İnsanın, varlık amacı olan sevgiyi olabilecek en yüksek, en nitelikli, en derin, en kaliteli haliyle yaşamak istemesinden daha önemli hiçbir konusu olmamalıdır. Çünkü sevgiyi hakkıyla yaşamak imanın en hayati tezahürüdür. Allah’a gönülden bağlanmış müminler için sevgi bu kadar önemli ve değerliyken bazı insanlar sevginin yalnızca taklidiyle yetinirler. Bu insanların bir kısmı yüzeysel düşündükleri ve dünyevi kaygılara kapıldıkları için, bir kısmı da Allah’tan uzak oldukları hatta belki de farkına varmadan -haşa- dine ve Allah’a öfke duydukları için sevgisizliği kanıksarlar.
Sevgiyi Allah’ın beğendiği ve istediği gibi yaşamak isteyenlerin unutmaması gereken mutlak gerçek ise şudur: Allah’ın rızası gözetilmeden gerçek sevgi oluşamaz. Allah’ın beğendiği sevgi O’nun rızasını kazanmak dışında başka hiçbir ölçü, hesap, plan veya kriter barındırmaz.
Mümin, Allah’ın varlığına ve birliğine samimiyetle bir kere vicdani kanaat getirdiğinde, Allah’a güveni ve teslimiyeti asla sarsılmaz. Sevgi de böyledir. Akıl, vicdan ve kalp, karşısındakinin Allah’ın güzel bir tecellisi olduğuna bir kere kanaat getirdi mi, o sevgi sonsuza kilitlenir. Sevgide dünyaya dair hiçbir hesap, plan ya da menfaat yoktur. Olabilecek tek plan; daha derin, daha güçlü, daha candan sevmek için gayret etmektir.
Toplumun bazı kesimlerine bakıldığında ise, insanların önce geleceklerini garanti altına alacak ince hesaplar yaptığı, sevgi adına atılacak adımları ise ancak bu hesaplar doğrultusunda şekillendirdiği görülür.
Peygamberimiz (sav) döneminde de bazı hanımlarının, içlerindeki dünyevi beklentilerden bir türlü kopamadıkları görülmüştür. Peygamberimiz (sav)’in yüksek ahlakına, güçlü sevgisine, vicdanına, dürüstlüğüne, samimiyetine, derinliğine binlerce kere şahit oldukları halde candan bir sevgiye tam anlamıyla kendilerini bırakmamışlardır.
Öyle ki Peygamberimiz (sav)’in, bu ahlaki zaafiyeti ve tavır bozukluğunu sergileyen bazı hanımlarına, “Eğer dünya hayatının geçici süsünü istiyorsanız, gelin sizi güzellikle boşayayım” teklifinde bulunmak durumunda kalmıştır. Bu ilahi ikaz Kuran’da şöyle haber verilir:
Kovulmuş şeytandan Allah’a sığınırız
Ey Peygamber, eşlerine söyle: ‘Eğer siz dünya hayatını ve onun süsünü (ziynetini) istiyorsanız, gelin sizi boşayıp yararlandırayım (boşanma bedellerini vereyim) ve sizi güzel bir salıverme ile salıvereyim.’ (Ahzab Suresi, 28)
Kuran’da Peygamberimiz (sav)’in hayatından örneklerle gözler önüne serilen bu ruh hali, aslında Allah’a tam anlamıyla iman etmemiş ya da kalbinde hastalık bulunan kişilerde de sıkça rastlanabilen büyük bir zaafiyettir. Dahası, iman ettiği halde zaman zaman gaflete düşen, Allah’ın gücünü, kudretini ve büyüklüğünü unutan kişilerin sevgi anlayışlarında da benzer bozulmalar yaşanabilmektedir. Bu nedenle her Müslümanın sevgisinin derinliğini, sevgideki azmini ve kararlılığını sık sık gözden geçirmesi, yalnız Allah’ın rızasını umarak sevmeyi ve sevilmeyi kendisine şiar edinmesi şarttır.
Müminlerin kendilerini Allah’ın istediği ve beğendiği sevgiden nelerin uzaklaştırabileceğini fark etmeleri, nefislerine ve şeytanın vesveselerine karşı anında gereken cevabı vermelerini sağlayacaktır. Mümin, dünyadaki hayatı yani eğitimi devam ettiği müddetçe sevgide daha da derinleşme ve anlayış kazanma imkanına sahiptir. Bu sebeple sürekli kendisini muhakeme etmeli, yaptıklarının veya yapmadıklarının ne manaya geldiğini, ahiretteki karşılığını, kendisine neleri kazandırıp neleri kaybettirdiğini idrak etmeli ve sevgisinin önündeki engelleri tek tek yıkmalıdır.
Allah Kuran’da insanlara kurtuluş yolu olarak hatalarından, kusurlarından veya noksanlıklarından arınmalarını yegâne çare olarak göstermiştir:
Doğrusu, temizlenip-arınan (felah bulmuştur) kurtulmuştur. (A’lâ Suresi, 14)
Bu arınmanın temel amacı, sevgiyi en saf ve en samimi haliyle yaşayabilmektir. İnsan arındığı her bir hatayla sevgiye daha da yakınlaşacak, arınmayı kabul etmediğinde ise kaçınılmaz olarak sevgiden mahrum kalacaktır. Zira sevginin hüküm sürmediği bir hayatın Allah Katında hiçbir değeri yoktur. Nitekim İncil’de Hz. İsa’nın havarilerine söylediği aşağıdaki sözler, sevgiden uzak durmanın ne denli büyük bir hüsran olduğunu çok hikmetli bir şekilde gözler önüne sermektedir:
İnsanların ve meleklerin dilleriyle konuşsam, ama sevgim olmasa, ses çıkaran bir bakırdan ya da çınlayan bir zilden farkım kalmaz. Peygamberlikte bulunabilsem, bütün sırları bilsem, her bilgiye sahip olsam, dağları yerinden oynatacak kadar büyük bir imanım olsa, ama sevgim olmasa, bir hiçim. Varımı yoğumu sadaka olarak dağıtsam, bedenimi yakılmak üzere teslim etsem, ama sevgim olmasa, bunun bana hiçbir yararı yoktur. (Korintliler 13:1-3)
Samimi sevgi varsa; Allah aşkında ve imanda sürekli derinleşme VARDIR.
Samimi sevgi varsa; dürüstlük ve samimiyet VARDIR.
Samimi sevgi varsa; serdengeçtilik, fedakarlık, sarsılmaz vefa VARDIR.
Samimi sevgi varsa; kesintisiz olarak iyilik ve güzellik sunma VARDIR.
Samimi sevgi varsa; bakışlarda derinlik, etkileyicilik ve mana VARDIR.
Samimi sevgi varsa; istikrar ve güven VARDIR.
Samimi sevgi varsa; sözlerde kesintisiz sevgi VARDIR.
Samimi sevgi varsa; iltifat, ilgi, alaka, nezaket ve içtenlik VARDIR.
Samimi sevgi varsa; kendini sürekli güzelleştirme ve geliştirme gayreti VARDIR.
Samimi sevgi varsa; sevgide sürekli bir artış, güçlenme ve kökleşme VARDIR.
Samimi sevgi varsa; geniş bir ufuk, telif gücü ve sanat VARDIR.
Samimi sevgi varsa; tüm benlikte huzur ve mutmainlik VARDIR.
