Son yıllarda çocuklar arasında yaşanan şiddet olayları, akran zorbalığı, çeteleşme eğilimleri, bıçaklı saldırılar, ağır yaralama girişimleri ve ölümle sonuçlanan kavgalar toplumun en önemli sorunlarından biri haline gelmiştir. Çocukların birbirlerine uyguladığı şiddetin giderek tırmanması, sadece okulları ve aileleri değil, tüm toplumu acilen harekete geçmeye zorlayan hayati bir meseledir.
Sadece 2025-2026 eğitim-öğretim yılında ve içinde bulunduğumuz 2026-2027 eğitim-öğretim yılının hemen başında yaşanan olaylar hatırlandığında dahi durumun ne denli vahim olduğu açıkça görülmektedir:
- 2 Mart’ta İstanbul Çekmeköy’deki Taşdelen Borsa İstanbul Mesleki ve Teknik Anadolu Lisesi’nde bir öğrenci, öğretmen Fatma Nur Çelik’i bıçaklı saldırıyla katletti. Aynı saldırıda bir öğrenci ve bir öğretmen de yaralandı.
- Bu olaydan yaklaşık bir ay sonra, bu kez Şanlıurfa’nın Siverek ilçesinden bir saldırı haberi geldi. 14 Nisan’da, Ahmet Koyuncu Mesleki ve Teknik Anadolu Lisesi’ne pompalı av tüfeğiyle giren 19 yaşındaki eski bir öğrenci, etrafa ateş açarak 16 kişiyi yaraladı. Saldırgan, polisin olay yerine gelmesi sonrası intihar etti.
- Bu olaydan sadece bir gün sonra 15 Nisan’da ise Kahramanmaraş’ta, Ayser Çalık Ortaokulu’nda eğitim gören 14 yaşında bir öğrenci, okula getirdiği silahlarla dehşet saçtı. Türkiye tarihinin en ölümcül okul saldırısı olarak kayıtlara geçen bu katliamda, bir öğretmen, dokuz öğrenci ve saldırganın kendisi hayatını kaybetti.

- 2026-2027 eğitim-öğretim yılının başlamasıyla birlikte saldırı haberlerine yenileri eklendi. 22 Eylül günü, Manisa’nın Turgutlu ilçesindeki İnci Üzmez Mesleki ve Teknik Anadolu Lisesi yakınlarında 15 yaşındaki bir öğrenci, okula gitmekte olan çocukların üzerine pompalı tüfekle rastgele ateş açtı. Saldırıda 11 öğrenci yaralandı.
- 28 Eylül’de bu kez Osmaniye’nin Çardak köyündeki Farabi Anadolu Lisesi’nin edebiyat öğretmeni Mehmet Bilgili, okul bahçesine gelen yeğeni tarafından silahla vurularak öldürüldü.
- Aynı gün, Van’ın Tuşba ilçesinde Polatoğlu İlk ve Ortaokulu’nda öğrenim gören bir kız öğrenci, okula elinde tüfekle girdi, öğretmen ve veliler zamanında müdahale ederek silahı çocuğun elinden almayı başardı.
- 6 Ekim’de, İstanbul Küçükçekmece’de bir lisede okuyan 15 yaşındaki bir kız öğrenci, Kayaşehir’deki Şeyh Şamil İmam Hatip Ortaokulu’na giderek okul bahçesinde bıçaklı saldırı gerçekleştirdi. 10 yaşındaki kız öğrenci hayatını kaybetti, yedi öğrenci yaralandı.
- Sadece bir gün sonra yine İstanbul’da, bu sefer Esenyurt’taki Sezai Karakoç Lisesi’nde aynı sınıfta okuyan öğrenciler arasında çıkan kavgada iki öğrenci bıçakla yaralandı.
(https://bbc.com.im/turkce/articles/c84g17z41dyeo?utm_source=chatgpt.com)
Türkiye İstatistik Kurumu (TÜİK) tarafından açıklanan resmi veriler;
2015 yılında 134 bin olan çocukların karıştığı suç kapsamındaki olay sayısının; 2024 yılında 203 bine yükseldiğini, yani yaklaşık %51,5 oranında vahim bir artış olduğunu gözler önüne sermektedir.

Veriler; çocukların işlediği yaralama, uyuşturucu bağlantılı suçlar, tehdit, cinsel suçlar ve kişiyi hürriyetinden yoksun kılma gibi suçlarda ciddi bir artış yaşandığını ortaya koymuştur. Çocukların karıştığı olaylar içinde en büyük paya sahip olan yaralama suçlarında 2015 yılında yaklaşık 46 bin olan vaka sayısı 2024 yılına gelindiğinde 82 bine yaklaşmıştır. Bu durum yaralama vakalarında yaklaşık %78,6’lık bir artış yaşandığını kanıtlamaktadır.
