A Haber’in Gündem Özel Programında Adnan Oktar Hakkındaki İddialara Cevap

By gundem
20 Min Read

MÜVEKKİL ADNAN OKTAR’DAN BASIN DUYURUSU

A HABER’İN “GÜNDEM ÖZEL” PROGRAMINDA YİNE AYNI ALGI : ADNAN OKTAR’I HER OLAYIN MERKEZİNE KOYMAK

A Haber’de yayımlanan “Gündem Özel” programının 24 Ağustos 2026 tarihli yayınında, müvekkil Adnan Oktar’ın ismi bir kez daha gündeme getirilmiş ve müvekkil hakkında gerçeği yansıtmayan çeşitli iddialara yer verilmiştir.

Programda yorum yapan söz konusu kişiler, yıllardır defalarca tekrarlanan ve artık klişe haline gelmiş iddiaları hiçbir somut delil ortaya koymadan bir kez daha gündeme getirmişlerdir. Adnan Oktar’ın sözde MOSSAD’la bağlantılı olduğunu, kendisi ve arkadaşlarının ise FETÖ benzeri bir yapılanma oluşturduğunu ileri sürmüşlerdir. Oysa bu iddiaların aksini kanıtlayan belge ve yargı kararları bulunmasına rağmen, aynı söylemlerin hala gerçekmiş gibi tekrar edilmesi, yıllardır sürdürülen psikolojik algı yöntemlerinin devam ettirilmesi niteliğindedir.

Bazı cemaatlere yönelik gerçekleştirilen polis operasyonlarının haber yapıldığı programda, farklı görüşlerdeki gazeteciler ittifak halinde konuyu birşekilde yine müvekkile bağlamaya çalışmışlardır. Söz konusu operasyonlarla, hatta programda ele alınan konuyla dahi doğrudan ilgisi bulunmayan meseleler müvekkil üzerinden gündeme getirilmeye çalışılmış; son dönemde adeta bir alışkanlık haline gelen, ilgisiz konuları müvekkille ilişkilendirerek hakkında kendilerince olumsuz bir algı oluşturma çabasına bir yenisi daha eklenmiştir.

MÜVEKKİL ADNAN OKTAR VE ARKADAŞLARI “SİYASAL VE ASKERİ CASUSLUK VE “FETÖ İLE İLTİSAK” SUÇLAMALARINDAN BERAAT ETMİŞLERDİR.

Adnan Oktar Davası’nda gündeme getirilen “Siyasal ve Askeri Casusluk” ile “FETÖ ile iltisak” iddiaları da dosyada yer alan diğer birçok isnat gibi, kamuoyunda kendilerince güçlü bir olumsuz algı ve infial meydana getirmeye yönelik suçlamalar olarak kullanılmıştır. Ancak yargılama süreci sonunda bu iddiaların hukuki karşılığının bulunmadığı ortaya çıkmış; söz konusu suçlamalar yönünden BERAAT KARARI VERİLMİŞ VE BU KARAR KESİNLEŞMİŞTİR. Aşağıda, İstanbul 30. Ağır Ceza Mahkemesi’nin 2022/158 Esas sayılı dosyasında verilen 16.11.2022 tarihli kararın konuya ilişkin bölümleri yer almaktadır.

40 YILDIR DEĞİŞMEYEN YÖNTEM: İLGİSİZ HER KONUYU ADNAN OKTAR’A BAĞLAMAK

Sağ görüşlü olarak bilinen bir medya kuruluşunda yayınlanan bu programa katılan, sağ ve sol görüşten, hatta birbirine oldukça zıt düşüncelere sahip bazı gazetecilerin ortak bir söylem içinde hareket etmeleri oldukça dikkat çekicidir. Üstelik kendilerinin dahi inanmadıkları izlenimi veren, gerçeklikten tamamen uzak ve safsata olarak nitelendirilebilecek iddiaları benzer ifadelerle gündeme taşımaları ayrıca düşündürücüdür.

Yayının genel içeriğine bakıldığında, ele alınan konu ne olursa olsun meselenin bir şekilde Adnan Oktar’a bağlanmaya çalışıldığı açıkça görülmektedir. Yaklaşık dokuz yıldır farklı yayınlarda defalarca karşılaştığımız bu yaklaşım, söz konusu programda da bir kez daha tekrarlanmıştır. Müvekkil veya arkadaşları hakkında hukuken suç teşkil eden herhangi bir somut olaydan söz edilmemesine rağmen,bu gazeteciler yine hiçbir dayanak göstermeden temelsiz ve asılsız iftiraları gündeme taşımıştır.

