MÜVEKKİL ADNAN OKTAR’DAN BASIN DUYURUSU
ADNAN OKTAR:
“PROF. DR. ÜMİT KOCASAKAL, LİDER KARAKTERLİ, VATANSEVER, HAS BİR DELİKANLIDIR; BAŞARILI OLACAĞINA İNANIYORUM”
25 Ekim 2026 tarihinde yapılacak olan İstanbul Barosu Başkanlık seçiminde en güçlü adaylardan biri olarak Sayın Prof. Dr. Ümit Kocasakal’ın gösterilmesiyle birlikte, Mine Kırıkkanat, Celal Eren Çelik ve Serdar Öztürk Sn. Prof. Dr. Kocasakal’ı, müvekkil Adnan Oktar’ın yargılandığı dosyada müdafii olması sebebiyle eleştirmişlerdir.
Mine Kırıkkanat ve Serdar Öztürk’ün Sn. Prof. Kocasakal’a karşı olmalarının sebebi, müvekkilin yargılandığı dosyada müşteki olmaları ve Prof. Kocasakal’ın kuvvetli savunmalarından dolayı duydukları rahatsızlıktır. Mine Kırıkkanat’ın müvekkil Adnan Oktar’a duyduğu ideolojik husumet herkesin malumudur; dolayısıyla müvekkilin suçsuzluğunu savunan herkes Mine Kırıkkanat’ın husumetini kazanmaktadır.

Sn. Celal Eren Çelik ise, muhtemelen dosyanın içeriğini bilmediği için Prof. Kocasakal’ı müvekkil Adnan Oktar’ın müdafiiliğini yaptığı için eleştirmiştir. Ancak Prof. Kocasakal’ın savunmalarını ve dosyadaki hukuksuzlukları gördüğünde fikrinin değişeceğine eminiz. Zira, Türkiye’nin en önde gelen, en itibarlı hukukçuları dosyada ya müdafii olarak bulunmuş, ya da müvekkil lehinde bilimsel mütalaalar sunmuşlardır ve 40 aşkın hukuk profesörü Sn. Prof. Dr. Kocasakal’ın savunmalarını teyit etmiştir.

Bununla birlikte, bir avukatın, yalnızca kendisinden veya belli bir kesimden farklı bir dünya görüşüne sahip olduğu için bir insanı savunmasının eleştirilmesi, hukuk anlayışıyla da meslek etiğiyle de vicdanla da bağdaşmaz. Savunulan kişinin düşüncelerine ideolojik olarak karşı olmak, o kişinin savunulma hakkını ortadan kaldırmadığı gibi, avukatını da bu nedenle hedef göstermeyi haklı kılmaz. Bir avukatın görevi, yalnızca kendisiyle aynı fikirleri paylaşan insanların değil, herkesin hakkını savunmaktır. Adalet, yalnızca kendimiz gibi düşünenler için değil, herkes içindir.
Avukatları üstlendikleri savunma görevleri nedeniyle hedef göstermek ve mesleklerini özgürce icra etmelerini engellemeye yönelik tehditkâr paylaşımlarda bulunmak, yalnızca savunma hakkına değil, aynı zamanda avukatlık mesleğinin bağımsızlığına ve avukatların müvekkillerini hiçbir baskı ve korku altında kalmaksızın özgür iradeleriyle seçme hakkına da açık bir saldırıdır.
Aşağıda Sn. Prof. Dr. Ümit Kocasakal’ın müvekkil Adnan Oktar’ın yargılandığı dosyada yaptığı savunmalardan bazı alıntılara yer verilmektedir.
Prof. Dr. Kocasakal’ı, müvekkili Adnan Oktar’ın savunmasını üstlendiği gerekçesiyle hedef alanlara soruyoruz: Yapılan savunmaların hangisi, hangi somut hukuki gerekçeyle yanlıştır? Bu iddialarınızı destekleyen delilleriniz nelerdir?
Müvekkil Adnan Oktar’ın yargılandığı 2019/313 E. No.lu dosyada müdafii olarak yer alan Prof. Dr. Ümit Kocasakal, gerek duruşmalar sırasındaki sözlü savunmaları gerekse de dosyaya sunduğu savunma dilekçeleri ile dosyadaki hukuksuz uygulama ve hak ihlalleriyle ilgili önemli tespitlerde bulunmuş ve müvekkil ve arkadaşlarının bir suç örgütü olmadığını hukuki delillerle açıklamıştır:
İSTANBUL 30. AĞIR CEZA MAHKEMESİ’NDE GÖRÜLEN (2019/313E) 16.07.2020 TARİHLİ DURUŞMADA PROF. DR. ÜMİT KOCASAKAL’A AİT SEGBİS ÇÖZÜMÜNDEN ALINTILAR:
Prof. Dr. Ümit Kocasakal’ın, dosyada örgüt suçunun olmadığına dair sözlü beyanları:
Şimdi iddianame adı üzerinde iddianame, bir dedikoduname değil hiçbir şekilde olamaz. Bir varsayımname de olamaz, soyut beyanlara dayanamaz, söylentilere dayanamaz.
Nitekim bunu CMK’nın 170. maddesinde açıkça görebiliyoruz.
Soruşturma evresinde diyor toplanan deliller, altını çiziyorum, suçun işlendiği hususunda yeterli şüphe oluşuyorsa savcılık bir iddianame düzenler. Bu da bize gösteriyor ki söylentiler, magazin, dedikodu hukukun işi değil. Benim işim de değil, sizin işiniz de değil Sayın Başkanım.