PEDAGOG VE PSİKOLOGLARIN YÖNLENDİRMELERİ DE AİLELERİN ALACAĞI TEDBİRLER DE TEK BAŞINA ÇÖZÜM OLMAYACAKTIR
Bugüne kadar denenen geleneksel yöntemler, pedagog ve psikologların teorik yönlendirmeleri ya da ailelerin bireysel çabalarıyla aldığı tedbirler bu toplumsal sorunu tek başına çözmeye yetmemektedir. Sorunun kaynağı sadece psikolojik veya pedagojik değil, çok daha derinde, manevi bir boşlukta yatmaktadır. Bu nedenle, kalıcı bir iyileşme için çocukların ruh dünyasına etki edecek sağlam ve sarsılmaz bir temele ihtiyaç vardır. Bu temel de ancak ÇOCUKLARIN DAHA KÜÇÜK YAŞLARDAN İTİBAREN YARATICIMIZ OLAN ALLAH’I BİLİP TANIMALARI VE O’NUN KURAN’DA BİLDİRDİĞİ SEVGİ RUHU VE AHLAKLA YETİŞTİRİLMELERİYLE MÜMKÜNDÜR.
Bütün bu dehşet verici şiddet olayları yaşanırken basına yansıyan bir haber sorunun nasıl ortadan kaldırılacağına dair son derece yanlış bir anlayışın varlığını göstermesi açısından dikkat çekici olmuştur. Savunma sanayii alanında faaliyet gösteren bir şirket, çocukları hedef alan şiddet olaylarına karşı “balistik okul çantası” yani bir nevi çanta formunda çelik yelek ürettiğini duyurmuştur. Ürünün tanıtımında da kurşun geçirmeyen, kesici aletlere karşı zırh görevi gören bu çantayı sırtında taşıyan küçük bir kız çocuğu kullanılmıştır.

Okullarda ve gençler arasında gün geçtikçe yaygınlaşan şiddeti besleyen temel koşulları ortadan kaldıracak köklü tedbirleri düşünmek yerine, çocukları balistik çantalarla okula göndermeyi tavsiye etmek aslında tam bir akıl tutulmasıdır. Güvenlik tedbirlerinin artırılması ve çocukların olası bir saldırıya karşı fiziken de korunmalarının sağlanması alınması gereken önlemlerdir ve bu yöndeki tüm adımlar süratle atılmalıdır. Ancak asıl hedef, geçici pansuman tedbirler değil; şiddetin, saldırganlığın, acımasızlığın, zorbalığın hiç yaşanmadığı, tertemiz çocuk ruhunun neşesinin, masumluğunun ve iyiliğinin hakim olduğu huzurlu bir ortam oluşturmak olmalıdır.
Basında yer alan bazı haberlere ve televizyon programlarındaki kimi konuşmalara bakıldığında da çözüm olarak ortaya konulan tedbirlerin oldukça zayıf, hatta çözüm olmaktan ziyade sorunu büyütecek yöntemler olduğu görülmektedir. Gençler arasında yaşanan vahim hadiselerde genellikle yalnızca aile ve öğretmenler sorumlu tutulmakta, çocuğun şiddete eğilimli ya da psikolojik sorunlu olduğu bilindiği halde gerekli önlemlerin alınmadığı gündeme getirilmektedir. Elbette hem aile hem de okul çocukların ruhsal ve fiziki gelişimini yakından takip edip en sağlıklı şekilde gelişmelerini sağlamakla ve riskli bir durum olduğunda tedbir almakla yükümlüdür. Ancak konu; sadece bir çocuğun şiddete eğilimli olup olmadığının tespit edilmesiyle sınırlı değildir. Gerekli tespit yapılmış olsa dahi bu tip özel vakalarda hem aile hem de öğretmenler kalıcı bir çözüm üretmekte ister istemez yetersiz kalmaktadır.
Pedagoglar, psikologlar, çocuk ve ergen psikiyatristleri, öğretmenler ve sosyal hizmet uzmanları bu sorunun çözümünde önemli bir yere sahiptir. Ailenin bilinçli ve dikkatli olması hayati önem taşımaktadır. Ancak yalnızca çocuğun davranışlarını değerlendirmek, bir rapor hazırlamak veya aileye tavsiyelerde bulunmak, özellikle ciddi ve tekrarlayan şiddet riski bulunan durumlarda yeterli olmayabilir.
Bazı vakalarda durum öyle ağırdır ki; çocuk sadece sınıfta arkadaşına karşı öfkeli ve saldırgan değildir. Evde de benzer davranışlar sergilemektedir. Anne babasına hakaret etmekte, eşyaları kırmakta, kendisine karşı çıkıldığında onları tehdit etmekte ve zaman zaman fiziksel saldırıda bulunmaktadır.
Örneğin;
- Anne, çocuğuna odasını toplamasını söylediğinde çocuk bağırmaya başlayıp annesine ağır hakaretler etmekte ve bir daha kendisine karışırsa onu döveceğini söylemekte, hatta annesini darp etmeye yeltenmektedir.
- Baba, çocuğun gece boyunca bilgisayar başında kalmasına sınır koymaya çalıştığında çocuk kapıyı yumruklayıp eşyaları yere fırlatmakta ve babasının üzerine yürümektedir.
- Aile, çocuğun okulda bir arkadaşını tehdit ettiğini öğrendiğinde ve konuyu konuşmak istediklerinde çocuk kendisini sorguladıklarını düşünerek öfkelenip sinir krizleri geçirmekte ve saldırganlaşmaktadır.
- Anne baba, çocuğun bir uzmandan destek almasını teklif ettiğinde çocuk bunu kendisine hakaret edilmiş gibi algılayıp evden kaçacağı, kendisine veya ailesine zarar vereceği tehdidinde bulunmaktadır.