Programda yorum yapan Gaffar Yakınca, Mahmut Övür, Orhan Sali, Savcı Sayan hepsi farklı görüşlerde, farklı ideolojik geçmişi olan kişilerdir.

Bu gazeteciler, aralarındaki tüm siyasi ve fikri farklılıklara rağmen bu konuda ittifak etmiş ve cemaatlere yönelik gerçekleştirilen operasyonları haklı göstermeye yönelik benzer yorumlarda bulunmuşlardır. Bu yöndeki iddialarını güçlendirmek için de konuyu bir şekilde müvekkil Adnan Oktar’a yönelik gerçekleştirilen operasyona getirmiş, aralarında doğrudan bir bağlantı bulunmayan olayları aynı noktaya bağlamaya çalışmışlardır. Böylece Adnan Oktar’a yapılanlar, günümüzde cemaatlere yönelik gerçekleştirilen operasyonları açıklamak ve meşru göstermek için bir örnek olarak kullanılmaya çalışılmıştır.

Ancak burada asıl dikkat çekici olan, bu gazetecilerin geçmişleri ve temsil ettikleri farklı çizgilerdir. Programdaki bazı isimlerin geçmişte çeşitli cemaat çevreleriyle yakın temas içerisinde bulundukları veya bu çevrelerle bağlantılı medya kuruluşlarında uzun yıllar görev yaptıkları bilinmektedir. Diğer bazı isimlerin ise geçmişlerinde komünist fikirde oldukları, hatta Maocu yayın organlarında uzun yıllar gazetecilik yaptıkları görülmektedir. Normal şartlarda siyasi ve ideolojik açıdan birbirinden oldukça uzak noktalarda bulunan bu kişilerin, Adnan Oktar ve cemaatlere yönelik operasyonlar söz konusu olduğunda benzer bir söylem içerisinde buluşmaları ve aynı doğrultuda değerlendirmeler yapmaları dikkat çekici bir tablo ortaya koymaktadır.

SAVCI SAYAN BAŞKALARINA SORDUĞU SORULARI KENDİSİNE VE GEÇMİŞİNE DE SORMALIDIR

Savcı Sayan kendince zamanında cemaatlerin büyümesine müdahale edilmemesini eleştirerek geçmişte neden gerekli tedbirlerin alınmadığını sorgulamaktadır.

Ancak bu eleştirileri yaparken kendi geçmişindeki temas ve açıklamalara hiç değinmemesi dikkat çekicidir. Nitekim kendisi de geçmişte cemaat medyasındaki programlara katıldığını ifade etmiş, Fetöden söz ederken bugünkü sert söyleminden oldukça farklı ifadeler kullanmıştır. Dolayısıyla bugün “Bu yapılar büyürken neden kimse müdahale etmedi?” diye sorarken, o yıllarda kendisinin bu yapıya nasıl baktığı ve neden aynı tehlikeyi görmediği sorusu da doğal olarak ortaya çıkmaktadır.

Örneğin kendisi bugün Fetö’den hükümlü olan ve cezaevinde bulunan Mehmet Baransu ile kol kola fotoğraflar paylaşmaktaydı

https://www.indyturk.com/node/133551/a%C4%9Fr%C4%B1-belediye-ba%C5%9Fkan%C4%B1-savc%C4%B1-sayan-mehmet-baransu-ile-foto%C4%9Fraf%C4%B1n%C4%B1-sildi

Sn Sayan aynı yıllarda Fetöye ait olan medya kanallarında programlara katılmaktaydı

https://www.ensonhaber.com/savci-sayan-kilicdaroglu-lider-olamadi-izle-2011-11-19-h10458440

Savcı Sayan Fetö’den “manevi bir hareket” olarak söz etmekteydi

https://www.timeturk.com/tr/2014/01/27/savci-sayan-dan-gulen-grubuna-cagri.html

Savcı Sayan’ın siyasi geçmişine bakıldığında, bugünkü söylemleriyle geçmişteki tutumu arasında dikkat çekici farklılıklar olduğu görülmektedir. Uzun yıllar CHP’de siyaset yapan ve AK Parti’ye karşı sert bir muhalefet yürüten Sayan, daha sonra AK Parti’ye geçmiş ve Sayın Erdoğan’ın güçlü savunucularından biri olmuştur. 2014 yılında Fetöyü “manevi bir hareket” olarak değerlendirmiş ve o dönemlerde Fetö medyasındaki programlara katılmıştır.