Samimi sevgi varsa; sıcaklık, tutku ve dinmeyen bir heyecan VARDIR.
Samimi sevgi varsa; ferahlık, canlılık, neşe ve sürekli bir sevinç VARDIR.
Samimi sevgi varsa; daha iyi, daha nitelikli, daha güzel olmaya özen göstermek VARDIR.
Samimi sevgi varsa; yaşama sevinci VARDIR.
Samimi sevgi varsa; sonsuza kitlenmiş bir birliktelik VARDIR.
Donukluk ve tekniklik varsa samimi sevgi YOKTUR.
Soğukluk ve usulen söylenen sevgi sözleri varsa samimi sevgi YOKTUR.
Bakışlarda boşluk ve anlamsızlık varsa samimi sevgi YOKTUR.
Cansızlık ve neşesizlik varsa samimi sevgi YOKTUR.
Sevdiği kişinin yanında kendisi olamıyorsa samimi sevgi YOKTUR.
Özensizlik varsa samimi sevgi YOKTUR.
Kendini değiştirmeye karşı bir direnç varsa samimi sevgi YOKTUR.
İstikrarsızlık ve güvensizlik varsa samimi sevgi YOKTUR.
Bencillik varsa samimi sevgi YOKTUR.
Ego, gurur, kibir ve enaniyet varsa samimi sevgi YOKTUR.
Bahaneler varsa samimi sevgi YOKTUR.
Sevgi göstermek için hep önce kendisine sevgi gösterilmesini şart koşan bencil bir beklenti varsa samimi sevgi YOKTUR.
Güzel davranmayı ancak iyi koşulların sunulması şartına bağlayan bir yaklaşım varsa samimi sevgi YOKTUR.
Güzel sözlerini, güzel ahlakını ve sevgisini ancak maddi güvenceler karşılığında sunan bir anlayış varsa samimi sevgi YOKTUR.
İNSANI SEVGİDEN UZAKLAŞTIRAN OYUNLAR
Eğer bir insanın kalbinde Allah’ın varlığına, sonsuz gücüne, müminlerin mutlaka koruyucusu olduğuna, gerçek hayatın ahirette yaşanacağına, O’nun razı olmasının insanın tek güvencesi olduğuna, Allah’ın vaadinin mutlaka gerçekleşeceğine dair en ufak bir şüphe varsa, böyle birinin Allah’ın beğendiği bir sevgiyi yaşayabilmesi mümkün değildir. Çünkü bir insan bu şüphelerden herhangi birine az veya çok sahipse, bu tereddütlerin her biri, kendisini koşulsuz, hesapsız ve plansız bir biçimde Allah için sevmeye, sevilmeye ve Allah rızası için olan sevgiye teslim olmasına engel olacaktır. Tam sevgiyi yaşamaya niyetlendiğinde aklına takılan bir tereddüt tavrına yansıyacak ve üzerinde donukluk hakim olacaktır. Sıcak, canlı, coşkulu ve ilahi bir nimet olan sevginin bu tarz bir donuklukla bir arada barınamayacağı ise açıktır.
Mühim olan müminin vicdanen tam bir mutmainliğe ulaşmasıdır. Vicdani kanaat tam oluştuğunda ortada hiçbir tereddüt kalmaz. Karşısındaki kişinin;
- Allah’a olan yüksek sevgisini,
- Allah’a karşı duyduğu derin saygı ve korkusunu,
- Tüm ömrünü Allah’a adadığını,
- Dünyevi hırslardan tamamen arındığını,
- Her daim kendi nefsinden önce sevdiklerini düşündüğünü,
- Aklını, tefekkür gücünü ve manevi derinliğini,
- Ferasetini ve basiretini,
- Sarsılmaz vicdanını,
- Ruhen ve bedenen tertemiz oluşunu,
- Vefasını, diğergamlığını ve fedakarlığını,
- Eminliğini ve dürüstlüğünü,
- Ruhundaki engin şefkati, merhameti ve sevecenliği,
- Nezaketli üslubunu ve gönül alıcı güzel sözlerini,
- Güzel sözlü oluşunu gördükten sonra bir insanı tereddüde düşürebilecek hiçbir şey kalmaz.
Mümin bir kadın ve erkek, bu yüksek ahlaka sahip olan kişiyi gördüğü andan itibaren kalben teşhis eder, sarsılmaz bir vicdani kanaate ulaşır ve sevgileri sonsuzluğa kilitlenir. Nitekim Peygamberimiz (sav)’in dünyalar güzeli mübarek eşi Hz. Hatice’nin sevgisi bu husustaki en berrak örnektir. Hz. Hatice, Peygamberimiz (sav)’in adaletini, doğruluğunu, dürüstlüğünü, vicdanını ve güvenilirliğini görür görmez idrak etmiş; bizzat evlilik teklifinde bulunarak Peygamberimiz (sav) ile birlikteliği candan arzulamıştır. Sevgisinde dünyaya dair en ufak bir menfaat ya da gelecek kaygısı asla yer bulmamıştır.
Mümin kadın için, bir kere Allah’ın rızasının tecelli ettiği en yüksek ruhu gördükten sonra başka bir ihtimali düşünmek ya da başka bir durum değerlendirmesi yapmak asla söz konusu olamaz. Cennetteki kadınların “gözlerini yalnızca eşlerine çevirmiş” olduklarını bildiren ayetler de mümin kadının ruhunun ancak Allah rızasının en çoğuna yönelerek mutmain olacağını haber vermektedir:
Ve yanlarında bakışlarını yalnızca eşlerine çevirmiş, iri gözlü kadınlar vardır. Sanki onlar, saklı tutulmuş (gün yüzü görmemiş) yumurta gibidirler. (Saffat Suresi, 48-49)
Orada bakışlarını yalnızca eşlerine çevirmiş kadınlar vardır ki, bunlardan önce onlara ne bir insan ne bir cin dokunmuştur. (Rahman Suresi, 56)
Karşısındakinin yüksek ahlakına ve ruh kalitesine rağmen kişi hala içinde kuşku ve tereddüt barındırıyorsa, orada derin bir samimiyetsizlik, hatta kimi zaman sinsilik vardır. Çünkü bu karakterdeki insanlar, içlerindeki kuşkuları asla dürüstçe dile getirmezler. Samimi düşüncelerini hiçbir zaman samimiyetle anlatmadıkları için de güzel, temiz ve candan bir sevgiyi yaşamak varken, “SEVİYORMUŞ GİBİ OYUNU” OYNAR, ömürlerini samimiyetsizlikle harcayıp dururlar. Böylece suni, donuk, mutsuz, yalnız ve sevgisiz bir hayatın içinde, tüm ömürleri boyunca bir kez bile dürüst davranmadan yaşamayı, samimiyete tercih ederler.
“SEVİYORMUŞ GİBİ OYUNU”NUN KAYBEDENİ DAİMA KENDİLERİDİR
Toplumun bazı kesimlerinde bu acı duruma sıkça rastlanır. Bu karakterdeki insanlar gerçekten sevgiyi arzuluyor olsalardı, samimiyetle iç dünyalarını ortaya koymaları ve sevgiyi kazanacak bir çıkış yolu aramaları beklenirdi. Örneğin,
- Dürüstlüğü seçip “sevmediğini” açıkça ikrar etmek ve birlikteliği sonlandırma netliği göstermek yerine, mevcut düzenlerini bozmamak, yaşadıkları konforlu evi, altlarındaki arabayı ve sınırsızca tükettikleri maddi imkanları kaybetmekten korktukları için seviyormuş taklidi yapmaya sığınırlar. Sevginin taklidi ise, ruha en çok azap veren şeylerden biridir.