- Çocuk günlerce odasından çıkmadığında, ailesiyle konuşmadığında dahi müdahale etmek mümkün olmamaktadır. Anne kapıyı çalıp yemek bırakmak veya iyi olup olmadığını kontrol etmek istediğinde bile çocuk öfke atakları geçirebilmektedir.
Bu durumda anne ve babanın, çocuğun bir sonraki tepkisinin ne olacağını bilemedikleri için geri adım atmaları kaçınılmazdır. Anne baba, evde bir tartışma çıkmasın, çocuğun öfkesi büyümesin ve kontrol edilemez bir durum yaşanmasın diye kendi davranışlarını sürekli çocuğun tepkilerine göre ayarlamaya başlar. Böylece çocuğun öfkesi, aile üzerinde caydırıcı ve korkutucu bir güç oluşturur. Çünkü aile, çocuğun öfkesinin geçici bir tepki olarak kalacağından emin değildir. Daha önce benzer tehditlerin ardından fiziksel saldırılar yaşanmış olabilir. Çocuğun kendisine karşı çıkan insanlara kin beslediğini bilmeleri de aileyi korkutabilir.
Benzer durum öğretmenler, okul psikologları ve pedagoglar için de geçerlidir:
- Öğretmen, çocuğun başka bir öğrenciye zarar verebileceğini öngörse de olay gerçekleşmeden önce hangi davranışın ne ölçüde risk oluşturduğunu kesin biçimde bilemez.
- Çocuk her uyarıyı doğrudan bir aşağılama olarak algılar. Öğretmen, sınıfın düzenini sağlamak için sınır koyması gerektiğini bilir; fakat uyarının yeni bir saldırganlık nöbetini tetikleyebileceğinden endişelenir.
- Diğer öğrenciler çocuğun öfkesinden korkmaya başlar. Bazıları onunla aynı grupta bulunmak istemez, bazıları ise hedef olmaktan korktuğu için şikâyet etmekten çekinir.
- Öğretmen, yaşananları idareye bildirir. Ancak sorun yalnızca disiplin cezasıyla ele alınırsa çocuğun davranışlarının altında yatan nedenler ve gelecekteki riskler yeterince değerlendirilmeyebilir.
- Aile okula çağrılır; fakat evde de aynı şiddetle mücadele eden anne babanın yeni bir öneriyi uygulayacak gücü veya imkânı olmayabilir.
Dolayısıyla ana mesele, sadece bahse konu şiddet olaylarının önceden öngörülüp tedbir alınması değil, şiddetin hiç yaşanmayacağı bir ortamın sağlanması olmalıdır. Sevgiyi bilen, merhametli, vicdanlı, itidalli, halim, sevecen ve güzel ahlaklı çocukların, gençlerin yetişmesi; şiddetin zemin bulmasını kökten engelleyecek temel şarttır. Bu da ancak gençlerin çocukluk yaşlarından itibaren Yaratıcılarını bilmeleri, tanımaları ve derin bir Allah sevgisiyle büyümeleriyle mümkündür.
Bediüzzaman Hazretleri de, imani bir eğitim ve manevi telkin verilmediği takdirde, gençlerin ve gelecek nesillerin şiddete eğilimli bir hale gelebileceklerine, bunun toplumsal bir soruna dönüşebileceğine dikkat çekmiştir:
Eğer sabit ve lazım bir hakikat ise ki; dağ gibi bir ejderha kafiri kalbinden, ruhundan söküp atan ve O KALBİ LATİF, NAZİK BİR MÜMİN SAFİYETİNE (temizliğine) GETİREN İMANİ TERBİYEDİR. EĞER O TERBİYE-İ ÎMANİYE OLMAZSA, O FITRİ EJDERHALAR (nefiste bulunan bencillik, öfke, şiddet, saldırganlık) UYANIRLAR, ANARŞİSTLİKLE SERSERİLİĞE BAŞLARLAR. (Şualar, 14. Şua)
ÇOCUKLARA; KURAN’DA BİLDİRİLEN SAMİMİ, SICAK, AKILCI VE YAŞAMA SEVİNCİ VEREN ALLAH İNANCI ANLATILMALIDIR
Çocukların sevgi ve merhamet duygusuyla yetişmeleri için, onlara Kuran’da bildirilen samimi, sıcak ve akılcı bir Allah inancı aşılanmalıdır. Çocuk kendisini her an izleyen, seven, koruyan, ona eşsiz nimetler sunan, yardım eden, sonsuz güç ve iyilik sahibi bir Yaratıcısının olduğunu kavradığında, içindeki öfke ve şiddet eğilimleri yerini huzura bırakacaktır. Bu sevgi bağının kurulması, çocukların hem kendileriyle hem çevreleriyle barışık, dengeli insanlar olarak yetişmelerinin en sağlam temelidir.