Değerli Başkanım, ben iddianamede de şöyle bir örgüt var, amaç suçlar bunlar, hiyerarşi bu, devamlılık bu, sen de bunları bilerek buna katılmışsın, şeklinde HİÇBİR BELİRLEME VE DELİL GÖRMEDİM.
Örgütü ortaya koyacaksınız her türlü şüpheden uzak delillerle, YETMİYOR müvekkilin de bunun bir örgüt olduğunu bilerek bu bilinç ve iradeyle oraya katıldığını ortaya koymanız gerekir ki BUNLARI ORTAYA KOYABİLECEK BİR HUSUSU DEĞERLİ BAŞKANIM, BEN GÖRMÜYORUM.
Efendim Yedek Subay olarak yaptın yapmadın, şurada oy kullandın burada oy kullandın, bunlar Anayasal haklar kullanırım kullanmam, adı üstünde Anayasal hak kullanırım kullanmam bunlar nasıl bir örgütsel tavrın ifadesi olabilir.
Bakıyorum müvekkilim hukuk işlerinden sorumlu. Değerli Başkanım siz hiç Corleone ailesinin herhangi bir hakkını almak için yargıya gittiğini gördünüz mü olabilir mi böyle bir şey? Şimdi kabul ederiz etmeyiz ama mahkemeye gidiliyor, şimdi ben hukuk imamı diye bir suç tipine rastlamadım, hiçbir yargıda rastlamadım dolayısıyla Değerli Başkanım sonuca geleyim.
Şimdi örgüt bilinciyle bakın örgüt olduğu yönünde ben iddianamede somut bir şey görmüyorum.
Tapelerde ve dijital materyallerde bunlar böyle çok esrarengizleştiriliyor suç oluşturacak hiçbir şeye rastlanmamış o zaman delilsizlik sıkıntısı baş göstermiş olacak ki tamamen ruhsata bağlı bir silahı niye Giresun’dan aldın, Giresun bu ülkenin bir ili değil mi ? oradan aldım. Askerliğini bedelli Yedek Subay olarak yapması, yani şimdi herkes bedelli yapıyor yani eğer bir hak verilmişse sen niye bu hakkı kullanıyorsun diye kimseye bir şey söylemez ki. Şöyle şöyle oy kullandı, işte koyu bir Beşiktaş taraftarı kendisi, Numa’ya olan sevgisinden tutulmuş kod adı Numan’a dönüşmüş.
Yargıtay kararları hukuki durum ışığında dediğim gibi Başkanım yani toplumda evet bu da bir ihtiyaç bakın bunu da kabul ediyorum magazinde bir ihtiyaç, magazin olabilir, dedikodu olabilir. Ama biz fiille ilgilendiğimiz için fiile baktığımızda, delillere baktığımızda, örgütle ilgili hukuki duruma baktığımızda, bunların hiçbir unsurunu görmüyoruz. Hiçbir sübut saptanmamış, kabule göre unsurları oluşmamış, gerekliliği bulunmayan bir tutukluluğu sona erdirmenizi ben Yüksek Mahkemeden arz ve talep ediyorum ve tekrar teşekkür ediyorum Sayın Başkanım ve Değerli Üyeler.
Prof. Dr. Ümit Kocasakal’ın, cinsel suç işlenmediğine dair sözlü beyanları:
BEN YARGILAMANIN BAŞINDAN BU YANA TEK BİR SOMUT DELİLİN DAHA ORTAYA KONULDUĞUNU GÖRMEDİM.
CMK anlamında hakkında ciddi söylüyorum açılmış bir dava yok. Bu kadar net söylüyorum, basitinden söyleyeyim bir cümleyle mesela cinsel isnatlarda savcılık hiçbir şey söylemiyor. Olduğu gibi müşteki beyanlarına yer vermiş. O ZAMAN İDDİANAMEYİ MÜŞTEKİLER DÜZENLEMİŞ OLUYOR Değerli Başkanım, bu yargısal kararlara da aykırı.
Şimdi bakalım müşteki şüpheli tanık beyanları tamamen soyut, atfı cürümdan öteye geçmeyen şeyler. EĞER ZATEN ATFI CÜRÜM TEK BAŞINA DELİL OLSAYDI, HERKES YANMIŞTI, BİRİNE ATARSINIZ BİR ŞEY SÖYLERSİNİZ OLUR BİTER.
Bir de işin o yönü var, şimdi diyelim sübutu saptadınız bunun rıza dışı olduğu araç fiillerden birine başvurulduğuna ilişkin de şey gerekiyor, KESİN VE SOMUT DELİL GEREKİYOR.
İSTANBUL 30. AĞIR CEZA MAHKEMESİ’NDE GÖRÜLEN (2019/313E) 19.08.2020 TARİHLİ DURUŞMADA PROF. DR. ÜMİT KOCASAKAL’A AİT SEGBİS ÇÖZÜMÜ:
Prof. Dr. Ümit Kocasakal’ın, duruşmalarda yaşanan hak ihlallerine ilişkin sözlü beyanları:
Şimdi Sayın Başkanım yüksek malumunuz ben bir hukukçu olarak hep usulün esastan önce geldiğine inandım. Bir büyük hukukçunun söylediği gibi usul hürriyetin ikiz kardeşi. Keyfiliğin can düşmanı. Şimdi talebimizin konusu Sayın Başkanım ve Değerli Üyeler mahkemenizin Ceza Muhakemesi Kanununun 200. maddesini dayanak göstererek aldığı karar. Şimdi ben bu kararın KANUNA VE HUKUKA AYKIRI OLDUĞUNU ve SAVUNMA HAKKINI ESASLI BİR BİÇİMDE KISITLADIĞINI düşünüyorum.
