RİSALE HABER YAZARI HÜSEYİN YILMAZ ve EĞİTİMCİ YAZAR SAİD ÇAMLICA, MÜVEKKİL ADNAN OKTAR’I ÖVEN NUR AĞABEYLERİNİN AKLINI ve İRFANINI ANLAMAMIŞLARDIR
Geçtiğimiz günlerde Aydınlık Haber Sitesi’nde, Nur Cemaatini ve Talebelerini provoke etmeyi amaçladığı aşikar olan “Adnan Oktar’ı öven Nurcular: ‘Kitapları elmas hükmünde, imanın kuvvetlenmesine vesile oldu” başlıklı bir haber yayınlanmıştır. Bediüzzaman Said Nursi Hazretlerinin mutlak vekilleri olarak kabul edilen Mustafa Sungur Ağabey, Mehmet Fırıncı Ağabey ve Said Özdemir Ağabeylerin, müvekkil Adnan Oktar hakkındaki SEVGİ, MUHABBET, HÜSNÜZAN ve ÖVGÜ DOLU AÇIKLAMALARININ ALINTILANDIĞI bu haberde yer alan açıklamaların hepsi doğrudur. Bu haberde yer almayan daha birçok açıklamaları da bulunmaktadır.
Ancak anlaşılan o ki Aydınlık gazetesinin bu haberiyle, müvekkil Adnan Oktar’a atılan bilindik iftiralar üzerinden –kendince “siz böyle birisini nasıl översiniz” demeye getirerek– Nur Cemaati ve Nur Talebeleri provoke edilmeye çalışmıştır.
Değerli Nur Cemaati mensuplarının büyük çoğunluğu, bunun Müslümanların arasını açmak, hayırlı olan hizmetlerin ve eserlerin etkisini kırmak amaçlı provokatif bir haber olduğunu hemen görüp fark etmişlerdir. Ancak Risale Haber sitesinin yazarlarından Sayın Hüseyin Yılmaz, bu provokasyona aldanarak müvekkil ve arkadaşları hakkındaki delilsiz, dayanaksız bilindik iftiraları tekrarlayan bir köşe yazısı kaleme almıştır.
Öte yandan eğitimci yazar Said Çamlıca da aynı haberi konu edinerek müvekkil Adnan Oktar ve ilmi mücadelesi hakkında birtakım tespitlerde bulunmuştur. Tespitlerinin bir kısmı doğru olmakla birlikte, müvekkil Adnan Oktar’ın dünya çapındaki etkisinden duyduğu rahatsızlık da yorumlarında görülmektedir.
MÜVEKKİL ADNAN OKTAR’IN KONUYLA İLGİLİ DÜŞÜNCELERİ ŞU ŞEKİLDEDİR:
Öncelikle ifade etmek gerekir ki, Bediüzzaman Hazretleri’ni üstadı olarak kabul etmiş olan müvekkil Adnan Oktar tüm Nur cemaatlerine ve talebelerine her zaman sevgi, saygı, hürmet ve şefkatle yaklaşmıştır. Risale Haber sitesinin yönetici ve çalışanlarına da Bediüzzaman’a gösterdikleri sadakat ve vefa nedeniyle saygı duymaktadır. Ancak Sayın Hüseyin Yılmaz’ın kullanmış olduğu üslubun hiç yakışık almadığı da açıktır.
Sayın Yılmaz konuyu “dehşetli bir ahlaksızlık olarak” nitelediği “cerbeze”ye (gerçeği saptırarak insanları yanıltmak, yanlış olanı kelime oyunlarıyla doğru gibi göstermeye çalışmak) benzetmiştir. Benzer şekilde Said Çamlıca da sosyal medya hesabında ve youtube yayınında, müvekkil Adnan Oktar’a yönelik övgüleri kendince eleştirirken Mehdiyet inancı hakkında bir takım yanlış yorumlarda bulunmuştur.
Said Çamlıca ve Hüseyin Yılmaz samimi ve dürüst bir değerlendirme yaptıklarında “gerçek cerbezenin” ne olduğunu kolaylıkla göreceklerdir. Çünkü samimiyetle baktıklarında;
- Bediüzzaman Hazretleri’nin gösterdiği yolu izleyerek, yine onun ifadesiyle “maddiyyun ve tabiiyyun taununu” yani dinsizliğin dayanak noktası olan Darwinizm ve materyalizmi fikren yerle bir edenin,
- İman hakikatlerini akılcı, bilimsel, etkileyici bir üslup ve tarzla anlatarak insanların imanına vesile olanın,
- Ahir zamanda deccaliyetin en büyük fitnelerini akılla, bilimle, sanatla ve sevgiyle tam anlamıyla etkisiz hale getirenin,
- İttihadı İslam ülküsünü var gücüyle ayakta tutup, gençlerin bu konuda bilinçlenmesini sağlayanın,
- Neredeyse tüm İslam aleminin yeise kapıldığı bir dönemde tıpkı Bediüzzaman gibi Mehdiyeti müjdeleyerek ve gerçekleşen alametleri tek tek belgeleriyle anlatarak Müslümanların yeniden ümitvar olmasına VESİLE OLAN KİŞİNİN ADNAN OKTAR OLDUĞUNU görmemeleri mümkün değildir.
Bazı Nur talebeleri, İslam ahlakının dünyaya hakim olması için çaba göstermeyi, Allah’ın varlığını ve birliğini tebliğ etmeyi ve bu güzel amaçlar uğrunda tüm ömrünü vakfetmeyi unutup hayatın sıradan, basit, günlük meşgaleleriyle vakit geçirirken; müvekkil Adnan Oktar’ın suikast girişimlerine, cezaevlerine, akıl hastanelerine rağmen şevkle devam eden, tarihe altın harflerle yazılan 50 yıllık ilmi mücadelesini iftira ve karalamalarla örtbas etmeye çalışmak, asıl tam anlamıyla Hüseyin Yılmaz’ın eleştirdiği “cerbeze”nin karşılığıdır. Samimiyetten uzak, “dehşet bir ahlaksızlığın” ne olduğunu halkımız sırf bu kıyaslamayı yaparak dahi gayet net anlamıştır.
1. BEDİÜZZAMAN HAZRETLERİ DE GAYRİ MEŞRU İLİŞKİLER YAŞADIĞI, EVİNDE İÇKİLİ EĞLENCELER DÜZENLENDİĞİ GİBİ ÇİRKİN İFTİRALARA MARUZ KALMIŞTIR
Tarih boyunca birçok Müslüman, tıpkı Hz. Yusuf Peygamber gibi cinsel içerikli iftiralara maruz kalmıştır. Hatta bizzat Bediüzzaman Said Nursi Hazretleri hakkında da, GÜYA KADINLARLA GİZLİ ve GAYRİ MEŞRU İLİŞKİLER YAŞADIĞI, haşa KADIN DÜŞKÜNÜ OLDUĞU, hatta EVİNDE İÇKİLİ EĞLENCELER DÜZENLENDİĞİ İFTİRALARI ATILMIŞTIR.Çünkü cinsel içerikli iftiralar tarihin her döneminde, Müslümanları kendilerince itibarsızlaştırmak amacıyla inkar edenlerin, derin devlet tetikçilerinin sıklıkla başvurdukları kullanışlı bir iftira metodu olmuştur.
Ayrıca iftiralar bununla da sınırlı kalmamış; Bediüzzaman Hazretleri ve talebeleri, TIPKI MÜVEKKİL ve ARKADAŞLARINA YAPILDIĞI GİBİ
- Gizli cemiyet (örgüt) kurma iftirası,
- Dini istismar ve siyasete alet etme iftirası,
- Ajanlık (casusluk) iftirası,
- Mehdilik iddiası,
- Delilik iftirası,
gibi iftiralara da maruz kalmışlardır.
Örneğin, Tarihçe-i Hayat’ta Bediüzzaman Said Nursi’nin talebelerinin kendisine rakı alıp götürdüğü iftirası atıldığı şöyle anlatılır:
Görüldüğü üzere, karalama maksadıyla sahte bir belge yani yalan delil oluşturulmaya çalışılarak Bediüzzaman gibi son derece dindar, mübarek bir insan içkiyle ilişkilendirilmeye çalışılmıştır. Bu, onu halkın gözünde küçültme ve dindar çevrelerde itibarını sarsma amacı taşımaktadır.
Emirdağ Lahikası’nda anlatılan bir diğer olayda ise Bediüzzaman Hazretlerine cinsellik içerikli çirkin iftiralar atılmıştır. Sabahlara kadar evine güya “fahişelerin girip çıktığı” şeklinde akıl dışı suçlamalar yapılmıştır.
Bediüzzaman Hazretleri hakkındaki ithamlardan biri de tıpkı müvekkil Adnan Oktar’a yapıldığı gibi güya dini istismar ettiği iftirasıydı. Bu karalama dönemin gazete manşetlerine şöyle yansımıştı:
Bediüzzaman Hazretleri ve Nur talebeleri hakkındaki delilsiz, dayanaksız ve şahitsiz bu itham ve iftiralar sık sık manşetlere taşınıyor, bugün müvekkil Adnan Oktar ve arkadaşları hakkında olduğu gibi akıl almaz yalanlarla İslam için yaptıkları hizmetin etkisi kırılmaya çalışılıyordu. O zaman da aynı bugünkü gibi bu iftiralara kanıp aldanan çok sayıda aklı ve ahlakı zayıf, vicdanı kapalı kimseler oluyordu.
Devrin gazeteleri Bediüzzaman Hazretleri için “dini istismar ediyor” manşetleri attığında, “evine fahişeler girip çıkıyor” diye ahlaksızca karalamalar yaptıklarında, aleyhinde sahte belgeler yalan beyanlarla “içki içiyor” iftiraları yayıldığında salih olan tüm Müslümanlar Kuran’a uyarak “bu apaçık bir iftira” demişlerdir.
Kovulmuş Şeytan’dan Allah’a sığınırız
Onu işittiğiniz zaman, erkek mü’minler ile kadın mü’minlerin kendi nefisleri adına hayırlı bir zanda bulunup: “Bu, açıkça uydurulmuş iftira bir sözdür” demeleri gerekmez miydi? (Nur Suresi, 12)
Ona karşı dört şahitle gelmeleri gerekmez miydi? Şahitleri getirmediklerine göre, artık onlar Allah Katında yalancıların ta kendileridir.” (Nur Suresi, 13)
Eğer Allah’ın dünyada ve ahirette sizin üzerinizde fazlı ve rahmeti olmasaydı, içine daldığınız dedikodudan dolayı size büyük bir azap dokunurdu. (Nur Suresi, 14)
O durumda siz onu (iftirayı) dillerinizle aktardınız ve hakkında bilginiz olmayan şeyi ağızlarınızla söylediniz ve bunu kolay sandınız; oysa o Allah Katında çok büyük (bir suç)tür. (Nur Suresi, 15)
Onu işittiğiniz zaman: “Bu konuda söz söylemek bize yakışmaz. (Allah’ım) Sen Yücesin; bu, büyük bir iftiradır” demeniz gerekmez miydi?” (Nur Suresi, 16)
Kuran’ın berrak ve net hükümleriyle değil de dünyevi kriterlerle değerlendirme yapanlar ise bu yalanlara itibar ederek şüphelere kapılmış, Bediüzzaman Hazretleri gibi mübarek bir insan hakkında yalanları esas alma yanılgısına düşmüşlerdir.
Bugün Maocu ideolojiye sahip bir gazetenin yaptığı haber sebebiyle provoke olup kullandığı üsluptan Sayın Hüseyin Yılmaz’ın, o dönemde yaşıyor olsa bu defa da Bediüzzaman Hazretleri ve talebeleri aleyhinde yapılan haberlerden etkileneceği ve ilginç yorumlarda bulunacağı kanaati oluşturmaktadır. Bugün müvekkil Adnan Oktar ve arkadaşlarının derin devletin çirkin bir kumpasıyla karşı karşıya olduğunu tüm Türkiye görürken, Hüseyin Yılmaz bu açık gerçeği dahi fark edememektedir. Bu durumda o gün hayatta olsa Bediüzzaman Hazretlerine de, bugün müvekkil Adnan Oktar hakkında yazısında yaptığı gibi, çirkin bir üslup ile ithamlarda bulunacağı imajı vermektedir. Şunu da hatırlatmak gerekir ki kötü söz her zaman sahibine aittir.
Benzer şekilde Said Çamlıca’nın da, Bediüzzaman Hazretleri’yle aynı dönemde yaşaması durumunda bakış açısının nasıl olacağı da bugünkü yorumlarından anlaşılmaktadır. Said Çamlıca müvekkil Adnan Oktar’ın eserlerinin aksi iddia edilemez etkisi ve faydasını kabul etmektedir. Ama müvekkile ithamda bulunmak için kendince söz oyunu yapmakta, “Ağabeyler Adnan Oktar’ın şahsını değil bilimsel açıdan eserlerini övdü” demektedir. Bu da hem ağabeylerin aklını, vicdanını ve irfanını takdir edemediğini hem de samimi bir yaklaşım içinde olmadığını göstermektedir. Bu yaklaşımı, Said Çamlıca’nın Bediüzzaman ile aynı dönemde yaşasa yukarıda birkaç örneğine yer verdiğimiz iftiralara itibar edeceğini düşündürmektedir. “Bediüzzaman risaleler gibi güzel imani eserler yazıyor ama eserleri ayrı kişiliği ayrı” konulu yazılar yazacağı, “görün bakın neler neler yaşanıyor” içerikli yorumlar yapacağı izlenimi vermektedir.
Bugün kullandıkları üsluptan ve olayları yorumlayış şekillerinden Hüseyin Yılmaz ve Said Çamlıca’nın Bediüzzaman ile aynı devirde yaşasalar onun hakkındaki
- İçkili eğlenceler yapıyor
- Evine kadınlar gelip gidiyor
- Dini kendi menfaati için kullanıyor
- Suç örgütü oldular
gibi iftiraların hepsine yazılarında ve yorumlarında sanki gerçekmiş gibi yer verecekleri anlaşılmaktadır.
Her peygambere kendi dönemlerinde çeşitli iftiralar atılmış, ama onlar tebliği bırakmamışlar, kimin ne söylediği ile hiç ilgilenmemişlerdir. Bediüzzaman da aynı şekilde iftiralara, aleyhinde söylenenlere hiç aldırış etmemiştir. Müvekkil Adnan Oktar da 50 yıllık ilmi mücadelesi boyunca söylentilere, iftiralara, karalamalara hiç aldırmamıştır.
2. BEDİÜZZAMAN HAZRETLERİ’NİN MUTLAK VEKİLLERİ MÜVEKKİL ADNAN OKTAR’I ÖVDÜKLERİ TARİHLERDE, MÜVEKKİL BUGÜN OLDUĞUNDAN ÇOK DAHA FAZLA KARALANIYOR, YİNE AYNI ŞEKİLDE AĞIR İTHAMLARLA YARGILANIYORDU
Müvekkil Adnan Oktar 50 yıllık ilmi mücadele hayatı boyunca defalarca göz altına alınmış, iki defa tutuklanmış, haksız ve hukuksuz bir şekilde tıpkı Bediüzzaman Hazretleri’ne yapıldığı gibi akıl hastanesine gönderilmiş, kokain komplosuna maruz kalmış, Devlet Güvenlik Mahkemelerinde askeri hakimler karşısında yargılanmış ve her defasında beraat ederek, aklanarak bu kumpasları çökertmiştir.
Mustafa Sungur Ağabey, Mehmet Fırıncı Ağabey ve Said Özdemir Ağabey, övgü, sevgi ve muhabbet dolu bu açıklamaları yaptıkları zamanda da müvekkil Adnan Oktar benzer itham ve iftiralarla yargılanmaktadır. ASLINDA BEDİÜZZAMAN’IN DEĞERLİ TALEBELERİ BU AÇIKLAMALARI, MÜVEKKİLİN “İFTİRAYA UĞRADIĞINI” BİLDİKLERİNİ GÖSTERMEK AMACIYLA ÖZELLİKLE DİLE GETİRMİŞLERDİR.