- “Seviyormuş gibi yaparak” menfaat elde etmek yerine samimiyetle, “Sahip olduklarımı kaybetmek istemediğim, rahatımı konforumu devam ettirmek için bu yöntemi seçiyorum” demek varken oyuna devam etmeyi tercih ederler. Oysa içlerindekini samimi olarak ifade etseler, dürüst davrandıklarından kendilerine olan saygılarını da kaybetmemiş olurlar.
- Dürüst olmak, gerçekten sevgiyi yaşamak yerine “rol yapmaya” devam etmeyi, “oyun oynamayı” seçmek, kişinin içten pazarlıklı olduğunu gösterir. Hem sevgi duymayıp hem de dürüstlükten kaçarak dünyevi menfaatler peşinde koşmak insanı bütünüyle küçük düşüren bir durumdur. Üstelik bu çirkin oyunun dışarıdan fark edilmediğini zannederek onu ısrarla devam ettirmek de tam anlamıyla sinsiliktir.
Böyle insanların en büyük idraksizlikleri; sevgisizliklerini Müslümanların fark etmediğini, yaptıkları taklide, oynadıkları oyuna ve suni sevgi gösterilerine aldandıklarını zannetmeleridir. İçinde oldukları gaflet algı ve şuur kapanıklığına sebep olduğundan dışarıdan bakan bir Müslümanın sevgisizliklerini ve oynadıkları oyunu gün gibi gördüğünü bir türlü kavrayamazlar. Yaptıkları sevgi taklidine inandıklarını sandıkları Müslümanları kendilerince düşük akıllı gibi görürler. Bu çarpık bakış açıları ise, içten içe derin bir öfke beslemelerine sebep olur.
Bir ayette bu tip zayıf karakterli, zayıf imanlı ve sevgisiz kişilerin müminlerin düşük akıllı olduklarını sanmaları şöyle bildirilmiştir:
Kendilerine: ‘İnsanların iman ettiği gibi siz de iman edin’ denildiğinde: ‘Biz de düşük akıllıların iman ettiği gibi mi iman edelim?’ derler. Haberiniz olsun; gerçekten sefih olanlar asıl kendileridir, ama bilmezler.” (Bakara Suresi, 13)
Ayette, “İnsanların iman ettiği gibi iman edin” emriyle,
Salih müminlerin sevdiği gibi; yalnızca Allah rızası için, koşulsuz, şartsız ve hiçbir dünyevi beklenti içinde olmadan SEVİN denilmektedir.
Bu kişiler ise müminler gibi samimiyetle sevgiyi yaşamayı -haşa- bir tür saflık ve enayilik gibi görmekte, “Biz de mi onlar gibi düşük akıllı olalım?” yani “Menfaatsiz, hesapsız, plansız mı sevelim?” anlayışıyla en büyük akıl zayıflığını sergilemektedirler. Sevginin taklidini yapıp “Hem dünyadan maksimum menfaat elde eder, bir yandan da müminleri ‘kandırıp’ idare ederiz” zihniyetiyle hareket edenler, kuşkusuz Allah’ın Kuran’da bildirdiği gibi “düşük akıllının ta kendileridir”. En büyük akılsızlık, dürüst ve samimi bir sevginin yerine rol yapmayı, suniliği, sahteliği ve dünyevi menfaatleri tercih etmektir.
DÜNYEVİ KAYGI VE KUŞKULARIN BİR İNSANI SEVGİDEN UZAKLAŞTIRDIĞI NASIL ANLAŞILIR?
Samimi olarak, yalnızca Allah’ın hoşnutluğunu ve sevmesini umarak sevgiyi yaşamak yerine, dünyevi kaygıların ve kuşkuların bocalayan insanların, zaman zaman “seviyor” ya da “sevgiyi yaşıyor” gibi görünseler de aslında sevgiden tamamen bihaber olduklarının ve yaşamadıklarının son derece net alametleri vardır.
Bir insanın ruhunun dünyevi kaygılar ve kuşkular içinde sevgiden uzaklaştığını ele veren en belirgin alametler şunlardır:
1. Güzellikten ve güzellik sunmaktan kaçınmalarından anlaşılırlar
Samimi ve içten sevmeyen bir insan, kendi güzelliğini göstermekten ve kendini güzelleştirmekten titizlikle kaçınır. Böyle biri, güzelliğini, güzel sözlerini, anlamlı bakışlarını, güzel ahlakını ve sevgi dolu tavırlarını sergilemekten sakınır.
Bu durum iki farklı şekilde dışa vurur: Ya güzelliğini hiçbir dünyevi karşılık almadan sunmak istemez ya da güzellikten anlamıyor, incelik bilmiyor, daha iyisinin nasıl olabileceğini kavrayamıyor gibi rol yapmaya sığınır. Kimi zaman da kendisini saf gibi göstererek karşısındakinin güvenini kazanacağını zanneder. Oysa güven; ancak kişi samimi olarak kendisi olduğunda, içinde başka gizli bir benlik barındırmadığında, içi de dışı da temiz olduğunda, tüm benliğiyle sadece sevgiyi istediğinde oluşur.
Güzellikten ve güzel görünmekten imtina eden bu kişilerin, herhangi bir menfaati söz konusu olduğunda, sosyal medyada ilgi çekeceğini düşündüğünde ya da güzelliğiyle bir çıkar elde edebileceğine kanaat getirdiğinde ise son derece zengin, renkli ve zevkli bir güzellik anlayışına sahip oldukları görülür. Oysa her şeyin en iyisine ve en güzeline müminler layıktır; üstelik her güzellik, ancak Allah rızası için ortaya konulduğunda anlamlı ve etkileyici olur.
2. Sevgilerini ifade etmekten kaçınmalarından anlaşılırlar
Allah’a aşık olan bir kul, O’nun tecellilerine de aşıktır. Samimi bir mümin, sonsuz güzellik sahibi Allah’ın her bir tecellisini en güzel sözlerle, en candan, en sevgi dolu iltifatlarla över, yüceltir, taltif eder.
Sevgi rolü yapanlar ise, karşılarındakini yüceltecek iltifatlar etmekten özenle kaçınırlar. İltifat almayı çok sever, sürekli ilgi görmek isterler ama iş sevgi ifade etmeye geldiğinde birkaç kalıplaşmış kelime dışında neredeyse hiçbir samimi cümleleri yoktur. Çünkü içlerinde iltifat edebilecek bir ruh zenginliği yoktur. Gördükleri güzelliği dile getirmek yerine adeta körleşmiş gibi davranırlar. Bu soğuk ve anormal tutumları dikkat çekince de sadece usulen yapmacık ve ruhsuz birkaç kelimeyle durumu geçiştirmeye çalışırlar. Adeta bir görevi yerine getiriyormuş gibi davranırlar. Tavırlarındaki bu bozukluk, “Bugünkü sorumluluğumu da yerine getirdim, şimdi bana sunacağın iyiliklerin devamını göreyim” anlamına gelmektedir.