Elbette insanların siyasi görüşleri ve değerlendirmeleri zaman içerisinde değişebilir; ancak kendi geçmişindeki bu keskin değişimleri ve temasları doğal kabul eden bir kişinin, bugün başkaları hakkında somut bir benzerlik ve delil ortaya koymadan ağır nitelendirmelerde bulunması ciddi bir çelişki oluşturmaktadır. Mesele Sayan’ın fikir değiştirmiş olması değil, kendi geçmişini göz ardı ederken başkalarını temelsiz ithamlarla suçlamasıdır; böylesine ciddi ağır iddialarda bulunurken bunun hangi somut olay, eylem ve delillere dayandığının da ortaya konulması gerekir.

MAHMUT ÖVÜR BAŞKALARINA KULLANDIĞI ÖLÇÜYÜ KENDİSİNE UYGULARSA NE OLUR ?

Gazeteci Mahmut Övür de söz konusu programda,muhtemelen geçmişindeki bir takım bağlantıların gündeme gelme ihtimali, kendisinin günümüzün koşulları sebebiyle zor durumda kalma durumunun yol açtığı telaş ve panik sebebiyle, somut delil ortaya koymadan müvekkil Adnan Oktar’ı bir kez daha FETÖ ve Mossad gibi istihbarat örgütleriyle ilişkilendirmeye yönelik iddialarda bulunmuştur. Övür’ün bu yaklaşımı yeni de değildir. 2018 yılında gerçekleştirilen operasyonun hemen ardından kaleme aldığı yazılarda da, henüz yargılama dahi yapılmamışken müvekkili “ikinci FETÖ vakası” olarak nitelendirmiş, dış istihbarat bağlantıları bulunduğunu ileri sürmüş ve son derece ağır suçlamaları peş peşe gündeme getirmiştir. Öncelikle belirtmek gerekir ki yapılan yargılamalarda müvekkil hakkında FETÖ iltisakı ile askeri ve siyasi casusluk suçlamaları yönünden beraat kararları verilmiş ve bu kararlar kesinleşmiştir. Bu durum, yıllar önce büyük bir kesinlikle dile getirilen söz konusu iddiaların nasıl boş bir zemine dayandığını göstermektedir.

Mahmut Övür’ün bugün FETÖ üzerinden yaptığı benzetmeler, kendi geçmişiyle birlikte değerlendirildiğinde ayrıca dikkat çekici bir çelişkiye sebep olmakta, bu açıklamalarının ve telaş halinin ardındaki sebepleri de gün yüzüne çıkartmaktadır. Övür, geçmişte Pensilvanya’ya giderek Fethullah Gülen’le bizzat görüşmüş, Gülen’in açıklamalarını köşesine taşımış ve bu temaslarını kamuoyuyla paylaşmıştır.

https://fgulen.com/tr/basindan-tr/haberler/CNN-Turk-Mahmut-Ovur-Gulenle-Gorustu

Ayrıca Sayın Övür bununla da kalmamıştır. Kaleme aldığı çeşitli köşe yazılarında Fetöyü öven, destekleyen ifadeler kullanmıştır.

Örneğin 2009 yılında kaleme aldığı “Pensilvanya’da ‘Gülen’ bir sürgün” başlıklı yazısında Fethullah Gülen’i mağduriyetini öne çıkaran oldukça olumlu dille anlatmıştır. Pensilvanya’ya bizzat giderek Gülen’in bulunduğu kampı ziyaret eden, burada geceyi geçiren ve ertesi sabah Gülen’le kahvaltıda buluşmak üzere ana binaya geçen Övür; kampı, villaları, burada kalan insanları ve ortamı ayrıntılarıyla anlatmıştır. Gülen’in burada adeta bir “sürgün hayatı” yaşadığını söylemiş, hatta onu “kanaat önderi” ve “sivil toplum lideri” ifadeleriyle tanımlayarak sürgün hayatına mahkum edilmiş bir kişi görüntüsü içerisinde sunmuştur.

