DOĞRUYU BİLDİĞİ HALDE KENDİ ÇIKARINA UYGUN OLANI TERCİH EDEN İNSANLARIN AHİRETTE VERECEĞİ
ÜÇ FARKLI CEVAP
İnsan için dünyadaki en önemli meselelerden biri, karşılaştığı bir durumda “BEN NE İSTİYORUM?” sorusundan önce “ALLAH’IN EN RAZI OLACAĞI DAVRANIŞ NEDİR?” sorusunu sorabilmesidir.
Ancak bazı insanlar, Allah’ın razı olacağı davranışın ne olduğunu bildikleri veya bunu anlayabilecek durumda oldukları halde kendi istekleriyle çatıştığı zaman farklı bir yol seçebilmektedir. Daha vahim olan ise, kendi tercihlerini açıkça “BEN BUNU İSTEDİM VE NEFSİMİ TERCİH ETTİM” şeklinde ifade etmek yerine,
– SANKİ ALLAH’IN RAZI OLACAĞI DAVRANIŞIN NE OLDUĞU BİLİNEMEZMİŞ
– veya KENDİ TERCİHLERİ ZATEN DİNEN EN DOĞRU DAVRANIŞMIŞ
gibi GÖSTERMEYE çalışabilmektedirler.
Oysa insan,
– kendi nefsini kandırabilir,
– çevresindeki insanları ikna edebilir,
– yaptığı davranışa çeşitli gerekçeler bulabilir;
FAKAT,
ALLAH İNSANIN KALBİNDEN GEÇENİ, GERÇEK NİYETİNİ VE NEYİ NEDEN TERCİH ETTİĞİNİ EKSİKSİZ OLARAK BİLİR.
Kuran’da ahirette insanın dünya hayatında gizlediği gerçeklerin ortaya çıkacağı çok açık biçimde bildirilmiştir:
—Kovulmuş Şeytandan Rahman ve Rahim Olan Allah’a Sığınırız—
“O gün bütün SIRLAR ORTAYA DÖKÜLECEK.” (Tarık Suresi, 9)
“Göğüslerde olanlar ORTAYA ÇIKARILDIĞI ZAMAN…” (Adiyât Suresi, 10)
“Oysa İÇLERİNDE GİZLEDİKLERİNİ Allah çok iyi bilmektedir.” (İnşikak Suresi, 23)
“İyi bilin ki, onlar elbiselerine büründükleri zaman dahi, ALLAH ONLARIN GİZLEDİKLERİNİ DE, açığa çıkardıklarını da BİLİR. Çünkü O, KALPLERİN ÖZÜNÜ BİLENDİR.” (Hud Suresi, 5)
“Çünkü BİZ ONLARIN GİZLEDİKLERİNİ DE açığa vurduklarını da BİLİYORUZ.” (Yasin Suresi, 76)
Bu nedenle insan dünyadayken kendi niyetini, gerçek düşüncesini veya bir davranışı neden tercih ettiğini çevresindeki insanlardan gizleyebilse dahi, BUNLARIN HİÇBİRİ ALLAH’TAN GİZLİ DEĞİLDİR. Ahirette ise insanın dünyada sakladığı gerçekler bütünüyle ortaya çıkacaktır.
Bu bakımdan, dünyada Allah’ın rızası ile kendi isteği arasında tercih yapmak durumunda kaldığı halde samimi davranmayan insanların ahirette gösterecekleri tavırlar Kuran’da ÜÇ AYRI ŞEKİLDE anlatılmıştır.
I. GERÇEĞİ KABUL EDEN VE DÜNYAYA GERİ DÖNMEK İSTEYENLER
Birinci gruptaki insanlar, ahirette hakikati bütün açıklığıyla gördüklerinde artık gerçeği inkar edemeyecek ve dünyadayken yapmaları gerekeni yapmadıklarını kabul edeceklerdir.
Kuran’da bu insanların Rablerinin huzurunda başlarını öne eğerek:
“Rabbimiz! Gördük ve işittik. Artık şimdi bizi geri döndür ki salih amel işleyelim. Biz artık kesin olarak inanmaktayız.” (Secde Suresi, 12)
diyecekleri bildirilmektedir.
İnsan dünyadayken türlü bahaneler üretebilir;
– Allah’ın rızasının nerede olduğunu ANLAMADIĞINI söyleyebilir;
– kendi arzusunu “DOĞRU OLAN BUDUR” diye gösterebilir.