Hatta Mustafa Sungur Ağabey, orada bulunan herkesin duyabileceği derecede yüksek bir sesle söylediği: “NE MUTLU SANA, MAZİ DE MÜSTAKBEL DE SENİ ALKIŞLIYOR” sözlerini, müvekkilin dönemin DGM adıyla bilinen Devlet Güvenlik Mahkemesinde yargılandığı duruşmayı izlemeye geldiği esnada söylemiştir. Salondaki hakim heyetinin, jandarmaların, avukatların ve izleyicilerin gözleri önünde müvekkil Adnan Oktar’ı sevgiyle ve övgüyle taltif etmiş, “Ne mutlu sana, mazi de müstakbel de seni alkışlıyor” demiştir.
Mehmet Fırıncı Ağabey, Said Özdemir Ağabey, Seyyid Salih Özcan Ağabey gibi ağabeyler de müvekkil Adnan Oktar’ı övüp sevgilerini ifade ettiklerinde, müvekkil Adnan Oktar aynı bugün olduğu gibi yine benzer cinsellik içeren iftiralarla ve yalanlarla karalanıyordu. 1999 yılında yapılan büyük operasyon neticesinde hazırlanan iddianamenin içeriği bugün 8658 yıl ceza verilen iddianame ile çok benziyordu. Müvekkil o zaman da cezaevine girmiş, tutuklu kalmıştı.
Özetle, Bediüzzaman Said Nursi Hazretlerinin değerli talebeleri, basında kopartılan dehşetli yaygaralara ve karalama kampanyalarına rağmen müvekkil Adnan Oktar’a yöneltilen delilsiz ve dayanaksız iftiraların hiçbirine itibar etmemiş ve inanmamışlar; Adnan Oktar’ı desteklemeye ve sevmeye devam etmişlerdir.
Kaldı ki Bediüzzaman Said Nursi Hazretlerinin yol arkadaşları ve değerli talebeleri olan kıymetli ağabeylerimizin, müvekkil Adnan Oktar hakkındaki söyledikleri övgü dolu söz ve ifadeler, sadece Aydınlık Haber’deki yazıda yer verilenlerle de sınırlı değildir. İlerleyen sayfalarda diğer örnekler de yer almaktadır.
Sonuçta esas itibar edilmesi gerekenin, Bediüzzaman Hazretleri’nin kendi mutlak vekili olarak gördüğü, aklına, vicdanına, ferasetine tam güvendiği has ve halis talebelerinin sözleri ve teşhisleri olduğu son derece açıktır. Samimi Müslümanları birbirine düşürme, kışkırtma, aralarını açma, fitne-fesat çıkarma göreviyle (sağ-sol) çeşitli grupların ve cemaatlerin içine yerleştirilen bazı derin devlet kriptolarının hezeyan tarzındaki sözleri, yorumları, çarpıtmaları, iftiralarını muhatap almak salih Müslümanlara yakışmayacak bir tutumdur.
3. BEDİÜZZAMAN MEHDİ’NİN “ACİP BİR ŞAHIS” OLDUĞUNU SÖYLEMİŞTİR
Said Çamlıca’nın youtube yayınında kendince yaptığı eleştirilerden biri de, müvekkil Adnan Oktar’ın eserleri ve anlatımları için “geleneksel bir dini örgü yok ortada” demesidir. Said Çamlıca’nın olumsuz bir şeymiş gibi ifade ettiği şey aslında Mehdiyetin en önemli vasıflarından biridir. Mehdi’nin öncü bir neferi olmaya ve o mübarek zata zemin hazırlamaya azmetmiş, kendini Mehdi talebesi olarak gören müvekkil Adnan Oktar’ın da Mehdiyetin bu vasfını taşıması olağandır.
Hadislerde yapılan anlatımlardan Mehdi’nin;
- Geleneksel din anlayışından çok farklı bir tarzı olacağı,
- Uydurma rivayetlerden, hurafelerden, bidatlerden oluşturulmuş sahte, Kuran’dan uzak din anlayışını kabul etmeyeceği,
- Kuran talebesi olacağı,
- Dini Peygamberimiz (sav) dönemindeki gibi en saf ve temiz haliyle yaşayacağı,
- Mezhepleri ortadan kaldıracağı, tüm Müslümanları Kuran’ın ruhu altında toplayacağı,
- Geleneksel din anlayışını öne sürerek makam, mevki, maddiyat elde eden bazı sözde din adamlarının ise kendisine karşı çıkacağı,
- Dini tebliğ ettiğinde bazı sözde dindarların, “bu şahsın bizim sistemimizi yıkıyor, dinimiz elden gidiyor” diye tepki gösterecekleri detaylı olarak anlatılmıştır.
MEHDİ BİDATLARI -DİNE SONRADAN EKLENEN TÜM YANLIŞ DÜŞÜNCE VE İNANÇLARI, KURAN’DA OLMAYAN BATIL GELENEKLERİ- KALDIRACAKTIR
İmam Sadık’dan: “Mehdi Allah’ın Peygamberinin yaptığı şeyi yapacak, yani Peygamber (sav)’in putperestliği yok etmesi gibi o da aynı şekilde mevcut bidatları yok edecek ve sonra İslam’ı yeniden kuracak.” (Biharul Envar, cilt. 52, sf. 352)
Mehdi hiçbir bidatı bırakmayacak. (El-Kavlu’l Muhtasar Fi Alamatil Mehdiyy-il Muntazar, s. 43)
Mehdi kaldırmadık bidat bırakmayacaktır. Ahir zamanda aynı Peygamber (sav) gibi dinin icablarını yerine getirecektir. (Muhammed B. Resul Al-Hüseyni El Berzenci, Kıyamet Alametleri,s. 163)
Bidat: Dinin aslında olmadığı halde, dine dahil edilen batıl adetler.
MEHDİ İSLAM’IN ÖZÜNÜ ANLATACAK, 1400 YIL BOYUNCA DİNE EKLENMİŞ BATIL İNANIŞLARIN HEPSİNİ KALDIRACAKTIR
Resulullah (sav)’in her yaptığını o da (Mehdi) yapacaktır: Resulullah (sav) cahiliye temellerini yıktığı gibi o (Mehdi) da önceki temelleri yıkacaktır. O (Mehdi), İslam’ı yeniden baştan alacaktır. (Mikyalu’l Mekarim, c.1, s.57)
MEHDİ DEVRİNDE MEZHEPLER KALKACAKTIR
… (Mehdi) Dini, Peygamber (sav)’in zamanında olduğu gibi aynen uygulayacak. Yeryüzünde mezhepleri kaldıracak. Halis hakiki dinden başka hiçbir mezhep kalmayacak. (Muhammed B. Resul El Hüseyin El Berzenci, Kıyamet Alametleri, s.186-187)
MUHYİDDİN ARABİ HAZRETLERİ, MEHDİ’NİN DİNİ PEYGAMBERİMİZ (SAV) DEVRİNDEKİ SAF ve GERÇEK HALİNE DÖNDÜRECEĞİNİ ŞÖYLE ANLATMIŞTIR:
… Mehdi dini Peygamber’in zamanında olduğu gibi aynen uygulayacak. Yeryüzünde mezhepleri kaldıracak. Halis hakiki dinden başka hiçbir mezhep kalmayacak. (Muhammed B. Resul El Hüseyin El Berzenci, Kıyamet Alametleri, s. 186-187)
HÜSEYİN HİLMİ IŞIK EFENDİ DE MEHDİ’NİN MEZHEPLERİ KALDIRACAĞINI ve KENDİ MEZHEBİYLE yani YALNIZ KURAN’IN HÜKMÜYLE HAREKET EDECEĞİNİ SÖYLEMİŞTİR:
Hazret-i Mehdi, ahir zamanda dünyaya gelecektir. Resullulah Efendimiz (sav)’in soyundan olacaktır. İsa Aleyhisselam’la buluşacak, mezhepleri kaldıracak, yalnız onun mezhebi (Kuran Müslümanlığı) kalacak. (Hüseyin Hilmi Işık, Saadet-i Ebediye, s. 35)
Nitekim Cübbeli Ahmet Hoca da sohbetlerinde Mehdiyeti anlatırken Mehdi’nin hiçbir tarikata, cemaate, şeyhe bağlı olmayacağını yani Allah’ın ona vahyettiği şekilde yalnızca Kuran’a uyacağını, mezhepleri kaldıracağını anlatmaktadır:
Bu Mehdi (as) hangi medreseden mezun olacak? Hangi alimin talebesi olacak? Kaç üniversite bitirecek? Hangi şeyhin müridi olacak? Şimdi bazı tarikatlar, şeyhler diyorlarmış ki, “Mehdi (as) da bizim şeyhe bağlı.” Ee yuh diyorum sana. Mehdi (as) da senin şeyhe nasıl bağlı oluyor? Allah Allah. Bu Mehdi (as)’dan bahsediyoruz. Allah’ın halifesi, Resulullah’ın halifesi bile değil. Kitapta ne diyor? Halifetullah, Allah’ın halifesi. Ebubekir Sıddık kimin halifesi. Resulullah’ın halifesi. Mehdi (as) için ne diyor hadis, “Halifetullah”, “Allah’ın halifesi”. O da diyor ki, bizim şeyhe bağlı. Tevbe ya Rabbi. Böyle cahiller var. Şimdi, şimdi onu diyorum kimden okumuş, kimden öğrenmiş, kimden yetişmiş. (Cübbeli, Hz. Mehdi (as) CD’si – 5. CD)
İşte Mehdi (as) da bir fetva verdiği zaman, bir hüküm verdiği zaman, Resulullah (sav) sağlığında olsaydı, o hükmü ona verecekti ise Allah, Hz. Mehdi (as)’a o hükmü öğretecek. Yani aynı Resulullah (sav) sağ olmuş gibi, din parlayacak. mezhepleri kaldıracak. Şimdi Mehdi geldikten sonra Hanefi, Şafi, Hanbeli, Maliki kalacak mı? Kalmayacak. “Fela yebka yehdehulleddine hak.” Bak bunları duyun duyurun.
Bundan sonra birisi kalkar der ki, bu Mehdi (as)’ın işi Şafi mezhebine uymuyor. Hanefi mezhebine uymuyor, kalkar Mehdi (as)’a itiraz eder. Mehdi (as) geldi mi, artık müçtehidlerin içtihadları yani mezhep kalmayacak. Ancak ne kalacak? Sırf halis din. Yani Resulullah (sav) varken mezhep var mıydı? Ee yok. Resulullah (sav) varken ne idiyse, Hz. Mehdi (as) gelince de aynı fetvayı verecek. Artık uydu, uymadı demenin bir lüzumu var mı? Şimdi mezhepler nedir? Geçerlidir. Şu anda mezheplere uyulacak. Hanefi kendi mezhebine uyacak. Şafi kendi mezhebine uyacak…. Ee şimdi bu, şu anda var. Ama Mehdi (as) döneminde de sen bunu sürdürmeye kalkma.
Tüm bu anlatımlar Mehdi’nin bazı kimselerin beklediği anlamda geleneksel inanca ve yaşam tarzına sahip olmayacağını göstermektedir. Bu sebepledir ki, Bediüzzaman Hazretleri de Mehdi’den bahsederken özellikle “acip bir şahıs” ifadesini kullanmaktadır.
Senin şu âciz ve fakir ve hiç ender hiç olan kardeşin, bin derece haddimin fevkinde olarak, kendimi o gelecek şahıs (mehdi) olduğumu iddia edemem, hiçbir cihette liyakatim yoktur. FAKAT O İLERİDE GELECEK ACİP ŞAHSIN (MEHDİ’NİN) bir hizmetkârı ve ona yer hazır edecek bir dümdârı (geriden gelen emniyet kuvveti) ve o büyük kumandanın pîşdâr (öncü) bir neferi olduğumu zannediyorum. (Barla Lahikası, 28. Mektup, sf. 250)
Bediüzzaman Hazretleri son derece samimi ve dürüst, hayatı boyunca yalnız Allah’ın rızası için yaşamış bir insandır. Ancak geleneksel inanca ve yaşam tarzına sahiptir. Mehdi’nin ise kendisinden farklı, “acip” bir şahıs olduğunu söyleyerek, yaşam tarzının kendisinden farklı olacağını vurgulamaktadır. Kendisinin Mehdi olmadığını söylerken de bu farklılığa sahip olmadığını delil olarak saymaktadır. Bediüzzaman’ın “acip” diyerek dikkat çektiği farklılık, Mehdi’nin geleneksel İslam anlayışına sahip olmayacak olmasıdır. Mehdi “hayret edilen, alışılmadık, şaşılacak, benzeri görülmemiş biri” olacaktır. Bazı dindar kesimlerin beklentilerinin dışında olduğu için de ilk başta geniş kesimler tarafından yadırganacaktır.
Mustafa Sungur Ağabey de müvekkil Adnan Oktar ile tanıştığında, Bediüzzaman Hazretleri’nin kendilerine “Mehdi bambaşka olacak” diye anlattığını açıklamıştır:
Müvekkil Adnan Oktar, İstanbul’a ilk geldiği yıllarda Kılıç Ali Paşa Camii’nde arkadaşlarıyla sohbet ettiği bir sırada Mustafa Sungur Ağabey Camii’ye gelir. Müvekkil kendisine ‘Selamın aleyküm hocam’ der. O da ‘Aleyküm selam’ der ve ‘Kardeş, senin adın ne?’ diye sorar. Müvekkilin ismini ve soyadını öğrendikten sonra nereli olduğunu da sorar. Ve bu konuşmanın ardından Mustafa Sungur ağabey cebinden bir defter çıkartıp Adnan ve Oktar isimlerinden bir ebced hesabı yapar.
Bu görüşme sırasında müvekkil, Mustafa Sungur’a ‘Hz. Mehdi nur talebesi mi olacaktır?’ diye sormuştur. Mustafa Sungur ağabey bu soruya o güne dek hiçbir nur talebesinden duyulmayan bir sırrı açıklayarak cevap vermiş: ‘Hayır, Mehdi nur talebesi olmayacak dedi Bediüzzaman’ açıklamasını yapmıştır.
Müvekkil bunun üzerine ‘Nasıl olacak hocam?’ diye sormuş. Birlikte minbere doğru yürürlerken Mustafa Sungur ağabey elini iki tarafa açarak, ‘Mehdi bambaşka olacak.’ diye cevap vermiştir.
Bediüzzaman Hazretleri’ni samimi olarak seven ve dürüst olanların bu sözleri görmezden gelmesi ya da gördüğü ve bildiği halde üzerinde düşünmemesi veya manasını anlamak istememesi samimi bir davranış olmayacaktır. Hem Hüseyin Yılmaz’ın hem de Said Çamlıca’nın kendilerine böyle bir samimiyetsizliği yakıştırmamaları gerekir.
Said Çamlıca yaptığı yayında müvekkil Adnan Oktar’a yönelik, “artık hayatta olmayan bu iddialara cevap veremeyecek saygın bir tarih figürünün anılarını alıyor” yanılgısını öne sürerken çok önemli gerçeği dahi düşünememektedir: Başta Sungur Ağabey olmak üzere ağabeylerin bu sözleri ONLAR HAYATTAYKEN dergiler, internet siteleri, tv kanalı, sosyal medya mecraları vb gibi her yerde yayınlanmış VE HİÇBİRİ TARAFINDAN BİR KEZ BİLE YALANLANMAMIŞTIR. BUNLARIN YAYINLANMASINA HİÇBİR İTİRAZ GELMEMİŞTİR. TAM TERSİNE MÜVEKKİL ADNAN OKTAR’I ÖVEN AÇIKLAMALARI DEVAM ETMİŞTİR. Ve bunlar SADECE MÜVEKKİL VE AĞABEYLER ARASINDA GEÇEN ÖZEL KONUŞMALAR DEĞİL, TAMAMI ŞAHİTLİ KONUŞMALARDIR. Hem müvekkil Adnan Oktar’ın arkadaşları hem de Ağabeylerin yanındaki talebelerinin şahitliğinde gerçekleşmiştir.