Okullarda yaşanan şiddet vakalarında dikkat çeken bir diğer husus da saldırıda bulunan çocukların arkadaşlarını katlettikten sonra kendi canlarına da kıyıyor olmalarıdır. Son yıllarda yapılan araştırmalar, gençlerin eskisine oranla daha mutsuz, ümitsiz ve depresif bir ruh hali içinde olduklarını net bir şekilde göstermiştir:
- İstanbul’da depresif belirtiler araştırması: Gençlerin %31,2’sinde yüksek düzeyde depresif belirtiler
- TÜİK Türkiye Çocuk Araştırması: Çocukların %50,5’inde yoğun kaygı
- Lise öğrencilerinde depresif belirtiler araştırması: Gençlerin %78,4’ünde depresif belirtiler
- TEPAV Gençlik Raporu: Gelecek umudu ve mutluluk göstergelerinde uzun dönemli ve istikrarlı düşüş (https://tepav.org.tr/tr/haberler/s/11207)
Bu araştırma sonuçlarının gösterdiği asıl gerçek, gençlerin bir kısmının ruh dünyasında derin bir manevi boşluk bulunduğudur. Allah’ın varlığı, birliği, büyüklüğü, sevgisi, koruması, merhameti, adaleti, cömertliği ve affediciliği çocukluk yaşlarından itibaren gençlere anlatılıp din ahlakının güzellikleri öğretilmediğinde; ruhen dengesiz, boşlukta kalan, sinirli, kaygılı, kavgacı, mutsuz bir nesil ortaya çıkmaktadır.
Gençler;
Bir yandan; her şeyin kör tesadüflerin ürünü olduğunu, hayatta kalabilmek için başkalarını ezmek gerektiğini ve yaşamın amansız bir çatışma ve mücadeleden ibaret olduğunu dikte eden DARWİNİST EĞİTİM ile,
Bir yandan; Allah’ın Kuran’da bizlere bildirdiği sonsuz güzel isimlerinden ve yüce sıfatlarından hiç bahsetmeyen, bilimi ve aklı dışlayan KATI VE SEVGİSİZ BİR ALLAH İNANCI ile,
Bir yandan da özgürlüklerini, mutluluklarını, sevgi güçlerini, eğlencelerini ve yaşama sevinçlerini ellerinden alan; hurafeleri din diye dayatan, aslında kimsenin inanmadığı ve yaşamadığı KURAN’DAN UZAK YANLIŞ BİR DİN ANLAYIŞI ile adeta birçok koldan abluka altına alınmış durumdadırlar.
Gençlerin çevrelerine baktıklarında gördükleri dindar modeli genellikle akılcılık ve bilimsellikten uzak, hayatın güzelliklerini dışlamış, sanat ve kaliteye önem vermeyen, yaşama sevincini yitirmiş, samimiyetten yoksun bazı insanlardan oluşmaktadır. İnandıkları gibi yaşamayan, kendilerinin asla kabul etmeyecekleri kasvetli bir sistemi insanlara dayatan bu anlayış, gençler üzerinde çok olumsuz bir etki yapmakta ve onları din ahlakından uzaklaştırmaktadır.
YAPILMASI GEREKENLER:
- Çocukluk çağından itibaren insanlara Allah’ın varlığının somut, bilimsel ve kesin delillerini anlatmak, çocukların Kuran ahlakı üzerine yetişmelerini sağlamaktır.
- Allah’ın varlığının delillerini anlatırken suni, samimiyetten uzak bir üslupla akıl dışı menkıbeler ve hikayeler yerine; son derece samimi, berrak ve doğrudan bilimsel bilgileri ortaya koyan bir üslup benimsemek hayati önem taşımaktadır.
- Bununla birlikte Allah inancına karşı ortaya konulmuş en büyük putun yani Darwinizm’in zihinlerden tamamen temizlenmesi gerekir. Bu temizlik de ancak Darwinizm’in geçersizliğinin bilimsel kanıtlarla ortaya konulmasıyla mümkündür. “Evrim varsa şimdiki maymunlar neden insan olmuyor?” şeklindeki sığ ve bilimsellikten uzak yaklaşımlar, gençlerin zihninde tam tersi bir tepki doğuracaktır.
- Akli ve bilimsel delillerle Allah’ın varlığını idrak eden her insan, öğrendiği her yeni bilgiyle birlikte Allah’ın büyüklüğüne ve sonsuz gücüne kesin bir kanaatle iman eder.
- Allah’ın varlığına ve birliğine iman eden, O’nun kudretini ve büyüklüğünü, yarattığı eşsiz ve sayısız delilde bizzat müşahede eden bir insan. Allah’ın hoşnut olacağı bir yaşam sürme gayretine girer.
- Allah’ın beğendiği ahlakın ve dinin; Kuran’da anlatılan temiz, berrak, kolay, sade ve açık olan din olduğunun gençlere anlatılması önemlidir. Aradıkları sevgi, modernlik, özgürlük, neşe, sevinç, dostluk, mutluluk ve güzelliğin tamamının din ahlakıyla mümkün olduğunu gençlerin fiili olarak görmeleri gerekir.
Darwinizm’in geçersizliğinin ortaya konulmasıyla;
Her şeyin kör tesadüflerin ürünü olduğu, yani hayatın bir amacı bulunmadığı düşüncesi ortadan kalkacak; böylece gençlerin üzerine çöken o ağır karamsarlık, ümitsizlik ve mutsuzluk yok olacaktır.
Hayatın acımasız bir mücadele alanı olduğu, güçlü olanın güçsüzü ezmesi gerektiği safsatası ortadan kalkacak; böylece bencillik, acımasızlık, saldırganlık, şiddet, öfke ve kin hiçbir zemin bulamayacaktır.