Fakat ahirette gerçek bütün açıklığıyla ortaya çıktığında, ARTIK BU MAZERETLERİN ARKASINA SIĞINAMAYACAKTIR.
Üstelik Allah Kuran’da, onların dünyaya geri gönderilseler dahi YENİDEN AYNI DAVRANIŞLARA DÖNECEKLERİNİ de bildirmektedir:
“Geri gönderilseler bile yine kendilerine yasaklanan şeylere döneceklerdir. Zira onlar gerçekten YALANCIDIRLAR.” (En’am Suresi, 28)
Dolayısıyla buradaki konu bilginin eksik olması değildir. Asıl sorun kimi zaman kişinin karakterinde yerleşmiş olan samimiyetsizlik, nefsini, menfaatlerini koruma arzusu ve hakikati gördüğü halde kendi isteğini tercih etmesidir.
II. AHİRETTE DAHİ GERÇEĞİ GİZLEMEYE ÇALIŞANLAR VE KENDİ ORGANLARININ ALEYHLERİNE ŞAHİTLİK ETMESİ
İkinci grupta yer alan insanların ise ahirette gerçeği gizlemeye çalışacakları, ancak kendi organlarının dahi aleyhlerine şahitlik edeceği bildirilmektedir. Kuran’da:
“Nihayet oraya geldiklerinde, İŞİTME, GÖRME DUYULARI VE DERİLERİ KENDİ ALEYHLERİNE ŞAHİTLİK EDECEKTİR.” (Fussilet Suresi, 20)
buyurulmaktadır.
Bunun üzerine onlar büyük bir şaşkınlıkla kendi derilerine:
“Niçin aleyhimize şahitlik ettiniz?” (Fussilet Suresi, 21)
diyeceklerdir.
Derileri ise:
“Her şeyi konuşturan Allah bizi de konuşturdu.” (Fussilet Suresi, 21)
diye cevap verecektir.
Bu ayetler son derece dikkat çekicidir. İnsan dünyadayken kendi davranışlarını farklı göstermeye çalışabilir, niyetini gizleyebilir, söylediği sözleri değiştirebilir veya çevresindeki insanlara başka türlü anlatabilir.
Fakat ahirette kişinin AKLINDAN GEÇİRDİĞİ, DÜŞÜNDÜĞÜ, NİYET ETTİĞİ, TASARLADIĞI, SÖYLEDİĞİ VE YAPTIĞI HİÇBİR ŞEY GİZLİ KALMAYACAKTIR.
Kuran’da insanların, yaptıklarının çoğunu Allah’ın bilmediğini zannettikleri ve bu yanlış düşüncelerinin kendilerini felakete sürüklediği de bildirilmektedir:
“Siz, kulaklarınızın, gözlerinizin ve derilerinizin aleyhinize şahitlik edeceğinden sakınmıyordunuz; aksine YAPTIKLARINIZIN ÇOĞUNU ALLAH’IN BİLMEDİĞİNİ SANIYORDUNUZ. İşte Rabbiniz hakkında beslediğiniz bu zannınız sizi helake sürükledi ve ziyana uğrayanlardan oldunuz.” (Fussilet Suresi, 22-23)
Bu nedenle Allah’ın rızasına aykırı olduğunu bildiği bir davranışı yapıp ardından çeşitli sözlerle bunu meşrulaştırmaya çalışmak, insanın yalnızca kendisini kandırmasıdır.
III. ARTIK KONUŞMALARINA DAHİ İZİN VERİLMEYENLER
Kuran’da üçüncü olarak, bazı insanların artık mazeret ileri sürmelerine dahi izin verilmediği bildirilmektedir.
Onlar: “Rabbimiz! Bizi buradan çıkar. Eğer yine eski halimize dönersek, artık gerçekten zalimleriz.” (Mü’minun Suresi, 107) diye yalvarırken Allah:
“Aşağılık içinde kalın orada, artık benimle konuşmayın!” (Mü’minun Suresi, 108)
buyurmaktadır.
Bu ayet, insanın DÜNYADAKİ FIRSATINI ne kadar önemli görmesi gerektiğini göstermektedir. Çünkü dünya, insanın düşünüp karar verebildiği, hatasından vazgeçebildiği, tövbe edebildiği ve Allah’ın rızasına uygun davranmayı seçebildiği yerdir. Ahirette hakikati görmek ise artık imtihanın sona ermesinden sonra olacaktır.