4. MEHDİ GELENEKSEL DİN ANLAYIŞINA SAHİP OLMADIĞI İÇİN SÖZDE DİN ADAMLARI TARAFINDAN HEDEF ALINACAKTIR
Peygamberimiz (sav) hadislerinde, Mehdi (zamanında yaşayacak bazı sözde din alimlerinin Mehdi’nin karşısında yer alarak, ona karşı sözde İslam adına mücadele edeceklerine dikkat çekmiştir. En önemlisi ise kendilerince Mehdi’yi etkisiz hale getirebilmek için bu mübarek zatı “dinsizlikle, imansızlıkla, dini dejenere etmekle, dini ve ailevi değerleri bozmakla” suçlayacaklarını bundan tam 1400 yıl önce haber vermiştir:
Ben-i Haşim bir genç (Mehdi) çıkacak. İnsanları dine çağıracak. Araplara da tebliğ yapacak. Onun (Mehdi’nin) karşıtları çoğunlukla alimler olacak. Yazılmış rivayetler ve aktarılmış sözlere rağmen, onlar ancak kendi bencil arzularını anlatacaklar. Eğer gerçeğin özü (Mehdi’nin anlattıkları) onların heveslerine ve arzularına aykırı düşerse, o zaman söyleyeni (Mehdi’yi) imansızlıkla suçlarlar ve derler ki: “Bunlar önceki imamlarımızın anlattıklarına muhaliftir, değişmez kanunumuzda bu yoktur.” (Beheyullah: Kitab-ı İkan, s. 241-243)
Hz. Mehdi, bir yandan dinsizliğin savunucularına karşı ilmi bir mücadele yürütürken, bir yandan da Kuran dışı uydurma hükümleri, hurafeleri İslam adına savunan, dini olduğundan farklı göstererek insanların dinden uzaklaşmasına, Müslümanların küçük görülüp ezilmesine sebep olan bağnaz zihniyetteki insanlara karşı fikri bir mücadele içinde olacaktır. Bu bağnaz din alimlerinin Mehdi’ye karşı çıkmalarının en önemli sebeplerinden biri ise, Mehdi’nin anlattığı Kuran ahlakının hakim olmasıyla bunların halk arasında bir imtiyazlarının kalmayacak olmasıdır. Bu nedenle de Mehdi’ye karşı öfkeleri o kadar şiddetli olacaktır ki, tutuklanması için işbirliği yapacaklar, ilmi tüm çalışmalarını durdurup yok etmek isteyecekler, hatta onun şehit edilmesine dahi fetva vereceklerdir. Ancak, Mehdi’nin ilmi, imanı, dirayeti çok güçlü olduğu ve Allah’ın korumasında özel bir zat olduğu için bu çirkin emellerini asla başaramayacaklardır.
Muhyiddin Arabi Hazretleri bu konuyu şöyle açıklamıştır:
Onun (Mehdi’nin) düşmanları içtihad alimlerinin taklid edenleri olacak… şayet elinde (ilim) kılıncı olmasaydı fakihler onun (Mehdi’nin) ölümüne fetva verirlerdi. Lakin Cenâb-ı Hak, onu (Mehdi’yi) keremiyle ve kılınç (ilmiyle) ile tahir edecek (temizleyecek), onlar ona (Mehdi’ye) itaat edeceklerdir. Çünkü halk arasında imtiyazları kalmayacak, hatta ahkam hususunda ilimleri de azalacak. Mehdi’nin gelişiyle alimlerin hükümlerindeki ihtilâflar da giderilecek. Ondan (Mehdi’den) hem korkacaklar hem de bir şeyler umacaklar. Kalben ondan (Mehdi’den) nefret edecekler. Fakat buna rağmen ister istemez hükmünü kabul edecekler. (Muhammed B. Resul El Hüseyin El Berzenci, Kıyamet Alametleri, s. 186-187)
Peygamberimiz (sav), ahir zamanda Kuran’ı çok iyi bilen, saçları tıraş edilmiş, başları sarıklı bazı kişilerin Mehdi’ye karşı olarak ortaya çıkacağını da haber vermiştir. Bu kişiler yaptıkları izahlar ve açıklamalarıyla dini savunuyor görünseler de, hayatları ve Kuran ahlakından uzak din anlayışları ile İslam’ın sevgi, iyilik, kalite, güzellik, barış ve dostluk dolu ahlakından uzak olacaklardır. Bu anlayışlarıyla Kuran’a ve samimi Müslümanlara karşı mücadele eden bir tavır içerisinde olacaklardır.
Doğudan başları tıraşlı kavimler çıkacak; dilleri ile Kuran okuyacaklar (fakat) boğazlarından aşağı geçmeyecek. Onlar dinden yaydan okun çıktığı gibi çıkacaklar. (Râmûz-ul Ehâdîs, Hadîs No: 6294)
Bu kişiler Hz. Mehdi (as)’a karşı deccaliyetin safında yer alacaklar ve ona karşı mücadele edeceklerdir:
Resulullah (sav): “Ümmetimden başları sarıklı 70 bin kişi deccala tabii olacaktır.” (Ebu Bekir Abdürrazzak b. Hemmam, Abdürrazzak es San’ani, El Musaannef, XI, 393)
Resulullah sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurdu: “Taylesanlı (sarıklı) yetmiş bin kişi deccalin ardından gider.” (Sahih-i Müslim, cilt:8, Sf: 500)
Büyük İslam mütefekkiri İmam Rabbani Hazretleri de Mehdi döneminde dinin özüne döneceğini yani Peygamberimiz (sav) dönemindeki gibi, saf halinde yaşanacağını ve bundan dolayı da Mehdi’ye en çok muhalefet eden kimselerin ‘bazı cahil sözde din adamları’ olacağını şöyle anlatmıştır:
Geleceği vaad edilen Mehdi dinin tervicini (değerini artırmayı), sünnetin ihyasını (yeniden canlandırmasını) murad ettiği (istediği) zaman; bid’at ehl-i ile ameli adet edinen, hasene zannı ile dini karıştıran (dinin aslında, özünde olmayan şeyleri, dinin emri olduğunu zanneden bazı insanlar) hayretle şöyle diyecektir: “Bu kimse (Mehdi) dinimizi kaldırmak ve şeriatımızı izale (mahvetmek) istiyor.” (Mektubat-i Rabbani, 1/535)
Cübbeli Ahmet Hoca da bu hadislere ve büyük alimlerin izahlarına dayanarak Mehdi karşıtlığının öncülüğünü yapacak, İstanbul’dan çıkacak bir sözde alimin nasıl Mehdiyete karşı vargücüyle mücadele edeceğini şöyle anlatmaktadır:
Mehdi (as) Medine’de (İstanbul’da – Medine büyük şehir demektir, ahir zaman hadislerinde Peygamberimiz (sav) Medine ifadesiyle İstanbul’u kast etmektedir. Kendisine hangi Medine denildiğinde “Konstantiniyye”, yani İstanbul cevabını vermiştir-) ortaya çıktığı zaman, dünyaya hâkim olduğu zaman, Medine’de (İstanbul’da) bulunan bir alim, o adam, en büyük alim, Medine’nin imamı (İstanbul’un ünlü bir sözde alimi) diyecektir ki Mehdi (as) aleyhinde “Bu şahıs (Mehdi) bizim dinimizi ortadan kaldırmak istiyor ve islam’ı ortadan kaldırmak istiyor”, onun için Mehdi (as)’a harp açacak.
Demek ki Mehdi (as) o kadar sünneti yaşayacak ve yaşatacaktır ama Mehdi (as)’ın geldiği dönemde Medine’de (İstanbul’da) bulunan en büyük alim bile Hz. Mehdi (as)’ın İslam’ı kaldırmak için çıktığını ve sünneti ortadan kaldıracağını sanmıştır. Niye öyle sanmıştır? Çünkü o zamana kadar bunlar (İstanbul’daki sözde alim ve onun gibiler) tamamen bid’atları sünnet yerine koyacak, uydurmaları sünnet yerine koyacak ve Resulullah (sav)’in hakiki sünnetlerini terk edeceklerdir. Tabii ki Mehdi (as) geldiğinde onlar buna tahammül edemeyecek ve en büyük alimleri o zaman Medine’de (İstanbul’da) “Ya bu ne biçim adam? Kimdir, buna uymayın. Bu (Mehdi) dini, İslam’ı ortadan kaldıracak” diye hezeyanlar savuracaktır.
Demek ki kardeşler sünnet-i seniyye tamamen öldürüleceği bir dönemde, bid’atlar sünnetin yerini aldığı bir devrede Mehdi (as) zuhur edecek, tamamen İslam’ı parlatacak, sünnet-i seniyyeyi canlandıracak ve Asr ı Saadet’tekiİislam aynı tazeliği ile revaç bulacaktır. Bizlere de Allah-u Teala lütfederse nasip olacak inşaAllah.”
Efendi kardeşlerim (Mehdi’yi) bekleyip de, geldiğinde inanmamak da var ha.. Onun için şimdi Mehdi (as) bekliyoruz diyenlerden, Mehdi (as) geldiğinde ‘Hadi git işine bu değil’ diyen de çıkabilir ha…
Olacak bu, bu olacak. Aynı Resulullah bekleyenler gibi bu da başımıza gelecek. Bak “Mehdi (as)’ı bekliyoruz, bekliyoruz” diyenler, bir de Mehdi (as) çıkacak, bakacak herifin işine gelmeyecek. Maddesine dokunacak, menfaatine dokunacak. İşte o zaman çokları, ‘Bu sapıktır dinimizi kaldırmak istiyor” Medine’nin (İstanbul’un) aliminin dediği gibi diyecekler. Ama hepsi helak olup gidecekler. Allah bize beklediğimiz Mehdi’yi gönderdiğinde, inanmayı nasip eylesin. Âmin.”
(Cübbeli Ahmet Hocaefendi ile Kıyamet Alametleri 37. Ders, Hazreti Mehdî 2. Bölüm, 23 Mayıs 2006, https://www.youtube.com/watch?v=5F5iqlbN5xA&t=137s)
Medine kelimesi Arapça’da büyük şehir anlamına gelir. Resulullah (sav), Hz. Mehdi’nin faaliyet göstereceği medinenin yani büyük şehrin ise İstanbul olduğunu şöyle bildirmiştir:
Ey Ümmet! Altı şey vardır ki, onlar olmadan kıyamet kopmaz… Altıncısı da medinenin fethi.
Denildi ki: HANGİ MEDİNE?
Buyurdu ki: KONSTANTİNİYYE. (İSTANBUL)
(Bu, İstanbul’un Hz. Mehdi tarafından yapılacak manevi fethidir.) (Kıyamet “Alametleri, s. 204 Ramuz EI Ehadis 1/296)
Görüldüğü gibi Cübbeli Ahmet Hoca hadislere dayanarak; medine yani İstanbul’dan çıkacak, samimiyetsizliği ile tanınacak ünlü bir sözde alimin Mehdi’ye karşı tavır alacağını, düşmanlık besleyeceğini anlatmaktadır. İstanbul’un bu ünlü aliminin samimi Kuran talebesi Müslümanlara karşı bir fitne hareketi içinde yer alacağı, büyük bir haset ve kıskançlık içinde, kendi deyimiyle “maddesine dokunduğu, menfaatine dokunduğu” için Hz. Mehdi’ye karşı mücadele edeceğini açıklamıştır. Hz. Mehdi’ye sırf kendi menfaatine aykırı gördüğü için “bu sapkındır” diye iftira atan bu sözde alim ve benzer ahlakta olanlara karşı tüm Müslümanların dikkatli olması gerektiği açıktır.
5. BEDİÜZZAMAN HAZRETLERİ’Nİ SEVEN NUR TALEBELERİNİN, HİCRİ 1400’DE GELECEĞİ MÜJDELENEN HZ. MEHDİ’Yİ ARAMALARI GEREKİR
Said Çamlıca’nın yanılgılarından biri de müvekkil Adnan Oktar’ın Mehdilik iddia ettiğidir. Müvekkil hayatının hiçbir döneminde Mehdilik iddia etmemiş, ömrünün sonuna kadar da böyle bir iddiada bulunmayacağına defalarca yemin etmiştir. Ancak müvekkil Adnan Oktar kendisini Mehdi talebesi olarak gören, bu mübarek zatın talebesi olarak ona zemin hazırlamaya, onun yolundan yürümeye, Bediüzzaman Hazretleri’nin de belirttiği gibi, “Ona (Mehdi’ye) yer hazır edecek bir dümdârı (geriden gelen emniyet kuvveti) ve o büyük kumandanın pîşdâr (öncü) bir neferi olduğunu” düşünmektedir. Bu müvekkilin samimiyetle, şevkle ve heyecanla Mehdi talebesi olması arzusundan kaynaklanmaktadır. Her Müslümanın en az müvekkil kadar Mehdi talebesi olmak duası ve Mehdi’ye zemin hazırlama çabası olması gerekir. Müvekkil Adnan Oktar’ın Mehdi olmak gibi bir iddiası yukarıda ifade ettiğimiz üzere yoktur. Ancak bazı kişilerin Peygamberimiz (sav)’in müjdelediği bir hakikate karşı bu derece duyarsız kalmaları Mehdi geldiğinde ona karşı da tepkili ve mesafeli olacakları imajı vermektedir.
Hüseyin Yılmaz gibi Nur talebelerinin de Üstadları Bediüzzaman Hazretleri’nin onlara gösterdiği ve anlattığı şekilde Mehdi talebesi için dua etmeleri ve çaba göstermeleri gerektiği açıktır. Bediüzzaman Hazretleri, Risale-i Nur’da yüzlerce sayfada Mehdiyeti anlatmıştır.
- Mehdi’nin Hicri 1400’de (Miladi 1979) göreve başlayacağını söylemiş,
- Üç vazifeyi birden yerine getirerek Darwinizm ve materyalizmi tam anlamıyla susturacağını, İslam Birliği’nin kurulmasına vesile olacağını ve İslam ahlakını dünyaya hakim kılacağını müjdelemiş,
- Mehdi’nin bu vazifelerini yerine getirirken bilim, sanat ve teknolojinin tüm imkanlarını kullanacağını anlatmış, hangi yol ve yöntemleri izleyeceğini haber vermiş,
- Mehdi’nin İstanbul’da faaliyet yapacağını, Van’a gideceğini, Van Kalesinin hemen yakınında bulunacağını anlatmış,
- Hz. İsa’nın bizzat şahsının yeniden dünyaya geleceğini, Hristiyanları batıl inanışlarından arındıracağını, Mehdi ile birlikte Deccaliyeti fikren ortadan kaldıracaklarını söylemiştir.
Bu durumda bir Nur talebesi olan Hüseyin Yılmaz’ın, Bediüzzaman Hazretleri’nin bu kadar önemle yüzlerce sayfa anlattığı bir konuyu sanki hiç yokmuş gibi davranması yerine;
- Bediüzzaman’ın Hicri 1400’de çıkacağını söylediği Mehdi çıktı mı,
- Bediüzzaman’ın Darwinizmi ve materyalizmi fikren yerle bir edecek dediği Mehdi bu görevini yaptı mı,
- Bediüzzaman’ın Van’a geleceğinden bahsettiği mübarek zat Van’a gitti mi diye merak etmesi, araştırması daha doğru olacaktır. Bediüzzaman Hazretleri Mehdiyet konusunda o kadar çok detay vermiştir ki, bu bilgileri takip eden birinin Mehdi’yi bulamaması diye bir durum mümkün değildir.