BÖYLECE ŞİDDET VE ŞİDDETİN FELSEFESİ ORTADAN KALKACAKTIR.
Allah’ın varlığının, birliğinin ve büyüklüğünün delillerinin anlatılmasıyla;
Sonsuz akıl ve kudret sahibi olan; her an gören, işiten, bilen, koruyan; her şeyin tek hakimi; mutlak adil, mutlak iyi, mutlak güzel; çok seven ve yalnızca sevgi isteyen güzeller güzeli Allah’ın varlığını bilmenin getirdiği eşsiz konfor, huzur ve mutluluk ruhlara hakim olacaktır. Böylece itidalli, dengeli, makul ve tutarlı bir kişilik yapısı gelişecektir. Gördüğü her detayın; çiçeklerin, kuşların, böceklerin, kedilerin, ağaçların ve elbette insanların Allah’ın birer tecellisi olduğunu anlayan insan, her birine derin bir hürmetle değer verecek, sevgi duyacak, onlara güzellik sunacak ve daima iyilikle yaklaşacaktır. Böylece tartışma, çatışma, kavga ve geçimsizlik gibi olumsuzlukların hiçbiri zemin bulamayacaktır. SEVGİSİZLİK, BENCİLLİK, ACIMASIZLIK YERYÜZÜNDEN SİLİNECEK, ALLAH’IN KULLARINDA GÖRMEK İSTEDİĞİ O EŞSİZ SEVGİ TÜM DÜNYAYA HAKİM OLACAKTIR.
Allah’a iman eden ve Allah’ı seven her insan Allah’ın indirdiği dine, yani Kuran’a göre hareket edeceğinden affedici, merhametli, yardımsever, şefkatli, cömert, sevecen, güzel sözlü, tevazulu, kalender, halim, fedakar, güvenilir, dürüst, vefalı ve sadık olmayı da büyük bir sevinçle ve şevkle yerine getirecektir. Böylece herkesin mutlu, ümitvar ve huzurlu olduğu bir toplum oluşacaktır. Gençlerin tüm bunları anlamaları, anlatılanlara inanmaları ve bunları kendi hayatlarına geçirebilmeleri ise ancak akılcı, dürüst, anlattıklarında samimi olan ve anlattıklarını bizzat yaşayan örnekler görmeleriyle mümkündür. Çünkü dinin anlatılmasında en büyük tesir gücü samimiyettir.
MÜVEKKİL ADNAN OKTAR, GEÇMİŞTE OLDUĞU GİBİ BUGÜN DE BU BÜYÜK İLMİ HİZMETİ GERÇEKLEŞTİREBİLECEK TEK İSİMDİR
Son dönemlerde yapılan araştırmalarda ortaya çıkan bir diğer çarpıcı sonuç da gençler arasında deist ve ateist olanların sayısında yaşanan belirgin artıştır. Eski Kültür Bakan Namık Kemal Zeybek’in “gençlerin yüzde yetmişinin deist, ateist, panteist olduğu”na dair tespiti son derece önemlidir:

Kaynak: https://www.bursaarena.com.tr/yazarlar/namik-kemal-zeybek-113/seriati-elestirmek-suc-olmus-10261
2000’Lİ YILLARIN BAŞLARINDA DEİZM, ATEİZM VE HER TÜRLÜ MATERYALİST FELSEFENİN TOPLUM ÜZERİNDEKİ ETKİSİNİ YİTİRMESİNİN TEK SEBEBİ, MÜVEKKİL ADNAN OKTAR’IN YÜRÜTTÜĞÜ İLMİ ÇALIŞMALARIDIR. MÜVEKKİL ADNAN OKTAR’IN 2018 YILINDA TUTUKLANMASIYLA BİRLİKTE, YAKLAŞIK 9 YILDIR BU İLMİ FAALİYETLERİN DURDURULMASININ DOĞRUDAN NETİCESİ İSE DEİZM, ATEİZM VE DİNSİZLİĞİN GENÇLER ARASINDA YENİDEN ZEMİN VE GÜÇ KAZANMASI OLMUŞTUR.
Müvekkilin Darwinizm’in bilimsel geçersizliğini ortaya koymasıyla birlikte, tüm materyalist ve din dışı ideolojiler adeta kağıttan kuleler gibi çökmüştür. Bu büyük ilmi başarıyı müvekkil Adnan Oktar’a kadar hiç kimse, Diyanet İşleri Başkanlığı da dahil olmak üzere hiçbir kurum gerçekleştirememiştir; müvekkilden sonra da bunu yapabilen çıkmamıştır.
Müvekkil Adnan Oktar’ın ilmi çalışmalarına henüz başlamadığı 1970’li yılların Türkiye’sine bakıldığında, Darwinizm’e inananların oranı %75’leri bulmaktaydı. 1979 yılında kültürel faaliyetlerin başlamasıyla, 1980’lerden sonra bu oranda çok büyük bir gerileme süreci başladı. 2000’li yıllara gelindiğinde ise Türkiye’de evrime inananların oranı %10’lara kadar düştü. 2000’li yılların ortalarında, Türkiye’de artık evrime inanan hiç kimse kalmadığını, ülkenin en önde gelen Darwinistleri dahi acı içinde ve açıkça ikrar etmek zorunda kalmışlardır.