ALLAH’IN HÜKMÜNÜ KENDİ ANLAYIŞINA UYDURMAYA ÇALIŞMAK
Bu konudaki en tehlikeli bakış açılarından biri de insanın kendi düşüncesini Allah’ın hükmünün önüne geçirmesidir.
Bazı kişiler bir ayetin veya dini hükmün kendi alışkanlıklarıyla, geleneksel anlayışlarıyla ya da kişisel zevkleriyle UYUŞMADIĞINI gördüklerinde, önce Allah’ın hükmüne teslim olmak yerine adeta hükmü kendi düşüncelerine uygun hale getirmeye çalışmaktadırlar.
Hatta zaman zaman bir ayetin kendilerinin alıştığı anlayıştan farklı açıklanması karşısında, “Eğer bu ayetin anlamı buysa ben bunu kabul etmem” veya buna benzer ifadeler kullanıldığı görülmektedir.
BU SON DERECE TEHLİKELİ BİR YAKLAŞIMDIR.
Çünkü samimi bir Müslümanın tavrı, “BENİM DÜŞÜNCEM DİNE UYUYOR MU?” diye bakmak olmalıdır; dini kendi düşüncesine uydurmak değil.
Kuran’da Allah hakkında bilmeden hüküm vermek açıkça yasaklanmıştır:
“Allah hakkında bilmediğiniz şeyleri söylemenizi haram kılmıştır.” (A’raf Suresi, 33)
Yine insanların kendi düşüncelerini Allah’a mal ederek “ŞU HELALDIR, ŞU HARAMDIR” DEMELERİ de açık biçimde eleştirilmektedir.
Bu nedenle kişinin
– kendi hoşuna gitmeyen bir hükmü DEĞİŞTİRMEYE,
– YUMUŞATMAYA,
– GİZLEMEYE
– veya Allah’ın dininde bulunmayan bir ölçüyü DİNE EKLEMEYE ÇALIŞMASI doğru değildir.
PEYGAMBER EFENDİMİZ (SAV)’İN HAYATINI KENDİ ANLAYIŞLARINA UYDURMAYA ÇALIŞAN YORUMLAR
Benzer bir yaklaşım Peygamber Efendimiz (sav)’in hayatı anlatılırken de görülebilmektedir.
Bazı insanlar, Peygamberimiz (sav)’in hayatındaki olayları OLDUĞU HALİYLE ANLATMAK YERİNE, kendi geleneksel veya kişisel anlayışlarına ters gördükleri bölümleri sürekli savunulması gereken hadiseler gibi göstermektedirler.
Örneğin Hz. Zeyd ile Hz. Zeynep’in evliliğinin sona ermesinden sonra Peygamberimiz (sav)’in Hz. Zeynep ile evlenmesi Kuran’da açıkça bildirilen bir olaydır. Buna rağmen bazı insanlar bu ve benzeri konuları anlatırken, Allah’ın ve Peygamberimiz (sav)’in bildirdiği gerçeği olduğu gibi kabul etmek yerine, günümüz insanlarının birtakım önyargılarına uygun açıklamalar üretme ihtiyacı hissetmektedir.
Aynı şekilde Peygamberimiz (sav)’in evlilikleri anlatılırken de sanki onun bir kadının güzelliğini beğenmesi, sevmesi veya evliliğinde insani bir sevgi ve çekim bulunması dinen mahcup olunması gereken bir durummuş gibi anlatımlar yapılabilmektedir.
Oysa Peygamberimiz (sav) de Allah’ın yarattığı, seven, sevilen, güçlü duygulara sahip bir insandır. Onun hayatını olduğundan farklı göstermeye gerek yoktur.
Asıl samimiyet, Peygamberimiz (sav)’in hayatını günümüz toplumuna “kabul ettirebilmek” amacıyla DEĞIŞTİRMEYE ÇALIŞMAK DEĞİL; Kuran’da ve güvenilir kaynaklarda bildirilen haliyle DOĞRU ANLATMAKTIR.
Bir insanın “Ben böyle olmasını daha uygun buluyorum” diyerek kendi aklını ve kişisel ölçülerini Allah’ın hükmünün üzerine çıkarması doğru değildir. İnsan Allah’ın dinini kendi düşüncesine göre şekillendirmeye çalışmamalı; aksine kendi düşüncesini ve tercihlerini Allah’ın bildirdiği hükümlere göre DÜZELTMELİDİR.