Menfaatleri söz konusu olduğunda ise, örneğin patronunun maaşına zam yapmasını umuyorsa, prestijli bir sosyal ortama dahil edileceği ya da lüks bir hediye alacağı ihtimali varsa, o güne kadar hiç sergilemedikleri bir akıcılık ve ifade zenginliği içinde peş peşe övgüler sıralarlar. Ancak içlerinde gerçek bir sevgi zenginliği olmadığından, bu yapay coşkuları da geçici olur.
3. Özensiz olmalarından anlaşılırlar
Suni sevginin en belirgin göstergelerinden biri özensizliğin bu kişilerin hayatlarının tamamına hakim olmasıdır. Bu karakterdeki kişilerin;
Bakışları,
Ses tonları,
Temizlikleri
Nezaketleri,
Güzellik sunma girişimleri,
Sözleri,
Hatta duruşları ve yürüyüşleri dahi bütünüyle özensizdir.
Özenli olmak, sevgiyle birlikte ruha bahşedilen bir nimettir. Samimi olarak seven bir insan, sevdiğine her şeyiyle özen gösterir ve ona verdiği yüksek değeri en güçlü şekilde hissettirmek ister. Tek bir saniyelik bir bakışındaki derin sevgi, tek bir kelimesindeki içtenlik ve tüm bedenine hakim olan mutmainlik, her davranışını, duruşunu, yürüyüşünü, konuşmasını ve mimiklerini olağanüstü derecede çekici ve etkileyici kılar. Böyle bir mümin, sevgisini daha güzel, daha tesirli, daha çekici, daha candan ve coşkulu ifade etmekte kendini sürekli geliştirir. Kişi eğer kendini bu yönlerde geliştirmekten imtina edip ısrarla özensiz bir hayatı tercih ederse, suni sevgi rolünün manevi felaketi üzerine sinmiş demektir. Çünkü özensizlik samimi bir müminin asla kendisine yakıştırmayacağı büyük bir ruh kalitesizliğidir.
4. Sevgide istikrarsız olmalarından anlaşılırlar
Samimi sevgiyi yaşamayıp “seviyor rolü yapan” ya da sevgiden uzak olan insanların tutumları bütünüyle istikrarsızdır. Çünkü sevgileri Allah’a olan imanlarına dayanmamakta, karşılarındaki kişinin Allah’ın tecellisi olduğunu idrak edememektedirler. O sebeple de bir gün sevgi dolu görünürken, ertesi gün yeniden eski donuk hallerine dönebilirler. Bir gün heyecanla güzel sözler söyleyip sevgilerini dile getirirken, bir sonraki gün sessizce bir köşede oturup, tepkisiz bir şekilde ortamı izleyen hale bürünebilirler. Güzel sözde, güzel bakışta, güzel ahlakta ve iyilikte istikrarlı olamamaları, içlerinde gerçek sevgi olmadığının en açık delilidir. İstikrar olmadığında güçlü bir sevgi de oluşamaz.
Allah’ın sonsuz güzelliğine aşık olan bir mümin, bu aşkını Allah’ın tecellilerine sürekli artan bir heyecanla, sevinçle ve güzellikle dolu dolu yaşar. Allah’ın tecellisini sevdiğini bilen bir ruh istikrarsız olamaz, tam tersine muazzam bir kararlılıkla sevgisini ve kendisini sürekli geliştirip güzelleştirir.
5. Teknik ve donuk olmalarından anlaşılırlar
Samimi sevginin taklit edilmesi mümkün olmayan en dikkat çekici alameti, kalbi bir samimiyet, sıcaklık ve etrafa yayılan pozitif bir elektriktir. Sevginin bu elektriği, seveni de sevileni de bütünüyle kuşatır. Sevgi varsa canlılık, hayat, neşe, sevinç, güzellik, kudret ve bereket vardır.
Sevgiden uzak olanların ise hem ruhları hem bakışları hem konuşmaları donuktur. Olayları, kişileri ve yaşadıkları anı yalnızca mekanik bir anlayışla değerlendirir, estetik incelikleri göremez, bunlardan zevk alamazlar. Görüp zevk alamadıkları bir şeyi doğal olarak hakkıyla takdir de edemezler. Akıcı bir hitabetten yoksundurlar, sevgilerini canlı bir üslupla dile getiremezler, her hareketlerinde bir kasılmışlık vardır. Yaşantıları, yorumları, beğenileri ve zevkleri mekaniktir, ruhsuzdur. İlk bakışta düzgün ve göze hoş görünseler dahi, ruhlarındaki donukluk; bakışlarından, konuşmalarından, ses tonlarından ve mimiklerinden tüm etkileyiciliği söküp alır.
Sevgiden uzak oldukları için donuk bir yaşam süren bu kişilerin, herhangi bir dünyevi menfaat olduğunda ya da Allah’ın anılmadığı ortamlara girdiklerinde aniden hayat bulmaları son derece ibretlik bir durumdur. Sevgi sunması istendiğinde iki kelimeyi biraraya getiremeyen, ifade yeteneği adeta felce uğrayan ve bakışlarında keskin bir anlamsızlık beliren bu kişiler, maddi bir kazanç umudu doğduğu anda muazzam bir canlılığa kavuşurlar.
6. Anlamsız bahaneler ileri sürmelerinden anlaşılırlar
Mümin, Allah’ın neyi beğenip neyi seveceğini, yani kendisinden nasıl razı olacağını bilir. Allah bunu müminin vicdanına mutlaka ilham eder. Allah’ın rızasını seçmek ve O’nun razı olacağı tavır içinde olmak; karmaşık, anlaşılması zor ya da yapılması güç bir şey değildir. Son derece kolaydır. Yapılması gereken tek şey, vicdana kesintisiz bir biçimde uymaktır. Vicdanına uyan mümin, sevgiyi doyasıya yaşar. Hiçbir tevil ve bahane onu sevmekten, sevgisini en güzel şekilde ifade etmekten ve sevgiyi talep etmekten alıkoymaz.
Sevgiden uzak olan insanlar ise, vicdanlarında duydukları Allah’ın ilhamını anlamazdan gelmek için sürekli samimiyetsiz bahaneler ve teviller öne sürerler:
Beğenilmeme veya reddedilme korkusuna sığınmak,
Karşısındakini sıkmama ya da ona rahatsızlık vermeme bahanesinin arkasına gizlenmek,
gibi hiçbir gerçekliği olmayan şeylerle sevgisizliklerine kılıf uydurmaya çalışırlar.
Bu samimiyetsiz yaklaşımlar, her şeyden önce karşılarındaki kişinin yüksek ahlakını, vicdanını, aklını ve sevgiye olan derin bakış açısını hiçbir şekilde kavrayamadıklarını gözler önüne serer. Müminlerin birbirine sevgisini Allah yaratır. Allah’ı seven ruhları Allah birbirine sevdirir.
Sevilmediğini düşündüğü için sevgisini göstermediğini öne süren biri ise, aslında sevgi duyarlılığı olmadığı için bu hale düşmektedir. Çünkü samimi olarak seven birinin, sevgisini göstermeden hayatını sürdürebilmesi imkansızdır. Aslında mesele karşısındaki tarafından sevilip sevilmemesi değil, bizzat kendisinin candan sevgiden mahrum oluşu ve onu yaşayamayışıdır.