Türkiye Ekonomik ve Sosyal Etüdler Vakfı’nın (TESEV) 1999 yılında gerçekleştirdiği kamuoyu araştırmasına göre, Türkiye’de, “Evrim teorisi doğrudur” diyenlerin oranı %10,7 iken; “İnsanı Allah yaratmıştır” diyen vatandaşlarımızın oranı ise %87,4 olarak kaydedilmiştir. https://www.tesev.org.tr/wpcontent/uploads/rapor_devrim_evrim_statuko.pdf)
2005 yılında www.pitch.com adlı internet sitesinde yer alan bir haberde, ünlü evrimcilerden Profesör Ümit Sayın ise yaşanan süreci şu sözlerle itiraf etmekteydi: “Artık Yaratılışçılara karşı bir savaş yok. Savaşı onlar kazandılar, 1998’de Türkiye Bilimler Akademisi’nden altı profesörü Yaratılışçılara karşı konuşmaları için motive etmiştim. Bugün artık bir kişiyi bile motive etmek imkansız.” Söz konusu haberde, Türkiye’nin, evrim teorisini savunanların neredeyse tamamen yenilgiye uğradığı bir ülke haline geldiği açıkça vurgulanmıştır.
Evrim teorisinin Türkiye’deki en önde gelen savunucularından Biyoloji Profesörü Ali Demirsoy ise müvekkil Adnan Oktar’ın ilmi çalışmaları vesilesiyle uğradıkları bu fikri yenilgiyi ve düştükleri çaresizliği 2007 yılında şöyle anlatıyordu:
Prof. Ali Demirsoy: … (ADNAN OKTAR) BUGÜNE KADAR HİÇ KİMSENİN BAŞARAMADIĞI TEKNİK VE MÜKEMMELİYETTE KİTAP, KASET, VİDEO, VD. ARAÇLARINI KULLANARAK geniş bir kitlenin, özellikle eğitim yaşındaki insanların, çıkmaza sokulmasını sağlamaya çalışmaktadırlar.
BU DA BAŞARIYA ULAŞTI MI? BANA GÖRE ULAŞTI !
Yapılan birkaç anketten biliyorum. Lise çağındaki öğrencilerin %70’i evrime inanmıyor; %50’si tehlikeli bir akım olarak görüyor, galiba yalnız %5’i evrim olabilir diyor.
ÜMİDİN VAR MI DİYE SORARSANIZ? AÇIKÇA KUŞKULUYUM.
(Prof. Ali Demirsoy, Biyoloji Eğitiminde Evrim Sempozyum’ndaki sunumundan, Türkiye’nin Evrimi Algılaması 3-4 Mayıs 2007)
Bizzat Darwinistlerin de kabullendiği bu yenilgi, toplumsal tabanda ve özellikle gençler arasında Kuran Müslümanlığının yayılmasının en güçlü vesilesi olmuştur. Sayın Cumhurbaşkanı ve hükümetin de sıkça dile getirdiği “dindar gençlik” yetiştirilmesi hedefine, müvekkil Adnan Oktar’ın bu çalışmaları vesilesiyle ulaşılmıştır. Ne var ki bir kumpas davası neticesinde müvekkil Adnan Oktar’ın tutuklanmasının ardından, ilk iş olarak şu nitelikteki tüm internet sitelerine erişim engeli getirilmiştir:
- Darwinizm’in geçersizliğinin somut bilimsel delillerle ortaya konulduğu,
- Allah’ın varlığının delillerinin anlatıldığı ve iman hakikatlerinin yer aldığı,
- Aydın, sevgi dolu, modern, kaliteli, sevecen ve özgür Kuran Müslümanlığının ayet ve hadislerle anlatıldığı
TÜM DİJİTAL PLATFORMLAR KAPATILMIŞTIR.
- Sayın Cumhurbaşkanı başta olmak üzere neredeyse tüm siyasetçi ve devlet adamlarının geçmişte okuduğu ve önerdiği,
- Çeşitli İslam ülkelerinde müfredata dahil edilerek okullarda okutulan,
- Türkiye’nin her köşesinde hemen her evde bulunan,
- İçeriğinde hiçbir kişisel yorum barındırmadan, sadece ayetler ve hadislerle anlatım yapılan
HARUN YAHYA KÜLLİYATININ YAKILARAK İMHA EDİLMESİ KARARI ALINMIŞTIR.
Müvekkil Adnan Oktar’ın anlatımlarıyla her kesimden genç Kuran Müslümanlığına yönelirken, bugün tekrar Darwinist ve materyalist ideolojilerin sevgiden uzak, bencilliği, acımasızlığı, amaçsızlığı, saldırganlığı ve şiddeti teşvik eden anlayışı dalga dalga yayılmıştır.
ÇÜNKÜ şu an,
ODTÜ’lü ve Boğaziçili gençler başta olmak üzere, modern genç kesimlere ulaşabilecek, onların severek dinleyecekleri, sözlerine güvenecekleri KİMSE YOKTUR.
Darwinist ve materyalist propagandaya karşı akılcı, bilimsel, somut delillerle, demagojiye başvurmadan akılcı cevaplar verebilen KİMSE YOKTUR.