“BEN YAPTIM, BANA BİR ŞEY OLMADI” MANTIĞI ÇOK TEHLİKELİDİR
Bu ahlaktaki insanların çevrelerine verdikleri en tehlikeli telkinlerden biri de şudur:
“Ben Allah’ın razı olacağı davranışı tercih etmedim. Kendi istediğimi yaptım. BAKIN, BANA DA HİÇBİR ŞEY OLMADI.”
Oysa bir insana yaptığı yanlış davranışın hemen ardından görünür bir karşılık gelmemesi, Allah’ın o davranıştan razı olduğunun kesinlikle delili değildir.
Allah Kuran’da bu konuda çok açık bir ölçü vermektedir:
“İnkar edenler, kendilerine vermiş olduğumuz mühletin, SAKIN KENDİLERİ İÇİN HAYIRLI OLDUĞUNU SANMASINLAR.” (Al-i İmran Suresi, 178)
Yani Allah’ın bir insana mühlet vermesi, onun davranışının doğru olduğu anlamına gelmez.
İnsan “BUNU YAPTIM VE HAYATIM NORMAL DEVAM ETTİ” diyerek kendisini güvende görebilir. Fakat bir insanın Allah’ın rızasından uzaklaşmasının sonucu her zaman dışarıdan görülebilen ani bir olay şeklinde ortaya çıkmak zorunda değildir.
– İnsan manevi huzurunu kaybedebilir.
– Vicdanıyla baş başa kaldığında rahatsız olabilir.
– Sevgi, şefkat ve samimiyet duyguları zayıflayabilir.
– İnsanlarla ilişkilerindeki bereket azalabilir.
– Sürekli kendisini haklı çıkarma ihtiyacı duyabilir.
– Doğruyu duyduğu zaman huzursuz olabilir.
– Kalbi giderek katılaşabilir.
Yanlış davranışı tekrar ettikçe
artık yanlış olduğunu dahi hissedemez hale gelebilir.
Bu nedenle DÜNYADAKİ GEÇİCİ RAHATLIK hiçbir zaman
“ALLAH BENDEN RAZI” ANLAMINA GELMEZ.
YANLIŞ DAVRANIŞLARDA BİRBİRİNDEN CESARET ALMAK
Bu ahlakın toplum açısından en tehlikeli sonuçlarından biri de insanların BİRBİRLERİNİ YANLIŞTA CESARETLENDİRMELERİDİR. Bir kişi tek başına yapmaya cesaret edemediği bir davranışı, başka bir kişinin yaptığını gördüğünde daha kolay yapabilmektedir.
Şöyle düşünebilmektedir:
“O yaptı, ona bir şey olmadı. Ben de yapabilirim.”
Veya kendisine yaptığı yanlış hatırlatıldığında:
“Önce ona söyleyin; o da yapıyor. Ona bir şey demiyorsunuz, bana söylüyorsunuz.”
diyerek başka bir insanın hatasını kendi davranışına mazeret göstermektedir.
OYSA BİR BAŞKA İNSANIN YANLIŞ YAPMASI, KİŞİYİ ALLAH KATINDA SORUMLULUKTAN KURTARMAZ.
İKİ KİŞİNİN AYNI YANLIŞI YAPMASI O YANLIŞI DOĞRU HALE GETİRMEZ.
YÜZ KİŞİNİN BİRBİRİNE DESTEK OLMASI DA ALLAH’IN YANLIŞ OLDUĞUNU BİLDİRDİĞİ BİR DAVRANIŞI DOĞRU HALE GETİRMEZ.
Kuran’da bildirilen ölçü son derece açıktır:
“İyilik ve takva üzere yardımlaşın. GÜNAH VE DÜŞMANLIK ÜZERE YARDIMLAŞMAYIN.” (Maide Suresi, 2)
Ancak kimi insanlar hayırlı bir konuda birbirlerine aynı kuvvetle destek olmazken, konu kişisel menfaatlerine, nefislerine veya ortak bir yanlış davranışa geldiğinde birbirlerinin en güçlü savunucusu haline gelebilmektedirler.
Biri diğerine cesaret vermekte, diğeri onu savunmakta, ardından her ikisi de birbirinin davranışını delil olarak göstermektedir.