Hüseyin Yılmaz başta olmak üzere tüm Nur talebelerinin ve Said Çamlıca gibi konuya ilgi duyan yazarların yeniden düşünüp anlaması için Bediüzzaman Hazretleri’nin Mehdiyetle ilgili bazı açıklamalarını hatırlatmak yerinde olacaktır:
5.1 BEDİÜZZAMAN MEHDİ’NİN HİCRİ 1400’DE (Miladi 1979), YANİ İÇİNDE BULUNDUĞUMUZ HİCRİ 14. YÜZYILDA GELECEĞİNİ SÖYLEMEKTEDİR
İstikbal-i dünyeviyede (dünyanın geleceğinde) 1400 SENE SONRA (Hicri 1400’de) GELECEK BİR HAKİKATİ (MEHDİ’Yİ) asırlarında (kendi yaşadıkları dönemde) karib (yakın) zannetmişler. (Sözler, s. 318)
Görüldüğü üzere Bediüzzaman Said Nursi, Mehdi’nin Peygamberimiz (sav)’den “1400 SENE SONRA” geleceğini söylemektedir. Ne 1373, ne 1378 ne 1398 ne de başka bir tarih vermemekte, tam olarak 1400 demektedir. “GELECEK” ifadesini kullanarak da, Mehdi’nin -kesin olarak söylediği bu tarihte- yani Hicri 1400’de (Miladi 1979’da) imani faaliyetine başlayacağını müjdelemektedir. Hadislerden okuduğu bilgilere dayanarak; Peygamber Efendimiz (sav) dönemindeki bazı kişilerin dahi Mehdi’nin, kendi yaşadıkları dönemde çıktığını ya da çıkışının yakın olduğunu düşündüklerini, ancak bu düşüncelerinin yanlış olduğunu, gerçekte ise Mehdi’nin “Hicri 1400 yılında” geleceğini ve bu tarihten itibaren tebliğ faaliyetlerine başlayacağını açıklamaktadır.
5.2 BEDİÜZZAMAN’IN MEHDİ’NİN HİCRİ 1400’LERDE, KENDİSİNDEN BİR ASIR SONRA, GÖREV BAŞINDA OLACAĞINI ANLATMIŞTIR
“Allah’ın nûrunu üflemekle söndürmek isterler. Allah ise nûrunu tamamlamaktan başka birşeye râzı olmaz. Kâfirler isterse hoşlanmasınlar.” (Tevbe Sûresi, 9:32)
Ayetindeki ALLAH‘IN NÛRUNU ÜFLEMEKLE SÖNDÜRMEK İSTERLER. ALLAH İSE NÛRUNU TAMAMLAMAKTAN BAŞKA BİRŞEYE RÂZI OLMAZ, cümlesi kuvvetli ve letafetli münasebeti mâneviyesiyle beraber şeddeli (lam)’lar, birer (lam) ve şeddeli mim asıl kelimeden olduğundan, iki mim sayılmak cihetiyle 1324 ederek, …. Eğer şeddeli mim dahi şeddeli lam lar gibi bir sayılsa, o vakit 1284 eder. ŞİMDİ HATIRA GELDİ Kİ, EĞER ŞEDDELİ (lam) LAR VE (mim) İKİŞER SAYILSA, BUNDAN BİR ASIR SONRA ZULÜMATI DAĞITACAK ZATLAR İSE, HAZRET-İ MEHDÎNİN ŞAKİRTLERİ OLABİLİR. HER NE İSE… BU NURLU ÂYETİN ÇOK NURANÎ NÜKTELERİ VAR. Bir damla su denizin varlığına işaret eder sırrıyla kısa kestik. (Sikke-i Tasdik-i Gaybi, s.131, 132)
Bediüzzaman’ın yukarıdaki açıklamasını yaptığı Tevbe Suresi’nin 32. ayetinin; “ŞEDDELİ LAMLARI VE MİM İKİŞER SAYILDIĞINDA” ÇIKAN EBCEDİ 1910 YILINI VERİR.
“Allah’ın nurunu üflemekle söndürmek isterler. Allah nurunu tamamlamaktan başkasını istemiyor” ayetindeki
“Allahi” اللّهِ
“Allahu” اللّهُ
“illa” إِلاَّ
sözcüklerindeki “lamlar”
ve
“yutimmu” يُتِمَّ
sözcüğündeki mim 2’şer kez sayıldığında ayetin bu cümlesinin ebced değeri 1910 etmektedir.
Bediüzzaman ÇIKAN BU TARİHTEN YANİ 1910 YILINDAN 1 ASIR YANİ 100 YIL SONRASINA DİKKAT ÇEKMEKTE ve bu tarihte Mehdi ve talebelerinin yaşayacağını ve dünyaya hakim olan zalim sistemleri ve düşünce akımlarını fikren etkisiz hale getirmek için mücadele edeceklerini söylemektedir.
1910+100 = 2010
2010 YILI HİCRİ 1433’TÜR. BEDİÜZZAMAN AÇIK VE NET OLARAK MEHDİ’NİN FAALİYET YAPTIĞI TARİHLERİ SÖYLEMİŞTİR.
Nitekim Üstad, Kastamonu Lahikası’nda da Mehdi’nin, kendisinin yaşadığı Hicri 13. asırdan “BİR ASIR SONRA” YANİ HİCRİ 14. ASIRDA GELECEĞİNİ söylemiştir:
“Hakiki beklenilen ve BİR ASIR SONRA GELECEK O ZAT (MEHDİ)“ … (Kastamonu Lahikası, s. 61-62)
5.3 BEDİÜZZAMAN, ŞAM HUTBESİNDE DE MEHDİ’NİN HİCRİ 1400’LERDE FAALİYETTE OLACAĞINI ANLATMIŞTIR
Bediüzzaman, Hicri 1327 (Miladi 1911) yılında Şam’da Emevi Camii’nde bir hutbe vermiştir. Burada Üstad, İslam aleminin Hicri 1371’den yani Miladi 1951’den sonraki geleceğine yönelik izahlar yapmıştır. Mehdi’nin faaliyette bulunacağı tarihleri haber vermiş ve Müslümanları İslam Birliği ve İslam ahlakının dünya hakimiyetiyle müjdelemiştir.
YETMİŞ BİRDE FECR-İ SADIK (tan yerinin ağarması, Güneş doğmadan önceki kızıllık, sabah vakti) BAŞLADI veya başlayacak. Eğer bu, fecr-i kazib (sabaha karşı ufukta yayılmaya başlayan birinci kızıllık) de olsa, OTUZ KIRK SENE SONRA FECR-İ SADIK (fecr-i kazibden sonra yayılmaya başlayan aydınlanma, gerçek aydınlanma, yani MEHDİYET) ÇIKACAK. (Hutbe-i Şamiye, 23)
…Evet ŞİMDİ OLMASA DA 30-40 SENE SONRA fen ve hakiki marifet (hüner, sanat, ilim ve fenerle öğrenilen bilgi) ve medeniyetin mehasini (güzelliklerini) o üç kuvveti tam teçhiz edip, cihazatını verip O DOKUZ MANİLERİ MAĞLUP EDİP DAĞITMAK İÇİN TAHARRİ-İ HAKİKAT MEYELANINI (HAKİKATİ ARAŞTIRMA MEYLİ) VE İNSAF VE MUHABBET-İ İNSANİYEYİ (İNSAN SEVGİSİNİ) O DOKUZ DÜŞMAN TAİFESİNİN CEPHESİNE göndermiş, inşaAllah YARIM ASIR SONRA ONLARI DARMADAĞIN EDECEK (yani Mehdiyet dinsizliğin felsefesini tamamen ortadan kaldıracak). (Hutbe-i Şamiye, s. 25)
Hicri 1371 + 30 = 1401 (Miladi 1981) (30 yıl sonrası)
Hicri 1371 + 40 = 1411 (Miladi 1991) (40 yıl sonrası)
Hicri 1371 + 50 = 1421 (Miladi 2001) (yarım asır sonrası)
Bediüzzaman’ın haber verdiği bu tarihler Mehdiyetin önemli aşamalarına işaret eden tarihlerdir. Bu sözler cümle cümle incelendiğinde Bediüzzaman’ın çok hayati hususlara dikkat çektiği de görülür:
… fen ve hakiki marifet (bilim) ve medeniyetin mehasini (faydalı yönlerini), o üç kuvveti tam teçhiz edip…
Bediüzzaman Mehdi’nin İslam’ı tebliğ edip, dinsizliğe karşı fikren mücadele ederken bilimin ve teknolojinin tüm yönlerinden en iyi şekilde faydalanacağına vurgu yapmaktadır. Mehdi bu yönüyle de diğer alimlerden farklılık gösterecektir. Bilinen anlamda alışılageldik sohbetler, toplantılar, anlatım şekillerinden çok farklı, bu yüzyılın tüm teknik imkanlarını kullanarak, bilimle ve akılla cevaplar vererek dinsiz ideolojilerin temeli olan Darwinizm ve materyalizmi tam anlamıyla çökertecektir.
… cihazatını verip o dokuz manileri mağlup edip dağıtmak için…
Bediüzzaman Hazretleri, “Mağlup edip dağıtmak” ifadesini kullanmaktadır. Mağlup edip dağıtmak, tıpkı Hz. Musa (as)’ın buzağı heykelini yakıp küllerini denize savurarak yok etmesi gibi, küfrü fikren tam anlamıyla etkisiz hale getirmek, dinsizliğin sebep olduğu tüm belaları ortadan kaldırmak, acıların, zulümlerin, haksızlıkların, mağduriyetlerin son bulmasını sağlamak demektir. Bediüzzaman, tüm bunları Mehdi ve talebelerinin gerçekleştireceğini söylemektedir.
…taharri-i hakikat meyelanını (yani, gerçekleri araştırma eğilimini) ve insaf ve muhabbet-i insaniyeyi (insan sevgisini) o dokuz düşman taifesinin cephesine göndermiş,
Bediüzzaman, Mehdi’nin ilmi mücadelesini sevgiyle ve şefkatle yürüteceğine, dinsizliğin dinini gerçek, somut bilgilerle fikren yok edeceğine dikkat çekmektedir. Mehdi’nin sevginin üstadı olacağını söylemektedir. Mehdi her ne zorlukla karşılaşırsa karşılaşsın, karşısındakilerin fikri ve inancı ne olursa olsun her zaman her konuya sevgiyle, merhametle, şefkatle ve anlayışla yaklaşacaktır. İnsanların alışageldiği bencil, anlayışsız, katı, acımasız bir dünyada sevgisiyle tüm ruhlara şifa olacaktır.
… inşaAllah yarım asır sonra onları darmadağın edecek…
YARIM ASIR SONRA: 1371 + 50 = 1421 = 2001
5.4 BEDİÜZZAMAN KENDİSİNDEN 100 YIL SONRA VAN’A GELECEK MÜBAREK ZATLARA DİKKAT ÇEKMİŞTİR
Bediüzzaman Said Nursi, Van Kalesi’nin güneyinde bulunan Horhor Medresesi’ni bir okul olarak kullanmış ve orada talebe yetiştirmiştir. Üstad’ın Van’a özel önem vermesinin hikmetli, güzel sebepleri vardır:
- Van, Hz. Adem ve Hz. Havva’nın bir cennet boyutunda yaşadıkları Aden Bahçesi’nin olduğu yerdir.
- Hz. İbrahim de Van’da bulunmuş ve Van Kalesi’nin zindanlarında hapsedilmiştir.
- Peygamberimiz (sav), Hz. Ebubekir’i özel olarak Van’a göndermiştir.
Ayrıca, KENDİSİNDEN YÜZ SENE SONRA, YANİ 2024’DE RİSALE-İ NUR’A DEĞER VEREN BAZI KİMSELERİN VAN’A GELECEKLERİNİ VE SÖZ KONUSU MEDRESEYİ ZİYARET EDECEKLERİNİ BELİRTMİŞTİR. Bahsettiği bu kişi çok özel biridir. Van’a her yıl çok fazla sayıda nur talebesi gelmektedir. Ancak Üstad’ın kastettiği, Van’a gelip giden medresesini ziyaret eden yüzlerce insan değil, çok özel, mübarek ve kutlu bir insanın bekleniyor olmasıdır.
“… Şu muâsırlarım (benim zamanımda yaşayan kişiler), varsın beni dinlemesinler. Tarih denilen mazi derelerinden sizin yüksek istikbalinize uzanan telsiz telgrafla sizinle konuşuyorum. Ne yapayım, acele ettim, kışta geldim; sizler cennet-âsâ BİR BAHARDA GELECEKSİNİZ. Şimdi ekilen nur tohumları, zemininizde çiçek açacaktır. Biz, hizmetimizin ücreti olarak sizden şunu bekliyoruz ki: Mazi kıt’asına geçmek için geldiğiniz vakit, mezarımıza uğrayınız; o bahar hediyelerinden birkaç tanesini medresemin mezartaşı denilen ve kemiklerimizi misafir eden ve Horhor toprağının kapıcısı olan kalenin başına takınız. Kapıcıya tenbih edeceğiz; bizi çağırınız. MEZARIMIZDAN “NE MUTLU SİZE!” SADÂSINI İŞİTECEKSİNİZ. Hatta misafirlerimizin gölgeleri bile mezartaşımızdan bu sadayı işitecektir…” (Münazarat, s. 88)
… ve Van’ın yekpare taşı olan kal’asının altında bulunan Horhor Medresemin vefat etmesi ve Anadolu’da bütün medreselerin kapatılması ile vefat etmelerine işaret ederek umumunun bir mezar-ı ekberi hükmünde olmasına bir alâmet olarak, o azametli mezara azametli Van kal’ası mezar taşı olmuş. EY YÜZ SENE SONRA GELENLER! Şu kal’anın başında bir Medrese-i Nuriye çiçeğini yapınız. Cismen dirilmemiş, fakat ruhen bâki ve geniş bir heyette yaşayan Medresetü’z-Zehra’yı cismanî bir surette bina ediniz, demektir. (Emirdağ Lahikası, s. 489)
Bediüzzaman açıklamalarında kendisinin kışta geldiğini İslam aleminin kurtuluşuna vesile olacak mübarek kişinin ise baharda geleceğini, kendisinin de bu bu mübarek zata zemin hazırladığını özel olarak vurgulamıştır. Bu açıklamalarında dikkat çeken husus ise MÜBAREK VE ÖZEL BİR KİŞİNİN KENDİSİNDEN 100 YIL SONRA, 2024 BAHAR MEVSİMİNDE VAN’A GELECEK OLMASIDIR.
Kaderin güzel bir tevafuku olarak MÜVEKKİL DE, TAM YÜZ SENE SONRA VE TAM OLARAK BAHAR BAŞINDA, 2024 YILINDA Horhor Medresesi’nin bulunduğu VAN İLİNE CEBREN GETİRİLMİŞTİR.
Müvekkil, Mehdi talebesi olmaya azmetmiş bir insan olduğundan her Mehdi talebesinde olduğu gibi kendisinde de Mehdi’nin gölgesi bulunmakta, her Mehdi talebesi gibi kendisi de Mehdiyet yolunda yürümektedir. Talebesi olduğu Mehdi’nin yaşayacaklarının bir benzerini yaşamasının şeref duyulacak bir tevafuk olduğuna inanmaktadır.
5.5 ÜSTAD VAN’A DAİR HEM MAZİDEN (GEÇMİŞTEN) HEM İSTİKBALDEN (GELECEKTEN) ÖNEMLİ BİLGİLER VERMİŞTİR
… Nurun sözünü dinleyen ve bir nazar-ı hafî-i gaybî ile bizi temâşâ eden Said’ler, Hamza’lar, Ömer’ler, Osman’lar, Tâhir’ler, Yûsuf’lar, Ahmed‘ler ve saireler! Sizlere hitap ediyorum. Başlarınızı kaldırınız, “Sadakte” (sadıksın) deyiniz. Ve böyle demek sizlere borç olsun. Şu muâsırlarım (çağdaşlarım), varsın beni dinlemesinler. Tarih denilen mazi derelerinden sizin yüksek istikbalinize uzanan telsiz telgrafla sizinle konuşuyorum. NE YAPAYIM, ACELE ETTİM, KIŞTA GELDİM; SİZLER CENNET-ÂSÂ (cennet gibi) BİR BAHARDA GELECEKSİNİZ. ŞİMDİ EKİLEN NUR TOHUMLARI, ZEMİNİNİZDE ÇİÇEK AÇACAKTIR. Biz, hizmetimizin ücreti olarak sizden şunu bekliyoruz ki: MAZİ KIT’ASINA GEÇMEK İÇİN GELDİĞİNİZ VAKİT, MEZARIMIZA UĞRAYINIZ; O BAHAR HEDİYELERİNDEN BİRKAÇ TANESİNİ MEDRESEMİN MEZARTAŞI DENİLEN VE KEMİKLERİMİZİ MİSAFİR EDEN VE HORHOR TOPRAĞININ KAPICISI OLAN KALENİN BAŞINA TAKINIZ. Kapıcıya tenbih edeceğiz; bizi çağırınız. MEZARIMIZDAN “NE MUTLU SİZE!” SADÂSINI İŞİTECEKSİNİZ. Hatta misafirlerimizin gölgeleri bile mezartaşımızdan bu sadayı işitecektir. Şu zamanın memesinden bizimle süt emen ve gözleri arkada maziye bakan ve tasavvuratları kendileri gibi hakikatsiz ve ayrılmış olan bu çocuklar, varsınlar, şu kitabın hakaikini (hakikatlerini) hayal tevehhüm etsinler. Zira ben biliyorum ki, şu kitabın mesâili hakikat (hakikat meselesi) olarak sizde tahakkuk edecektir. (Münazarat, s. 88)
BEDİÜZZAMAN HAZRETLERİ’NİN BU AÇIKLAMASINDA DİKKAT ÇEKEN ÇOK ÖNEMLİ BİLGİLER VARDIR:
MAZİ KIT’ASINA GEÇMEK İÇİN GELDİĞİNİZ VAKİT >>> Üstad’ın bu sözünden, Van’a gelecek olan kutlu kişilerin geldikleri zaman maziyle (geçmişle) ilgili önemli bilgilerin ortaya çıkacağı anlaşılmaktadır. Van’ın mazisinde (geçmişinde) Hz. İbrahim gibi kadim peygamberlerin kutlu tarihlerinin, geleceğinde (yani Üstad’dan sonraki asırda, bu yüzyılda) ise ahir zamanın mübarek şahıslarının varlığına dikkat çekmektedir.
