykırılığı yönündeki beyanları:
- Savunma hakkı ve müdafiden yararlanma hakkı, adil yargılamanın kurucu bileşenlerindendir. Ceza muhakemesi sürecinde, hakkında kamu gücü kullanılarak işlem tesis edilen şüpheli/sanık yönünden söz konusu hakların vazgeçilmez niteliğe sahip olduğunun açık olması karşısında;5275 sayılı İnfaz Kanunu’nun 114 üncü maddesinde yer verilen, “tutuklunun müdafi ile olan haberleşmesine ve kurum düzeni çerçevesinde temas ve görüşmelerine hiçbir suretle engel olunamaz ve kısıtlamalar konulamaz (f.5)” şeklindeki düzenleme; “Ceza infaz kurumlarına giren avukatlarca savunmaya ilişkin olduğu yazılı olarak beyan edilen belge ve dosyalar incelenemez tabi tutulmaz” hükmünü havi 86 ncı maddesinin 4 üncü fıkrası ile 68 inci maddenin 4 üncü fıkrasında yer verilen; “Hükümlü tarafından resmî makamlara veya savunması için avukatına gönderilen mektup, faks ve telgraflar denetime tabi değildir.” Ek cümle: 17/6/2021-7328/7 md. “Bu iletiler, alıcısı dışındaki kişilerin erişimini engelleyici tüm tedbirler alınarak hükümlünün talebine göre posta yoluyla veya elektronik ortamda alıcısına ulaştırılabilir” hükmü dikkate alınarak 7070 sayılı Kanun ile 59 uncu maddeye ilave olunan, avukat ile şüpheli/sanık arasındaki görüşmelere sınırlama getirilmesini öngören kuralların, Anayasa’nın 13 üncü maddesine göre, hakkın özüne dokunmayacak tarzda ve dar yorumlanması gerektiği, dolayısıyla somut OLAYDA OLDUĞU GİBİ SANIK İLE TÜM MÜDAFİLERİNİN GÖRÜŞMELERİNE SINIRLAMA GETİRİLMESİNİN BU ESASLARA AYKIRILIK TEŞKİL ETTİĞİ,
- Sınırlama talep ve kararlarında müşteki, etkin pişman sanık beyanlarından hareket edildiği, bu kişilerin yargılama süjesi olması dolayısıyla menfaatlerinin sanık ile çatışık olduğu, bu nedenle söz konusu kişilerin beyanlarının, uygulanacak kuralın esasıyla ilişki kurulmaksızın, beyana neden itibar edildiği açıklanmaksızın dikkate alınmasının doğru olmayacağı,
- Talep ve kararlarda, sanık ile avukatları arasında, kanun hükümlerinin öngördüğü kurallar çerçevesinde gerçekleştirilen görüşmelerin, ne suretle örgüt yönetimini sağladığının, gerekçeleriyle ve uygulanacak sınırlamanın mahiyetine uygun olarak ilişkilendirilerek açıklanmadığı, BU DURUMUN GEREKÇELİ KARAR HAKKIYLA BAĞDAŞMADIĞI,
- Süreç içerisinde 5275 sayılı Kanun’un 59 uncu maddesi uyarınca sanığın avukatları ile görüşmelerine sınırlama getirilmesi amacıyla İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı’nın 2021/73856 nolu soruşturma dosyası üzerinden üç farklı adli mercie başvuru yapıldığı göz önüne alındığında;… soruşturma ve kovuşturma” ifadelerinin, KARARIN BİR ŞEKİLDE ALINMASINI TEMİN ETMEK AMACIYLA YORUMLANMASI v e bu amaç doğrultusunda farklı mercilere başvuru yapılmak suretiyle kullanılması olarak değerlendirilebileceği ve BU UYGULAMANIN DÜRÜST YARGILAMA İLKESİNİ ZEDELER MAHİYETTE OLDUĞU, kanaatine ulaşılmış olup nihai takdir, yargılama makamlarına ait olmak üzere, saygıyla arz olunur.