Gençlerin kendilerini anladığına inandıkları, samimiyetine güvendikleri, onların ruhlarına hitap edebilen, hem çok dindar hem de hayatın tüm güzelliklerini helal dairesinde tertemiz yaşayan, örnek alabilecekleri KİMSE YOKTUR.
DİYANET İŞLERİ BAŞKANLIĞI, KENDİSİNE AYRILAN DEVASA BÜTÇEYE RAĞMEN GENÇLERE ULAŞAMAMAKTA, ÇOCUKLARIN ALLAH SEVGİSİYLE, SAĞLIKLI BİR RUH GELİŞİMİ İÇİNDE YETİŞMELERİNİ SAĞLAYAMAMAKTADIR.
Bu acı gerçeği kendileri de açıkça ikrar etmektedirler:

Kaynak: https://10haber.net/gundem/diyanet-topluyoruz-carpiyoruz-genclere-ulasamiyoruz-122417/
Basına verilen beyanlarında da görüldüğü üzere, Diyanet İşleri eski Başkanı Prof. Ali Erbaş gençlere ulaşamadıklarını açıkça ikrar etmiştir.
Diyanet İşleri eski Başkanı Prof. Dr. Mehmet Görmez ise Batman’da gerçekleştirilen bir sempozyumda özeleştiri niteliğinde bir açıklama yaparak, “gençliği dinden soğuttuklarını” bizzat itiraf etmiştir:

Kaynak: https://ilkha.com/kultur/basiret-ve-hikmet-dilini-dijital-dunyaya-tasiyamadik-106787
Görmez, 2023 yılında verdiği bir başka röportajda ise, kendi din söylemlerinin gençlerden uzaklaştığının itirafını yapmıştır.

Kaynak: https://www.youtube.com/watch?v=LEk2g00By5k
Şu an Diyanet İşleri Başkanlığı Türkiye’nin dört bir yanında vakıfları, camileri, dernekler, kütüphaneleri ve yayınevleriyle faaliyettedir; çeşitli hocalar sürekli olarak televizyonlarda boy göstermektedir; camilerde vaazlar verilmekte, Ramazan’da yayınlar yapılmakta, çeşitli etkinlikler ile gençleri İslam’a kazandırma çalışmaları yürütülmektedir. Ancak beklenenin aksine gençler, sürekli olarak KAYBEDİLMEKTEDİR. İmam hatip mezunu olan gençler arasında dahi ateizme ve deizme yöneliş oldukça yüksek boyutlardadır.
Ne Diyanet ne cami hocaları ne de sık sık televizyona çıkan bazı alimler GENÇLERE ULAŞAMAMAKTADIR. Bu isimler insanları İslam’a KAZANDIRAMAMAKTADIR. Onlara, ihtiyaçları olan dinin ruhunu, Allah aşkını, Allah sevgisini ve Kuran ahlakının güzelliğini AKTARAMAMAKTADIR.
Geçmişte, hurafelerle, mevzu (sahte) hadislerle anlatılan ve bu şekilde dinleyici bulan yanlış din anlayışı, bugün bu yeni kuşaklar tarafından kesinlikle kabul edilmeMEktedir. Ancak bu durum, gençlerin dine mesafeli olmalarından kaynaklanmamaktadır. Oradaki öğrenciler, genellikle Darwinist görüşe sahip olsalar veya sol görüşü temsil etseler de kendilerine Kuran Müslümanlığının güzelliği anlatıldığında, bunu canı gönülden kabul edecek insanlardır.
Ne var ki şu anda bu gençlere bu güzelliği anlatabilecek biri bulunmamaktadır. Şu anda Diyanet’ten birçok görevli veya bir cami hocası, örneğin İTÜ’ye, Boğaziçi’ne veya ODTÜ’ye gidip oradaki öğrencilerle konuşmaya cesaret edememektedir. Anlatımlarının, oradaki öğrenciler tarafından tepki çekeceğinin, onların yöneltecekleri sorulara cevap vereMEyeceklerinin, sorguladıkları konularda yetersiz kalacaklarının farkındadırlar. Nitekim bu nedenledir ki ancak kendi camiaları içinde, kendileri gibi düşünen birkaç gencin arasında, yıllardır anlatageldikleri konuları tekrarlamaya devam etmektedirler. İşin acı yanı, yanı başlarında kendilerini dinleyen gençler dahi anlatılanlara artık itibar etmemektedirler.
Hatta durum öyle bir aşamaya gelmiştir, “dindar gençler” yetiştirilmesini amaçlayan İlahiyat Fakülteleri ve İmam Hatip Liseleri’nde dahi gençlerin akın akın deizme ve ateizme yöneldikleri görülmektedir. Bu acı gerçek birçok sosyolog, akademisyen, araştırmacı, siyasetçi ve yazar tarafından bizzat gözlemlenerek tespit edilmiştir. Örneğin Yeniden Refah Partisi Genel Başkan Yardımcısı Sayın Doğan Aydal, 25.10.2026 tarihinde Sözcü TV’de katıldığı “Öncesi Sonrası” isimli programda İlahiyat Fakültelerine yaptıkları ziyaretler esnasında çok sayıda gencin deist ve ateist olduklarını, sayılarının da gün geçtikçe arttığını bizzat gözlemlediğini şöyle anlatmıştır:

PROF. DR. DOĞAN AYDAL: Şimdi ben İlahiyat fakültesinde, deist miktarının, insanlar arasında anormal derecede arttığını biliyorum. Çünkü biz Cumaları işte bürokratlar, milletvekilleri, bakanlarla oraya gideriz, oradan çıktıktan sonra yemek yeriz sohbet ederiz. Oradan biliyorum…Bir grup da tamamen deist. Açık açık da biz deistiz diyenler.