O BAHAR HEDİYELERİNDEN BİRKAÇ TANESİNİ… KALENİN BAŞINA TAKINIZ. >>> Üstad’ın burada takılmasını talep ettiği şey kast ettiği fiziki olarak çiçek değildir. İslam aleminin baharına, İslam’ın dünya hakimiyetine ve İslam Birliği’ne vesile olacak kitaplar, ilmi çalışmaları söylemektedir. Şu an zulüm ve acı içinde olan İslam alemine baharın müjdesi ancak bu ilmi çalışmalar vesilesiyle gelecektir.
KEMİKLERİMİZİ MİSAFİR EDEN VE HORHOR TOPRAĞININ KAPICISI OLAN KALENİN BAŞINA >>> Bilindiği üzere Bediüzzaman Hazretleri vefat ettikten sonra Urfa’ya defnedilmiş ancak kısa süre sonra naaşı buradan alınarak çok az kişi tarafından bilinen gizli bir yere defnedilmiştir. Bu yer Horhor Medresesi’nin bitişiğindedir. Kendisi de bu sözüyle keramet göstererek vefatından önce ileride olacak gelişmeleri söylemiştir.
MEZARIMIZDAN “NE MUTLU SİZE!” SADÂSINI İŞİTECEKSİNİZ. >>> Üstad’ın “işiteceksiniz” vurgusundan, “ne mutlu size” ifadesinin diğer insanlar tarafından işitileceği anlaşılmaktadır. Üstad’ın şahsını görmüş, yakın hizmetinde bulunmuş talebelerinden Mustafa Sungur Ağabey bu kutlu kişiye -mazinin de istikbalin de kendisiyle gurur duyduğunu vurgulayarak, yani geçmişte de gelecekte de önemli bir yeri olan Van’a gidecek olmasına işaret ederek- “ne mutlu size” diyecek ve bu sözü diğer insanlar da duyacaktır.
Bediüzzaman yakın talebelerine “Mehdi’yi ben görmeyeceğim ama siz göreceksiniz” demiş ve ileride gelecek mübarek zatı gördüklerinde, ona “ne mutlu size” demelerini vasiyet olarak emanet etmiştir. Yakın talebeleri bu sözü bizzat Bediüzzaman’dan duymuşlar ve mübarek zat ile karşılaştıklarında “ne mutlu size” sözünü söylemeleri gerektiğini öğrenip emanet almışlardır. Ayrıca talebelerine Mehdi’yle karşılaşacakları tarihi, karışılacakları yeri ve Mehdi’nin ismini özel bir ebced formülü ile söylemiştir. Bediüzzaman’ın yakın talebelerinden Mustafa Sungur, Abdullah Yeğin ve Salih Özcan’a “Ben Mehdi’yi görmeyeceğim ama siz göreceksiniz” dediği Risale-i Nurlar’da, Bediüzzaman’ın hayatını anlatan Tarihçe-i Hayat’ta ve yakın talebelerinin hatıratlarında yer almaktadır.
Hatta Bediüzzaman Hazretleri’nin çok sevdiği talebesi Seyyid Salih Özcan’a ”Mehdi’yi ben görmeyeceğim ama sen göreceksin” dediğini, bizzat Salih Özcan ağabey İLK DEFA müvekkil ve arkadaşlarına söylemiştir. Salih Özcan “Hatta yakın zamanda tekrar göreceğim” de demiştir.
Üstad’ın bu mübarek şahsa “yer hazır etmesinden” bahsetmesi de dikkat çekici bir detaydır. Bu ifade, Mehdi’nin çalışmalarına zemin hazırlamak anlamı taşıdığı gibi Mehdi’nin ve Mehdi’ye talebe olmaya azmetmiş insanların gelip bulunacağı yerde Bediüzzaman’ın daha önce yaşayıp, orada talebeler yetiştirip, orada Mehdiyet için hazırlık yapacağına da işaret etmektedir.
5.6 BEDİÜZZAMAN MEHDİ’NİN, HAYATIN GENİŞ DAİRESİNDE FAALİYET GÖSTERECEĞİNİ ve RİSALE-İ NUR’UN GERÇEK SAHİBİNİN MEHDİ OLDUĞUNU ANLATMIŞTIR
… TÂ AHİR ZAMANDA (benden sonraki dönemde), HAYATIN GENİŞ DAİRESİNDE (teknolojinin geliştiği, iletişimin güçlü olduğu dönemde), (RİSALE-İ NUR’UN) ASIL SAHİPLERİ, YANİ MEHDÎ VE ŞAKİRTLERİ CENAB-I HAKKIN İZNİYLE GELİR, O DAİREYİ GENİŞLETTİRİR VE O TOHUMLAR SÜMBÜLLENİR. BİZLER DE KABRİMİZDE SEYREDİP ALLAH’A ŞÜKREDERİZ. (Kastamonu Lahikası, Sayfa 72)
Bediüzzaman, Kastamonu Lahikası adlı eserini Miladi 1936 yılında hazırlamıştır. “TA AHİR ZAMANDA….” ifadesiyle, Risale-i Nur’un asıl sahipleri olarak nitelendirdiği Mehdi ve talebelerinin, “KENDİSİNDEN ÇOK DAHA SONRAKİ BİR VAKİTTE, BİR SONRAKİ DÖNEMDE GELECEKLERİNİ” ifade etmiştir. Ayrıca bu sözlerindeki, “BİZLER DE KABRİMİZDEN SEYREDİP ALLAH’A ŞÜKREDERİZ” ifadesiyle de, kendisinin Mehdi’nin gelişini göremeyeceğini; Mehdi’nin görev yapacağı ve Kuran ahlakını tüm dünyaya hakim kılacağı dönemde, kendisinin vefat etmiş olacağını belirtmiştir. Bediüzzaman Risale-i Nur’un etkisinin ve bu yolla yapılan iman hizmetinin ‘dar dairede’; yani sınırlı bir topluluğa yönelik olarak yapılan kısıtlı bir faaliyet olduğunu ifade etmiştir. Mehdi’nin yapacağı ilmi ve imani faaliyetlerin ise “HAYATIN GENİŞ DAİRESİNDE” yani “DÜNYA ÇAPINDA”, modern ve ultra hızlı bilişim teknolojilerinin, iletişim ağlarının tüm yeryüzünü kapsayacağı içinde yaşadığımız dönemde gerçekleştirileceğini belirtmiştir.
Bediüzzaman Hazretleri’nin dikkat çeken bir ifadesi ise RİSALE-İ NUR’UN GERÇEK SAHİBİNİN MEHDİ VE TALEBELERİ olduğunu vurgulamasıdır. Risale-i Nur’da Bediüzzaman’ın Mehdiyetin faaliyet ve tebliği için gösterdiği yol ve yöntemleri en güzel şekilde Mehdi uygulayacaktır. Bu yönüyle de Risale-i Nur’u hakkıyla anlayan, yaşayan ve uygulayan insan olacaktır. Bedizzaman’ın tohum olarak nitelendirdiği Nur talebeleri de ancak Mehdi’nin faaliyetleriyle, eğitimiyle çiçek açacaktır.
6. MÜVEKKİL ADNAN OKTAR, MEHDİ’NİN ÖNCÜSÜ OLARAK ONUN 3 VAZİFESİNİ BİRDEN YAPMAYA AZMETMİŞTİR
Said Çamlıca’nın yaptığı yorumlardan müvekkil Adnan Oktar’ın Darwinizm’e karşı başarısını çok iyi tespit ettiği görülmektedir. Hatta müvekkili, “bir kurtarıcı, bilimsel savaşçı” olarak nitelemesi de yerindedir. Ancak bu ifadesinin hemen devamında şaşırtıcı şekilde müvekkilin “bu ihtiyacı sömürdüğü” gibi mantık dışı bir değerlendirme yapmıştır. Bir konuda sömürüden bahsedebilmek için ortada elde edilmiş bir çıkar olması gerekir. Müvekkil Adnan Oktar’ın Darwinizm ve materyalizme karşı verdiği büyük ilmi mücadeleden nasıl bir menfaat elde ettiği sorusuna Said Çamlıca’nın verebileceği hiçbir cevap yoktur. Müvekkil değil bir menfaat elde etmek, tam tersine bütün malvarlığını araştırmalar, kitapların hazırlanması ve basılması, farklı dillere çevrilip tüm dünyaya gönderilmesi, belgeseller hazırlanması, dünya çapında her yerde bunların yayınlanması, vb. ilmi çalışmalar için harcamıştır. 73 dile tercüme edilmiş, her biri defalarca baskı yapmış 300’den fazla kitap, yüzlerce makale, dergi ve gazete yazıları, sohbet programları, belgeseller ve diğer kültürel çalışmaların hiçbirinden müvekkil hiçbir zaman ücret almamış, hiçbir gelir elde etmemiştir. Çünkü müvekkil dini anlatmak için yapılan çalışmalardan ücret almanın Kuran’a uygun olmadığına iman etmektedir. Allah Kuran’da şöyle buyurmuştur:
Sizden ücret istemeyenlere uyun, onlar hidayet bulmuş kimselerdir. (Yasin Suresi, 21)
Müvekkil Adnan Oktar, Mehdi’nin bir öncüsü olarak, Bediüzzaman’ın Mehdi’nin birinci vazifesi olarak belirttiği “Darwinizm ve materyalizmin tam susturacak tarzda imanı kurtarmak” vazifesini en etkili şekilde yerine getirmiştir. Öyle ki bu gerçeği Said Çamlıca gibi müvekkile fikren muhalif olan kişiler ve hatta bizzat Darwinistlerin kendileri bile inkar edememektedir. Bediüzzaman Hazretleri’ni bizzat görmüş, Mehdi’nin nasıl bir insan olacağını kendisinden dinlemiş olan ağabeylerin, müvekkil Adnan Oktar’a sevgi, övgü ve iltifatlarının temelinde de müvekkilin Bediüzzaman’ın anlattığı şekilde Mehdi’ye zemin hazırlamasının etkisini görmüş olmaları vardır.
6.1 BEDİÜZZAMAN’IN ANLATIMLARINA GÖRE MEHDİ’NİN 3 VAZİFESİ OLACAKTIR
… Çok defa mektuplarımda işaret ettiğim gibi, MEHDİ AL-İ RESUL’ÜN (Peygamberimiz (sav)’in soyundan gelen Mehdi’nin) temsil ettiği kudsi (mukaddes, kutsal) cemaatinin şahsı manevisinin ÜÇ VAZİFESİ VAR. Eğer çabuk kıyamet kopmazsa ve beşer (insanlar) bütün bütün yoldan çıkmazsa, o vazifeleri onun cemiyeti ve seyyidler cemaati (Peygamberimiz (sav)’in soyundan gelenlerin) yapacağını Rahmet-i İlahiyeden (Allah’ın rahmetinden) bekliyoruz. Ve ONUN (MEHDİ’NİN) ÜÇ BÜYÜK VAZİFESİ OLACAK. (Emirdağ Lahikası, s. 259)
Hz. Mehdi’nin bu üç büyük vazifesini Bediüzzaman eserlerinde şöyle dile getirmiştir:
1) Darwinist, materyalist ve ateist felsefelerle fikri mücadele yaparak bu akımları fikren tam olarak susturmak ve böylece dünya çapında tüm insanların imanını kurtarmak,
2) İslam Birliği’ni oluşturmak ve tüm dünya Müslümanlarının manevi önderi olmak,
3) Kuran ahlakını ve Peygamberimiz (sav)’in sünnetini yeniden canlandırıp tüm dünyaya hakim kılmak ve Hıristiyanlarla ittifak ederek onların da İslam’ı kabul etmelerine vesile olmak.
Bediüzzaman, Mehdi’nin bu üç görevi de birarada yapabilme özelliği nedeniyle de, “Ahir Zaman’ın Büyük Mehdi”si ünvanını alacağını belirtmiştir.
6.2 MEHDİ’NİN ANA VAZİFESİ DARWİNİZM’İ VE MATERYALİZMİ TAM SUSTURACAK TARZDA FİKREN ORTADAN KALDIRMAK ve İMAN HAKİKATLERİNİ ANLATARAK İNSANLARIN İMANLARINA VESİLE OLMAKTIR
Bediüzzaman Hazretleri’nin mehdinin ASIL ANA VAZİFESİNİN Darwinizm’i ve materyalizmi tam susturacak tarzda fikren ortadan kaldırmak ve iman hakikatlerini anlatarak insanların imanlarına vesile olmak olduğunu detaylı olarak açıklamıştır. Mehdi’nin 3 vazifesi olduğu ve bu 3 vazifeyi birden yapacağını anlatırken özellikle Darwinizm’in fikren yerle bir etmesini en önemli görevi olarak vurgulamış, bu nedenle birinci vazifesi demiştir.
Birincisi: FEN VE FELSEFENİN TASALLUTİYLE (etkisiyle) ve MADDİYYUN VE TABİİYYUN TAUNU, (materyalizm, Darwinizm ve ateizm hastalığı) BEŞER İÇİNE İNTİŞAR ETMESİYLE (insanlar arasında yayılmasıyla), HERŞEYDEN EVVEL FELSEFEYİ VE MADDİYYUN FİKRİNİ (materyalizm, Darwinizm ve ateizm gibi Allah’ı inkar eden dinsiz akımları) TAM SUSTURACAK TARZDA İMANI KURTARMAKTIR. EHL-İ İMANI DALÂLETTEN MUHAFAZA ETMEK (iman edenleri sapkınlıktan korumak)… (Emirdağ Lahikası, 206. Mektup, s. 259)
ÜMMETİN BEKLEDİĞİ, AHİR ZAMAN’DA GELECEK ZATIN (MEHDİ’NİN) ÜÇ VAZİFESİNDEN EN MÜHİMMİ (önemlisi) VE EN KIYMETDARI (değerlisi) OLAN İMAN-I TAHKİKİYİ (gerçek imanı) NEŞR (yazma ve dağıtma yoluyla yaymak) VE EHL-İ İMANI (iman edenleri) DALALETTEN (sapkınlıktan) KURTARMAK… (Sikke-i Tasdik-i Gaybi, s. 9)
Bediüzzaman, ahir zaman’da ateist felsefelerin tehlike oluşturacağını bildirmiş, özellikle Darwinist, materyalist felsefelerin güç bulacaklarını ve Allah’ın varlığını inkar edecek tehlikeli bir çizgiye geleceklerini ifade etmiştir. Bu nedenle Mehdi’nin birinci vazifesinin, maddecilik fikri, yani Allah’ı inkar üzerine kurulmuş materyalist, Darwinist ve ateist felsefelerle ilmen mücadele etmek ve bu felsefelerin insanlar üzerindeki etkisini tam anlamıyla kaldırmak olacağını belirtmiştir. Bediüzzaman’ın burada kullandığı “TAM SUSTURACAK TARZDA” ifadesi son derece önemlidir. Bu sözler, Mehdi vesilesiyle Darwinizm, ateizm, materyalizm karşıtı ilmi çalışmaların çok köklü ve etkili bir şekilde yapılacağını ve ancak Mehdi vesilesiyle iman sahiplerinin dalaletten korunacağını anlatmaktadır.