Şimdi maddenin başlığı şu Sayın Başkanım. Sorgu sırasında sanığın mahkeme salonundan çıkarılabilmesi. Şimdi bir kere şunu söylemek istiyorum. Bir sanığın salondan çıkarılabilmesi için bu madde uyarınca mantıken ÖNCELİKLE SALONDA BULUNMASI LAZIM.
Ben 200. maddenin olayımızda UYGULAMA YERİ OLMADIĞINI düşünüyorum… Bu maddeyi uygulayabilmemiz için duruşmada hazır olacak, müşteki suç ortağı ya da tanık olacak ve duruşma salonundan eğer sanık birtakım hareketleri ile bir baskı oluşturacak bir şey yapar ise salon dışına çıkarılacak, sadece o şey için ama… Nitekim 2. fıkrada da sanık tekrar getirildiğinde diyor şimdi siz sanığı tekrar getirebilmeniz için DIŞARIDA OLMASI LAZIM, YOK.
Sayın Başkanım hani bizim müvekkilimiz bakımından ben bakarım olaya kendisi ile ilgisi olmayan bir sürü müşteki, tanık ne dersek diyelim varken burada bulunamaması savunma hakkını kısıtlıyor. Doğrudan soru sorma imkanını 201 gereği elinden alınıyor ve BU TELAFİ EDİLEMEZ BİR SAVUNMA KISITLAMASI diye düşünmekteyim talebim de şu şekilde Sayın Başkanım elbette ki takdir yüksek heyetinizindir.
PROF. DR. ÜMİT KOCASAKAL’IN, İSTANBUL 30. AĞIR CEZA MAHKEMESİNDE GÖRÜLEN 2019/313 NO.LU DAVA DOSYASINA 01.11.2019 TARİHLİ BEYANINDAN:
Prof. Dr. Ümit Kocasakal’ın, usul kurallarına aykırılıklarla ilgili yazılı beyanları:
Sevgili Başkan, Sayın Heyet şimdiye kadar ben burada samimi söylüyorum hukuk görmedim. Dedikodu, magazin, özel hayat ama hukuk yok. Ben bunun üzerinde konuşmak istiyorum.
Mahkeme, daha başından itibaren Ceza Muhakemesi Kanununu adeta bir yana bırakarak kendine göre bir usul uygulamakta hatta bu usul güne ve haftaya göre değişmektedir.
Mahkemenin usule aykırı uygulamaları sorguyla birlikte başlamıştır. Gerçekten de Mahkeme, tanık yoklaması yapmamakla hem CMK 191/1.maddeye, hem de tanıkların duruşma salonundan çıkarılacağına dair hükme (CMK 191/2) aykırı davrandığı gibi, yine CMK 191/3-c maddesine aykırı olarak sanıklara CMK 147.maddede belirtilen haklarını da hatırlatmaksızın sorguya başlamıştır.
Mahkemenin usulü yanlış uygulaması bununla da kalmamış, sorgunun bölünmezliği ilkesine aykırı olarak, üstelik henüz müştekiler dahi dinlenmezden evvel, sorgunun hemen ardından sorgusu yapılan sanığa iddia makamı ve “müşteki” vekillerinin CMK 201.madde kapsamında doğrudan soru sormalarına izin vermiş, yargılamanın farklı evrelerini birbirine içine dahil etmiştir.
Yargılamada iddia makamı ve müşteki vekilleri doğrudan soru sormakta ziyade adeta sanıkları sorguya çekmekte, verilen yanıtlar üzerine yorum ve değerlendirme yapmakta, zaman zaman Mahkeme de müşteki vekillerinin yanında devreye girmektedir.
Mahkeme sanığın sorgusundan hemen sonra bu sorguyla ilgili ekleyeceği husus olup olmadığı yönünde müdafiye söz vermediği gibi, söz almak isteyen, bu hususta talepte bulunan, kanuna aykırı uygulamaya hukuken itiraz eden müdafiyi, CMK 203.maddedeki yetkisini maddenin amacına, sevk maksadına aykırı ve orantısız olarak salonun dışına çıkarmıştır.
Hukuki durum bu şekilde olduğu halde yukarıda belirtildiği gibi Mahkeme, sorgudan hemen sonra, müdafiye sorgu ile ilgili söz de vermeksizin, daha da önemlisi müdahillikle ilgili bir karar da oluşturmaksızın, esasen yargılamada henüz bir süje haline gelmemiş olan “müşteki” vekillerine sanığa CMK 201.madde uyarınca doğrudan soru sorma hakkı tanımış ve uygulamayı bu şekilde yapmıştır, yapmaktadır.
Müvekkil hakkında tutukluluğunun devamına ilişkin kararın kanuna ve hukuka uygun olduğunu, gerekçelerin “ilgili ve “yeterli” olduğunu söylemek mümkün değildir. Daha da önemlisi zaten müvekkil hakkında bir kişiselleştirme yapılmış, herhangi bir gerekçe gösterilmiş dahi değildir. Ayrıca, kabule göre dahi adli kontrol tedbirinin neden yetersiz kalacağına dair bir belirleme de bulunmamaktadır.
Hal böyleyken bu kurala da uyulmamış, sanıklara fiil dışında ve fiille ilgili olmayan, anayasal hakları ve özel hayatları ile ilintili sorular yöneltilmiş, buna engel olunmamıştır.
Bu şekilde de Mahkeme savunmayı ve müdafii tamamen yok sayarak, usul kurallarını açıkça bir yana bırakarak, kendine göre oluşturduğu bir usul çerçevesinde adeta İDDİA MAKAMI VE MÜŞTEKİ VEKİLLERİYLE BİRLİKTE BİR DURUŞMA YÜRÜTMEKTEDİR.