7. Beklentilerinin hiç bitmemesinden anlaşılırlar
Sevgide tek beklenti, yalnızca Allah’ın razı olmasını ummaktır. O’nun rızasını uman bir kişinin; güzel ahlakına, sevgisine ve iyiliklerine karşı dünyevi bir karşılık beklentisi içinde olması, “Allah’ın rızası için sevmek” düşüncesine taban tabana zıttır.
Bediüzzaman Hazretleri, Allah rızası için yapılan işlerde tek amacın ve niyetin Allah’ın hoşnutluğunu kazanmak olduğunu şöyle anlatır:
Amelinizde rıza-yı İlâhî (Allah rızası) olmalı. Eğer O razı olsa, bütün dünya küsse ehemmiyeti yok. Eğer O kabul etse, bütün halk reddetse tesiri yok. O razı olduktan ve kabul ettikten sonra, isterse ve hikmeti iktiza ederse, sizler istemediğiniz halde, halklara da kabul ettirir, onları da razı eder. Onun için, bu hizmette doğrudan doğruya yalnız Rıza-yı İlâhîyi (Allah rızasını) esas maksat (amaç) yapmak lazımdır. (Lem’alar, Yirminci Lem’a, Birinci Düstur)
Söz konusu olan sevgi olduğunda, sevgisini adeta bir pazarlık unsuru haline getirip karşılığında maddi ya da manevi beklentiler içerisine giren birinin, gerçekten sevdiği iddia edilemez. Herhangi bir şekilde karşılık bekleniyorsa, orada içten, hayranlık dolu, saygılı ve teslimiyetli bir sevgiden söz etmek imkansızdır.
Sevgiden uzak olan ya da “seviyor oyunu” sergileyen insanların beklentileri ise hiç bitmez. Bir beklentisi karşılandığında, hemen yeni bir taleple ortaya çıkarlar. Her türlü konforu sağlansın, kendisi tek bir sevgi sözü sarf etmese dahi sürekli iltifat alsın, hep el üstünde tutulsun, yalnızca kendisine ilgi gösterilsin isterler. Ancak bu bencilce isteklerinin sekteye uğrayacağına dair en ufak bir şüpheye kapıldıkları anda sevgiden tamamen uzaklaşırlar.
Elbette seven insan sevdiğinin tüm meşru isteklerini seve seve yerine getirir; konforunu sağlar ve ona dünyanın en değerli insanı olduğunu hissettirir. Ama hakiki sevgide bunlar, doğal olarak gelişir. Yoksa bencilce talepleri yerine gelmediğinde sevgisini bir ceza gibi geri çekerek, karşısındakine bir tür dayatma yaparak değil.
İKİ GÜNLÜK DÜNYAYI SEVGİYE TERCİH EDENLERİN BİRBİRLERİNİ DESTEKLEMELERİ
Sevgiden uzak insanların belirgin bir vasfı da kendileriyle aynı dünya görüşüne sahip kişilerle kurdukları ilişkidir. Samimi, dürüst, candan ve Allah rızası için olan sevgiye yanaşmayıp, sevgi taklidi yaparak dünyayı yaşamak isteyenler, aralarında uzun diyaloglar olmasa dahi birbirlerini ilk bakışta anlar, tanır ve yakınlık kurarlar. Böyle kişilerin, arka planda mutlaka dünya hayatına kendini kaptırmış “tecrübeli” akıl verenleri bulunur. Bunlar; sevgide, fedakarlıkta, vefada, tutkuda ya da teslimiyette değil; her ne pahasına olursa olsun menfaatlerini sağlayıp korumada ve dünya hırsında tecrübelidirler.
Peygamberimiz (sav) döneminde de sahabe Resulullah’a (sav) candan bir sevgiyle bağlı, onun için canını vermeye razı olup her türlü zorluğa sevinçle, coşkuyla ve şükürle koşarken, bir avuç ikiyüzlü insan, onları sürekli dünyaya, bencilliğe, sevgisizliğe, vefasızlığa ve ihanete sürüklemeye yeltenmiştir. Kuran’da bu durum şöyle haber verilir:
Gerçekten Allah, içinizden alıkoyanları ve kardeşlerine: ‘Bize gelin’ diyenleri bilir. Bunlar, pek azı dışında zorlu-mücadeleye gelmezler. (Ahzab Suresi, 18)
Cehde katılmayıp oturarak kardeşleri için: ‘Eğer bize uysalardı öldürülmezlerdi’ diyenlere de ki: ‘Eğer doğru sözlüler iseniz, ölümü kendinizden savın bakalım.’ (Al-i İmrân Suresi, 168. Ayet)
Görüldüğü gibi bu kişiler “Bize gelin” çağrısı yaparak; Peygamberimiz (sav)’e sadakat gösterip onunla birlikte mücadele edenleri, kendilerince onun etrafından dağıtmak için, “Eğer Peygamberle birlikte hareket ederseniz zarar göreceksiniz, başınız belaya girecek, hatta hayatınız tehlikede. Biz menfaatinizin nerede olduğunu biliyoruz, bize uyun.” demişlerdir. Onların Müslümanları çağırdıkları şey bencil, egoist, sevgisiz, çıkar üzerine kurulu ve yalnızca geçici olan dünyayı yaşamayı amaçlayan bir hayattır. Salih müminler ise sevgiyi, fedakarlığı, Allah yolunda mücadele etmeyi, sadakati, vefayı, mertliği, dürüstlüğü ve çileyi yani Allah’ın rızasının tecelli ettiği en fazlasını seçmişlerdir.
Ayetlerde dikkat çeken bir diğer husus ise bu kişilerin kendi sığ akıllarından son derece emin olmalarıdır. Allah’ın, dünya eğitiminin bir gereği olarak zaman zaman Müslümanlara zorluk, darlık, yokluk, hastalık, cezaevi ve şehitlik gibi manevi güzellikler nasip etmesini, onlar birer felaket olarak görmüşlerdir. Örneğin, sahabe için en yüce şeref olan şehitliğin güzelliğini anlayamamışlar, büyük bir cehalet, kibir ve akılsızlıkla, kendi dünyevi planlarına tabi olunmadığı için bu durumun yaşandığını öne sürmüş, kendilerine uyulması halinde tüm bu tehlikelerden korunulacağı iddiasını savunmuşlardır. Böylece kendi karaktersizliklerini ve akılsızlıklarını tescillemişlerdir.
Peygamberimiz (sav) devrinde olduğu gibi günümüzde de samimi sevgiden uzak, dinin sıcaklığını yaşamayan, soğuk ve mekanik ruha sahip kişiler, insanları dünyevileşmeye çekmeye çalışmaktadırlar. Bunların etkisi ancak Allah’ın rızasına göre yaşamaya yanaşmayanlar üzerinde olmaktadır.
Bu kişiler bir ortama girdiklerinde, en sıradan bir sohbet esnasında dahi hemen birbirlerinin aynı ruhta olduklarını anlarlar. Bir espri tarzı, bir bakış, bir mimik veya önemli görülen bir konuya yapılan kısa bir vurgu gibi küçük ayrıntılar, “biz aynıyız” işaretini hemen verir. Bunların en temel ortak özellikleri ise, kendi aralarında Allah’ı anmamaları, dindar üslup kullanmamaları, Kuran terbiyesinden uzak tamamen dünyevi kriterlerinin olması, ama çevrelerinde başka Müslümanlar olduğunda hemen dinden bahsetmeye başlamalarıdır. Ancak dini konuşmaları da hiçbir zaman derin ve samimi değildir. Suni ve sahte bir üslupla, başkalarından duyup ezbere söyledikleri cümlelerle göstermelik bir şekilde Allah’ı anıyor gibi görünmeye çalışırlar. Dindar olduğunu düşündükleri kişinin yanında dindar taklidi yapar, kendi aralarında ise bambaşka bir anlayış içinde olurlar.