Doç. Dr. Can Canpolat; 24.07.2023 tarihli mütalaasında özetle şu hususları vurgulamıştır:
Doç. Dr. Can Canpolat; müvekkil Adnan Oktar’a uygulanan avukat görüş kısıtlılığı tedbirinin hukuka aykırılığı yönündeki beyanları:
- Adnan Oktar ile avukatları arasındaki görüşmenin kısıtlanmasının dayanağı olarak gösterilen CGTİHK m. 59/11 in meşruiyet zeminin bozulduğu ve verilen kısıtlama kararının gerek maddi açıdan gerekse normatif anlamda gerekçeden yoksun hale geldiği, bu itibarla Adnan Oktar ile avukatları arasındaki görüşmelerin, İstanbul 4. Sulh Ceza Hakimliğince verilen karar gerekçe gösterilerek kısıtlanmasının evveliyetle hukuka aykırı hale geldiği,
- Adnan Oktar’ın yöneticisi olduğuna ve örgütün ceza infaz kurumundan yönetildiğine ilişkin iddia yönünden, bu iddiayı destekleyecek bir bilgi, belge, olgu, görüşme kaydı bulunmayan avukatların, savunma hakkının icrasına yönelik mesleki faaliyetleri çerçevesinde gerçekleştirmek istedikleri görüşmenin KISITLANMASININ HUKUKA AYKIRI OLDUĞU,
- Kısıtlamanın, orantılılık açısından Anayasa Mahkemesi’nin ifade ettiği ölçütlere uygun icra edilmediği, İstanbul 4. Sulh Ceza Hakimliği’nin vermiş olduğu kısıtlama kararının, sanık hakkındaki tüm soruşturma ve hatta kovuşturmalara teşmil edilmesinin ayrıca DÜRÜST İŞLEM İLKESİNE DE AYKIRILIK OLUŞTURDUĞU,
- Avukat-müvekkil görüşmelerinin kısıtlanması kararının esasına takaddüm eden “görüşme günlerinin belirlenmesi” konusundaki yetkinin idari makamlarca kullanılabileceğine ilişkin yaklaşımın, günlerin; hal ve duruma, talebin zamanına göre değiştirilmesi şeklinde, keyfiliğe ve kötüye kullanıma açık bir uygulamaya sebebiyet vereceği, kanaatine ulaşılmıştır.
PROF. DR. MUSTAFA FATİH YAVUZ, M.D., PH.D.
Prof. Dr. Mustafa Fatih Yavuz, adli tıp ve adli bilimler alanında çalışan bir tıp doktoru ve akademisyendir. Uzun yıllardır adli tıp uygulamaları, cinsel suçlar, çocuk istismarı, aile içi şiddet, adli raporlama, adli antropoloji ve adli belge incelemeleri alanlarında bilimsel çalışmalar yürütmektedir.
İstanbul Üniversitesi bünyesindeki Adli Tıp ve Adli Bilimler Enstitüsü’nde görev yapmış; daha sonra İstanbul Yeni Yüzyıl Üniversitesi Tıp Fakültesi Adli Tıp Anabilim Dalı Başkanlığı görevini üstlenmiştir.
Ulusal ve uluslararası hakemli dergilerde yayımlanmış çok sayıda bilimsel makalesi, kitap bölümleri ve kongre bildirileri bulunmaktadır. Özellikle cinsel saldırıların adli tıbbi değerlendirilmesi, çocuk istismarı, adli rapor standardizasyonu ve şiddet olgularının incelenmesi konularındaki çalışmalarıyla tanınmaktadır.
Adli bilimler alanındaki çeşitli bilimsel dergilerde editörlük ve yayın kurulu üyelikleri yapmış; uzun yıllardır akademik ve mesleki faaliyetlerini sürdürmektedir. Ayrıca Adli Tıp Vakfı Yönetim Kurulu Başkanlığı görevini yürütmektedir.
Prof. Dr. Fatih Yavuz müvekkil Adnan Oktar’ın yargılandığı dosya için 2 farklı hukuki mütalaa hazırlamıştır.
Prof. Dr. Fatih Yavuz’un 25.08.2022 tarihli mütalaasındaki dini telkin ve hipnozun TCK’da tanımlanan cinsel saldırı eyleminin unsurlarından olan “rızanın yokluğuna” neden olan tıbbi durumlar arasında yer almadığına dair beyanları:
- Kişi, isteği dışında zorla ya da farkında olmaksızın hipnoza sokulamaz. Hipnoz kişinin gönüllü isteği ve katılımıyla gerçekleştirilen bir trans hâlidir.