Yani o kadar çok sayıda usule aykırılık var ki şimdi zamanınızı almayım. Bunları bile ifade edebilmekten şu anda mutluluk duyuyorum. Varın siz düşünün ben hiç böyle bir şey yaşamadım daha evvel. Şimdi ama ha birde şunu söyleyim Sayın Başkanım.
Şimdi bu tutumun yargılamaya hiçbir katacağı şey yok. Bu usulsüzlüklerin de üzerini örtmez. Ama daha kötüsünü söyleyim. Verilecek olan hükmün meşruiyetini tartışmalı hale getirir.
Bir sizden bir tek şey sizden istirham ediyorum. Kendi adıma bir müdafii olarak lütfen sadece Hakim değil Hakemde olun. Lütfen silahların eşitliği prensibinin uygulanmasını gözetin…
… Dinlemiyorsunuz demiyorum gayet güzel dinliyorsunuz. Usulü yanlış uyguluyorsunuz diyorum.
… Bakın üzerimize tankla, topla tüfekle geliniyor. E biz çakı bile kullanamıyoruz.
İddia makamından görüş alıp sanık müdafiilerine söz verilmeksizin tutukluluğun devamına hak ihlali Efendim. Anayasa Mahkemesi’nin 8 tane kararı var.
Siz tutukluluk gibi çok ağır bir yargılama önleminin devamı yönünde karar verecekken niçin Efendim dinlemezsiniz. Çünkü dinlenilmesine amir buna tutuklu incelmesi yargılaması diyor doktrin.
Müvekkil hakkında gerçek anlamda suç yükleme niteliğinde bir iddianame ve dava yok.
Sadece müşteki beyanlarına dayalı olarak düzenlenen iddianame suç yükleme niteliğinde diyor. Ben baktım usul bu. Müvekkil ile ilgili hiçbir anlatıma girmeden tak müşteki ifadeleri tık tık tık tık hukuki niteleme. Gerçek anlamda bir dava yok
Nitekim iddianamede:
- tamamen yasal ruhsata bağlı olduğu halde müvekkilin silahının bulunmasını, silah ruhsatını Giresundan almasını, örgütsel saiklerle silahlanma olarak değerlendirmiş, aynı şekilde
- askerliğini bedelli-yedek subay olarak yapmasını
- anayasal bir hak ve görev olan oy kullanma davranışını da bu kapsamda değerlendirmiş,
- Koyu bir Beşiktaş taraftarı olan müvekkilin dönemin ünlü oyuncusu Pascal Nouma’ya olan sempatisi sebebiyle kendisine “Nouma” (okunuşu Numa) olarak hitabedilmesi, bir “kod adı” olarak “Numan” a dönüştürülmüştür(!)
Hiç bir şekilde yer, zaman, mekan belirtmeyen, delille desteklenmeyen, şikayetlerin intikal biçimi ve zamanı dikkate alındığında hayatın olağan akışına uygun olmayan bu ifadelerin tamamen soyut, yönlendirilmiş ve atf-ı cürümden öte geçmeyen niteliği bir yana, suçun unsuru olan araç fiiller (cebir şiddet, tehdit vb) hususunda da bir belirleme yoktur.
Dile getirilen “dini telkinler ve zorlamalar” bu kapsamda olmayıp, esasen bir araç fiilin bulunmadığının ikrarıdır.
GÖRÜLDÜĞÜ GİBİ MÜVEKKİLE ISNADEDİLEN SUÇLAMALAR, TAMAMEN VE SADECE MÜŞTEKİLERiN, ŞÜPHELİLERiN, TANIKLARIN ATF-I CÜRÜMDEN ÖTE GEÇMEYEN SOYUT İDDİA VE BEYANLARINA, BUNLARDAN HAREKETLE ZORLAMA YORUM VE VARSAYIMLARA DAYANDIRILMAKTADIR. BİR BAŞKA İFADEYLE MÜVEKKİL HAKKINDAKİ İDDİALAR TAMAMEN SOYUT, VARSAYIMSAL VE DELİLSİZDİR.
CMK 170 ve 225.maddelerdeki düzenlemeler ve Yargıtay’ın aktarılan uygulaması karşısında, İddianame taşıması gereken nitelikleri içermemektedir. Gerçekten de iddianamede müvekkile isinadedilen suçlar belirgin, açık ve net bir biçimde açıklanmadığı gibi, somut delillerle irtibatlandırılmamıştır.
Daha da önemlisi, özellikle müvekkile isnad edilen cinsel saldırı fiilleri iddia makamı tarafından anlatılmadığı gibi, sadece müşteki ve tanık beyanlarına dayandırılmış olmakla bu açıdan iddianameyi adeta bu kişiler tanzim etmiş olmaktadır. Bu durumda ortada, Yargıtay’ın ifadesiyle suç yükleme şeklinde hukuken bir’ iddianame sayılamaz ve açılmış bir davadan söz edilemez.
İSTANBUL 30. AĞIR CEZA MAHKEMESİ’NDE, 24.12.2020 TARİHİNDE PROF. DR. ÜMİT KOCASAKAL’IN, ESASA DAİR SAVUNMASININ SEGBİS ÇÖZÜMÜ:
Şimdi bu çerçevede meseleyi artık sona doğru gelelim başkanım. Şimdi iddianameyi daha önce ben huzurda ortaya koymuştum. Yani orada onları tekrara gerek yok ama zaten esas hakkında mütalaa iddianamenin bir adım ötesine geçemediği gibi daha da geriye gitmiş. Bakın niye, çünkü bizim müvekkilimiz hakkındaki iddianame üç sayfa idi zaten, hatta ben çıkarmıştım sayfa sayılarını filan çıkardığınızda hukuki değerlendirme 3 sayfa, peki ne vardı bunda efendim bu kendisinin ben işte askerliğini bedelli olarak yedek subay olarak yapması, o zaman hepimiz suç işledik de askeri savcı olarak yaptım. 33 kişinin katledildiği olaya da ben baktım. Belalar gelir bulur bizi. Bu 33 askerin şehit edildiği yere bizzat gidip kurşun deliklerini saydım. Ben de yedek subay olarak yaptım.