Salih müminler ise sohbet ettikleri, birlikte vakit geçirdikleri ve dostluk yaptıkları kişilerde şu hususları önemli görürler:
- Her tutum ve davranışında Allah’ın rızasını gözetiyor mu?
- Varlığıyla ve konuşmalarıyla Allah’ı hatırlatıyor mu?
- Karşısındakini gaflete düşmekten koruma hassasiyeti var mı?
- Allah’ın varlığının delillerini tefekkür edip, hikmetleri görebiliyor mu?
- Derin sevgiyi biliyor mu?
- Müminleri daima iyiye, doğruya çekiyor mu?
- Sevgiye emek veriyor mu?
- Sevgiyi ne kadar düşünüyor, ne kadar savunuyor, ne kadar teşvik ediyor?
- Fedakar mı, Allah yolunda her çileye talip mi, hazır ve razı mı?
- Allah’a adanmış bir ömür yaşıyor mu?
- Peygamberimiz (sav)’in güzel ahlakını, sevgisini, fedakarlığını, aklını, vefasını, azmini ve cesaretini sürekli anlatıp, onu sevip sevdirmek için gayret ediyor mu?
Eğer tüm bu hasletler o kişide mevcutsa, işte bu bağ samimi, hayırlı bir dostluk ve hakiki bir kardeşliktir. Rahmani bir sevgi üzerine kuruludur.
Dünya hırsıyla birbirlerini sevgisizliğe ve bencilliğe çekenler, dünyada her ne kadar yakın arkadaş gibi görünüp çokça vakit geçirseler de ahirette Allah’ın huzuruna çıktıklarında aniden birbirilerine düşman kesilirler. Birbirlerini suçlar ve yalnızca kendilerini aklamaya çalışırlar. Bu kişilerin ahirette, “Keşke şu kişiyi dost edinmeseydim” diye pişmanlıklarını dile getirdikleri, kendilerini samimiyetten ve sevgiden uzaklaştıranları sorumlu tuttukları Kuran’da şöyle anlatılmıştır:
O gün, zulmeden (her insan), ellerini ısırıp-çiğneyerek der ki: “Ah keşke, Resûl ile birlikte bir yol edinseydim. Vah yazıklar bana, keşke filanı dost edinmeseydim. Andolsun, bana geldikten sonra beni zikirden (Kur’an’dan) o saptırmış oldu.” Şeytan da insanı ‘hiçbir yardım yapmaksızın yapayalnız ve müstakil’ bırakandır. (Furkan Suresi, 27-29)
Onlardan bir kısmı bir kısmına yönelip birbirlerine sorarlar. (Tâbi olanlar yönelip derler ki:) ‘Gerçekten siz bize sağdan (haktan görünerek) geliyordunuz.’
(Önderler de) Derler ki: ‘Hayır, zaten sizler iman etmiş kimseler değildiniz. Bizim üzerinizde bir zorlayıcı gücümüz de yoktu; aksine siz kendiniz azgın bir kavimdiniz. Böylece Rabbimizin sözü üzerimize hak oldu; şüphesiz (azabı) tadıcılarız. Böylece sizi azdırdık, çünkü biz de azgın kimselerdik.’ (Saffat Suresi, 27-32)
SEVGİSİZ İNSANLAR DİNDAR OLAMAZ, DİNDAR TAKLİDİ YAPAR
Gerçek sevgiyi yaşamak yerine rol yapmayı, yapaylığı ve soğukluğu seçen insanların konuşmalarında dini üslup kullanmaları da samimi değildir. Çünkü sevgiye direnen bir insanın dindar olması mümkün değildir, böyle biri ancak dindar taklidi yapabilir. Dinin özünden mahrum oldukları halde dindarmış gibi görünmeye çalışmaları ise basiret sahibi müminler tarafından hemen fark edilir.
Bu kişiler uzun uzun dini içerikli anlatımlar yapabilir, dinin tekniği üzerine konuşabilir, önceden ezberledikleri cümleleri tekrarlayabilirler ama Allah’a, dine, peygambere sevgiden hiç bahsetmezler.
İnsanların Allah’ın varlığını kabul ediyor olmaları, Kuran’ın bildirdiği hakiki anlamda dindar oldukları manasına gelmez. Gerçek dindarlık, sevginin sıcaklığının, temizliğinin ve güzelliğinin bir insanın hayatının tamamına hakim olması demektir. Sevgiyi yaşayanların Allah’a olan aşkları ve Allah’ın tecellilerine duydukları hayranlıkları çok güçlüdür.
Sevgisiz insanların din anlayışı ise özünde Allah’a uzak ve mesafelidir. Onların sıcak, içten ve sevgi dolu bir cümle kurdukları görülmez. Dinden bahsetmeleri, yalnızca ezberledikleri cümlelerden ve yüzeysel yorumlardan ibarettir. Örneğin;
- “Allah’ın büyüklüğünü zikredip O’nu tesbih etseler dahi Allah’ı sevdiklerini hiçbir zaman söylemezler.
- Allah’ın sonsuz güzelliğinden, yüce ahlakından ve isimlerinin muhteşem tecellilerinden asla bahsetmezler.
- Allah’ın varlığının, ruhlarında heyecan, hayranlık, sevinç ve mutluluk oluşturduğuna dair yüzlerinde ve ifadelerinde en ufak bir emare olmaz.
- Sevgiye yüzeysel olarak değinseler bile, sevginin imani zeminine, delillerine ve ruhlarında yaratması gereken coşkuya dair tek bir samimi cümle kuramazlar.
- Şükrettiklerini söylerler fakat Allah’ın benzersiz sanatını, güzelliklerini, hikmetini detaylarıyla takdir etme becerisinden yoksundurlar.
- Allah’ın varlığını ikrar ederler ancak O’nun varlığından ve büyüklüğünden sevinç ve heyecan duymaz, bunun coşkusunu kalplerinde hissetmezler.
- Peygamberi sevdiklerini söylerler fakat onun yüksek ahlakının güzelliğine, sevgisine, gücüne, heybetine, mertliğine ve kalitesine hayranlık duyduklarını asla dile getirmezler.
- Kuran’a uymanın öneminden bahsederler ama kendi ahlaklarını güzelleştirmekten, nefislerini eğitmekten hiç bahsetmezler.
- Dine dair birçok konuyu konuşup anlatabilirler ama Allah’a yakınlaşmaktan, O’nunla dost olmaktan, yalnız O’na yönelmenin güzelliğinden ve lezzetinden hiç bahsetmezler. “Allah bana yeter” diyemezler.
- Dini sohbet anlayışları, yalnızca akıllarına gelen menkıbelerden, geçmişte yaşanmış olayların ezberinden ve birkaç hatırayı tekrar tekrar anlatmaktan ibarettir.
- İyiliğe dair basmakalıp övgülerde bulunur, fakat bizzat iyilik yapmak gerektiğinde asla talip olmazlar.
- Fedakarlıktan bahsederler ama kendi konforlarından asla ödün vermez, keyiflerini bozmazlar.