- Hipnoz sırasında kişinin bilinçli kontrolü ortadan kalkmaz. Hipnozdaki kişi, HİPNOZ YAPANIN TÜM SÖYLEDİKLERİNİ OLDUĞU GİBİ KABUL ETMEZ VE AYNEN UYGULAMAZ.
- Hipnoz yapan kişinin söylediği her şeyi duyar, anlar, hatta YARGILAR.
- Yapması istenilen şey kişinin sosyal ve ahlâki değerlerine uygun değil ise KABUL ETMEZ, UYGULAMAZ.
- Hipnozdaki kişinin bilinçli kontrolü ortadan kalkmadığı için, istemediği sürece hiçbir sırrını söylemez, özel bilgileri vermez.
- Hipnoz zararsız bir işlem olup, hipnoz etkisi altında kişiye kendisinin istemediği herhangi bir şeyi yaptırmak olanaklı değildir. Hipnozu yapan kişinin emrine girmek, onun gücüne boyun eğmek gibi durumlar SÖZ KONUSU OLMAMAKTADIR.
- Bilinç kaybı veya direnç gösterememeye yol açan ilaç, madde ve alkol ile telkin arasında cinsel saldırıyı kolaylaştırma açısından bilimsel herhangi bir bağlantı bulunmamaktadır.
- Bilinç kaybına veya direnç gösterememeye yönelik bir etkisinin bulunmaması nedeni ile, telkin veya hipnoz ile RIZASI BULUNMAYAN BİR KİŞİYİ İSTEMSİZ CİNSEL İLİŞKİYE YÖNLENDİRMEK OLANAKLI DEĞİLDİR.
- Bu nedenle, telkin veya hipnoz TCK’da tanımlanan cinsel saldırı eyleminin unsurlarından olan geçerli rızanın yokluğuna neden olan tıbbi durumlar arasında yer almamaktadır.
- Akıl hastalığı veya zihinsel engeli bulunmayan bir erişkin bir kişiye uygulanan telkinin ister dini, ister hiyerarşik, isterse de sosyal niteliği olsun, kişinin duygularını kontrol altında tutmasına engel olmayacağı gibi, KİŞİNİN OLUMSUZLUK OLUŞTURABİLECEK EYLEMLERE RIZASI OLMAKSIZIN KATILMASINA DA YOL AÇMAYACAKTIR.
- Telkinin, kişinin irade, şuur ve hareket serbestisi ile maruz kalınan eylemin AHLAKİ KÖTÜLÜĞÜNÜ ANLAMA VE KARŞI KOYMA YETİSİNİ ENGELLEME VEYA ORTADAN KALDIRMA ÖZELLİĞİ BULUNMAMAKTADIR.
- Erişkin bir kişinin, bir suçun faili olması durumunda, telkin ile bu suçu işlemesinin ceza sorumluluğu üzerinde hafifletici bir etkisi olmayacağı gibi, vücut dokunulmazlığına karşı işlenen cinsel içerikli bir suçun da kendisine yöneltilen bir telkin nedeni ile mağduru olmasının ADLİ TIP VE ADLİ PSİKİYATRİK AÇIDAN BİR KARŞILIĞI VE UYGULAMASI BULUNMAMAKTADIR.
- Profesyonel ve etkili bir telkin yöntemi olan hipnoz ile bile etkilenmeyen bilinç kontrolü ve direnç gösterme yetisinin, DİNİ TELKİN İLE ORTADAN KALDIRILABİLECEĞİ DÜŞÜNCESİNİN BİLİMSEL BİR GEREKÇESİ BULUNMAMAKTADIR.
- Bu nedenle, gerek uluslararası gerekse de ulusal adli tıp ve adli psikiyatrik uygulamalarda, 15 yaş üstü, akıl hastalığı veya zihinsel engeli bulunmayan kişilerde, dini telkin veya hipnoz, TCK’NDA TANIMLANAN CİNSEL SALDIRI EYLEMİNİN UNSURLARINDAN OLAN ‘RIZANIN YOKLUĞUNA’ NEDEN OLAN TIBBİ DURUMLAR ARASINDA YER ALMAMAKTADIR.