Bediüzzamanın dikkat çektiği hususlardan biri de; Mehdi’nin bir yandan materyalist Darwinist felsefeleri sustururken bir yandan da insanların samimi imanlarına vesile olacak iman hakikatlerini, bilimsel bilgileri, Allah’ın sanatını ortaya koyan güzellikleri anlatacak olmasıdır. Mesih Deccal’in ahir zaman fitnesi, ancak böyle güçlü yöntemlerle kırılacaktır.
Türkiye’de ve dünyada Darwinizm’in ortadan kim kaldırdı diye sorulduğunda ise bu sorunun cevabının Adnan Oktar olduğu konusunda her kesim istisnasız hemfikirdir. Bu, müvekkil Adnan Oktar’ın Mehdi’ye zemin hazırlamak ve o mübarek zatın öncüsü olmak için var gücüyle çaba göstermesinden kaynaklanmaktadır. Müvekkilin samimi duası ve gayretine Allah en güzel şekilde karşılık vermiştir.
6.3 MEHDİ’NİN BİR DİĞER GÖREVİ İSLAM BİRLİĞİ’Nİ OLUŞTURMAKTIR
İkinci vazifesi: Hilafet-İ Muhammediye (A.S.M) ünvanı ile (Peygamberimiz (sav)’in halifesi -Müslümanların manevi lideri- ünvanı ile) şeair-i İslamiye’yi (İslam ahlakının esaslarını) ihya etmektir (yeniden canlandırmaktır). ALEM-İ İSLAM’IN VAHDETİNİ (İslam aleminin birliğini) NOKTA-İ İSTİNAD EDİP (dayanak noktası yapıp) beşeriyeti (insanlığı) maddi ve mânevi tehlikelerden ve gadab-ı İlâhi’den (Allah’ın azabından) kurtarmaktır. Bu vazifenin, nokta-i istinadı (dayanak noktası) ve hadimleri (hizmetkarları), MİLYONLARLA EFRADI (fertleri) BULUNAN ORDULAR LAZIMDIR. (Emirdağ Lahikası, 206. Mektup, s. 259)
… O ZATIN (MEHDİ’NİN) üçüncü vazifesi, hilafet-i islamiye’yi (İslam halifeliğini; Müslümanların manevi liderliğini) İTTİHAD-I İSLAM’A BİNA EDEREK (İslam Birliği üzerine kurarak), İsevi ruhanileriyle (dindar Hıristiyanlarla ve Hıristiyan alimleriyle) ittifak edip (iş birliği ve dayanışma içerisine girerek) DİN-İ İSLAM’A (İslam dinine) HİZMET ETMEKTİR… (Sikke-i Tasdik-i Gaybi, s. 9)
Bediüzzaman Mehdi’nin daha önce hiçbir müceddid tarafından yerine getirilmemiş olan üç büyük görevinden birinin “İslam Birliği’nin sağlanması” olduğunu açıklamıştır. Bediüzzaman’ın açıklamalarına göre Mehdi, halihazırda çeşitli gruplar halinde dağınık olarak bulunan Müslümanları manen tek bir kardeşlik ruhu içinde birleştirecek, İslam ahlak ve faziletini, İslam dininin Peygamberimiz (sav) döneminde yaşandığı gibi saf ve bidatsız yaşanmasına vesile olacaktır. Şu anda dünyanın dört bir yanında halen Müslüman toplumlar bölünmüş ve ayrı ayrı durumdadırlar. Pek çok Müslüman toplum büyük acılar, sıkıntılar, baskı ve zulüm altında yaşamaktadır. Tüm dünyadaki Müslümanların yaşadığı bu sıkıntılar Mehdi vesilesiyle son bulacaktır.
6.4 MEHDİ’NİN VAZİFELERİNDEN BİRİ DE İSLAM AHLAKININ DÜNYAYA HAKİM OLMASINA VESİLE OLMASIDIR
Üçüncü vazifesi: … O ZAT (MEHDİ), BÜTÜN EHL-İ İMANIN (iman edenlerin) MANEVİ YARDIMLARIYLA ve İTTİHAD-I İSLAM’IN MUAVENETİYLE (İslam Birliği’nin yardımlaşmasıyla) ve BÜTÜN ULEMA VE EVLİYANIN (alimlerin ve velilerin) ve bilhassa AL-İ BEYT’İN NESLİNDEN (Peygamberimiz (sav)’in soyundan) HER ASIRDA KUVVETLİ VE KESRETLİ (çok sayıda) BULUNAN MİLYONLAR FEDAKAR SEYYİDLERİN İLTİHAKLARIYLA (Peygamber soyundan gelen fedakar kimselerin katılımlarıyla) O VAZİFE-İ UZMAYI (büyük görevi) YAPMAYA ÇALIŞIR. (Emirdağ Lahikası I, 206. Mektup, s. 260)
Bediüzzaman’ın bu anlatımlarına göre, Mehdi ‘İslam toplumunun birleşmesini sağlayacak ve bu birliğin başındaki şahıs olarak Hıristiyan alemiyle ittifak yapacak” ve İslam ahlakının dünyaya hakim olması gerçekleşecektir. Kuşkusuz ki böylesine geniş çaplı gelişmeler elbetteki bütün dünyanın gözleri önünde cereyan edecektir. Kitle iletişim araçları vasıtasıyla herkesin anında haberdar olacağı ve yaşayacağı bu büyük değişim, ne Bediüzzaman’ın devrinde ne de bir başka zaman diliminde yaşanmamıştır. Bediüzzaman bu vazifenin, Mehdi tarafından yerine getirileceğini özellikle vurgulamaktadır.
6.5 MEHDİ BU ÜÇ GÖREVİ BİR ARADA YERİNE GETİRECEKTİR
Gerçi HER ASIRDA HİDAYET EDİCİ, BİR NEVİ MEHDÎ VE MÜCEDDİD GELİYOR VE GELMİŞ. Fakat HER BİRİ ÜÇ VAZİFELERDEN BİRİSİNİ BİR CİHETTE (açıdan) YAPMASI İTİBARIYLA (nedeniyle) AHİR ZAMANIN BÜYÜK MEHDÎ UNVANINI ALMAMIŞLAR. (Emirdağ Lahikası, s. 260)
Bediüzzaman bu sözünde, Kuran ahlakını dünya üzerinde hakim kılmak amacıyla önceki asırlarda da bazı Müslüman şahısların geldiğini, ancak bunların hiçbirinin, ahir zamanda Mehdi’nin yapacağı üç önemli görevi bir arada yerine getiremediklerini ifade etmiştir. Bediüzzaman bu sözüyle birkaç önemli konuya açıklık kazandırmıştır. Bilindiği üzere, her yüz yıl başında bir müceddid (dini gerçek özüne döndüren, hurafe ve bidatlerden arındıran, çağın koşullarına göre yorumlayan büyük alim) gönderileceği hadislerde açıklanmıştır. Ulemanın ittifakıyla Bediüzzaman 13. yüzyılın müceddidir, Mehdi de içinde bulunduğumuz 14. yüzyılın müceddi olacaktır.
Bediüzzaman bu sözüyle ayrıca geçmiş dönemlerde gönderilmiş olan müceddidler ile Mehdi arasındaki farkı da açıklamıştır: Mehdi’den önce gelen müceddidler, onun üç vazifesinden sadece birini yerine getirmişler ve bu açıdan “bir nevi Mehdi ve müceddid görevi üstlenmişlerdir. Ancak Bediüzzaman, yukarıda bahsettiği üç vazifenin üçünü birden yerine getirecek olan kişinin yalnızca “BÜYÜK MEHDİ” olacağını ve bu özelliğiyle diğer müceddidlerden ayırt edileceğini belirtmiştir.
Sadece bir görevi yerine getiren kişinin ahir zamanın Büyük Mehdisi olması mümkün değildir. Mehdi üç görevi birden yerine getirecektir. Bu yüzden, bu önemli görevlerin yerine getirilmesine vesile olan kişiye Bediüzzaman “BÜYÜK MEHDİ” demiştir. Ahir zamanın Büyük Mehdisi, Darwinizm ve materyalizmi tam anlamıyla susturacak, İslam aleminin birliğini sağlayacak ve İslam ahlakının tüm dünyaya hakim olmasına vesile olacaktır.
7. DİNDAR KESİMLERİN İKTİDAR, İTİBAR ve ETKİ SAHİBİ OLMASI, MÜVEKKİL ADNAN OKTAR’IN DARWINİST MATERYALİST İDEOLOJİLERİ YIKMASI SAYESİNDEDİR
Said Çamlıca yaptığı yayında, “80’li 90lı yıllarda Müslümanların kendilerini köşeye sıkışmış, dışlanmış hissediyordu, Adnan Oktar kurtardı onları” demekte ve son derece doğru bir tespitte bulunmaktadır. Bugün dindar kesimin özgüvenli, gettolarından çıkıp hayatın her alanında özgür ve diledikleri gibi var olabilmelerinin en önemli sebebi Adnan Oktar’ın Darwinizm’i yerle bir etmesi ve aydınlık, modern, kaliteli Müslüman modelini tüm dünyaya tanıtmasıdır. Evrim teorisi karşısında çaresiz olan, baştan yenilgiyi kabul etmiş olmanın ezikliğini yaşayan ve adeta başlarını yerden kaldıramayan, muhafazakar dindar bir partinin iktidara gelmesini hayal dahi edemeyen dindarların bugün geldikleri konumun mimarı müvekkil Adnan Oktar’dır. Modern sağ düşüncesini Adnan Oktar kurmuş, bu anlayış önce merhum Necmettin Erbakan sonra da Sayın Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan tarafından benimsenmiştir. Başta Ordu olmak üzere Devletin kurumlarının da modern aydın Kuran Müslümanlığı modelini beğenmesiyle muhafazakar sağ iktidara taşınmıştır.
7.1 MODERN SAĞ DÜŞÜNCESİNİ İKTİDARA TAŞIYAN FELSEFİ VE İMANİ ZEMİNİ MÜVEKKİL ADNAN OKTAR İNŞA ETMİŞTİR
Müvekkil Adnan Oktar 40 yılı aşkın süredir yürütmüş olduğu imani ve kültürel faaliyetleri ve samimi ve bilimsel delillerle anlattığı “Evrim Teorisinin Geçersizliği, Allah’ın Yaratma Sanatı, Kuran Mucizeleri ve İman Hakikatleri” vesilesiyle, Türkiye’de aydın, dindar ve milli şuura sahip bir nesil yetişmesini sağlamıştır.
Darwinizm’i bilimsel olarak yerle bir etmiş olduğu için de, felsefi ve sözde bilimsel dayanağını Darwinizm’den alan materyalist dünya görüş ülkemizde büyük bir yenilgi ve çöküntüye uğramıştır. Pozitif bilimle dinin çatışmadığının görülmesiyle sol fraksiyonların etki alanı neredeyse tamamen ortadan kalkmıştır. Sol ideolojilerin zayıflamasıyla birlikte, güçlenen dindar mütedeyyin kitlenin “maneviyatı, milli ve manevi değerleri koruyan” sağ görüş etrafında toplanması, modern, milli sağ liderleri güçlü bir şekilde desteklemeye başlamalarının zemini oluşmuştur.
Dindar sağ siyasete, yaşam tarzlarının baskı altına alınacağı endişesiyle mesafeli duran kesimin bu endişelerinin yersiz olduğunu görmelerini de müvekkil Adnan Oktar’ın girişimleri sağlamıştır. Böylece adım adım BUGÜNKÜ AK PARTİ HÜKÜMETİNİN İDEOLOJİK ZEMİNİ ve ARKASINDAKİ GENİŞ HALK DESTEĞİ oluşmuştur.
1993 yılında müvekkil Adnan Oktar’ın yakın arkadaşı Gülay Pınarbaşı’nın Refah Partisi’ne katılmasıyla birlikte bazı kesimlerde hakim olan “dindarlar modern olamaz” algısı yıkılmış, Türk Silahlı Kuvvetleri’nin üst düzey komutanları tarafından da ifade edildiği üzere Refah Partisi’nin “vitrininin değişmesiyle” Sayın Erdoğan’ı önce Belediye Başkanlığına oradan da Başbakanlık ve Cumhurbaşkanlığına taşıyan süreç başlamıştır. Müvekkilin arkadaşlarının katıldığı Refah Partisi Kongresinden birkaç ay sonra yapılan yerel seçimler Refah Partisi ve Sayın Erdoğan’ın zaferiyle sonuçlanmıştır.
O gecenin ardından, müvekkilin arkadaşları arasında yer alan, tanınmış manken ve fotomodeller ile sosyetenin ünlü simaları da Refah Partisi’ne destek olmak amacıyla partiye üye olmaya başlamışlar; katıldıkları toplantı ve programlarda, “RP’nin modern ve yenilikçi anlayışına inandıklarını, Sayın Erbakan ile Sayın Erdoğan’a büyük bir sempati ve muhabbet duyduklarını, bu sebeple seçimlerde RP’ni destekleyeceklerini” dile getirmişlerdir.
31.01.1994 Tarihli Milliyet Gazetesi’nin “Adnan Hoca’dan RP’ye manken ordusu” başlıklı aşağıdaki haberinde; “ADNAN HOCA ve MANKENLERİNDEN OLUŞAN ORDUSU 27 MART SEÇİMLERİ ÖNCESİNDE REFAH PARTİSİ İÇİN ÇALIŞIYOR” ifadelerine yer verilmiştir. Haberde ayrıca “RP’ne katılan, ardından da örtünen Gülay Pınarbaşı’ndan sonra İslami yaşam tarzını benimseyen pek çok ünlü erkek manken “OYLAR REFAH”A derken aralarında Şebnem Dinçgör, Melis Murathanoğlu, Cansel Özzengin ve Allegra’nın da bulunduğu sempatizanların sayısı giderek artıyor” bilgilerine yer verilmiştir.
27.01.1994 Tarihli Milliyet Gazetesi’nin “SEDEF BOZOK DA ‘REFAH’ÇI OLUYOR” başlıklı haberinde ise; “MANKEN GÜLAY PINARBAŞI’NDAN SONRA SOSYETE DÜNYASININ ÜNLÜ İSMİ SEDEF BOZOK DA ADNAN HOCA’NIN MÜRİTLERİ ARASINA KATILDI” ifadelerine yer veriliyordu. Haberde ayrıca “Adnan Hoca’nın sağ kolu Altuğ Berker sosyete dünyasının ünlü ismi Sedef Bozok’u da saflarına katmayı başardı.”, “Manken Gülay Pınarbaşı’nı örnek gösteren bazı çevreler, Bozok’un da yakında kapanıp RP’ne gireceğini iddia ederken, Sedef Bozok’un yakınlarına ‘Ben de iyi bir Müslüman olmak istiyorum. Hayatımdan çok memnunum’ dediği öğrenildi” deniliyordu.
25.06.1994 Tarihli Milliyet Gazetesi’nin “Adil düzen düğünü” başlıklı haberinde; RP Genel Başkanı merhum Sayın Erbakan’ın kızı Zeynep Erbakan’ın Ankara Sheraton Oteli Balo Salonunda gerçekleştirilen düğünü anlatılırken “ADNAN HOCACILAR” alt başlığına yer verilmişti. Haber içeriğindeyse müvekkilin arkadaşlarından, “Mankenliği bıraktıktan sonra kapanan Didem Ürer’le Gülay Pınarbaşı, nikaha Gökalp Barlan ve Bahadır Güven’le geldi” ifadeleriyle bahsedilmişti. (Aşağıda)
Özetle buraya kadar detaylarıyla anlatmış olduğumuz müvekkil Adnan Oktar’ın çalışmaları neticesinde, Refah Partisi, Sayın Erbakan ve Sayın Erdoğan’a yönelik kamuoyundaki ön yargılar tamamen yıkılmış,
• Müvekkilin önerdiği “hurafelerden arınmış Kuran’a dayalı modern İslam anlayışı”nı benimseyen,
• Sergilediği vitrin vesilesiyle başı örtülü ya da açık “toplumun her kesimini kucaklayacağını ilan eden” Refah Partisi’ne kendilerinin dahi beklemediği derecede büyük bir teveccüh oluşmuştur
Refah Patisi, 1994 Belediye Seçimlerinde başta Ankara ile İstanbul olmak üzere 28 şehirde seçimleri kazanarak EN ÇOK İLDE SEÇİM KAZANAN PARTİ olurken, Sayın Recep Tayyip Erdoğan İstanbul, Sayın Melih Gökçek ise Ankara Büyük Şehir Belediye Başkanı seçilmişlerdir.