- Çileden bahsederler ama hiçbir zorluğa gelmezler.
- Sevgi nasıl beslenir, insan kendini nasıl değiştirip geliştirir, ruh kalitesi nasıl artar gibi konular üzerinde hiçbir düşünceleri, yorumları, konuşmaları yoktur.
- Dinin birçok şekli ve teknik yönü varken neden sürekli sevgiden bahsedildiğini, sevginin imanın özü olduğunu bir türlü kavrayamazlar.
- Ses tonlarında, bakışlarında, konuşmalarında daima soğuk bir katılık ve itici bir sertlik hakimdir. Allah’ı anarken dahi kalplerinin yumuşamadığı, bilmişliği elden bırakmadıkları üsluplarından hemen görülür.
Oysa din ve tüm ibadetler yalnızca sevgi içindir. Sevgi olmadan ibadetin ruhu olmaz. Namaz, oruç, zekât ve tüm ibadetler ve güzel ahlak vasıfları müminin Allah’a olan sevgisini ortaya koyma biçimidir.
- İnsanın kalbinde Allah’a karşı derin bir sevgi olmasa, uykusunun en tatlı yerinde sıcak yatağını bırakıp namaza kalkamaz.
- Rabbine gönülden sevgisi olmasa aç kalmayı zevkle, seve seve kabul edip oruç tutamaz.
- Allah’ın kendisini sevmesini arzulamasa, ihtiyaç içinde olanlara yardım edemez, malını parasını verirken içi gider, adeta canından can koparılmışçasına azap duyar.
- Yalnızca Allah’ın sevgisi için yaşamasa tevazulu olamaz, gururunu ezemez, affedemez, kötülüğe iyilikle karşılık veremez. Her biri nefsine ağır gelir ve yapmaktan hemen vazgeçer.
- Allah’a aşkla bağlı olmasa O’nu zikretmekte şevkli olamaz, dua ederek Rabbimizle konuşmanın o eşsiz hazzına erişemez.
- Allah’ı tüm benliğiyle sevmese, O’na sarsılmaz bir teslimiyetle güvenip tevekkül edemez.
- Allah’ın sonsuz güzel aklına aşık olmasa, zorluklar karşısında asil bir sabır gösteremez, cesur olamaz, azimli ve kararlı davranamaz.
- Allah’ın sevgisini hayatının tek amacı haline getirmese, O’na yakınlaşmak için yollar arayıp bulamaz.
- Allah’ın sevgisini ve lütfunu umut etmese, içinde en ufak bir yaşama sevinci kalmaz, iyi olan bir şeyi yapmaya asla iradesi yetmez.
Özetle, dinin tüm güzellikleri sevgiyle var olur ve her ibadet yalnızca sevgi için yapılır. Menfaat için yaşayan, menfaatine uygun tercihler yapmaya çalışanları; sevgisini, bedenini ve malını bencilce sakınanları ise Allah dünyada perişan hale getirir. Böyleleri, kalplerinin katılaşması, sevgi duyarlılıklarının bütünüyle ortadan kalkması, yalnızlığa mahkûm olmaları, endişe ve korkuların tüm hayatlarını sarması gibi sayısız felaketle iç içe yaşarlar. Ahiretteki akıbetleri ise, dünyadaki hiçbir acıyla kıyaslanmayacak derecede dehşetli olur.
İhsanda bulunanlara (iyilik yapanlara) daha güzeli ve fazlası vardır. Onların yüzlerini ne bir karartı sarar, ne bir zillet. İşte onlar cennetin halkıdırlar, onda sonsuz kalacaklardır. Kötülük kazananlara ise; kötülüğün cezası kendi misliyledir. Bunları bir zillet sarıp-kaplar. Onları Allah’tan (kurtaracak) hiçbir koruyucu yoktur. Sanki yüzleri, karanlık geceden bir parçaya bürünmüştür. İşte onlar ateşin halkıdırlar, onda sonsuz kalacaklardır. (Yunus Suresi, 26-27)
SEVGİDEN UZAK DURANLARIN -HAŞA- ALLAH’A VE DİNE OLAN ÖFKELERİ
Sevginin bu denli güzel ve zevkli bir nimet olmasına rağmen sevgiden uzak duranların ruh hallerini Allah Kuran’da detaylı olarak tasvir etmiştir. Bu karakterdeki insanların içlerinde büyüttükleri öfke zamanla kalplerini tamamen katılaştırır:
Ve dediler ki: ‘Bizi kendisine çağırmakta olduğun şeye karşı kalplerimiz bir örtü içindedir, kulaklarımızda bir ağırlık, bizimle senin aranda da bir perde vardır. Artık sen (yapacağını) yap, biz de şüphesiz yapıyoruz.’ (Fussilet Suresi, 5)
Allah’a, sevgiye, aşka, dostluğa, iyiliğe ve güzelliğe davet edildiklerinde ise bu çağrı onların içlerindeki öfkeyi, inkarı ve nefreti daha da artırır. Buna karşılık, dünyevi menfaatlere odaklanan, yalnızca dünyayı yaşama peşinde olan, Allah’ın rızasının en çoğundan ve samimi sevgiden uzak bir modeli ise büyük bir coşku ve sevinçle karşılarlar:
Sadece Allah anıldığı zaman, ahirete inanmayanların kalpleri nefretle tiksinir. Oysa O’ndan başkaları anıldığı zaman hemen sevince kapılırlar. (Zümer Suresi, 45)
…Andolsun, Rabbinden sana indirilen, onlardan çoğunun azgınlığını ve küfrünü artıracaktır… (Maide Suresi, 68)
Asıl öfkeleri ise -haşa- doğrudan Allah’a karşıdır. Allah ayette bu gerçeği Peygamberimiz (sav)’e şöyle bildirmiştir:
Onların söylediklerinin seni gerçekten üzeceğini elbette biliyoruz. Biz biliyoruz ki, onlar gerçekte seni yalanlamıyorlar; ancak o zalimler, Allah’ın ayetlerini inkâr ediyorlar. (Enam Suresi, 33)
Bu kişilerin içlerindeki öfkenin sebeplerinden biri ise -Allah’ın büyüklüğüne, sonsuz gücüne, kudretine ve hakimiyetine inanmadıkları için- Allah’ın rızasını bilerek terk etmelerine rağmen kendilerine anında bir ceza veya azap gelmemesini, pervasızca bir haklılık delili sayma yanılgılarıdır.
Çünkü bu kişilerin Kuran’da bildirildiği anlamda bir iman bilinci ve Allah inancı yoktur. Hem Allah inancından mahrum oluşları hem de kendilerince bekledikleri o ani ilahi cezanın gecikmesi; içlerindeki öfkeyi, saldırganlığı, şımarıklığı ve sevgisizliği daha da tırmandırmaktadır. Allah ayetlerinde inkar edenlerin peygamberlere “Bize tehdit ettiğin azabı getir” dediklerini haber vermiştir. Bu çirkin cüretkâr tutum, onların Allah’a iman etmediklerini, peygamberin hak olduğuna, tebliğ ettiği güzelliklere ve sevgiye inanmadıklarını, kendilerine hiçbir zaman azap dokunmayacağı yanılgısına kapıldıklarını göstermektedir.