Başka oy verme davranışı, istediğinize oy verirsiniz, vermezsiniz birisi bana rica ediyorum senden falanca partiye oy ver, peki seni mi kıracağım deyip versem suç mu olacak.
Veya sahte evlilik, birlikte yaşama, onların sorunu ben tutup da niye siz beraber yaşamıyorsunuz diyecek halim yok.
Bunların dışında inanın bana hiçbir şey yok.
He var, hukuk imamı olmak. Şimdi ya benim aklım şunu almıyor bir örgüt düşünüyorum bir takım şeyleri hukuken takip ediyor. Hakikaten ben anlayamıyorum yani daha önce de söylemiş baba filminde düşünüyorum Corleono ailesinin bir hukuk takip merkezi var, dava açıyor, icra takibi açıyor şunu yapıyor bunu yapıyor. Bence şu bir suç mudur belki şey olarak hukukçu …ama marka patent vekili hukuktan anlıyor. Kendince böyle bir meşgale olarak da yapıyor iyi güzel ama şimdi bu suç mu?
Ben bakıyorum değerli başkanım istinatlara, esas hakkında mütalaada örgütün hukuk yapılanmasının başında yer almak. Şimdi tipiklik değil mi, nereye uyacak bu? Kendisine fiilen bağlı avukatlarla birlikte kurgu davaların planlayıcısı olmak. Dava açmak suç değil elbette hepsinin bir sınırı var ama siz işlemediğini bildiğiniz halde bir suç istinat ederseniz elbette ki iftiradan gel bakalım derler, denmeli de zaten ama örgüt avukatlarınca beğenmedim o sözü ama izlenecek yol ve yöntemleri her hafta yapılan toplantılarla belirlenmesi, yani hangi avukatın görev alacağının belirlenmesi, sürekli istişare halinde olması bir kısım kişilerle konuşulması, başkanım bunların hiçbirinde suç oluşturan bir husus yok.
Mesela diyor ki örgütsel faaliyetler kapsamında bir kısım kişilerle konuşmalar gerçekleştirmiş. Söyleyin bize ne demiş mesela akşam gidelim bir yeri basalım mı demiş veya şu şeylere cinsel saldırıda mı bulunalım, yani açmıyor ki esas hakkında mütalaa bunu bize.
Gelen şey Giresun Valiliği’nden silahını ruhsatlandırdığı, ya hukuka uygun bir davranışı onaylamanız gerekirken kınıyorsunuz. Şey mi olmalıydı ruhsatsız mı kullanmalıydı bu silahı?
Sonuç olarak şuraya gelmiş oluyorum değerli başkanım ve değerli üyeler şimdi bütün bu hukuki durumu yani bakın biz söylesek neyse ama bölge adliye mahkemesi bunu söylüyor, doktrin bunu söylüyor, koskoca Yargıtay’ın farklı daireleri bunları ortaya koymuş. Şimdi bütün bunlar bir araya getirildiğinde bir örgütten bahsetmek ne kadar doğru?
Dolayısıyla amaç suçların gösterildiğini görmüyorum ben amaç suçların.
Kanunun anladığı anlamda bir hiyerarşi var mı bunu da çok görmüyorum.
Diğer devamlılık görmüyorum.
ŞU DEĞERLİ BAŞKANIM, SUÇUN KONUSUNU GÖRMÜYORUM BUNUNLA İLGİLİ SOMUT DELİL GÖREMİYORUM, UNSURLARINI GÖRMÜYORUM, HİYERARŞİK YAPIDAN TUTUN DA DEVAMLILIK, AMAÇ SUÇLAR VESAİRE. KABULE GÖRE MÜVEKKİLİN YÖNETİCİ OLDUĞUNA DAİR HERHANGİ BİR ŞEY GÖRMÜYORUM.
Kendisine tamamıyla suç oluşturmayan fiiller sanki böyle suçmuş gibi yani o kötü oluyor işte, efendim toplantılar yaptığı, davaları tespit ettiği bunun neresi suç? Ve hukuk imamı olmak da bir suç değil.
Bunu da görmüyorum.
Dolayısıyla ben sonuç olarak durum şuraya gelmiş oluyorum yani bütün bunlar dikkate alındığında sonucu bu örgütün hiçbir unsurunun bulunmadığını
- bu çerçevede zaten cinsel suçları amaç suç olarak kabulünün bence hukuken ve mantıken mümkün olmadığını,
- soyut ve farazi kabul dışında amaç suçlar için süreklilik arz edecek şekilde bir birleşmenin hiyerarşik bir yapının somut delillerle ortaya konulamadığını
- kabule göre örgütün silahlı sayılmasının şartlarının mevcut olmadığını
- gerek BAM gerek Yargıtay kararlarının da arandığı şekilde müvekkilin her türlü kabule göre bir örgütün varlığı bilinci ile hareket ettiğinin ispatlanamadığını hatta tartışılmadığını
- yine kabule göre dahi geniş bir iş bölümü yapabildiği, örgüt üyeleri üzerinde, kabule göre diyorum ama, sevk ve idarede bulunabildiği, organizasyon yapıldığı, icraya geçirip engelleyebildiği, inisiyatif ve karar verme gücüne sahip olduğu yönünde hiçbir husus bulunmamakla her durumda hem yönetici olarak kabul edilemeyeceği
PROF. DR. ÜMİT KOCASAKAL’IN İSTANBUL 30. AĞIR CEZA MAHKEMESİ BAŞKANLIĞI’NA SUNDUĞU ESAS HAKKINDA SAVUNMA
Bu hükümler karşısında; dedikodu, magazin, toplumca kabul edilmeyip kınansa bile yaşam biçimi ve tercihleri suç ve yargılamanın konusunu oluşturamaz. Her kınanan, kabullenilmeyen tercih ve davranış (şok edici ve rahatsız edici olsa bile) mutlaka suç oluşturacak değildir. Her fiil, ancak unsurları ışığında bir suç oluşturmaktaysa yargılamanın konusunu oluşturabilir.