Prof. Dr. Fatih Yavuz’un 23.08.2022 tarihli mütalaasındaki (sözde mağdurların, soruşturma ve kovuşturma döneminde, sanıklar tarafından defalarca talep edilmesine rağmen, üzerinden süre geçtiği gerekçesiyle Adli Tıbba gönderilmemelerine karşın) anal yoldan cinsel ilişkinin zorla yapılması durumunda üzerinden zaman da geçse bunun tıbbi olarak tespit edilebildiğine dair beyanları:
- Erişkinlik döneminde kayganlaştırıcı madde kullanımı ve rıza ile gerçekleşen anal yoldan cinsel ilişkinin üzerinden belirli bir zaman (7-10 gün) geçtikten sonra yapılan muayenede anal ilişkinin tespiti çok olası olmamaktadır.
- Adli tıp uygulamasında, cinsel saldırı sonrası mağdurda gelişen ve kalıcı ruhsal sağlığın bozulmasına yol açan travma sonrası stres bozukluğu gibi hastalıkların tespiti ile de saldırının üzerinden uzun zaman geçmiş olsa da cinsel saldırı tanımlaması yapılabilmektedir.
- Ancak eylemin zorla, rıza olmaksızın hoyratça gerçekleşmesi ve anal yapıda yırtılma oluşması durumunda, iyileşme sonrası görülen nedbe dokusu eylemin üzerinden çok zaman geçmiş olması durumunda da saptanabilmektedir.
PROF. DR. YAVUZ ERDOĞAN
Antalya Bilim Üniversitesi Hukuk Fakültesi Ceza ve Ceza Muhakemesi Hukuku Bölüm Başkanı olan Doç. Dr. Yavuz Erdoğan, lisans, yüksek lisans ve doktora eğitimini ceza hukuku ve ceza muhakemesi hukuku alanlarında tamamlamıştır.
2011 yılında Marmara Üniversitesi’nde Kamu Hukuku alanında doktora eğitimini tamamlayan Erdoğan, 2011 yılında doktor, 2014 yılında yardımcı doçent ve 2018 yılında doçent, 2024 yılında da profesör unvanını almıştır. Antalya Barosu üyesi olarak avukatlık mesleğini de icra eden Yavuz Erdoğan, aynı zamanda emekli askeri mahkeme hakimidir.
Ulusal ve uluslararası hakemli dergilerde yayımlanmış makaleleri ile çeşitli bilimsel toplantılarda sunulmuş bildirileri bulunmaktadır. Lisans ve lisansüstü düzeyde ceza hukuku ve ceza muhakemesi hukuku dersleri vermekte, akademik ve idari görevlerinin yanı sıra bilimsel araştırmalarını sürdürmektedir.
DOÇ. DR. İNANÇ İŞTEN
Antalya Bilim Üniversitesi Hukuk Fakültesi Ceza ve Ceza Muhakemesi Hukuku Bölümünde ders veren Doç. Dr. İnanç İşten, 1993 yılında Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesi’nden mezun oldu. 1995-2015 yılları arasında askeri hakimlik yapan Sn. İşten, son görev yeri Askeri Yargıtay Üyeliği olmuştur.
Akademik çalışmalarını ağırlıklı olarak ceza hukuku, ceza muhakemesi hukuku, insan hakları ve terörle mücadelede hukuki sınırlamalar, yargı içtihatları ve hukuki sorumluluklar alanlarına ilişkin teorik ve uygulamaya dönük konular üzerinde yoğunlaştırmış; ulusal hakemli dergilerde yayımlanan makaleleri ve bilimsel toplantılarda sunulmuş bildirileri bulunmaktadır. Lisans düzeyinde çeşitli dersler vermiş, akademik araştırmalarının yanı sıra bilimsel ve idari görevlerde bulunmuştur.
Prof. Dr. Yavuz Erdoğan ve Doç. Dr. İnanç İşten, müvekkil Adnan Oktar’ın yargılandığı dosya için ortak bir hukuki mütalaa hazırlamışlardır.