Bir de: ‘Ey Allah’ım, eğer bu Senin katından olan bir hak (gerçek) ise, gökten üstümüze taş yağdır veya bize acıklı bir azap getir’ demişlerdi. (Enfal Suresi, 32)
Dediler ki: ‘Sen bize tek olan Allah’a kulluk etmemiz ve atalarımızın tapmakta olduklarını bırakmamız için mi geldin? Eğer doğru sözlülerden isen, bizi tehdit ettiğin şeyi bize getir.’ (Araf Suresi, 70)
TARİHİN EN ÇİRKİN YALANI:
“ALLAH’IN RIZASINA EN UYGUN OLANI BİLMİYORUM”
Sevgiye direnen insanlara, her konuda Allah’ın rızasının en fazlasına göre seçim yapmak, sevgilerini Allah’ın en razı olacağı temel üzerine geliştirmek ve O’nun tecellilerinin en berrak yansıdığı insanı seçmek yerine “Allah’ın rızasına neyin en uygun olduğunu bilemedikleri” yalanı ardına sığınırlar. Kuşkusuz bu, çok büyük bir samimiyetsizlik ve ikiyüzlülüktür.
“Hangisinde, kimde, neyde Allah’ın rızası var anlayamıyorum”,
“Az olanı seçsem Allah razı olmaz mı?”
“Allah niyetimin iyi olduğunu zaten bilmiyor mu?”
“Haram bir şey yapmıyorum bu yeterli değil mi?” gibi samimiyetten son derece uzak bir dizi teville Allah’ın beğendiğini yapmaktan kaçınan bu insanlar, Allah’ın huzurunda olsalar ve Allah kendilerine “Ben en çok hangisinden razı olurum” diye sorsa en doğru olanı bir an bile tereddüt etmeden bulacaklardır. Allah, Kendi rızasına göre hareket etmesi gerektiği halde neden bunu seçmediğini sorsa, içindeki tüm gizli niyetleri ve asıl amacının ne olduğunu tek tek anlatmak zorunda kalacaktır. Kimse o dehşetli günde asla tevil yapamaz, bahane öne süremez, yalan söyleyemez. Allah rızasının en çoğunu gayet iyi bildiğini, fakat bencilce çıkarları uğruna onu bilerek seçmediğini bizzat Allah’a itiraf etmek mecburiyetinde kalır.
Bu insanlar kendilerine bir ev, bir araba hatta sıradan bir kıyafet dahi seçiyor olsalar; neyin en iyi, en kaliteli ve en estetik olacağını fevkalade iyi bilirler. Hangi yatırımın en çok kazanç getireceğini tüm detaylarıyla hesaplarlar. Alacakları bir ceketin bile dikişlerinin, kalıbının, duruşunun ve omuzlarının nasıl muntazam olacağını en ince ayrıntısına kadar düşünen kişiler, nedense Allah’ın rızasının nerede ve nasıl olduğunu bir türlü idrak edemezler.
Her konuda çok seri çalışan zihinleri, konu Allah’ın rızası, Allah için sevmek, Allah’ın tecellilerini sevgiyle övüp takdir etmek, Allah yolunda mücadele etmek ve güzel ahlak göstermek olduğunda birden dumura uğrar. Aslında bu halleri, Allah’ın samimi olmayanlara sevmeyi ve sevilmeyi nasip etmediği içindir. Bu, özünde Allah’ın onların samimiyetsizliklerine karşı verdiği ilahi bir karşılıktır. Ama onlar, içine düşmüş oldukları bu derin maddi ve manevi felaketi bir türlü kavrayamazlar.
Bir yandan da kendilerince müminleri ikna etmek için bir dizi mazeret sıralarlar. Bu dünya hayatında müminleri kendilerince aldattıklarını zannedebilirler. Müminler nezaket ve derin akıl sahibi olduklarından, bu kişileri mahcup etmemek için söylediklerine inanmış gibi görünebilir, onların sevgisizliklerini ve tavır bozukluklarını anlamazdan gelebilirler. Ancak ahirette hiçbir mazeret, bu samimiyetsiz kişilere en ufak bir fayda sağlamayacaktır:
Artık o gün, zulmedenlerin mazeretleri kendilerine fayda sağlamaz ve onların hoşnutluk kazanma istekleri de kabul edilmez. (Rum Suresi, 57)
O gün, ne mal fayda verir, ne de evlatlar. Ancak Allah’a selim bir kalp (temiz ve samimi bir gönül) ile gelenler başka. (Şuara Suresi, 88-89)
Allah dünyayı insanların kendilerini tanımaları, ruhlarını terbiye etmeleri, hatalı yönlerini değiştirip düzeltmeleri, her türlü kötülükten temizlenip arınarak sevgiyi öğrenmeleri için yaratmıştır. İnsan bilgisizliğinden, derin düşünmediğinden, öyle alıştığından ya da nefsine uyduğundan Allah’ın istediği sevgiyi anlamamış, sevgi ruhundan uzak kalmış olabilir. Ama bir anlık samimi niyetle bu felaketten kurtulabilir.
Bencilliğe, sevgisizliğe, suniliğe, samimiyetsizliğe, yüzeysel bir hayata kendini mecbur sanmak şeytanın insanlara oyunudur. O ana kadar yaptığı tercihlerin, seçtiği yaşam modelinin, düşünce yapısının ve önemli gördüğü şeylerin kendisini manen nasıl kirlettiğini anlamamış olan kişi, gerçeği gördüğü anla birlikte hemen o an değişebilir. İnsan sadece samimi olmakla yükümlüdür.
Allah’a sığınıp Allah’ın beğendiği gibi olmaya niyet eden kişiye Allah tüm yolları açar. Allah samimiyetle sevgiyi isteyen her kulunu mutlaka o sevgiyi anlayacak, o sevgiden tat alacak ve o sevgiyi sonsuza kadar yaşayacak hale getirir. Mümin Allah’ın kendisinin iyiliğini istediğinden emin olandır. Bu eminlik ve güven duygusuyla samimi sevgiyi yaşamayı isteyen, Allah’ın izniyle, cennet ruhunu, cennet sevgisini ve cennet güzelliğini kazanır. Bu Allah’ın vaadidir ve Allah vaadine sadık olanların en güzelidir.
Ayetlerimize iman edenler sana geldikleri zaman, de ki: ‘Selam olsun size. Rabbiniz, rahmeti kendi üzerine yazdı ki, sizden kim cehalet sonucu bir kötülük işler de sonra ardından tevbe eder ve (kendini) ıslah ederse, şüphesiz O, bağışlayandır, esirgeyendir.’ (Enam Suresi, 54)
Ancak tevbe edenler, ıslah olanlar (durumlarını düzeltenler), Allah’a sarılanlar ve dinlerini gönülden yalnızca Allah’a halis kılanlar başka. İşte onlar mü’minlerle beraberdirler. Allah mü’minlere büyük bir ecir verecektir. (Nisa Suresi, 146)
Güzellik yapanlara daha güzeli ve fazlası vardır. Onların yüzlerini ne bir karartı sarar, ne bir zillet. İşte onlar cennetin halkıdırlar; orada süresiz kalacaklardır. (Yunus Suresi, 26)
Saygılarımızla bilgilerinize sunarız. 21.10.2026
Sevgi dünyanın en büyük, en değerli, en hayati, en güzel nimeti. Allah’ım dünyayı sevginle güzelleştir, sevgisizlikten Sana sığınırız 🙏