a) Görüldüğü üzere müvekkil ile ilgili olarak “delil” olarak sunulan, esasen öyle gösterilmek istenen üç kategori husus vardır: müşteki/şüpheli/tanık beyanları, tapeler ve Dijital materyel inceleme raporları.
– Bunlardan müşteki/şüpheli/tanık beyanları, tamamen yönlendirilmiş, soyut atf-ı cürümden öteye geçmeyen, hiç bir somut delille desteklenmeyen beyanlardan ibarettir.
Tapelerde ve dijital materyellerde ise müvekkil aleyhine, müsnet suçları işlediğine gösterir hiç bir belirleme, bilgi, bulgu bulunmamaktadır.
c) Bunların delil değeri bulunmadığı için, “delilsizlik” sıkıntısını giderebilmek adına savcılık makamı, suç oluşturmayan, özel hayat ve anayasal hak ve özgürlüklerin kullanılması kapsamındaki fiilleri delil olarak göstermekten çekinmemiştir.
GÖRÜLDÜĞÜ GiBİ MÜVEKKİLE İSNADEDİLEN SUÇLAMALAR, TAMAMEN VE SADECE MÜŞTEKİLERİN, ŞÜPHELİLERİN, TANIKLARIN ATF-I CÜRÜMDEN ÖTE GEÇMEYEN SOYUT İDDİA VE BEYANLARINA, BUNLARDAN HAREKETLE ZORLAMA YORUM VE VARSAYIMLARA DAYANDIRILMAKTADIR. BİR BAŞKA İFADEYLE MÜVEKKİL HAKKINDAKİ İDDİALAR TAMAMEN SOYUT, VARSAYIMSAL VE DELİLSİZDİR.
Bilindiği üzere İddianame, bir “dedikoduname” veya “varsayımname” olmayıp, hukuki bir belgedir. Bu açıdan İddianamenin dayanması gereken hususlar “söylenti”, “dedikodu”, “faraziye”, “ihtimal” gibi soyut kabuller olmayıp, somut deliller ve bunlara dayalı makul/hukuki şüphedir.
Gerçekten de İddianamede müvekkile istinad edilen suçlar belirgin, açık ve net bir biçimde açıklanmadığı gibi, somut delillerle irtibatlandırılmamıştır. Daha da önemlisi, özellikle müvekkile isnadedilen cinsel saldırı fiilleri iddia makamı tarafından anlatılmadığı gibi, sadece müşteki ve tanık beyanlarına dayandırılmış olmakla bu açıdan iddianameyi adeta bu kişiler tanzim etmiş olmaktadır. Bu durumda ortada, Yargıtay’ın ifadesiyle suç yükleme şeklinde hukuken bir iddianame sayılamaz ve açılmış bir davadan söz edilemez
…şeklindeki isnatlar dahi ortada bir örgüt ve örgüt yöneticiliği olmadığının açık bir delilidir. Gerçekten hukuk yapılanması içinde veya başında yer almanın, bir takım davalar açmak ve bunları planlamanın, bu şekildeki anayasal ve yasal hak ve faaliyetlerin ne şekilde ve nasıl suç olduğu yahut örgüt faaliyeti sayıldığı tarafımızdan anlaşılamamaktadır.
Böylesine ağır fiillere karşı adı geçenlerin yaklaşık 4-8 yıl herhangi bir ihbar ve şikayette bulunmamaları, üstelik vaki yakınmaların da kendiliğinden olmaması, hukuka aykırı olarak yönlendirilmiş şekilde tamamen fotoğraf üzerinden teşhisle gerçekleşmesi, iddia ve ithamların soyut olması, çoğunda yer ve mekanın belirtilmemesi ve bu “eksikliklerin” bir kısmının sonradan “giderilmesi”, daha da önemlisi bu suçlarda unsur olan araç fiillerin belirtilmemesi ve kuşkudan uzak bir biçimde delillendirilememesi, bu kapsamdaki Yargıtay Kararlan dikkate alındığında bir mahkumiyeti hukuken ve vicdanen imkansız kılmaktadır.
Nitekim herhangi bir cebir, şiddet, tehdit, hile gibi açık bir araç fiil ortaya konulamadığından olsa gerek tüm bu iddia ve isnatlar bakımından basmakalıp “Dini duyguları istismar edilerek iradesi fesada uğratılan ve hile kullanmak suretiyle elde edilen ancak itibar edilemeyecek bozulmuş rızasına istinaden” şeklinde bir ifade kullanılmaktadır. Bu belirlemede esasen rızanın varlığı kabul edilmektedir (… elde edilen ancak itibar edilemeyecek bozulmuş rızalarına istinaden). Öte yandan yine bu belirleme ile tüm bu iddialar bakımından cebir, şiddet veya tehdit şeklinde bir araç fiilin bulunmadığı da kabul ve ikrar olunmaktadır. Tüm bu kabul ve ikrarların sebebi delil bulunmamasıdır. Bu nedenledir ki “dini duyguların istismar edilerek iradenin fesada uğratılması” şeklinde hukuken bir anlam ifade etmeyecek ve araç fiil olarak kabul edilemeyecek bir ifade kullanılmaktadır.