Prof. Dr. Yavuz Erdoğan ve Doç. Dr. İnanç İşten’in; BAM 2. C.D.’nin kararında kendisiyle de çelişkiye düştüğü ve yetki ve görevleri dışına çıktığı yönündeki beyanları:
- Ayrıca belirtmeliyiz ki, BAM 2.C.D, KARARINDA KENDİSİYLE DE ÇELİŞKİYE DÜŞMÜŞTÜR. Zira dosyanın tamamına ilişkin değerlendirme yaparken vermiş olduğu örnek YARGITAY KARARINDA (Yargıtay 1.C.D’nin 10.03.2021 gün ve 2020/3670 – 2021/3758 E-K sayılı ilamı), incelenen BAM kararı ve hatta onun bozma kararına dayanılarak ilk derece mahkemesince kurulan yeni hüküm YOK HÜKMÜNDE SAYILMIŞTIR. Bu durumda sayın BAM 2.C.D, şayet BAM 1.C.D’nin kararını bu Yargıtay kararına dayanarak değerlendiriyorsa, anılan karar gereği, inceleme konusu TAHLİYE KARARLARINI DA YOK SAYARAK, KENDİ KARARINI KURMALIYDI. Bu durumda da, itirazın kısmen kabulü ile yakalama kararı çıkartmak ve kısmen reddi karanı vermek yerine, tahliye kararının yokluğu nedeniyle ilk tutuklama kararının gereğinin yerine getirilmesine karar vermesi ve itiraz hakkında da karar verilmesine yer olmadığına dair karar vermesi gerekirdi. Zira mevcut haliyle BAM 2.C.D, yok hükmünde gördüğü bir karara itiraz üzerine, bu yok hükmünde kabul ettiği kararı değerlendirmiştir. Hatta öyle ki CBS’nin itirazını kısmen reddetmekle, yok hükmünde gördüğü BAM 1.C.D’nin tahliyeye ilişkin kararını KISMEN ONAYLAMIŞ OLMAKTADIR.
- BAM 2.C.D, her ne kadar tahliye kararlarını değerlendirmek için verdiği kararda, hüküm kısmında olmasa da gerekçesinde dolaylı yoldan BAM 1.C.D’nin kararının yok hükmünde olduğunu belirtmekte ise de;
- BAM 2.C.D’nin böylesi bir değerlendirme yapma yetki ve görevinin bulunmaması, hüküm kısmında da zaten 1.C.D’nin kararının yok hükmünde olduğuna dair bir değerlendirmede bulunmaması (bu husus bir önceki soruda açıklanmıştır),
- İlk derece mahkemesinin BAM 1.C.D kararına direnmesinin HUKUKEN MÜMKÜN OLMAMASI,
- Ayrıca BAM 1.C.D’nin kararının taraflarca temyiz imkânının da kanunen bulunmaması nedenleriyle,
BAM 1.C.D’nin bozma kararıyla dosyayı alan ilk derece mahkemesinin, BAM 1. C.D’nin belirttiği eksiklikleri gidermek zorunda olduğu, ancak yeniden başlayacağı kovuşturma sırasında başkaca göreceği eksiklikler varsa, vicdani kanaatini de oluşturmak için bu eksiklikleri de gidermek zorunda olduğu düşüncesindeyiz.
Prof. Dr. Yavuz Erdoğan ve Doç. Dr. İnanç İşten’in; yeniden yargılama döneminde yapılan hukuka aykırılıklar ve hak ihlalleriyle ilgili beyanları:
- Davaya katılacak kişilerin dinlenen tanıklara soru sorma hakkının (md. 201) bulunduğu unutulmamalıdır. Bu durumda, davaya katılma hakkı bulunan kişi ve kurumların katılabilecekleri suçlara ilişkin tanıkların yeniden dinlenmesinin gerektiğini düşünmekteyiz. Zira davaya katılacak kişilerin sadece önceki beyanlarının huzurda okunup katılana sorulması halinde, katılanın doğrudan soru sorma hakkı elinden alınmış olunacaktır. Yeniden dinlenme sırasında sanıklar da pekâlâ bu tanıklara soru sorabilecektir.
- Davaya katılacak kişilerin, katılmasına konu olan suçlara ilişkin belgelerin duruşmada yüzlerine karşı okunarak, bu belgelere karşı diyeceklerinin tespiti gerekmektedir. Zira bu belgelerin doğruluğu ya da yanlışlığı konusunda yapacakları açıklamalar hükme etki edebileceği gibi, tüm delillerin taraflarca tartışılması gerektiğine dair CMK’nın 217’nci maddesi de bunu gerektirir.