24 Aralık 1995’te gerçekleştirilen Türkiye Genel Seçimlerinde ise, Merhum Necmettin Erbakan’ın liderliğindeki Refah Partisi, oyların %21,4’ünü alarak SEÇİMDEN BİRİNCİ PARTİ OLARAK çıkmıştır.
Türk siyasi tarihindeki bu büyük ve son 25 yıla damgasını vuran dönüşümün müvekkil Adnan Oktar vesilesiyle olduğu günümüzde dahi birçok gazeteci tarafından ifade edilmektedir.
7.2 REFAH PARTİSİ’NİN HÜKÜMETİ KURMASI MÜVEKKİL ADNAN OKTAR’IN BÜYÜK BİRLİK PARTİSİ’NDEN DESTEK RİCASI SAYESİNDE MÜMKÜN OLMUŞTUR
1995 seçimleri sonrasında merhum Necmettin Erbakan önderliğindeki Refah Partisi’nin, Doğru Yol Partisi ile koalisyon yapmak ve meclisten güven oyu alabilmek için 7 milletvekili desteğine ihtiyacı vardı. Eksik kalan bu 7 milletvekili desteği, müvekkil Adnan Oktar’ın bizzat BBP lideri merhum Sayın Muhsin Yazıcıoğlu ve 7 BBP’li milletvekiliyle görüşüp istişare etmesi sonucunda tamamlanmıştır.
24 Aralık 1995 genel seçimlerinde Sayın Necmettin Erbakan liderliğindeki Refah Partisi, oyların %21,4’ünü alarak birinci parti olmuş ve 158 milletvekili çıkartmıştı. Ancak, çıkartabildiği milletvekili sayısı tek başına iktidar olabilmesi için yeterli olmadığı gibi, Doğru Yol Partisi ile kurmayı planladığı koalisyon hükümetinin meclisten alması gereken güvenoyu için de yeterli değildi.
Dönemin Cumhurbaşkanı Süleyman Demirel, hükümet kurma görevini Sayın Necmettin Erbakan’a verdi, fakat Refah Partisi Meclis’te güvenoyu almak için yeterli milletvekiline sahip olmadığı, diğer partiler de destek vermediği için hükümet kurulamadı. Bunun üzerine hükümet kurma görevini alan Anavatan Partisi Lideri Mesut Yılmaz, Tansu Çiller ile anlaşıp 53. Hükümeti kurdu, fakat güvenoyu alamadı. Bunun üzerine, Anayasa Mahkemesi tarafından reddedilen Anayol-DYP Hükümeti düşünce hükümet kurma görevi tekrardan Sayın Erbakan’a verildi.
Seçim sonuçlarına göre TBMM’de çoğunluk elde etmek, yani meclisten güvenoyu alabilmek için gereken Milletvekili sayısı 275’dir. Ancak Refah Partisi milletvekillerinin sayısı ile Doğruyol Partisi Milletvekillerinin sayısı 275 rakamına ulaşmak için yetersizdi ve ülke hızlı bir şekilde hükümet krizine doğru sürüklenmekteydi.
Müvekkil Adnan Oktar, o zaman durumun vahametini herkesten önce görmüş, Müslümanlara duyduğu sevgi ve merhameti, milli-manevi hamiyet hisleri ile doğrudan inisiyatif alarak BBP Lideri Sayın Muhsin Yazıcıoğlu ve BBP’li 7 milletvekiliyle görüşüp İSTİŞARE EDEREK” kendilerini, kurulacak RP-DYP hükümetine dışarıdan destek olmaya ve güven oylamasında ‘Kabul Oyu’ vermeye davet etmiştir.
Bu gelişme üzerine, Refah Partisi ile Doğruyol Partisi arasında kurulan RP-DYP Koalisyon hükümeti, TBMM’deki 8 Temmuz 1996 tarihli güven oylamasında merhum Başkan Sn. Yazıcıoğlu ve BBP’li 7 milletvekilinden aldığı destek sayesinde 278 kabul oyuyla GÜVENOYU ALABİLMİŞ ve HÜKÜMET KRİZİ BU SAYEDE ATLATILMIŞTIR.
Bu tarihi olay, 2020 yılında Bilgeoğuz yayınevinin yayınladığı, Kürşat Mican’ın “Şehit Lider Muhsin Başkan ve Davası” isimli kitapta da geçmektedir. Kürşat Mican kitabında, olayı şöyle anlatmaktadır:
“RP-DYP Hükümeti kuruldu kurulmasına, ama güvenoyu alması için meclisten 7 milletvekiline ihtiyaç vardı. Yani Büyük Birlik Partisi’nin milletvekillerine… Muhsin Yazıcıoğlu: “İSTİŞARE’NİN GEREĞİNİ YAPTIK. EVET DEDİK, çünkü bugünkü şartlarda hükümetin güvenoyu almaması durumunda ülkenin yeni bir belirsizliğe düşeceğini düşündük ve bundan kaçınmak istedik.”
Burada, merhum Başkan Sayın Yazıcıoğlu’nun “İSTİŞARENİN GEREĞİNİ YAPTIK, EVET DEDİK” sözleriyle kastettiği, Sayın Yazıcıoğlu ve beraberindeki BBP’li 7 milletvekilinin müvekkil Adnan Oktar ile yapmış oldukları istişare toplantısıdır.
7.3 MÜVEKKİL ADNAN OKTAR’IN KÜLTÜREL ÇALIŞMALARININ SAĞI İKTİDARA TAŞIDIĞINI SOL GÖRÜŞÜ BENİMSEYENLER İKRAR ETMİŞTİR
Geçmişte adeta yıkılmaz görünen sol ideolojilerin etki ve nüfuz alanlarını yıllar içerisinde kaybederek daralıp zayıflamasına, öte yandan milletimizin milli ve manevi bilincinin iyiden iyiye artmasına ve milli şuura sahip dindar bir nesil yetişmesine vesile olanın müvekkil Adnan Oktar olduğu özellikle de sol kesim tarafından çok iyi bilinmektedir.
Ulusalcı Vatan Partisi’nin Genel Başkanı, Aydınlık Gazetesi yazarı ve Mao’cu komünist ideolojinin ülkemizdeki önde gelen savunucusu DOĞU PERİNÇEK’İN bir konuşmasında dile getirdiği: “Adnan Hoca’nın talebeleri bütün Anadolu’yu karış karış gezdiler, Darwinizm’in ve materyalizmin aleyhinde çalışmalar yaptılar ve AK Parti iktidar oldu. AK Parti’nin felsefi zeminini Adnan Oktar sağladı” sözleri bu gerçeğin ikrarlarından biridir.
PKK Terör Örgütü Elebaşı Abdullah Öcalan da 2001 yılında yazdığı “Oligarşik Cumhuriyet Gerçeği” isimli kitabında da müvekkil Adnan Oktar’ın ilmi çalışmalarının etkisini itiraf etmiştir: “Tepede de MİT’in Türk oligarşik yapısının emrindeki din adamları vardır. Hem de filozofça din adamlarıdır bunlar. Osmanlı sultanlarında da tarih boyunca yol gösterenler din adamları değil miydi? Şimdi de rejimin saldırılarına yol gösterecek din adamları vardır. MESELA O ADNAN HOCALAR NASIL ORTAYA ÇIKARILDI?”
7.4 BUGÜN BAŞTA AKPARTİ OLMAK ÜZERE, DİNDARLARIN NEREDEYSE TAMAMI MODERN DİNDARLIK DÜŞÜNCESİNİ BENİMSEMİŞTİR
Müvekkil Adnan Oktar’ın, Sayın Erbakan’a ve Sayın Erdoğan’a önerdiği ve bu sayede Refah Partisi’ni hem yerel hem de genel seçimlerde muazzam bir başarıya taşıyan MODERN ÇİZGİYE KARŞI, zamanla parti içinde sayıca az da olsa olumsuz bir reaksiyon da gelişmiştir.
Bizzat merhum Sayın Necmettin Erbakan’ın talebi üzerine, hurafelerden arındırılmış Kuran’a dayalı İslam’ın en modern din olduğunu göstermek; başörtülü olsun veya olmasın tüm Müslüman kadınların eşit olduklarını ve kardeşçe birbirlerine sarılıp kaynaşmaları gerektiğini topluma anlatmak amacıyla gerçekleşen müvekkilin arkadaşlarının partiye olan katılımları, RP İÇERİSİNDEKİ SAYICA AZ AMA SESİ ÇOK ÇIKAN BAĞNAZ BİR ZÜMRENİN TEPKİSİNİ ÇEKMİŞTİR. Böyle olunca, Refah Partisi’nin modern ve yenilikçi çizgisini görerek oy veren modern kesimler de, Refah Partisi’ndeki bu modernlik karşıtı hareketleri gördüklerinden dolayı, PARTİYE OLAN DESTEKLERİNİ GERİ ÇEKMEYE BAŞLAMIŞLARDIR.
Müvekkilin önerdiği modern, ilerici anlayışa parti içinde başlayan karşı çıkışın ardından, Refah Partisi hakkında iktidardayken sözde bir irtica tehlikesi öne sürülmeye başlanmıştır. Refah Partisi’nin modern çizgiden gelenekçi ortodoks çizgiye yeniden dönmesi riski bahane edilmiş ve ardından 28 Şubat 1997 postmodern darbe meydana gelmiştir. Bu darbenin ardından 18 Haziran’da Merhum Necmettin Erbakan Başbakanlık görevinden istifa etmek zorunda kalmıştır.
Süreç bununla da sona ermemiş, Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı, iktidarda iken Refah Partisi hakkında, “Lâik Cumhuriyet ilkesine aykırı eylemleri” gerekçesiyle kapatma davası açmıştır. 8 ay süren dava sonunda Refah Partisi, 16 Ocak 1998’de Anayasa Mahkemesi tarafından, parti görevlilerinin laiklik karşıtı eylemleri, devletin kurucusuna karşı suçlamaları ve başörtüsü ile ilgili siyaseti gibi bazı nedenler öne sürülerek kapatılmıştır. Necmettin Erbakan başkanlığındaki Refah Partisi ise henüz daha dava devam ederken 28 Şubat sürecinde iktidardan uzaklaştırılmıştır.
Sayın Recep Tayyip Erdoğan, Refah Partisi’nden ayrıldıktan sonra Refah Partisi’nin son dönemlerinde yaşanan ve partinin kapatılmasına da sebep olan MODERNLİK KARŞITI GÖRÜŞLERİN TAKİPCİSİ OLMAYACAĞINI ‘‘MİLLİ GÖRÜŞ GÖMLEĞİNİ ÇIKARDIK’’ sözleriyle ifade ederek 2001 yılında, müvekkil Adnan Oktar’ın yıllarca savunduğu modern sağ parti temelinde olan AK Parti’yi kurmuştur. Sayın Erdoğan, “Milli Görüş gömleğini çıkarttık” sözleriyle aynı zamanda, müvekkil Adnan Oktar’ın öncülüğünü yapmış olduğu, Atatürkçü, Laik ve modern İslam anlayışını savunacaklarını, geçmişten gelen modernlik karşıtı, geleneksel ortodoks İslam anlayışını terk ettiklerini ifade etmiştir.
Gerçekten de Sayın Erdoğan’ın bu kararı fevkalade doğru olmuş, modern bir sağ partinin bir yandan manevi değerleri korurken aynı zamanda yenilikçi ve milli bir çizgide ülkeyi kalkındırıp geliştirmesinin özlemi içerisinde olan halkımızdan büyük bir teveccüh görmüştür.
BUGÜN SADECE SAYIN CUMHURBAŞKANI DEĞİL TÜM MUHAFAZAKAR KESİMLER MÜVEKKİL ADNAN OKTAR’IN ANLATTIĞI KURAN MÜSLÜMANLIĞININ ORTAYA KOYDUĞU MODERN, HAYAT DOLU İSLAM ANLAYIŞINI FİİLEN KABUL ETMİŞLERDİR. Bu gerçeğin en dikkat çeken örneklerinde biri de geçtiğimiz günlerde 16 Mayıs 2026 tarihinde Ak Parti tarafından Kocaeli Stadyumu’nda düzenlenen Gençlik Şöleni’nde görülmüştür. gerçekleştirilmiştir. Cumhurbaşkanı ve AK Parti Genel Başkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın katılımıyla gerçekleşen etkinlik, Türkiye’nin dört bir yanından gelen on binlerce gencin katılımıyla büyük bir buluşma olarak organize edilmiş ve kızlı-erkekli müzik dinleyen, dans eden, eğlenen gençlerin görüntüleri ekranlara yansımıştır.
Kaldı ki Sayın Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın bizzat kendisi iktidara geldiği günden bu yana her zaman modern, neşeli, sanatçılarla içiçe bir çizgi izlemiştir. Sayın Cumhurbaşkanı’nın sanatçıları hep desteklemesi, devletin resmi yayın organı TRT kanallarında çok sayıda sazlı, danslı eğlence ve müzik programları yapılıyor olması, bu programlarda dekolteli mini etekli sanatçıların da yer alabilmeleri bu gerçeğin açık bir göstergesidir.
Bundan 25 yıl önce;
- Yayınladıkları gazete ve dergilerde dahi insan sureti ve fotoğraf kullanmayan,
- Kadınlarla aynı ortamda bulunmayan, kadınların evden çıkmaması gerektiğini savunan,
- Resim, heykel, müzik gibi sanat dallarına karşı olan,
- Başörtüsü omuzlarından aşağı sarkan pardesülü bir tesettürü savunan, başı açık ve dekolteli olanları tamamen dışlayan,
- “Batı”ya ait olduğunu iddia ettikleri her şeyi yaşamlarından çıkaran anlayış hakimken,
Bugün artık
- Kanallarında sarışın, makyajlı, dekolte kadınların yayın yaptığı,
- Kadınlarla erkeklerin birarada olduğu toplantıların düzenlendiği,
- Kendi çocuklarını Avrupa’ya eğitime yollayan,
- Müzikli danslı eğlencelerin olağan hale geldiği,
- Tesettürlü hanımların da özgürce istedikleri tarz ve modelde modern bir anlayışla giyinip yaşadığı bir anlayış hakim olmuştur.
BU DA MÜVEKKİLİN ANLATTIĞI KURAN MÜSLÜMANLIĞI ANLAYIŞININ YERLEŞTİĞİNİN AÇIK BİR GÖSTERGESİDİR.
Müvekkil Adnan Oktar’ın sol ideolojilerin sözde bilimsel temeli olan Darwinizm’i yıkması, aydın ve modern Kuran Müslümanlığını anlatması, Müslümanların üzerinden yeis perdesini kaldırması, yeniden özgüvenlerini kazanmalarını sağlaması vesilesiyle “Öz yurdunda garipsin, öz vatanında parya” muamelesi ortadan kalkmıştır. Said Çamlıca ve Hüseyin Yılmaz’a yakışan da farkında oldukları bu gerçeği örtmeye ya da çarpıtmaya çalışmak yerine tasdik, takdir ve ikrar etmek olacaktır.