Oysa yukarıda aktarılan hukuki durum dikkate alındığında
Örgütün hiçbir unsurunun bulunmadığı,
Bu çerçevede zaten cinsel suçların amaç suç olarak kabulünün hukuken ve mantıken mümkün olmadığı,
Soyut ve farazi kabul dışında amaç suçlar için süreklilik arzedecek şekilde bir birleşmenin, hiyerarşik bir yapının somut delillerle ortaya konulamadığı,
Kabule göre örgütün silahlı sayılmasının hiçbir şartının mevcut olmadığı,
Yukarıda TCK 220.madde ile ilgili olarak aktarılan doktriner görüşler ve çoğu yeni tarihli Yargıtay kararları dikkate alındığında, bir örgütten ve dolayısıyla örgüt yöneticiliğinden söz edilebilmesi hukuken mümkün değildir.
Gerçekten bir camia veya grup olarak anılan bu yapıda, TCK 220.madde anlamında bir hiyerarşi, emir komuta söz konusu olmadığı gibi, belli suçları bir devamlılık içinde işlemek gibi bir amaç da söz konusu değildir.
Nitekim yukarıda Yargıtay’ın da ifade ettiği gibi; görüşleri sebebiyle ADNAN OKTAR’A DUYULAN SAYGI VEYA BAĞLILIK YAPIYI ÖRGÜT, ONU ÖRGÜT LİDERİ KILMAYACAĞI GİBİ, BİR EMİR KOMUTA VEYA HİYERARŞİK YAPIYI GÖSTERMEZ. Yargıtayın da belirttiği üzere suç örgütü basit bir yapılanma değildir.
Yine Yargıtay·ın aktarılan kararlarında altını çizdiği üzere, Örgüt şemaları sadece iletişim tespit bilgileri, kimi ne kadar süre ve sıklıkla aradığı da yapılanmadaki hiyerarşik olguyu göstermediği gibi, suç örgütünün kurucusu, örgüt yöneticisi ve örgütün üyeleri net, tartışmasız belirlenip, yapılanmanın içinde ne şekilde yer aldığı, irade birliği edilen amaç suçlar soyut değil somut şekilde saptanmalıdır. Oysa dosyada bu yönde soyut kabul ve varsayımlar ile atf-ı cürümden öte somut tek bir delil bulunmamaktadır. Hal böyle olduğu halde adeta farazi bir örgüt yaratılmak istenilmektedir.
Dosyada, TCK 220.madde anlamında, Yargıtay kararlarında aranan nitelikleri taşıyan unsurların hiç birisi açık, net, kesin, inandırıcı bir delille ortaya konulabilmiş değildir. İddia ve isnatlar tamamen yönlendirilmiş müşteki ve tanık iddialarına, soyut kabul ve varsayımlara dayandırılmaktadır.
Yukarıdaki istikrarlı Yargıtay Kararları dikkate alındığında, olayda bir örgütün varlığından söz edebilmek mümkün değildir. Çünkü sadece ifade ve kanaat özgürlüğü, maddi ve manevi varlığını geliştirme hürriyet kapsamında oluşan bu camiada devamlılık içinde suç işleme iradesi, madde anlamında hiyerarşik bir yapı ve örgüt bilinci kesinlikle söz konusu değildir.
Aynı şekilde toplumun bir kesiminin veya bazı kişilerin camiayı “yadırgaması”, “onaylamaması”, “eleştirmesi” gibi hoşnutsuzluklar …da bir camia veya topluluğu suç örgütü kılmaz. Yaşam tarzı ve tercihleri ceza hukukunun konusunu oluşturmaz.
Olayımızda, gerek öğreti gerekse Yargıtay uygulaması bakımından TCK 220.madde anlamında bir suç örgütten söz edilemeyeceği cihetle, müvekkil açısından da örgüt yöneticiliğinden söz edebilmek mümkün olmamaktadır.
Sonuç olarak olayda bir örgütün varlığını ve müvekkilin de örgüte katılma ve yönetici olma bilinç ve iradesiyle hareket ettiğine dair varsayım ve kuşkudan uzak, somut, açık, inandırıcı hiçbir delil bulunmamaktadır.
Görüldüğü üzere müvekkile yöneltilen cinsel saldırı ve istismar iddiaları tamamen hayal ürünü, gerçek dışıdır, emniyetin yönlendirmesi ile zoraki olarak dosyaya konulmuştur. Gerçekten bir kere bu husustaki beyanların yapılış biçimi ve zamanı dahi, iddiaların ne denli temelsiz olduğunu ortaya koymaya yeterlidir.
Bu denli vahim iddiaların, neredeyse zamanaşımının dolmasına yakın (ki bazılarında dolmuştur), aradan makulün çok ötesinde uzunca bir zaman sonra yapılmış olması, bir başka ifadeyle sıcağı sıcağına makul bir zaman dilimi içerisinde ihbar ve şikayetlerin bulunmaması, bunun yanı sıra bu ihbar ve şikayetlerin kendiliğinden değil, bir soruşturma kapsamında yapılması dahi gerçek dışılığı ortaya koymaktadır.