- Davaya katılacak kişilerin eksik hususlara ilişkin taleplerde bulunabilecekleri ve doğrudan kendi taleplerini de dile getirebilecekleri de unutulmamalıdır. Bu durumda kendilerine ek beyanlarda bulunmaları için fırsat verilmesi gerektiğini düşünmekteyiz.
- Davaya katılacak kişilerin talepleri dikkate alındığında, bunlara karşı sanıkların savunmalarının da alınmasının ise zaten adil yargılanma hakkının uzantısı olan silahların eşitliği ilkesinin gereğidir.
- İster açılmış dava bulunmadığına ilişkin olsun, ister davaya katılması gereken kişilerin katılmamasından dolayı olsun ya da başkaca herhangi bir sebepten olsun hiç fark etmeksizin belirtmeliyiz ki, CMK’nın açık hükümleri gereği duruşmada tartışılmayan ve hâkimin temas etmediği hiçbir delil hükme esas alınamaz. Bu nedenle ilk derece mahkemesindeki HÅKİMLERDEN BİRİNİN DEĞİŞMESİ HALİNDE DAHİ TÜM DELİLLERİN O DEĞIŞEN HÂKİM HUZURUNDA DA YENİDEN OKUNUP, TARTIŞILMASI VE BÖYLELİKLE KOVUŞTURMAYA KATILAN YENİ HÂKİMİN DE VİCDANİ KANAATİNİN OLUŞTURULMASI GEREKMEKTEDİR. Aksi takdirde, o hâkim bakımından huzurda tartışılmayan bir delile dayanılarak hüküm kurulmuş olunacaktır.
Prof. Dr. Yavuz Erdoğan ve Doç. Dr. İnanç İşten’in; doğal hakim ilkesinin bozulduğu ile ilgili beyanları:
- DOĞAL HÂKİM İLKESİ BAKIMINDAN: Yukarıda yaptığımız teorik açıklamalarda belirttiğimiz üzere ve gerek AYM gerekse AİHM kararlarından verdiğimiz örneklerden anlaşıldığı üzere hiç kimse doğal hâkim dışında başka bir makamın önüne çıkarılamaz. Bu durum doğal håkim ilkesini ihlal etmekte, mahkemenin objektifliği konusunda ciddi kuşku oluşturmaktadır. Bu durum karşısında yapılan kovuşturmanın Anayasa ve AIHS’de belirlenen doğal håkim ilkelerine aykırı olduğunu, ayrıca en basit haliyle görünüşte adaleti zedelemekle dahi adil yargılanma hakkının ihlali niteliğinde olduğunu söyleyebiliriz. Nitekim AİHM’nin de kararlarında vurguladığı ve adil yargılanmanın gereği olduğu üzere adil olmak yetmemekte görünüşte de adaletin sağlanması gerekmektedir.
- Bu kabulümüz karşısında (yukarıda yaptığımız diğer açıklamalardan tamamen bağımsız olarak) yapılan yargılamanın doğal hâkim ilkesine aykırı olduğunu kabul ettiğimizde, ÖNCEKİ YARGILAMADA YAPILAN TÜM İŞLEMLERİN İSTİSNASIZ OLARAK YENİDEN YAPILMASININ GEREKECEĞİ DE İZAHTAN VARESTE OLACAKTIR.
SONUÇ VE TALEP:
İşbu dilekçede görüldüğü üzere, Türkiye’nin önde gelen, birçoğu hakim ve savcılar yetiştiren çok saygın, fikirlerine itibar edilen hukukçuları, müvekkil ve arkadaşlarına yönelik olarak ana davada yer alan suç isnatlarının hiçbir somut delile dayanmadığını, müvekkilin adil yargılanmadığını, usulde çok ciddi hatalar ve hak ihlalleri yapıldığını dosyalara sundukları mütalaalarında açık olarak belirtmişlerdir.
Huzurdaki dosyada yer alan suç isnatları ana dava dosyasıyla birebir aynıdır. İlk yargılamada kanuna aykırı olarak dikkate alınmayan, neden dikkate alınmadıkları gerekçelendirilmeyen bu önemli hukuki ve bilimsel mütalaaların Sayın Mahkemenizce dikkate alınacağına inanmaktayız. 05.07.2026