https://www.sabah.com.tr/yazarlar/ovur/2009/03/05/pensilvanya_da_gulen_bir_surgun/amp

https://t24.com.tr/medya/ahmet-hakan-mahmut-ovur-pensilvanyaya-gidip-fethullah-gulen-ile-gorusen-ilk-chpli-olmuyor-mu,359102?_t=1788630753995

31 Ocak 2012 tarihli “Ak Parti ile Gülen Cemaati” başlıklı yazısında Övür, Türkiye’deki demokratikleşme mücadelesinden söz ettikten sonra, bu sürece katkı sağlayan kesimleri tarif ederken AK Parti’nin yanı sıra Gülen Cemaati ile sol ve liberal demokratları Türkiye’nin “dinamik güçleri” arasında saymaktadır. Hemen ardından 12 Eylül 2010 referandumundaki başarının da bu ittifakın sonucu olduğunu ifade etmektedir.

Ayrıca yazının ilerleyen bölümünde AK Parti ile Gülen cemaati arasındaki gerilimin kalıcı bir ayrılığa dönüşme ihtimalini düşük gördüğünü belirterek gerekçe olarak demokratikleşme mücadelesinin henüz tamamlanmadığını söylemektedir.

https://www.marmarayerelhaber.com/mahmut-ovur/6197-ak-parti-ile-gulen-cemaati#google_vignette

Ayrıca basında çıkan haberlere göre Sayın Övür geçmişte Fethullah Gülen ile ilgili ortaya çıkartılan kasetlerin birer komplo olduğunu dile getirerek Gülen’i açıkça savunan ifadeler kullanmıştır.

https://fgulen.com/tr/basindan-tr/haberler/Cihan-Haber-Ajansi-Mahmut-Ovur-Gulen-Kasetleri-Komploydu

Elbette bir gazetecinin bir kişiyle görüşmesi tek başına herhangi bir örgütsel bağlantının göstergesi değildir. Ancak tam da bu nedenle, Övür’ün kendi geçmişindeki temasları gazetecilik faaliyeti kapsamında değerlendirirken, bugün başkaları hakkında somut bir bağ ortaya koymadan FETÖ ve yabancı istihbarat bağlantısı benzetmeleri yapması açık bir ölçü ve tutarlılık sorununu gündeme getirmektedir.

Mahmut Övür’ün başkaları hakkında kullandığı değerlendirme yönteminin kendisine uygulandığını düşünelim. Bu mantıkla ilerlenirse geçmişte kurulmuş temaslar, yapılan ziyaretler ve kaleme alınan yazıların bir kişi hakkında örgütsel veya istihbari bağlantı şüphesi oluşturmak için kullanılsaydı tabi ki doğru olmazdı. Övür’ün Fethullah Gülen’le görüşmesi, Pensilvanya ziyareti ve geçmişte Fetöye ilişkin yazdığı yazılar üzerinden de aynı mantıkla terör örgütü veya CİA istihbarat bağlantıları ileri sürülebilirdi. Elbette böyle bir çıkarım somut deliller bulunmadan doğru ve hakkaniyetli olmayacaktır. Ancak mesele de tam olarak budur: Kişilerin ağır suçlamalarla ilişkilendirilmesi somut delillere dayanmalıdır.Sayın Adnan Oktar’la ilgili bu iddialara yönelik tek bir somut delil bulunmazken, aksine hakkında kesinleşmiş beraat kararları mevcutken, Sayın Övür’ün kendisiyle ilgili iltisaka yönelik böylesine somut delillere rağmen bu ifadeleri kullanması açık bir tutarlılık sorunu ortaya koymaktadır.