Sayın Doğan Aydal’ın deizmin artmasıyla ilgili gözlemlerini gündeme getirmesi ve durumundan endişe duyması haklıdır. Yeniden Refah Partisi olarak samimi dindar bir nesil yetişmesini istiyor olmaları da çok güzel bir idealdir. Ancak samimi dindar bir nesil yetişmesi için Yeniden Refah Partisi’nin ne gibi faaliyetler yaptığı ve yapacağı konusu da önemlidir. Bu konuda Sayın merhum Necmettin Erbakan’ın feraset ve basiretini kendilerine örnek almaları en güzel yöntem olacaktır. Son derece dindar bir insan olan Sayın Erbakan, tehlikeyi çok önceden tespit etmiş ve dinsiz ideolojilere karşı en etkili cevap olarak müvekkil Adnan Oktar’ın eserlerini görmüştür. Katıldığı her yayında müvekkilin eserlerini yanına alan, evinde yanı başında müvekkilin eserlerini tutan ve görüştüğü herkese müvekkilin eserlerini okumasını tavsiye eden merhum Erbakan, parti zemininde de herkesin Adnan Oktar kitaplarını okumasını sağlamıştır. Sayın Aydal da müvekkil Adnan Oktar’ın kitaplarıyla yetişmiştir. Bugün de Yeniden Refah Partisi ülke çapında dinsiz ideolojilere karşı kültürel bir seferberlik başlatmak istiyorsa bu konuda kullanabilecekleri en etkili ve en samimi, tartışmaya mahal bırakmayacak şekilde kesin, bilimsel, net ve doğru cevapları veren Adnan Oktar eserlerinden faydalanmalıdır. Müvekkil Adnan Oktar’a ilmi faaliyet yapması için imkan tanındığında, dinsiz ideolojilerin tamamen etkisiz hale geleceğini tüm Türkiye bilmektedir.
Kamuoyunda Cübbeli Ahmet Hoca olarak bilinen Ahmet Ünlü de İmam Hatipler ve İlahiyat Fakültelerinde deizm ve ateizmin yayılmasını gündeme getiren kişilerden biridir:

Cübbeli Ahmet Hoca’nın bu tespitinin doğru olduğu açıktır. Ancak kendisi bu konuda samimi ise, deizm ve ateizmin neden yayıldığı ve sabahtan akşama kadar birçok kanalda konuşmalar yapmasına rağmen bu yayılmaya neden engel olamadığını da dile getirmesi gerekir.
Samimi bir değerlendirme yaptığında, “Evrim ne ki, maymun şeysi mi” şeklindeki bakış açısıyla dinsizliğin temel dayanağı olan Darwinizme karşı etkili bir mücadele yapmasının imkansız olduğunu, nitekim bugüne kadar da tek kelime bile Darwinizm’e karşı bir çalışmasının olmadığını kabul etmesi gerekecektir. Felsefi ve bilimsel olarak Darwinist ve materyalist ideolojilere cevap veremediği gibi bir dizi hurafeyi gençlerin önüne din gibi sunması, “yanmaz kefen satışı” gibi girişimleri, katıldığı televizyon programlarında insanların katılarak dini konulara gülmesine sebep olması gibi tutumlarıyla da insanların dinden uzaklaşmasındaki payını göz önünde bulundurmalıdır.
Neticede; Bugün gençliğin bir kısmının içine düştüğü boşluk, yalnızlık, mutsuzluk, ümitsizlik ve şiddete eğilim, müvekkil Adnan Oktar’ın ilmi çalışma yapmasına olanak sağlanması durumunda bir iki hafta gibi kısa bir süre içinde düzelecek konulardır.
Sorunun kaynağı da çözümü de bellidir: Dinsiz ideolojilere bilimsel olarak cevap verilmeli, Allah’ın varlığı ve birliği iman hakikatleriyle anlatılmalı, gerçek Müslümanlığın samimi, candan, sıcak, sevecen, anlayışlı, neşeli ve hayat dolu yüzü gençlere gösterilmelidir. Bu, Allah’ın hidayet ruhu nasip ettiği kişilerin vesile olabileceği ve Allah’ın dilemesiyle kolaylıkla yapabilecekleri bir güzelliktir. Müvekkil Adnan Oktar imkan tanınması durumunda birkaç hafta içinde hızla bu konuda çözüm oluşturacaktır. Bu sözünün doğru olduğu geçmişte vesile olduğu hayırlardan, başarılardan, etkilerden açıkça görülmektedir. Hemen her gün okullarda çocuklar ve gençler yaralanıp öldürülürken, maneviyattan uzaklaşmanın tahribatı hayatın her alanında açıkça görülürken ve bu durumun değiştirilmesi de mümkünken, çözümü anlamazlıktan gelmek vicdani bir tutum olmayacaktır.
Saygılarımızla bilgilerinize arz ederiz. 26.10.2026