Kuran’da münafık erkek ve kadınların kötülüğü özendirip iyiliği engellemeleri de özellikle bildirilmiştir:
“Münafık erkeklerle münafık kadınlar birbirlerindendir. KÖTÜLÜĞÜ EMREDER, İYİLİKTEN ALIKOYARLAR…” (Tevbe Suresi, 67)
Fussilet Suresi’nde de BAZI KİMSELERE BİRTAKIM ARKADAŞLARIN MUSALLAT EDİLDİĞİ ve BU ARKADAŞLARIN YAPTIKLARINI ONLARA GÜZEL GÖSTERDİKLERİ bildirilmektedir:
“Biz onlara BİRTAKIM ARKADAŞLAR MUSALLAT ETTİK de bunlar, ÖNLERINDE VE ARKALARINDA OLANLARI KENDİLERİNE GÜZEL GÖSTERDİLER…” (Fussilet Suresi, 25)
Bu ayetler, insanın yanlış davranışlarda birbirinden cesaret almasının ve çevresindeki kişilerin etkisiyle yaptığı yanlışı normal, doğru veya kabul edilebilir görmeye başlamasının ne kadar tehlikeli olduğunu göstermektedir.
ASIL AKIL ALLAH’A TESLİM OLMAKTIR
Bazı insanlar kendi kurdukları hesapların çok akıllıca olduğunu düşünebilirler. Allah’ın açık hükmünü kendi anlayışlarına uygun hale getirmeyi, dini kendi düşüncelerine göre yorumlamayı, nefsani bir tercihi türlü gerekçelerle savunmayı veya başka insanlardan destek alarak kendilerini haklı çıkarmayı “AKILLILIK” zannedebilirler.
Oysa insanın Allah’tan daha doğruyu, daha iyiyi veya daha merhametli olanı bilebileceğini düşünmesi mümkün değildir. Allah insanı yaratandır. İnsanın kalbini, nefsini, zayıflıklarını, ihtiyaçlarını, geleceğini ve sonucunu bilendir.
Dolayısıyla İNSANIN GERÇEK AKLI, -haşa- Allah’a din öğretmeye çalışmakta değil, ALLAH’IN KENDİSİNE ÖĞRETTİĞİNE TESLİM OLMAKTA ortaya çıkar.
Bir Müslüman kendi istediğiyle Allah’ın razı olacağı şey arasında bir farklılık gördüğünde:
“BEN BUNU İSTİYORUM, AMA RABBİMİN RAZI OLDUĞU BAŞKA İSE KENDİ İSTEĞİMİ BIRAKIRIM.”
diyebilmelidir. Gerçek samimiyet, teslimiyet ve iman ahlakı ancak böyle bir ahlak ile yaşanabilir.
SONUÇ :
Tüm bu anlatılanlar, insanın ALLAH’IN RIZASINI, kendi istek ve çıkarlarının üzerinde tutmasının ne kadar önemli olduğunu göstermektedir.
İnsan, dini kendi nefsine göre şekillendirmeye çalışmak yerine kendisini Allah’ın bildirdiği ahlaka göre değiştirmelidir.
Başka insanların yanlış davranışlarını örnek göstermek de kişiyi haklı çıkarmaz. Bir başkasının aynı şeyi yapmış olması, bir yanlışı doğru hale getirmez.
Aynı şekilde, dünyada bir insanın yaptığı bir davranışın ardından hemen görünür bir karşılıkla karşılaşmaması da ALLAH’IN O DAVRANIŞTAN RAZI OLDUĞU ANLAMINA GELMEZ. İnsan bazen yaptığı tercihin sonuçlarını hemen fark etmeyebilir; ancak bu durum o tercihin Allah Katında doğru olduğunu GÖSTERMEZ.
Kuran’da ahirette geçeceği bildirilen konuşmalar ve yaşanacak olaylar da bu gerçeği çok açık biçimde göstermektedir. İnsan dünyadayken kendi vicdanına karşı dürüst olmalı ve hayatındaki önemli konularda samimiyetle şu soruyu kendisine sormalıdır:
“ALLAH’IN EN RAZI OLACAĞI DAVRANIŞ NEDİR?”
Asıl önemli olan, insanın kendi istediğini haklı çıkarmaya çalışması değil; doğru olanı gördüğünde ona samimiyetle yönelmesi ve ALLAH’IN RIZASINI HER TÜRLÜ KİŞİSEL İSTEK VE MENFAATİN ÜZERİNDE TUTMASIDIR.
Müvekkilin konuya ilişkin görüş ve değerlendirmelerini saygılarımızla bilgilerinize arz ederiz. 21.10.2026