GAFFAR YAKINCA’NIN YORUMLARININ İDEOLOJİK ARKA PLANI

Son dönemde bazı cemaatlere yönelik gerçekleştirilen operasyonlar özellikle bir kısım komünist basını boşuna bir sevinç içine sokmuştur. Bu durumu adeta ideolojik bir hesaplaşma olarak görmüşlerdir. Söz konusu programda yorum yapan Gaffar Yakınca’nın geçmişi de bu açıdan önemlidir. Yakınca, kendi ifadesiyle 17 yaşından beri sosyalist ve devrimci düşünceye sahip olduğunu ve bu çizgisinden sapmadığını söylemiş; uzun yıllar Doğu Perinçek’in olduğu bilinen Aydınlık gazetesinde yazarlık yapmış, Perinçek hakkında da son derece olumlu değerlendirmelerde bulunmuştur. Dolayısıyla cemaatlere yönelik operasyonları değerlendirirken kullandığı ifadelerin, kendi ideolojik geçmişi ve içinde bulunduğu düşünce çevresiyle birlikte değerlendirilmesi gerekmektedir.

https://www.ensonhaber.com/gazeteci-gaffar-yakinca-muhafazakar-devrimciyim-h11066701

Nitekim programın konusu bazı cemaatlere yönelik gerçekleştirilen operasyonlar olmasına rağmen Yakınca, meseleyi bir noktada doğrudan ilgisi bulunmayan Adnan Oktar’a getirmiş, bununla da yetinmeyerek Adnan Oktar’ın Darwinizm ve evrim teorisine karşı yürüttüğü faaliyetlerinden söz etmiştir. Programın asıl konusuyla hiçbir bağlantısı bulunmayan Darwinizm tartışmasının dahi gündeme getirilmesi, Yakınca’nın Adnan Oktar’a yönelik yaklaşımında ideolojik geçmişinin ne ölçüde etkili olduğunu göstermektedir. Kendisini sosyalist, devrimci olarak tanımlayan ve Aydınlık/Perinçek çizgisinde uzun süre gazetecilik yapan bir ismin, cemaat operasyonlarının konuşulduğu bir programda konuyu Adnan Oktar’ın Darwinizm karşıtı faaliyetlerine kadar taşıması, yapılan değerlendirmenin yalnızca güncel konularla sınırlı olmadığını; geçmişten gelen ideolojik karşıtlıkların etkili olduğu izlenimini vermektedir.

https://www.instagram.com/p/Cp9zC8bKVyM/?hl=en

Gaffar Yakınca’nın programdaki sözlerini değerlendirirken, uzun yıllar içerisinde bulunduğu Aydınlık çevresi ve Doğu Perinçek’in son dönemdeki açıklamalarıyla birlikte ele almak gerekir. Yakınca’nın geçmişte Perinçek’i açıkça destekleyen, kendisinden övgüyle söz eden yazıları dikkate alındığında, programdaki yorumlarının hangi ideolojik çizgiyle örtüştüğü de daha net anlaşılmaktadır. Nitekim bazı cemaatlere yönelik son operasyonların ardından Doğu Perinçek’in “Türkiye şeyhler, dervişler, müritler, cemaat mensupları ülkesi olamaz” şeklindeki sözleri ile Adnan Oktar hakkında kullandığı “Bunlar Türkiye’nin yarınlarında olmayacak” ifadesi birlikte değerlendirildiğinde, Yakınca’nın programda son dönemde cemaatlere yönelik operasyon konusunu hiçbir doğrudan ilgisi bulunmadığı halde Adnan Oktar’ın Darwinizm karşıtı faaliyetlerine kadar taşıması dikkat çekici bir paralellik göstermektedir. Bu tablo, Yakınca’nın değerlendirmelerinin yalnızca programda ele alınan güncel olaylardan kaynaklanmadığını, uzun yıllar yakın durduğu Aydınlık–Perinçek çizgisindeki ideolojik yaklaşımının da bu yorumlarda etkili olduğunu göstermektedir

Özetle Gaffar Yakınca boşuna bir çaba ve sevinç içindedir.Kendisi, Sayın Doğu Perinçek, cemaat ve tarikatların ortadan kalkmasıyla insanların kendilerine yöneleceğini, böylece güç kazanarak Türkiye’nin geleceğinde söz sahibi olacaklarını düşünüyor olabilirler. Belki de bu gelişmeleri kendi siyasi çizgileri açısından bir fırsat olarak görüyorlar. Ancak Türkiye’nin toplumsal yapısına bakıldığında, Maocu ideolojiye dayanan bir siyasi anlayışın halkta bir karşılığının olmadığı da açıkça görülmektedir.