Kaldı ki neredeyse tüm sanıklarda olduğu gibi müvekkil bakımından da iddia ve isnatlar, hukuki bir temelden yoksun “teşhis tutanakları” na dayanmaktadır. Bunların amaca uygun olarak emniyetçe hazırlanıp müştekilerin yönlendirildiği açıktır.
Bu şartlarda, Yargıtay 14.Ceza Dairesinin aktarılan kararları dikkate alındığında müvekkilin bu suçlar sebebiyle mahkumiyetine gidilebilmesi hukuken, mantıken, ahlaken ve vicdanen mümkün değildir.
Gerçekten de aktarılan hukuki durum ve yargısal kararlar karşısında müvekkilin tutukluluğunun devam ettirilmesi kanunen ve hukuken mümkün olmayıp ağır hak ihlali niteliğindedir.
Prof. Dr. Ümit Kocasakal müvekkil Adnan Oktar’ın yargılandığı dosya için sunduğu 10.10.2018 tarihli mütalaasında özetle şu hususları vurgulamıştır:
Prof. Dr. Ümit Kocasakal’ın, dosyada uygulanan avukat görüş kısıtlılığı tedbirinin hukuka aykırılığı yönündeki mütalaası:
Kanaatimizce 5275 sayılı Kanunun 59/5 maddesinin 11.fıkradaki atıf sebebiyle tutuklulara da uygulanabilmesi ve bu şekilde genişletilmesi Anayasanın 2 ve 36.maddelerine aykırı olmakla birlikte, savunma hakkının özünü zedelemesi, demokratik bir toplumda gerekli ve ölçülü olmaktan uzak bulunması sebebiyle Anayasanın 13. maddesine de aykırılık oluşturmakta ve aynı şekilde bu düzenleme ve buna bağlı uygulama biçimi, AİHS NİN 6. MADDESİNE VE BU KONUDAKİ AİHM İÇTİHATLARINA da aykırılık oluşturmaktadır.
Şüphelinin hem suçsuzluk karinesi hakkının gözetilmesi hem de silahların eşitliği ilkesi prensibi de dikkate alındığında, şüphelinin savunmasını hazırlamak bakımından müdafinin hukuki yardımına daha fazla ihtiyaç duyduğu da bir gerçektir. Hal böyleyken gerçekte hükümlüler için geçerli olan, olması gereken 59/5.maddedeki kısıtlamaların bu farklılık yok sayılarak tutuklular için de aynen geçerli kılınması, DEMOKRATİK BİR TOPLUMDA AÇIKLANAMAZ BİR DURUM OLDUĞU GİBİ, AVUKATLIK MESLEĞİNİN YAPISINA VE ÖZÜNE DE AYKIRIDIR. Bu kısıtlamalara bağlı olarak şüphelinin müdafinin yardımından yararlanması fiilen neredeyse imkansız hale gelmekte, en azından çok güç olmaktadır.
Anayasaya göre tüm mahkemelerin her türlü kararlarının gerekçeli olarak yazılması gerektiği ve bu kararlarda gerekçenin özellikle Yargıtay denetimine elverişli ve tarafları da tatmin edecek bir içerik taşıması gerekliliği olmasına rağmen, söz konusu Sulh Ceza Hakimliğinin kararlarında, Anayasa ve CMK anlamında YETERLİ BİR GEREKÇENİN ORTAYA KONULAMADIĞI gözükmektedir.
Yukarıda açıklandığı üzere her durumda 59/5.maddenin uygulanabilmesi için suçun sayılan suçlar arasında yer alması yeterli olmayıp ayrıca avukat (müdafi) ile yapılan görüşmelerin -toplumun ve ceza infaz kurumunun güvenliğinin tehlikeye düşürüldüğüne, -terör örgütü veya diğer suç örgütlerinin yönlendirildiğine, -bu örgütlere emir ve talimat verildiğine -veya yorumları ile gizli, açık ya da şifreli mesajlar iletildiğine ilişkin bilgi, bulgu veya belge elde edilmesi şarttır. Oysa bu hususta talep yazılarında somut bir bilgi, bulgu veya bilgi yer almadığı gibi kararda da bu hususun tartışıldığına ve saptandığına dair de bir belirleme yer almamaktadır.
Tatmin edici bir gerekçeye dayanmayan ilgili kararla birlikte bu uygulamanın Anayasa Mahkemesinin aktarılan kararında belirtildiği şekilde “savunma hakkına telafisi mümkün olmayacak şekilde zarar vermesi” KAÇINILMAZ GÖZÜKMEKTEDİR. Gerçekten müvekkilinizin avukatlarıyla izlenmeden görüşememesi, bu görüşmelerin kayıt altına alınması, belgelere elkonulabilmesi ve görüşmelerin gün ve saat olarak kısıtlanması ile birlikte AİHM’nin belirttiği ve ihlal saydığı gibi avukatın hukuki yardımı büyük ölçüde anlamını da yitirecek, savunma hakkının özüne demokratik bir toplumda gerekli ve ölçülü olmayacak şekilde dokunulmuş olacaktır.
Sonuç olarak;
Yukarıda bir kısmına yer verdiğimiz Sayın Prof. Dr. Ümit Kocasakal’ın müvekkil Adnan Oktar’ın yargılandığı dosyada yaptığı savunmalar, 40’a yakın Türkiye’nin en etkili hukuk profesörleri tarafından da teyit edilmiştir.
Sn. Prof. Dr. Kocasakal’ı müvekkil Adnan Oktar’ın hukuki savunmasını yapmakla suçlayanlar, bu savunmaların her bir cümlesinin dahi hukuka, kanunlara ve vicdana uygun olduğunu göreceklerdir.
Kamuoyunun bilgilerine bilvekale sunarız. 21.10.2026