8. MÜVEKKİL ADNAN OKTAR KURAN’A DAYALI HER NASİHATE AÇIKTIR
Said Çamlıca sosyal medya yayınında güya müvekkil Adnan Oktar’ın “eleştirilemez” olduğunu öne sürmüştür. Bu iddiası müvekkil Adnan Oktar’ı hiç tanımadığının göstergesidir. Müvekkil kendisine Kuran ayetiyle yapılan her nasihate açık bir insandır. Katı fikirli değildir. Kendini değiştirmekten ve geliştirmekten zevk alan bir ruhu vardır. Kuran’a uygun olmayan bir yorum yapıldığında ise her müminin yapması gerektiği gibi buna Kuran ile cevap verir. 2018’deki operasyonla birlikte güya “dini dejenere etmekle” suçlandığı için defalarca Diyanet İşleri Başkanlığı başta olmak üzere tüm alimlere seslenmiş ve “yanlış” olduğunu düşündükleri şeyleri kendisine Kuran ile anlatmalarını istemiştir.
Ancak dikkat edilirse bugüne kadar müvekkil Adnan Oktar’ın anlattığı İslam anlayışına karşı Diyanet İşleri Başkanlığı başta olmak üzere hiçbir kurum, camia ya da vakıftan Kuran’la, ayetlerle, ilmi olarak bir eleştiri ortaya konulmamıştır.
Diyanet İşleri Başkanlığı topluma zarar veren bir inanç ya da yapılanma söz konusu olduğunda bunların riskleri, tehlikeleri, yanlışları ve doğrusunun ne olması gerektiği konusunda hemen halkı bilgilendirme çalışması yapmaktadır. IŞİD, FETÖ gibi yapılanmaların dini nasıl yanlış yorumladıkları, halkı nasıl yanılttıkları konusunda Diyanet İşleri Başkanlığı tarafından hazırlanmış broşürler ve kitapçıklar vardır. Bunlar ücretsiz olarak da halka dağıtılmaktadır. ANCAK MÜVEKKİL ADNAN OKTAR’IN KURAN AYETLERİNE DAYALI OLARAK ANLATTIĞI İSLAM ANLAYIŞINA KARŞI DİYANET İŞLERİ BAŞKANLIĞI’NIN TEK KELİME DAHİ AÇIKLAMASI OLMAMIŞTIR.
Bu konu müvekkil Adnan Oktar’a düzenlenen polis operasyonun başında olan eski polis müdürü Furkan Sezer ve husumetlilerin de en önemli serzenişlerinden biri haline gelmiştir:
İPEK ÖZBEY: Elebaşı gibi çalışan insanlar var ama o kadın arasında mağdurlar da var. Biz niye onlara hiç sahip çıkmadık? DİYANET NEDEN BİR GÜNDEN BİR GÜNE ÇIKIP DA ‘BÖYLE BİR DİN YOK KARDEŞİM’ DEMEDİ?
FURKAN SEZER: HALA DEMEDİ… Sıkıntı orada, hala demedi. BEN OPERASYONDAN SONRA DİYANET’İ ARADIM. ÇÜNKÜ HEM BU KONUYLA İLGİLİ ARADIM, ONDAN SONRA DA DİYANET VAKFI’NI ARADIM. Hem bu konuyla ilgili hem de Adnan’ın alenen A9 TV’de din adamlarına yönelik çok ağır hakaretleri oldu, bununla ilgili aradım. ‘SİZ BUNUN FARKINDA MISINIZ? BUNUNLA İLGİLİ BİR ŞEY YAPMIYOR MUSUNUZ SİZ?’ DİYE. HAREKETE GEÇİREMEDİK, GEÇMEDİLER. Şimdi bugün de geçmiyorlar. (Medyascope, Müge İplikçi ile Zeytin Dalı, 9 Ağustos 2024, https://www.youtube.com/watch?v=yX8w9-0mGtw&t=649s)
Müvekkil ve arkadaşlarına yönelik operasyonu düzenleyen Mali Şube’nin müdürünün ARAMASINA VE “ALEYHLERİNE AÇIKLAMA YAPIN” DİYE BASKI KURMASINA RAĞMEN Diyanet İşleri Başkanlığı’nı tek bir kelime dahi yorum yapmaktan alıkoyan şey, müvekkil Adnan Oktar’ın söylediklerinin doğru olduğunu biliyor olmalarıdır. Müvekkilin Kuran ayetlerine dayanarak anlattığı
• Kuran’ın yeterli olduğu,
• Kuran dışında hiçbir kaynağın haram veya helal koyamayacağı,
• Şiddeti, acımasızlığı, kalitesizliği, sevgisizliği, kadının değersiz olduğunu, baskıcı ve yasakçı zihniyeti anlatan uydurma hadislerin Peygamberimiz (sav)’in sözü olamayacağı,
• Peygamberimiz (sav)’in asla Kuran’a aykırı bir söz söylemeyeceği,
• Kuran’da özgürlüğün çok geniş olduğu,
• Kadınla erkeğin eşit olduğu,
• Müziğin, güzelliğin, eğlencenin, sanatın, bilimin haram olmadığı,
• Müslümanlığın temizlik, sevgi, neşe, kalite, modernlik, affedicilik, cömertlik, samimiyet olduğu,
• İslam’ın insanların elinden yaşama sevinçlerini alan bir sistem olmadığı
DİYANET, İLAHİYAT HOCALARI VE TÜM İSLAMİ KANAAT ÖNDERLERİNİN ASLINDA ÇOK İYİ BİLDİKLERİ GERÇEKLERDİR. NE VAR Kİ BİRÇOĞU, GELENEKÇİ ÇEVRELERİN TEPKİ VE BASKILARINDAN ÇEKİNEREK BU GERÇEKLERİ DİLE GETİREMEMEKTEDİR. Kanaatimizce Said Çamlıca da bu gerçeğin farkındadır.
9. İFTİRA ATMAK DA İFTİRAYA İTİBAR ETMEK DE HARAMDIR
Kuran’a göre iftira atmak, iftirayı yaymak ve iftiraya itibar etmek haramdır. Müvekkil Adnan Oktar ve arkadaşlarına yönelik iddiaların tamamı, Kuran’a göre de modern hukuka göre de iftiradır. Çünkü tek bir suçlamanın dahi delili, belgesi, ispatı yokken, iddia edilenlerin yalan olduğuna dair dava dosyasında yüzlerce somut delil bulunmaktadır:
- Dosyada bir tane bile doğal müşteki yoktur. Genç kızlar baskı, dayatma ve korkutmayla müvekkil Adnan Oktar’ı suçlayan yalan beyanlar vermeye mecbur edilmişlerdir.
- Müvekkil ve arkadaşlarının tüm taleplerine rağmen sözde cinsel saldırıya uğradıkları iddia edilen kadınlar için Adli Tıp raporu alınmamıştır. 45 kadından sadece 6’sı Adli Tıp Kurumuna gönderilmiş, bunların HİÇBİRİNDE cinsel saldırıya uğradığına dair emare bulunmadığı için, sonraki müştekilerin hiçbiri rapor almaya yollanmamıştır.
- Dosya kapsamında şüphelilerin ev ve işyerlerinde yapılan aramalarda, kendilerine isnat edilen cinsel suçlara ait delil niteliğinde hiçbir şey elde edilmemiştir.
- Mağdur olduklarını iddia edenler de bu iddialarını destekleyecek hiçbir maddi delil sunamamışlardır.
- Telefonlarda ve bilgisayarlarda ele geçirilen görüntü ve yazışmaların tamamı, her ne kadar hukuka aykırı delil niteliğinde olsalar da, sanıkların lehinedir.
- HTS kayıtlarının tamamı müştekilerin doğru söylemediklerini ispatlamıştır.
Allah Kur’an’da, bir kimseye karşı zina isnadında bulunanların ancak “DÖRT ŞAHİTLE GELMELERİ” gerektiğini şöyle bildirmiştir:
“Onu işittiğiniz zaman, erkek mü’minler ile kadın mü’minlerin kendi nefisleri adına hayırlı bir zanda bulunup: “BU, AÇIKÇA UYDURULMUŞ İFTİRA BİR SÖZDÜR” demeleri gerekmez miydi?”
“Ona karşı DÖRT ŞAHİTLE GELMELERİ gerekmez miydi? Şahitleri getirmediklerine göre, artık onlar Allah Katında yalancıların ta kendileridir.”
“Eğer Allah’ın dünyada ve ahirette sizin üzerinizde fazlı ve rahmeti olmasaydı, içine daldığınız dedikodudan dolayı size büyük bir azap dokunurdu.”
“O durumda SİZ ONU (İFTİRAYI) DİLLERİNİZLE AKTARDINIZ VE HAKKINDA BİLGİNİZ OLMAYAN ŞEYİ AĞIZLARINIZLA SÖYLEDİNİZ VE BUNU KOLAY SANDINIZ oysa o Allah Katında çok büyük (bir suç)tür.”
“Onu işittiğiniz zaman: “Bu konuda söz söylemek bize yakışmaz. (Allah’ım) Sen Yücesin; bu BÜYÜK BİR İFTİRADIR ” demeniz gerekmez miydi? ” (Nur Suresi, 12-16)
Görüldüğü gibi, zina ithamına ilişkin Kur’an ayetleri son derece açıktır. Bir Müslümana, DELİLSİZ YANİ DÖRT ŞAHİT GÖSTERMEDEN zina isnadında bulunmak BÜYÜK BİR HARAMDIR. Ayetin bildirdiği üzere, Müslümanlara zina iftirası atıp da dört şahit getirmeyenler “Allah Katında yalancıların ta kendileri” olarak tanımlanmaktadır. Yani, bunların artık “KENDİLERİNE GÜVEN OLMAYACAK” insan oldukları, dolayısıyla herhangi bir konudaki şahitliklerinin de ömür boyu geçersiz olduğu bildirilmektedir. Çünkü, kin ve öfkelerine, kötü zanlarına uyarak iftiraya ortak olmaları bu insanların nefislerine Allah’ın emirlerine itaat etmekten daha sevimli görünmüş ve bunun sonucunda harama girerek “Allah Katında çok büyük (bir suç)” işlemişlerdir.
Yüce Allah Kuran’da, hiçbir delili olmadan mü’min kadınlara fuhuş iftirasında bulunanların durumunu, “Namus sahibi, bir şeyden habersiz, mü’min kadınlara (zina suçu) atanlar, dünyada ve ahirette LANETLENMİŞLERDİR. Ve onlar için büyük bir azab vardır.” (Nur Suresi, 23) şeklinde açıklamaktadır.
Ayrıca, Allah Kuran’da bir konu hakkında herhangi bir bilgisi veya delili olmamasına rağmen bunun peşinden giderek iftirada bulunanların, bu yaptıklarından dolayı mutlaka Allah Katında sorumlu tutulacaklarını, İsra Suresi’nin 36. ayetinde şöyle bildirmektedir:
Hakkında bilgin olmayan şeyin ardına düşme! Çünkü kulak, göz ve gönül, bunların hepsi ondan sorumludur. (İsra Suresi, 36)
Şunu da unutmamak gerekir ki tarih boyunca bir çok büyük alim, hatta mezhep alimleri dahi iftira ve karalamalarla tutuklanmış hatta bazıları şehit edilmiştir.
Hanefi Mezhebinin kurucusu İmam Ebû Hanife müşriklerin dayatmalarını kabul etmediği için hapse atıldı; kırbaçlandı, zindanda zehirlenerek şehit edildi.
Maliki Mezhebinin kurucusu İmam Mâlik b. Enes müşrik düzene muhalif fetva verdiği için kırbaçlandı, ev hapsine alındı, sonrasında şehit oldu.
Hanbeli Mezhebinin kurucusu İmam Ahmed b. Hanbel müşriklerin inançlarına karşı çıktığı için işkence gördü ve bir süre sonra vefat etti.
Şafii Mezhebinin kurucusu İmam Şafii müşriklerin yasaklamasına rağmen Yemen’de “Alevîlere destek verdiği” suçlamasıyla Abbasilerce tutuklandı. Bağdat’a zincirle getirildi, sorgulandı, az kalsın idam edilecekti.
İmam Cafer es-Sadık Kuran’a sadık kaldığı, müşrik sisteme boyun eğmediği için Abbâsî halifesi Mansur tarafından zehirletilerek şehit edildi.
İbn Teymiyye dönemin müşriklerine tabi olmayıp onların bid‘at ve zulümlerine karşı fetvalar verdiği için defalarca tutuklandı, Kahire ve Şam’da zindanlarda kaldı, hapiste vefat etti.
İmam-ı Rabbani dönemin hükümdarı tarafından “sapkın düşünceleri” olduğu gerekçesiyle tutuklandı, üstelik malına ve mülküne de el konuldu.
Bediüzzaman Said Nursi de 30 yıl boyunca hayatı sürgünlerde, gözlem altında, cezaevlerinde geçti.
Allah Kuran’da Peygamberimiz (sav)’i tutuklamak, sürgüne göndermek ve şehit etmek amacıyla kurulan planlardan bahsetmektedir:
Hani o inkâr edenler, seni tutuklamak ya da öldürmek veya sürgün etmek amacıyla, tuzak kuruyorlardı. Onlar bu tuzağı tasarlıyorlarken, Allah da bir düzen (bir karşılık) kuruyordu. Allah, düzen kurucuların (tuzaklarına karşılık verenlerin) hayırlısıdır. (Enfal Sures, 30)
Benzer şekilde birçok peygamber için aynı planlar kurulmuş;
Hz. Yusuf
Hz. Nuh
Hz. Musa
Hz. İbrahim
Hz. Yunus gibi peygamberler iftiralarla ve yalanlarla TUTUKLANMIŞLARDIR.
Müvekkil Adnan Oktar ve arkadaşları da Peygamberlerin bu güzel sünnetini yaşıyor olmaktan şeref duymaktadırlar.
Allah müminlere dürüst, samimi ve vicdanlı olmayı emretmiştir. Bazı insanlar katı bir düşünce yapısına sahip olduklarından doğruyu görseler dahi ilk başta geliştirdikleri düşünceden vazgeçemezler. Sonrasında gördükleri delillere, bilgilere, doğrulara ve vicdanlarına göre değil önyargı ve katı kanaatlerine göre değerlendirme yapmaya devam ederler. Oysa her olay, her durum, her gelişme Kuran’ın ışığında değerlendirilmeli, doğru olan kabul edilmeli, yanlışta inat edilmemelidir.
Kimi zaman da insanlar kibirleri nedeniyle alışageldikleri düşünce yapılarını ve algılarını değiştirmezler. Toplumsal dayatmalar, sabitleşmiş kriterler, maddi ve geçici değerlendirmeler vicdani ve ahlaki değerlendirmenin önüne geçer. Şaşırtıcı olan ise insanların çoğu zaman bunun içinden bir türlü çıkamamaları, bu anlayışlarının gözlerinin önünde bir perde oluşturduğunu fark edememeleridir.
Örneğin bir Kuran ayetinde, Peygamberimiz (sav)’in peygamberliğini inkar edenlerin cahilce ve akılsızca kıyasları şöyle bildirilmiştir:
Ve dediler ki: “Bu Kur´an, iki şehirden birinin büyük bir adamına indirilmeli değil miydi? Senin Rabbinin nimetini onlar mı paylaştırıyor? (Zuhruf suresi 31 – 32)
Bu kişilerin “büyük adam” kriterleri kişinin maddiyatına, servetine, eğitimine, toplumsal yerine bağlıdır. Allah ise seçtiği kulunu üstün kılar. Onlar nezdinde bir yetim ve ilk başlarda yoksul olduğu için kendi akılsızca bakış açılarına göre değer vermedikleri Peygamberimiz (sav) Allah’ın “habibim” dediği en sevgili kullarından biridir. Benzer bir şekilde devrinin alimleri ve aydınları tarafından, “Arapça bilmediği, medrese eğitimi almadığı, bir tarikata ya da şeyhe bağlı olmadığı, toplumun önde gelenleri arasında sayılmadığı, onlara göre sıradan bir Müslüman” olarak görülen Mehdi’ye Allah tüm dünyaya İslam’ı hakim kılmayı nasip edecektir. Allah kendilerine Kuran dışında ölçüler belirlemiş olan, samimiyetten ve vicdandan uzak insanlara Mehdi gibi mübarek bir kulunun değerini göstermeyerek hem onları bu lütuftan uzak tutacak, hem de Mehdi’yi birçok kötülükten koruyup perdeleyecektir.
Saygılarımızla kamuoyunun bilgilerine sunarız. 01.06.2026