DİNDAR KESİMİN VE A HABER KADROSUNUN BU PROGRAMI ÖZGÜRCE YAPABİLMESİNDE VE MODERN HAYATA GEÇİŞLERİNDE ADNAN OKTAR’IN FİKRİ ÇALIŞMALARININ ETKİSİ

Bugün Türkiye’de dindar kesimin hayatın, sanatın, medyanın ve modern yaşamın içerisinde çok daha rahat biçimde yer alabildiği bir ortam vardır. A Haber gibi muhafazakar bir yayın çizgisine sahip bir kanalda modern giyimli kadınların rahatlıkla program sunabilmesi, kadın ve erkek gazetecilerin aynı stüdyoda özgürce çalışabilmesi ve bütün bunların dindarlıkla herhangi bir çelişki olarak görülmemesi, geçmişte dindar kesime dayatılmaya çalışılan kapalı ve içe dönük hayat anlayışının büyük ölçüde geride kaldığını göstermektedir.

Müvekkil Adnan Oktar’ın yaklaşık 40 yıl boyunca yürüttüğü fikri faaliyetlerin en önemli yönlerinden biri de tam olarak bu anlayışı savunmasıdır. Müvekkil, dindarlığın bağnazlık, karanlık, sanattan uzaklaşma veya kadınların sosyal hayattan çekilmesi anlamına gelmediğini, aksine Kuran’a dayalı gerçek İslam anlayışının özgürlükle, kadınlara değer verilmesiyle, sanatla, estetikle, kaliteyle, neşeyle ve modern hayatla bütünüyle uyumlu olduğunu yıllarca anlatmıştır. Üstelik bu düşünceleri, toplumun bazı kesimlerinden gelebilecek tepkileri de göze alarak açıkça savunmuştur.

Bu nedenle müvekkil Adnan Oktar ve arkadaşlarının uzun yıllara yayılan ilmi ve fikri çalışmalarının Türkiye’deki muhafazakar anlayışın dönüşümüne yaptığı katkının göz ardı edilmemesi gerekir. Rahmetli Necmettin Erbakan Hoca döneminden Sayın Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan dönemine uzanan süreçte muhafazakar siyasetin giderek daha modern, dünyaya açık ve hayatın her alanında görünür hale gelmesiyle, müvekkilin yıllardır anlattığı modern ve sevgiye dayalı Kuran Müslümanlığı arasında önemli bir bağ olduğu görülmektedir. Böylece dindar insanların toplumdan ve sosyal hayattan uzaklaştırılmasına sebep olan bağnaz zihniyet zayıflamış; dindarlığı geri kalmışlık, sanattan uzaklık veya kadınların özgürlüğünün kısıtlanmasıyla özdeşleştiren anlayışın etkisi de önemli ölçüde kırılmıştır.

Müvekkilin yıllarca üzerinde durduğu bir başka husus ise bağnazlığın İslam dünyasını zayıflatmak için kullanılabilecek en tehlikeli araçlardan biri olduğudur. Ona göre kadınları toplumdan uzaklaştıran, sanatı ve güzelliği reddeden, hayatı karanlık hale getiren bağnaz bir din anlayışı güçlendikçe hem Müslüman toplumlar içten zayıflamakta hem de İslam dünyasına yönelik müdahaleler için uygun bir zemin oluşmaktadır. Müvekkil Adnan Oktar’ın kadın özgürlüğünü, sanatı, bilimi, estetiği, sevgiyi ve hayatın güzelliklerini ısrarla savunmasının temelinde de bu fikri mücadele bulunmaktadır. Bu sebeple onun ve arkadaşlarının kırk yılı aşan faaliyetleri bağnazlığın toplumsal etkisinin kırılmasına yönelik güçlü bir fikri mücadeledir

BAZI GAZETECİLERİN EKRANLARDAN TOPLUMA AKIL VERMEK YERİNE ADNAN OKTAR GİBİ SEVGİYE VE BARIŞA YÖNELİK ÇÖZÜM ÜRETMESİ DAHA GÜZEL OLUR

Son yıllarda televizyonlarda ve sosyal medyada gazetecilik ya da yorumculuk adı altında sürekli topluma akıl veren yeni bir anlayış ortaya çıktı. Neredeyse hangi konu gündeme gelirse gelsin aynı kişiler ekrana çıkıyor; siyasetten dine, hukuktan toplumsal olaylara kadar her konuda en doğruyu kendilerinin bildiği havasıyla konuşuyorlar. Sanki kimsenin göremediğini onlar görüyor, herkesin çözemediğini onlar çözüyor, toplum da ne düşüneceğini onlardan öğrenmek zorundaymış gibi bir üslup kullanıyorlar. Oysa saatlerce süren bu programların sonunda çoğu zaman ortaya somut bir çözüm konulmuyor; geriye yalnızca yeni tartışmalar, suçlamalar ve daha fazla gerilim kalıyor. Üstelik kullanılan sevgisiz, sert ve nefret yüklü dil, insanları birbirine yaklaştırmak yerine toplumdaki ayrışmayı daha da derinleştiriyor. Sürekli yeni düşmanlıklar ve kamplaşmalar üreten bu anlayış, farkında olarak ya da olmayarak toplumun temeline adeta dinamit döşüyor.

Dahası bugün ekranlardan bu kadar rahat konuşan kişilerin, kendilerine bu imkanı sağlayan toplumsal değişimin nasıl meydana geldiğini de düşünmeleri gerekir. Müvekkil Adnan Oktar’ın onlarca yıl boyunca savunduğu modern, özgür, sanata ve bilime açık, kadınların hayatın her alanında yer aldığı Kuran Müslümanlığı anlayışının Türkiye’deki fikri dönüşüme yaptığı katkı göz ardı edilmemelidir. Müvekkilin bağnazlığa karşı yürüttüğü fikri mücadele olmasaydı, bugün muhafazakar kimliğiyle yayın yapan televizyonların ve bu kanallarda son derece rahat biçimde fikir beyan eden yorumcuların içinde bulunduğu ortam da çok farklı olabilirdi. Buna rağmen bazı isimlerin kendilerini toplumun üzerinde görerek sürekli insanları suçlayan, küçümseyen ve yeni düşmanlıklar meydana getiren bir dil kullanmaları, ihtiyaç duyulan barış anlayışının tam tersidir. Toplumun ihtiyacı her konuda hüküm dağıtan insanlar değil; sevgiyi, uzlaşmayı ve ortak aklı güçlendiren, gerçekten çözüm üreten bir anlayıştır.

SONUÇ

Bu programda kullanılan üslup aslında yıllardır devam eden yaklaşımın yeni bir örneğidir. Konunun Adnan Oktar’la doğrudan bir ilgisi bulunmadığı halde mesele dönüp dolaştırılıp yine ona bağlanmakta, birbirinden farklı olaylar aynı isim üzerinden açıklanmaya çalışılmaktadır. 40 yılı aşkın süredir benzer şekilde hemen her gelişmede Adnan Oktar’ın gündeme getirilmesi, bunun sıradan bir eleştirinin çok ötesine geçtiğini ve ve tek bir odaktan yönlendirilen sistematik bir algı çalışmasının parçası olduğunu düşündürmektedir. Üstelik müvekkil Adnan Oktar hakkında FETÖ ve askeri casusluk suçlamalarından beraat kararları verilmiş olmasına rağmen, programda bu konular üzerinden yeniden suçlayıcı bir izlenim oluşturulmaya çalışılması da dikkat çekicidir. Kesinleşmiş beraat kararlarıyla çelişen isnatların gerçekmiş gibi sunulması açık bir iftira ve saldırı görüntüsü vermektedir.

Aslında bir insanın kırk yılı aşkın bir süre boyunca bu kadar yoğun biçimde gündemde tutulması da başlı başına dikkat çekicidir. Sürekli yeni suçlamalar ortaya atılması, ilgisiz olayların dahi onun ismine bağlanması ve aynı olumsuz üslubun yıllarca tekrar edilmesi, müvekkilin fikirlerinin toplum üzerindeki etkisini ortadan kaldırmamış; tam tersine onun neden bu derece ısrarla hedef alındığı sorusunu daha görünür hale getirmiştir. Müvekkile yönelik bu şeytani saldırılar devam ettikçe, onun kırk yılı aşan fikri mücadelesinin etkisi, manevi üstünlüğünün, samimiyetinin delilleri de daha açık biçimde ortaya çıkmaktadır. 14.09.2026

Yorum yapılmamış

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir