Müvekkil Adnan Oktar’dan Erzurum Pusula Gazetesi Köşe Yazarı Erdal Güzel’e Tekziptir

By gundem
51 Min Read

Erzurum merkezli yerel bir gazete olan Pusula gazetesinde, şehrin sosyal hayatı ve gündemi üzerine değerlendirmeler kaleme alan Erdal Güzel, 19 Ağustos 2026 tarihli köşesinde müvekkil Adnan Oktar ve arkadaşlarını hedef alan bir yazı yayımlamıştır. Müvekkilin adını doğrudan zikredemeyen Erdal Güzel yazısında, müvekkilin hanım arkadaşları üzerinden ima yoluyla itham ve iftiralarda bulunmuştur.

Müvekkil Adnan Oktar’ın konuyla ilgili görüşleri şöyledir:

Yaşadığı şehirde “yol kazıldı, sular kesildi, elektrikler geldi gitti” gibi günlük hayata dair sıradan konuları kaleme alan bir insanın, aniden müvekkil Adnan Oktar ve arkadaşlarını hedef alarak hakaret ve iftira dolu bir yazı yayımlaması son derece şaşırtıcıdır. İftira, karalama ve saldırgan üslup, hayatı boyunca samimi olarak kimseyi sevmemiş ve kimse tarafından da sevilmemiş insanların ortak özelliklerindendir.

Müvekkil Adnan Oktar, Erdal Güzel’e Müslüman bir kardeşi olarak bunları hatırlatmakta, konu hakkında bilgi sahibi olmadığı için böyle bir yazı kaleme aldığını düşünmektedir. Doğruları öğrendiğinde içine düştüğü bu yanlıştan vazgeçeceğine ve vicdanlı davranacağına inanmaktadır.

Müvekkil Adnan Oktar ve hanım arkadaşlarının birbirlerine derin bir sevgiyle bağlı olmaları, müvekkile olan güçlü sevgilerini, hayranlıklarını, bağlılık ve düşkünlüklerini her fırsatta hissettirmeleri; hepsinin çok güzel, bakımlı, eğitimli, modern, kaliteli, görgülü, mütedeyyin, tertemiz ve iffetli kadınlar olması, bazı çevrelerde öfke ve kıskançlık gibi yoğun kötülük hislerine sebep olmaktadır.

Güzel özelliklere gıpta etmek, iyi niyetli bir insanı daha iyi olmaya yöneltip teşvik ederken; kötü niyetli bazı kişilerde ise iftira, dedikodu ve karalama gibi ahlaka aykırı davranışları tetiklemektedir. Müvekkil Adnan Oktar’ın kendisine hayran, kendisini çok büyük bir coşku ve tutkuyla seven yüzlerce hanım arkadaşı varken, bazı kimseler kendilerini gerçekten seven, saygı ve hayranlık duyan, gönülden bağlı tek bir kişi dahi bulamamanın hırs ve öfkesini taşımaktadır.

Bu kişiler, kendilerinde olmayıp müvekkilde bulunan başarı, çekicilik, sevgi ve ilgi karşısında derin bir kıskançlık hissetmekte hatta bundan acı duymaktadırlar. Müvekkilin ve arkadaşlarının aralarındaki karşılıklı sevgi ve bağlılığa sahip olamadıkları için bir tür intikam mantığı ile hareket ederek, onları kendilerince itibarsızlaştırmaya çalışmaktadırlar. Müvekkil Adnan Oktar ve hanım arkadaşlarına iftira atanların durumu da tam olarak budur.

Erdal Güzel’in yazısında geçen gerçek dışı itham ve iftiralara ilişkin ayrıntılı cevaplarımız şu şekildedir:

– BİRİNCİSİ –

Her Kötü Söz, Sözün Sahibinin Ruhunu Yansıtır

Kötü söz her zaman sahibine aittir, sahibinin ruh halinin ve ahlakının yansımasıdır. Bu tip sözlerin, karşı tarafa -özellikle de müvekkil gibi tevekküllü, teslimiyetli, her işi hayır üzerine olan insanlara- hiçbir etkisi bulunmamaktadır, aksine sadece o sözü sarf edenin iç dünyasının vahametini yansıtır.

İnsanların birçoğuna hakim olan sevgisizliğin, alaycılığın, kabalığın ve nobranlığın sadece kişinin kendisine zarar verdiği, bu tip olumsuzlukların karşı tarafa hiçbir tesirinin olmadığı bilinen psikolojik ve sosyolojik bir gerçektir.

Müvekkil ise, Allah’a içten bir tevekkülle, çok derin ve güçlü bir sevgiyle yaşayan bir insan olduğundan, bu ve benzeri söylemlerden olumsuz etkilenmesi zaten söz konusu dahi olmamaktadır. Hatta tam tersine kendisine yönelik her türlü öfke, kıskançlık, haset, alaycılık, kötü söz ve kumpas gibi negatif girişimler, şaşırtıcı bir şekilde müvekkil Adnan Oktar’ın hayrına, yararına ve iyiliğine dönüşmektedir.

Bencilliği, alaycılığı, sevgisizliği ve katılığı benimsemiş olanlar ise her geçen gün daha yalnızlaşmakta, fiziken daha hızlı çökmekte ve bu sebeple gittikçe hırçınlaşıp öfke dolarak yaşamaktadır. Müvekkil Adnan Oktar ise sevgiyi çok iyi bildiği ve yaşadığı için dinç, genç ve coşku dolu bir hayat sürmektedir. Kendisini gönülden seven geniş bir çevreye sahip olmakla birlikte, sevenlerinin sayısı gün geçtikçe daha da artmaktadır.

Elbette kötü söz, her zaman sahibine aittir. Müvekkil Adnan Oktar ve hanım arkadaşları başta olmak üzere tüm çevresi; sevgisiz, katı, kaba, görgü ve bilgi noksanlığı olan kişilerin her türlü ithamından müberradır. Müvekkil Adnan Oktar’ın yaklaşık 9 yıldır cezaevinde bulunmasına rağmen her geçen gün daha da zindelik kazanması, isminin sürekli gündemde yer alması ve fikirlerinin dünya çapındaki etkisinin katlanarak büyümesi, iftiracıların amaçlarına hiçbir zaman ulaşamadıklarının ve ulaşamayacaklarının en açık kanıtıdır.

Cezaevinde çektirdiği fotoğraflara yansıyan ve sosyal medyada da yankı uyandıran müvekkilin gençliği, dinçliği, şıklığı, güzelliği de bu hakikatin somut bir göstergesidir. Şartları zorlaştırarak müvekkilin enerjisinin, şevkinin, heyecanının ve sevgisinin azalacağını sananların, aradan geçen yaklaşık 9 yıla rağmen cezaevinde daha da genç, sağlıklı ve dinamik olması karşısında yaşadıkları şaşkınlık ve öfke ibretliktir. Öyle ki haset edenlerin öfkesi, müvekkilin Erzurum’dan Van’a nakledilmesine neden olmuş, ancak bu girişimlerden hiçbir sonuç alınamadığı somut bir şekilde görülmüştür. Yaşatılan tüm zorluklara rağmen müvekkilin fiziki ve ruhi zindeliğinin artarak devam ettiği mahkeme salonlarında da açıkça müşahede edilmektedir.

Müvekkil Adnan Oktar’ın yaklaşık 9 yıldır son derece zor koşullar altında cezaevinde bulunmasına rağmen dinçliği, gençliği, sağlığı, gücü, heybeti Allah’ı gönülden sevmesinin bir neticesidir.

– İKİNCİSİ –

Eserlerinden Telif Hakkı dahi Almayan Müvekkil Adnan Oktar, Arkadaşları ile Birlikte Haklarındaki Tüm Mali Suç İsnatlarından Beraat Edip Aklanmışlardır

Erdal Güzel’in yazısında geçen “din, ticaret, siyaset üçgeni” şeklindeki ithamın, müvekkil ADNAN OKTAR ve ARKADAŞLARININ YAKININDAN DAHİ GEÇMESİ MÜMKÜN DEĞİLDİR. Müvekkil ve arkadaşları, bu tür bir iddianın ASLA MUHATABI OLAMAZLAR.

Müvekkili tanıyan herkes, onun tüm ömrünü sadece Allah’ın rızasını kazanmaya adamış samimi bir Müslüman olduğunu yakınen bilir. Müvekkil, “DİNİ ANLATMA KARŞILIĞINDA HERHANGİ BİR MADDİ KAZANÇ YA DA GELİR ELDE ETMENİN HARAM OLDUĞUNA” inanmaktadır. Allah Kuran’da şöyle bildirmiştir:

Kovulmuş şeytandan Allah’a sığınırız

“SİZDEN ÜCRET İSTEMEYENLERE UYUN, onlar hidayet bulmuş kimselerdir.” (Yasin Suresi, 21)

Allah’ın ayette geçen emri gereğince müvekkil, kaleme aldığı tüm eserlerini hayatı boyunca hiçbir ticari kazanç gözetmeksizin tamamen ücretsiz olarak kamuoyuna ulaştırmış, telif hakkı dahi talep etmemiş, kar payı ya da benzeri hiçbir ücret de almamıştır. Müvekkil Adnan Oktar’ın herhangi bir ticari işletmesi veya bir şirkette ortaklığı da bulunmamaktadır. Ayrıca, müvekkil adına kayıtlı TEK BİR EV, ARSA, DAİRE, TARLA, ARABA GİBİ MAL VARLIĞI; BİRİKMİŞ PARA VEYA BANKA HESABI DA YOKTUR.

Soruşturma aşamasında, müvekkilin arkadaşlarının şirketleri ve faaliyetleri hakkında iki defa MASAK RAPORU ALINMIŞ ve bu raporlarda, “kuvvetli suç şüphesi” içeren bir eylemden veya “suç konusu” olabilecek herhangi bir tutardan BAHSEDİLMEMİŞTİR. İlk raporda sadece dikkat çekici görülen birtakım işlemlerden bahsedilmiş; yalnızca bu işlemlerin netleştirilebilmesi adına diğer belgelerle birlikte inceleme yapılması gerektiği belirtilmiştir. İkinci raporda da net bir suç tespiti bulunmayıp denetim elemanları marifetiyle sahaya inilerek defter ve belge üzerinden incelenme yapılması önerilmiştir. Kısacası HER İKİ MASAK RAPORUNDA DA, TEK BİR TANE BİLE SOMUT SUÇ VEYA İHLAL TESPİTİ YOKTUR.

Ancak, buna rağmen müvekkilin arkadaşlarının helal kazançları ve ailevi birikimleriyle edindikleri tüm mal varlıklarına, şirketlerine, evlerine, arabalarına kısaca taşınır ve taşınmazlarına; hatta çamaşır makinesi, bulaşık makinesi, buzdolabı, koltuk ve halı gibi ev eşyaları ile takım elbise, gömlek, kravat, ayakkabı gibi kişisel kıyafetlerine kadar uzanan tüm varlıklarına –ilgili yasal mevzuat alenen ihlal edilmek suretiyle– EL KONULMUŞTUR. Tüm mallar ve mülkler alelacele haraç mezat satılıp elden çıkarılmıştır.

Tüm bunların yanı sıra, husumetli Özkan Mamati’ye verdirilen gerçek dışı beyanlarla müvekkil Adnan Oktar ve arkadaşları hakkında; dolandırıcılık ve suçtan kaynaklanan malvarlığı değerlerini aklama, resmi belgede sahtecilik, resmi belgeyi bozma, eşyayı gümrük vergileri ödenmeksizin ülkeye sokmak suçlamalarıyla ayrı bir dosya daha açılmış ve TÜM BU SUÇLAMALARDAN DA MÜVEKKİL ADNAN OKTAR BERAAT ETMİŞTİR.

BERAAT KARARI VE KESİNLEŞME ŞERHLERİ

Ancak tüm bu açık gerçeklere rağmen halen daha basında çıkan kimi asılsız haberlerle, müvekkil Adnan Oktar’ın sanki olağan dışı bir mal varlığı ve zenginliği varmış gibi bir algı yaratılmaya çalışılmaktadır. Söz konusu yayınlar, halkın bazı kesimlerinde zenginlere duyulan yersiz ve gereksiz öfke duygusunu ve toplumsal hassasiyetleri manipüle etmek suretiyle kamuoyunu müvekkil Adnan Oktar aleyhine yönlendirme amacı taşımaktadır.

ÖZETLE; Erdal Güzel’in yazısında geçen “din, ticaret, siyaset üçgeni” şeklindeki ithamın muhatabı MÜVEKKİL ADNAN OKTAR VE ARKADAŞLARI DEĞİL, sözde “yanmaz kefen” ya da “Peygamberimiz (sav)’in güya rüyada görülmesine vesile olan terlik” gibi birtakım akıl ve mantık dışı icatları kendilerine ticari kazanç vasıtası yapan, İNSANLARIN DİNİ DUYGULARINI SÖMÜREREK MADDİ ÇIKAR SAĞLAYAN BAZI KİMSELER OLMALIDIR. Hayatı boyunca kaleme aldığı hiçbir eserden tek bir kuruş telif hakkı dahi almayan müvekkil Adnan Oktar hakkında böyle bir ithamda bulunulması açık ve net bir iftiradır.

– ÜÇÜNCÜSÜ –

“Devlete Sızma” İddiası Asılsız ve Uydurmadır

“Devlete sızma” iddiası, müvekkil Adnan Oktar ve arkadaşlarını güya FETÖ benzeri tehlikeli bir yapılanma gibi göstermeye çalışarak, devletin karşı tedbirler almasını ve aleyhte harekete geçmesini sağlamak amacıyla kurgulanmış asılsız bir iddiadır.

Müvekkil ve arkadaşlarının devlete sızma gibi bir girişimi, gayesi veya hedefi hiçbir zaman olmamıştır. Nitekim 2018 yılında gerçekleştirilen polis operasyonunun ardından gözaltına alınan müvekkilin arkadaşları arasında, ne hükümette ne devlet kurumlarında ne yönetim kademelerinde ne de resmi mercilerde görev yapan veya çalışan TEK BİR KİŞİ DAHİ BULUNMAMAKTADIR. Oysa devlete sızma hedefi güden bir topluluğun on yıllardır devlet kademelerinde ve resmi makamlarda tek bir mensubunun dahi yer almaması mantık dışıdır. Bu durum da söz konusu itham ve iddianın ne derece boş ve uydurma olduğunun açık bir göstergesidir.

– DÖRDÜNCÜSÜ –

Müvekkil Adnan Oktar’ın Arkadaşları Türkiye’nin Önde Gelen, Köklü ve Tanınmış Ailelerine Mensup, Eğitimli, Kültürlü, Aydın Kimselerdir

Erdal Güzel’in güya “saf ve cahil kimseler üzerinde etki kurularak dini hassasiyetlerin kullanıldığı” şeklindeki itham ve iddialarının muhatabı da yine kesinlikle müvekkil Adnan Oktar ve arkadaşları değildir.

Zira müvekkilin arkadaşlarının her biri, Türkiye’nin önde gelen köklü ailelerine mensup, son derece varlıklı, yüksek eğitim seviyesine sahip, en az iki yabancı dil konuşabilen, nezih ve kaliteli insanlardır.

Kaldı ki müvekkilin arkadaşlarının büyük çoğunluğunun ailelerinden gelen yerleşik bir DİNİ HASSASİYETİ DE BULUNMAMAKTADIR. Birçoğunun ailesi seküler yaşam tarzını benimsemiş kişilerden oluşmaktadır. Müvekkilin arkadaşları İslam’a olan sevgi, muhabbet ve bağlılıklarını, müvekkil Adnan Oktar’ın samimi dindarlığı ile Kuran’a dayalı gerçek islam anlayışı sayesinde kazandıklarını her fırsatta dile getirmektedirler. Dolayısıyla müvekkili tanımadan önce var olmayan bir dini hassasiyetin istismar edilmesi de mantıken söz konusu olamaz.

Bunun en net örneği, tıpkı Erdal Güzel’in bugün yaptığı gibi güya gençlerin “dini hassasiyetini suistimal” etmek iddiasıyla müvekkili eleştirenlerin, bundan yaklaşık 40 yıl önce ise onu tam tersine “gençlere dini anlatmakla ve onlara içkiyi bıraktırmakla” eleştiriyor olmalarıdır.

Örnek vermek gerekirse, 12 Eylül 1986 tarihli Tercüman Gazetesi’nde Ahmet Tanyolaç imzasıyla yayımlanan bir yazıda, müvekkilin Devlet Güvenlik Mahkemesi’nde (DGM) görülen yargılamasına ilişkin olarak duruşmaya katılan bazı ailelerin müvekkil hakkında şu ifadeleri kullandıkları aktarılmıştır:

“ÇOCUKLARIMIZIN DÜNYA GÖRÜŞLERİNİ DEĞİŞTİRDİ. ÇOCUKLARIMIZ ARTIK İÇKİ İÇMİYORLAR. Hatta içkinin damlasını bile ağızlarına almıyorlar, biz bu adamdan şikayetçiyiz.”

– BEŞİNCİSİ –

Müvekkil Adnan Oktar’ın Hem Bedenen Hem de Ruhen Son Derece Sağlıklı Olduğunu Erdal Güzel de Adı Gibi Bilmektedir

Müvekkil Adnan Oktar anti Darwinist, anti materyalist, İslam’ı ve Kuran’ı anlatan kültürel çalışmaları sebebiyle defalarca iftiralara, baskılara, dayatmalara, kumpaslara ve hukuksuzluklara maruz kalmıştır. Müvekkilin bir dönem akıl hastanesinde tutulması hikayesi de maruz bırakıldığı kumpas ve hukuksuzlukların aleni bir örneğidir.

1986 yılının yazında, YALNIZCA “Türk kavmindenim, İslam milletindenim” sözlerinden ötürü hiçbir haklı hukuki gerekçe olmadan tutuklanan ve 9 ay boyunca tekli hücrelerde tecrit edilerek tutulan müvekkil, daha sonra Adli Tıp’ta yıldırma ve eziyet amacıyla kısa bir zincirle 40 gün boyunca ayağından yatağa zincirlenmiştir. Sonrasında ise yine hukuksuzca Bakırköy Akıl Hastanesi’ne nakledilmiş ve güya akıl sağlığı yerinde olmadığı iddiasıyla müşahede altına alınmıştır.

Müvekkile uygulanan zulüm hastane aşamasında da devam etmiş, kendisi en tehlikeli hastaların bulunduğu ‘14A’ koğuşunda tutulmuştur. 300 akıl hastasının olduğu bu koğuş, Abdülhamit döneminden kalma taş bir binanın içindedir ve riskli hastaları barındırması sebebiyle birkaç kilitli demir kapıdan geçilerek gidilen bir yerdir. İçerisi oldukça bakımsız, izbe ve pistir. Ağır vakaların sevk edildiği ‘14A koğuşu’, cinayetlerin dahi çok sıradan karşılandığı bir yer olarak bilinmektedir. Nitekim müvekkilin burada müşahede altında bulunduğu süre zarfında 7 cinayet işlenmiştir.

MÜVEKKİL HAPİSHANE VE AKIL HASTANESİNDE TOPLAM 19 AY BOYUNCA TUTULDUKTAN SONRA, SAVCILIĞIN “İFADELERİNDE SUÇ UNSURU BULUNMADIĞINI” BELİRTMESİYLE BERAAT ETMİŞ VE MAHKEMECE SERBEST BIRAKILMIŞTIR. Ardından GÜLHANE ASKERİ TIP AKADEMİSİ (GATA) TARAFINDAN VERİLEN “SAĞLAM RAPORU” İLE DE MÜVEKKİL HAKKINDAKİ ALGI OPERASYONU DA TAMAMEN ÇÜRÜTÜLMÜŞTÜR.

Sağlıklı insanları akıl hastanesine gönderme yöntemi, dünyanın pek çok ülkesinde derin devlet yapılanmalarının kendilerine tehdit olarak gördükleri kişileri sindirmek, baskı altına almak, etkisizleştirmek, itibarsızlaştırmak, eziyet etmek ve cezalandırmak amacıyla başvurduğu klasik bir zulüm metodudur. Müvekkil Adnan Oktar’ın akıl hastanesi sürecinde yaşananlar, derin devletin o dönemde de müvekkile yönelik karanlık bir psikolojik savaş yöntemi kullandığını açıkça gözler önüne sermiştir.

Yukarıda da belirtildiği üzere müvekkil Adnan Oktar, en tehlikeli hastaların barındığı, cinayetin günlük ve olağan bir vaka sayıldığı, yüksek risk sebebiyle birkaç demir kapıdan geçilerek girilen, 300 akıl hastasının bulunduğu 14A koğuşunda tutulmuştur. Müvekkil burada gayriinsani şartlara maruz bırakılmakla kalmamış, hiçbir tıbbi gereksinim bulunmadığı halde kendisine ‘ağır ilaçlar’ verilmiştir.

Müvekkil Adnan Oktar’ın Bakırköy Ruh ve Sinir Hastalıkları Hastanesi’nde kaldığı dönem olan 1987-1988 yıllarına ait, hastaların detaylı tedavi süreçlerini içeren tüm belgeler hastane arşivlerinden bir şekilde yok edilmiştir. 1927 yılından itibaren hiçbir eksiklik olmadan çok düzenli olarak tutulan bu arşivin sadece müvekkil Adnan Oktar’ın kaldığı döneme ait dosyalarının kayıp olması derin devletin müvekkile karşı yürüttüğü psikolojik savaşta ne kadar organize hareket ettiğinin açık delilidir.

Müvekkil Adnan Oktar, söz konusu Osmanlı döneminden kalma taş binanın 14A koğuşunda gayri insani şartlar altında tutulmuştur.

Müvekkil Adnan Oktar, söz konusu akıl hastanesinin aşağıdaki fotoğraflarda görülen ilkel koşullarında -ki bu görüntüler dahi binanın bakım yapılmış halini yansıtmaktadır- cinayet işlemiş yüzlerce tehlikeli akıl hastası arasında toplam 10 ay boyunca tutulmuştur.

Aşağıdaki görüntüler, hastanenin müvekkilin müşahede altında tutulduğu dönemi değil, çok daha sonraki süreçte gerçekleşen bakım yapılmış ve düzenlenmiş halini yansıtmaktadır. Müvekkilin kaldığı 1980’li yılların sonlarında hastanenin insani yaşam koşullarından tamamen uzak, metruk ve son derece perişan bir durumda olduğu ise arşivlerde hala mevcuttur.

Müvekkilin hastanede bulunduğu süre zarfında, en temel hakkı olan doktorlarla görüşmesi dahi tamamen engellenmiştir. Kendisinin sadece annesi, kardeşi ve avukatı ile görüşmesine; bunun dışında ise yalnızca 14A koğuşunda birlikte tecrit edildiği, cezai ehliyeti bulunmayan, pek çok cinayet işlemiş tehlikeli ve ağır akıl hastalarıyla sınırlı konuşmasına izin verilmiştir.

Müvekkil Adnan Oktar, Bakırköy Akıl Hastalıkları Hastanesi’nden tahliye edilirken basın mensupları bilinçli olarak çağrılmış ve kamuoyuna mesaj vermek amacıyla yapay bir algı oluşturulmak istenmiştir. Tahliye esnasında dönemin başhekimi Yıldırım Aktuna, müvekkil Adnan Oktar’la tokalaşırken aniden elini kaldırıp müvekkilin başına doğru götürerek onun ‘el öpüyormuş’ gibi görünmesini sağlamaya çalışmış, bu yolla kendince mesaj vermek istemiştir.

Ancak, bu şekilde elin yukarı kaldırılarak zorla kişinin yüzüne doğru yaklaştırılmasıyla el öptürme belki de tarihte ilk defa görülen bir tarzdır. Gerçek bir el öpme eyleminin, doğası gereği eğilerek yapılması gerektiği aşikardır. Dolayısıyla basına servis edilen haberlerde yansıtılmaya çalışılanın aksine ortada gerçek bir el öpme durumunun bulunmadığı son derece açıktır.

Nitekim müvekkilin, başını yana çevirerek kendisine zorla uzatılan eli öpmeyi açıkça reddetmesi neticesinde basına yansıyan bu garip görüntü ortaya çıkmıştır. Akıl hastanesinde bulunduğu dönemde Başhekim Yıldırım Aktuna, müvekkil Adnan Oktar’ı, “Sen bu şekilde dini anlatmaya devam edersen seni buradan ömrün boyunca çıkarmam, benim de üstümde olan güçler var” sözleriyle açıkça tehdit etmiştir. Sonrasında ise, kendince müvekkilin yola geldiğini varsayarak tahliye kararını imzalamıştır.

Psikolojik savaş elemanları kurgulanan bu görselle ile kamuoyuna güya “Adnan Oktar hizaya getirildi” imajını vermeye çalışmışlardır. Nitekim gazete kupüründe yer alan “Bundan sonra daha dikkatli davran” ibaresiyle de mealen ‘ayağını denk al, aksi takdirde başına neler geleceğini tahmin edersin’ şeklinde örtülü bir tehdit mesajı verilmiştir.

Akıl hastanesinden tahliye edilen bir kişinin, hastane başhekiminin elini öpmeye mecbur bırakılması ve bunun da fotoğraflanarak gazetelerde servis edilmesi dahi, işin içinde nasıl bir düzen olduğunun açık göstergesidir.

O dönemde Bakırköy Ruh ve Sinir Hastalıkları Hastanesi’nde Adnan Oktar’ı gözlemleyen kişilerden biri de, adli servislerin sorumlu hekimi sıfatıyla görev yapan SEFA SAYGILI’dır. Kendisi müvekkil Adnan Oktar’a yönelik bir kumpas kurulduğunu ve müvekkilin akıl sağlığının son derece yerinde olduğunu yakından bilen isimlerdendir. Nitekim bu gerçeği, 05.08.2018 tarihinde Habertürk’te yayımlanan röportajında da dile getirmiştir. Psikolojik savaş taktikleri uygulanarak akıl hastanesine getirilen müvekkil Adnan Oktar’ın gerçekte akli yönden her dönem sağlıklı olduğunu şu ifadelerle teyit etmiştir:

“… Hekim arkadaşlarımdan akıl sağlığı yerinde raporu almış. TELEVİZYONDA GÖRDÜĞÜNÜZ GİBİ BUGÜN DE AKIL SAĞLIĞI YERİNDE. …”

Görüldüğü gibi Sefa Saygılı, Adnan Oktar hakkında sarf ettiği “BUGÜN DE AKIL SAĞLIĞI YERİNDE” ifadesiyle, geçmişteki “paranoid şizofren” raporunun bilimsel bir değeri olmadığını kendisi de itiraf etmiştir.

Sefa Saygılı ayrıca, müvekkil Adnan Oktar’ın Bakırköy Ruh ve Sinir Hastalıkları Hastanesi’nde, her türlü suikast girişimine açık ve can güvenliğini tümüyle tehlikeye atacak şekilde en azılı, kriminal ve cezai mesuliyeti bulunmayan ağır akıl hastalarının bulunduğu koğuşa kapatıldığını da 28.12.2020 tarihli “Gece Kuşu” isimli programda şu sözlerle aktarmıştır:

“Ama Adnan’ın yattığı o zamanki koğuş, suç işleyen akıl hastalarının yattığı koğuştu yani hırsızlıktan, yağmadan, gasptan buna benzer suçlardan gelen hastaların olduğu bir kısımdı. Bunlar hem mahkumlar hem hastalar, yani TEHLİKELİ BOYUTTA insanlar. Orada kapalı bir servis, GİRİŞİN ÇIKIŞIN OLMADIĞI bir servis.”

Yukarıda kısaca aktarılan olaylardan da anlaşılacağı üzere, kanaatimizce Erdal Güzel de konuya tarafsız bir gözle bakabilirse, AKIL HASTANESİ SÜRECİNİN HER YÖNÜLE MÜVEKKİLE YÖNELİK BİR DERİN DEVLET KOMPLOSU OLDUĞUNU İDRAK EDEBİLECEK ferasete sahip bir kişidir.

– ALTINCISI –

Mehdiyet İnancı İslam Dininin Temel Esaslarından Birisidir ve Anlatılması Haktır

Erdal Güzel’in temel yanılgılarından biri de müvekkil Adnan Oktar’ın mehdilik iddiasında bulunduğunu sanmasıdır. Erdal Güzel, Mehdiyet konusunun anlatılmasını güya “sapkınlık” olarak nitelendirmekte ve Mehdiyet inancına sahip olanları sözde dinden sapmış gibi göstermeye çalışmaktadır. Kuşkusuz bu yaklaşım, Mehdiyet konusunun konuşulmasını, anlatılmasını ve bilinmesini engellemek amacıyla bilinçli olarak uygulanan bir yöntemdir.

Mehdiyet konusu, bazılarının iddia ettiği sapkın bir din anlayışının ürünü değildir. Tam aksine Ehl-i Sünnet itikadına göre Mehdiyetin inkarı sapkınlık olarak kabul edilmektedir. Üstelik Mehdiyet hadislerinin sahih olduğu, hadislerde haber verilen her olayın günümüzde aynen gerçekleşmesiyle somut olarak ispatlanmıştır.

Ehl-i sünnet inancına mensup dört hak mezhepte de (Hanefi, Hanbeli, Şafi ve Maliki) Mehdi’nin ahir zamanda geleceği, Hz. İsa (as)’ın gökten inerek namazda Mehdi’yi imamlığa geçireceği konusu tartışmasız bir hakikat olarak kabul edilir. En muteber hadis kaynakları olan Kütübi Sitte’de Mehdiyet konusu kapsamlı bir şekilde anlatılmaktadır. Nitekim bu eserler Diyanet İşleri Başkanlığı ile Türkiye Diyanet Vakfı yayınları arasında yer almakta ve resmi olarak satılmaktadır.

Bilindiği üzere Türk halkının büyük çoğunluğu Hanefi mezhebine mensuptur. Bu mezhebin kurucusu İmam-ı Azam Ebu Hanife, Hz. İsa’nın ve Mehdi’nin gelişine dair konuların “inkarı mümkün olmayan esaslar” olduğunu şöyle bildirmektedir:

Deccal’in ve Yecüc’ün çıkması, Güneş’in batıdan doğması, İsa (as)’ın gökten inmesi ve sahih haberlerin getirdiği diğer KIYAMET ALAMETLERİ HAKTIR VE OLACAKLARDIR. Kıyametin büyük alametlerinden daha başkaları da vardır. ÖRNEĞİN MEHDİ’NİN GELMESİ GİBİ. Bütün bu olaylar sahih haberlerin getirip söylediği gibi haktırlar ve gerçekleşeceklerdir. (Fıkhı Ekber Tercümesi, İmamı Azam Ebu Hanife, Hazırlayan Ali Rıza Kaşeli, s. 99)

Dolayısıyla Mehdiyet konusu, müvekkilin şahsi olarak yorumlayıp ortaya koyduğu, İslam’a sonradan dahil etmeye çalıştığı ya da ilk kez kendisi tarafından gündeme getirilen yeni bir konu değildir. Aksine Mehdiyet, başta Peygamberimiz Hz. Muhammed (sav) olmak üzere, tarih boyunca pek çok peygamberin ve İslam aliminin müjdelediği, alametlerini ve önemini detaylıca anlattığı köklü bir husustur.

Müvekkil de Hz. Peygamber (sav)’in sünnetine uygun olarak Mehdiyet ile ilgili çalışmalar gerçekleştirmiş, yeis ve ümitsizlik içindeki İslam dünyasını Peygamberimiz’in (sav) ‘MEHDİ İLE MÜJDELENİN’ (Kitab- ul Burhan Fi Alamet-il Mehdiyy-il Ahir Zaman, s. 13) tavsiyesine riayet ederek müjdelemeyi amaçlamıştır.

1.1. Mehdiyet Hadisleri Sahihtir

Söz konusu çevrelerin iddiası, Mehdiyet ile ilgili hadislerin güya sahih olmadığı ve Kuran’da Mehdiyetin yer almadığı yanılgısına dayanmaktadır. Oysa Mehdiyet ve ahir zamana dair hadisler, sahih olduğu en net ve kolay şekilde tespit edilebilen hadislerdir. Bir ahir zaman hadisinin doğruluğu, hadiste haber verilen olayların gerçekleşip gerçekleşmediği ile kesin olarak anlaşılır. Nitekim bu HADİSLERDE ZİKREDİLEN ALAMETLERİ HER BİRİ TEK TEK TAHAKKUK EDİP GERÇEKLEŞTİĞİ İÇİN ahir zaman hadislerinin tamamının sahih ve güvenilir olduğu kesin ve net olarak olarak ispatlanmıştır.

Hicri 1400’ün (Miladi 1979) başından itibaren son 40-50 yıldır hadislerde ihbar edilen olayların tamamı ardı ardına yaşanmıştır. Peygamberimiz (sav)’in “OLACAK” dediği bu hadiselerin her biri, tam olarak müjdelediği şekil ve vakitte gerçekleşmiştir:

1. Fırat’ın suyunun kesileceği,

2. Afganistan’ın işgal edileceği,

3. Irak’ın üçe bölüneceği,

4. Suriye’de savaş ve çatışmalar olacağı,

5. Suriye’ye onlarca farklı ülkenin askerinin geleceği,

6. İran-Irak savaşının yaşanacağı,

7. Kabe’de kan akıtılacağı,

8. İstanbul’da büyük bir patlama meydana geleceği ve insanların yataklarından fırlayacağı (1979 yılındaki Independenta tanker patlaması),

9. Ramazan ayında iki defa Ay ve Güneş tutulması yaşanacağı,

10. Kuyruklu yıldız çıkacağı (Halley kuyruklu yıldızı),

11. Boynuzu andıran iki uçlu kuyruklu yıldızın çıkacağı (Lulin kuyruklu yıldızı),

12. Güneş’te sıra dışı alametler belireceği,

13. Azerbaycan’da bir savaş yaşanacağı,

14. Rusya-Ukrayna Savaşı’nın çıkacağı,

15. Filistin’de büyük çatışmalar yaşanacağı,

16. Depremlerin artacağı,

17. Tüm dünyayı etkileyen büyük bir salgının yaşanacağı (COVID-19 pandemisi),

18. Gökyüzünde alışılmışın dışında bir kızıllık belireceği,

19. Sel felaketlerinin artacağı,

20. Görülmemiş şiddette sıcakların yaşanacağı,

21. Büyük bir ekonomik krizin baş göstereceği,


22. Fakirlik ve açlığın artacağı,


23. Doğal afetler sebebiyle büyük şehirlerin yok olacağı,

24. Yer çökmelerinin olacağı,

25. Adaletsizliğin yayılacağı,

26. Toplumlarda ahlaki çöküş ve bozulmaların baş göstereceği…

gibi yüzlerce alamet Peygamberimiz (sav)’in hadislerinde detaylı bir şekilde haber verilmiş ve tam da işaret edilen dönemde, anlatılan şekliyle gerçekleşmiştir. BÖYLECE AHİR ZAMAN HADİSLERİNİN DOĞRULUĞU VE GÜVENİLİRLİĞİ YANİ SAHİH OLDUĞU KESİN OLARAK ORTAYA ÇIKMIŞTIR.

Kuran’da Mehdiyetin anlatılmadığı iddiası da tamamen bilgisizlikten kaynaklanan büyük bir yanılgıdır. Allah Nur Suresi’nin 55. ayetinde İslam ahlakının mutlaka yeryüzüne hakim olacağını vaat etmiştir.

Allah, sizden iman edenlere ve salih amellerde bulunanlara vaad etmiştir: Hiç şüphesiz onlardan öncekileri nasıl güç ve iktidar sahibi kıldıysa (halef kıldıysa), onları da yeryüzünde güç ve iktidar sahibi kılacak, kendileri için seçip beğendiği dinlerini kendilerine yerleşik kılıp sağlamlaştıracak ve onları korkularından sonra güvenliğe çevirecektir… (Nur Suresi, 55)

İSLAM AHLAKININ YERYÜZÜNE HAKİM OLMASI DEMEK, MEHDİYET DEMEKTİR. İslam ahlakı yeryüzüne hakim olduğunda Müslümanların manevi önderi Hz. Mehdi olacaktır. Bu nedenle İslam’ın hakimiyetini müjdeleyen her ayet aynı zamanda Hz. Mehdi’nin geleceğinin de kesin bir kanıtıdır.

Müvekkil Adnan Oktar Peygamberimiz (sav)’in 1400 yıl öncesinden bugünü görmüş gibi tüm detaylarıyla bildirdiği olayların ardı ardına gerçekleşmesi karşısında büyük bir hayret ve hayranlık duymakta, Peygamberimiz (sav)’in bu mucizesini insanlara duyurmakta ve tebliğ etmektedir.

1.2. Mehdi’nin Fiziksel Özelliklerini Anlatmak Mehdilik İddia Etmek Değildir

Müvekkilin Mehdiyet konusunu anlatmasını, şahsen Mehdilik iddiasında bulunduğu şeklinde yorumlamak samimiyetten uzak bir yaklaşımdır. Bu hususta en sık gündeme getirilen iddia, hadislerde bildirilen Mehdi’nin fiziksel özelliklerinin müvekkil Adnan Oktar ile birebir uyuştuğu yönündeki söylemlerdir. Bu tabii benzerliği bir Mehdilik iddiası olarak çarpıtan kişilerin temel yanılgısı, konu hakkında bilgisizlik ve önyargıdan kaynaklanmaktadır.

Bilindiği üzere Mehdi, seyyid yani Peygamberimiz (sav)’in soyundan gelecektir. Müvekkil Adnan Oktar da bir seyyiddir. Dolayısıyla aynı genetik soydan gelen kişilerin fiziksel açıdan birbirlerine benzemeleri son derece doğaldır. Nitekim günümüzde de milyonlarca seyyid, Peygamberimiz (sav)’e ve Mehdi’ye benzemektedir. Ancak fiziki benzerlik asla bir Mehdilik iddiası anlamına gelmeyeceği gibi tek başına bir ispat niteliği de taşımaz. Esasen Mehdilik bir iddia ve ispat makamı da değildir; kaderde Allah kimi takdir etmişse Mehdi odur.

Müvekkil dürüst bir yaklaşımla hadisleri gizlemeden, içeriğinde ne varsa birebir olduğu gibi aktarmaktadır.

Hadislere göre Mehdi;

  • Güzel simalı,
  • Peygamberler gibi azametli ve heybetli,
  • İlerleyen yaşlarına rağmen genç görünümlü,
  • Orta boylu,
  • Geniş omuzlu,
  • Geniş karınlı,
  • Tüm vücudu geniş, genel cüssesi itibariyle kalıplı,
  • Uyluklarının arasında kasık bölgesinde bir genişlik ve büyüklük olan,
  • Alnı geniş ve açık,
  • Alnında hafif bir iç bükeylik ve bir yara izi bulunan,
  • Burnu küçük ve ince,
  • Burnunun orta bölümünde belli belirsiz bir çıkıntı olan,
  • Yanağında inciyi andıran (açık renkli) bir ben bulunan,
  • Gözleri çekik,
  • Yeşil gözlü,
  • Kaşları kavisli,
  • İki kaşı arasında tek bir kaş çatma çizgisi bulunan,
  • Saçları gür ve siyah,
  • Sakalı siyah ve cezm edilmiş (düzeltilmiş),
  • Sakalı hafif olup yan kısımları az, alt tarafı ise uzun olan,
  • Dişleri beyaz ve düzgün,
  • Vücudunda, Peygamberimiz (sav)’in tenindekilerle aynı renkte iki ben bulunan,
  • Sağ bacağında ten renginden farklı bir iz taşıyan,
  • Sağ uyluğunda bir ben bulunan,
  • Sol kürek kemiğinin alt tarafında yaprak şeklinde bir ben olan,
  • Omuzunda nübüvvet mührü bulunan bir zattır.

Müvekkil Adnan Oktar, fiziksel olarak bu özelliklere sahip olduğu gerekçesiyle ilgili hadisleri anlatmaktan imtina etseydi asıl bu durum samimi bir tutum olmayacaktı. Zira Mehdi’yi müjdelemek Peygamberimiz (sav)’in açık bir emridir ve müvekkil de titizlikle bu emre riayet etmektedir. Müvekkilden, örneğin “Mehdi yeşil gözlüdür” hadisini aktarırken her defasında “Mehdi yeşil gözlüdür, benim de gözüm yeşil ancak ben mehdi değilim” şeklinde bir açıklama yapmasını veya bu yönlü bir vurgu yapmasını beklemek makul bir yaklaşım değildir.

Kaldı ki müvekkil Mehdilik iddiasında bulunmadığını ve ömrünün sonuna kadar da böyle bir iddiada bulunmayacağını defalarca beyan etmiştir. Gerek televizyon programlarında, gerek sosyal medya paylaşımlarında, gerekse mahkeme beyanlarında asla Mehdilik iddiasında bulunmayacağına dair birçok kez yemin etmiştir.

Yüzlerce defa söyledim, MEHDİLİK İDDİASINDA BULUNURSAM ALLAH’IN, MELEKLERİN, İNSANLARIN LANETİ ÜZERİME OLSUN DEDİM. BEN HOCA DA DEĞİLİM. BU PROGRAM DA DİN PROGRAMI DEĞİL. Ben Allah’ı çok seviyorum, her yerde, her ortamda Allah’ı anarım. (A9 TV; 9 Mart 2017)

Ancak tüm bunlara rağmen, müvekkil Adnan Oktar’a ısrarla “Sen Mehdisin” denilmesi de oldukça şaşırtıcıdır.

1.3. 2018 Yılında Düzenlenen Operasyon Mehdiyetin Birçok Sırrının Ortaya Çıkmasına Vesile Olmuştur

Kuran’da anlatılan kıssalardan ve tarihi kaynaklardan görüldüğü üzere, Hz. İbrahim, Hz. Nuh, Hz. Musa, Hz. İsa, Hz. Yahya, Hz. Yunus gibi neredeyse tüm peygamberler haksız yere tutuklanmış ve cezaevi sürecinden geçmişlerdir. Ömrünü Allah’a adamış bir mümin olarak benzer bir durumla karşılaşmak müvekkilin onur ve sevinç duyduğu bir güzelliktir. Verilen haksız ve hukuksuz binlerce yıllık mahkumiyet kararlarıyla zahiren müvekkil ve arkadaşlarının cezalandırıldığı düşünülse de, aslında bu kararlar müvekkil ve arkadaşlarının hayrına vesile olacak şekilde Allah tarafından takdir edilmiş bir kaderin sonucudur.

Müvekkil, 2018 Temmuz ayında tutuklandıktan sonra önce Türkiye’nin en batı ucu olan Edirne’ye, oradan Doğu’ya; şehir merkezi rakımı en yüksek, Güneş’in doğrudan sipersiz ulaştığı il olan Erzurum’a ve iki seddin arasında bulunan Van’a sevk edilmiştir. Müvekkil bu illere kendi isteği dışında zorunlu sevkle götürülmüştür. Gönderildiği her yer müvekkil için iyilik ve güzellik olmuştur. Kuran’da ahir zamanı anlatan bazı kıssaların nasıl tahakkuk ettiğini ve bu ayetlerdeki önemli bilgileri bizzat görmesi de bu sevklerin getirdiği hayırlardan biri olmuştur.

HZ. ZÜLKARNEYN’İN YOLCULUKLARINDAKİ MEHDİYET SIRLARI TEK TEK AYDINLANMIŞTIR

Kuran’da yer alan Zülkarneyn kıssasına göre, Hz. Zülkarneyn’in 3 AYRI YOLCULUK YAPTIĞI bildirilmektedir. Bu yolculukların güzergahları şunlardır:

  • Birincisi EN BATIYA, BATAKLIKLAR OLAN BİR YERE,
  • İkincisi DOĞU’YA, GÜNEŞ’İN İNSANLARA SİPER OLMADAN ULAŞTIĞI YERE,
  • Üçüncüsü İKİ SEDDİN ARASINDA OLAN YEREdir.

1. YOLCULUK:

“O da, BİR YOL TUTTU. Sonunda GÜNEŞİN BATTIĞI YERE KADAR ULAŞTI ve onu KARA ÇAMURLU BİR GÖZEDE batmakta buldu, yanında bir kavim gördü. Dedik ki: “Ey Zu’l-Karneyn, (istiyorsan onları) ya azaba uğratırsın veya içlerinde güzelliği (geçerli ilke) edinirsin.” (Kehf Suresi, 85-86)

Türkiye’nin en batısındaki şehir EDİRNE’dir. Ayette geçen “kara çamurlu bir göze” ifadesiyle (göze=su kaynağı), bataklık olan bir alan tarif edilmektedir. Edirne’nin en büyük nehri olan Meriç’in deltası da tam olarak BATAKLIKLAR BARINDIRAN bir coğrafyadır.

Dedeağaç sancağı: Kuzeyden EDİRNE, doğudan Gelibolu, batıdan Gümülcine sancakları ve güneyden Adalar denizi ile çevrilidir. Arazisi bazan dağlık ise de Meriç nehrinin geçtiği yerler ile nehrin mansabı civarı DÜZ VE BATAKLIKTIR. Bununla beraber havası mutedil olup, İnöz (Enez) civarı bazı hastalıklara maruzdur. (19. Asırda Edirne Vilayeti Coğrafyası, Prof. Dr. Ramazan Özey)

2. YOLCULUK

Hz. Zülkarneyn ikinci yolculuğunu, bulunduğu ülkenin EN BATISINDAN EN DOĞUSUNA yapmıştır:

Sonra (yine) BİR YOL TUTTU. Sonunda GÜNEŞİN DOĞDUĞU YERE KADAR ULAŞTI ve onu (GÜNEŞİ), KENDİLERİ İÇİN BİR SİPER KILMADIĞIMIZ bir kavim üzerine doğmakta iken buldu. (Kehf Suresi, 89-90)

ERZURUM Doğu’nun rakımı en yüksek olan şehridir. 1890 METRE YÜKSEKLİK İLE TÜRKİYE’NİN EN YÜKSEK RAKIMLI ŞEHİR MERKEZİNE sahiptir.

ERZURUM şehri de, hem en DOĞUDAKİ illerimizden olması hem de 1890 METRE RAKIMI ile TÜRKİYE’NİN EN YÜKSEK RAKIMLI İL MERKEZİ olması bakımından ayetteki bu tarife tam uymaktadır. Erzurum’un bu coğrafi özelliği bir başka bilim insanımız tarafından da şöyle açıklanır:

“Atatürk Üniversitesi (A.Ü) Çevre Sorunları Araştırma Merkezi Müdürü Yrd. Doç. Dr. Nuhi Demircioğlu, YÜKSEK RAKIMLI YERLERDE GÜNEŞ IŞINLARININ DOĞAL RADYASYON İÇERDİĞİNİ söyledi… ERZURUM’DA GÜNEŞ IŞINLARININ, RAKIMIN ETKİSİYLE DOĞAL RADYASYON İÇERDİĞİNİ BELİRTEREK ‘Özellikle Güneş’in etkili olduğu öğle saatlerinde fazla dışarıda kalınmamalı’ dedi. Erzurum’da solunabilir hava kalitesinin kışın daha düştüğünü kaydeden Demircioğlu, şunları söyledi: ‘… YÜKSEK RAKIMDA GÜNEŞ IŞINLARININ DA DOĞAL RADYASYON ETKİSİ GÖSTERMESİ, cilt rahatsızlıklarına neden olabiliyor.’ Yrd. Doç. Dr. Demircioğlu, bu durumun çocuklar, hasta ve yaşlılar üzerinde direkt etki sağlayacağını ifade ederek, MECBUR OLMADIKÇA GÜNEŞ IŞIĞINDA FAZLA KALINMAMASI GEREKTİĞİNİ bildirdi”

https://www.milliyet.com.tr/gundem/yuksek-rakim-dogal-radyasyon-iceriyor-5122222)

3. YOLCULUK

Sonra BİR YOL (DAHA) TUTTU. İKİ SEDDİN ARASINA kadar ulaştı, onların (sedlerin) önünde HEMEN HEMEN HİÇBİR SÖZÜ KAVRAMAYAN BİR KAVİM buldu. (Kehf Suresi, 92-93)

Zülkarneyn’in üçüncü ve son yolculuğunda gittiği yer İKİ SEDDİN arasındaki bir yerdir. Kuran’da anlatılan bu tarif, ülkemizin EN DOĞU SINIRINDA OLAN VE İKİ BÜYÜK SEDDİN ARASINDA KALAN VAN ŞEHRİYLE TAM UYUŞMAKTADIR. VAN’DA İKİ SET VARDIR.

BU SETLERDEN BİRİNCİSİ, GÖKYÜZÜNDEN GÖRÜNÜŞÜYLE ÇİN SEDDİ’NE BENZETİLEN TARİHİ VAN KALESİ’DİR.

VAN’DAKİ İKİNCİ SET İSE YAKIN ZAMANDA İRAN SINIRINA İNŞA EDİLEN VAN SEDDİ’DİR

Van-İran sınırında 2021 yılında, yani içinde bulunduğumuz ahir zamanda, Mehdiyet alametlerinin birbiri ardına gerçekleştiği dönemde bu seddin inşa edilmesi, adeta Mehdi’nin zuhurunun bir müjdesidir. Bu durum Allah’ın kaderde belirlemiş olduğu takdirinin bir sonucudur.

Özetle, ayette haber verildiği üzere Zülkarneyn’in üçüncü yolculuğu İKİ SEDDİN ARASINDAKİ ŞEHRE YANİ VAN’A gerçekleşmiştir. Zülkarneyn İKİ SEDDİN ARASINA ULAŞMIŞTIR.

“Sonra BİR YOL (DAHA) TUTTU. İKİ SEDDİN ARASINA kadar ulaştı, onların (sedlerin) önünde hemen hemen hiçbir sözü kavramayan bir kavim buldu.” (Kehf Suresi, 92-93)

Müvekkil Adnan Oktar’ın kendi iradesi dışında ve bir kısım insanların vesile kılınmasıyla, aynı Zülkarneyn’in yolculuklarında olduğu gibi sırasıyla ülkenin en batısından en doğusuna doğru Edirne, Erzurum ve Van’a sevk edilerek buralarda tutulması İlahi bir takdirin sonucudur. Müvekkilin, Zülkarneyn’in üç ayrı yolculuğunu yaptığı yerlere sevk edilmiş olması, Mehdi talebesi olarak sevinç duyduğu ve nimet olarak gördüğü bir tevafuktur.

– YEDİNCİSİ –

A9 Televizyonunda Yayınlanan Dekolteli Hanımların Dans Görüntüleri Hakkında Çirkin Değerlendirmelerde Bulunmak, Sağlıklı Bir Zihnin Ürünü Olmadığı İzlenimi Vermektedir

Müvekkil Adnan Oktar Kuran’a göre müzik, dans, neşe ve eğlencenin haram olmadığına inanmaktadır. Ülkemizdeki tüm televizyon kanallarında, eğlence mekanlarında, sahillerde ve sosyal alanlarda insanların diledikleri gibi müzik dinlemelerinden, dans etmelerinden ve kadınların dekolte giyinmelerinden rahatsızlık duymamaktadır. Ancak Erdal Güzel’in, A9 TV yayınlarındaki dekolteli hanımlar ve dans görüntüleri hakkında son derece çirkin ifadeler kullanması; kendisinin genel olarak dansa, dekolteye, müziğe, eğlenceye ve kadınların bakımlı olmasına ve karşı katı bir önyargı beslediği, bunlardan rahatsızlık duyduğu izlenimi oluşturmaktadır.

Erdal Güzel, dans ve dekolte karşıtlığı konusunda gerçekten samimi olsaydı, eleştirilerini sadece A9 TV ile sınırlı tutmaz, öncelikle devletin resmi televizyonu TRT başta olmak üzere ulusal düzeyde yayın yapan ve milyonlarca izleyicisi olan çok sayıdaki televizyon kanalına da yöneltirdi. Öyle ki TRT başta olmak üzere ülkemizin hemen hemen tüm kanallarında her türlü müzikli program, dans gösterisi, kadınlı erkekli eğlence programları ve spor müsabakalarında son derece dekolte görüntüler yer almaktadır. Hatta Erdal Güzel’in A9 TV yayınları için yaptığı nitelemelerin çok daha ileri boyutları, TRT kanallarında hemen her gün, milyonların gözü önünde yayımlanmaktadır. Ancak nedense Erdal Güzel, aşağıda sadece çok az bir kısmına ilişkin ekran görüntülerini paylaştığımız bu programlar hakkında tek bir kelime dahi sarf etmemektedir.

Müvekkil Adnan Oktar ne devlet televizyonu olan TRT kanallarında ne de diğer özel televizyon mecralarında yayımlanan dans, eğlence ve dekolte içeriklerinin hiçbirine elbette karşı değildir. Çünkü Kuran’a göre bunların haram olmadığına inanmaktadır. Müvekkil her konuda olduğu gibi bu hususta da Kuran ayetlerine dayanarak inancını açıkça ifade etmekte ve savunmaktadır.

Müvekkilin bunları örnek vermesinin sebebi Erdal Güzel gibi kimselerin, hemen hemen tüm televizyon kanallarında şarkı söyleyip eğlenen kadın sanatçıların, birlikte dans eden dekolteli kadın ve erkeklerin, mayolu, kısa şortlu kadın sporcuların yer aldığı bir ortamda bunların hiçbirini görmeyip, neden son derece seviyesiz ve çirkin bir üslupla müvekkilin arkadaşlarını hedef aldığının kamuoyunca anlaşılmasını sağlamaktır.

Unutulmamalıdır ki, müziği, şarkıları, müzik aletlerini, güzel kıyafetleri, ziynetleri, dansı ve güzel olan her şeyi yaratan Allah’tır. Allah, bunların tümünü insanlara sevdirmiş ve ruhlarını bu güzelliklerden zevk alacak şekilde yaratmıştır. Kuran’da müziğin, dansın ve eğlencenin yasaklandığı tek bir hüküm bulunmamaktadır. Allah mutluluğu, zevki, neşeyi Müslümanlara helal kılmıştır. MÜZİK DE DANS DA İSLAM’DA HELAL KILINAN CENNET NİMETLERİNDENDİR.

Allah bütün kainatı bir ahenk ve ritimle yaratmıştır. Dans da bir ritimdir, ahenktir. Kuşlar, böcekler, kelebekler bile bu ritimle hareket ederler. Kuşlar eşsiz bir ses ve ritimde birbirinden güzel şarkılar söylerler. Allah ritmi, dansı, müziği ve güzel sesi sever. Cennet de bu ritim ile yaratılmıştır. Cennetteki bütün ağaçlar, çiçekler ve hayvanlar dans edeceklerdir. Bu hususu haber veren bir hadis şöyledir:

Ebu Musa el-Eş’ari’den nakledilen rivayet ise şöyledir: O Basra minberinde şöyle dedi: “Allah cennet ehline haber salıp sordurdu: “Allah size verdiği sözü yerine getirdi mi?” O anda, onlar kendilerine verilen ziynetlere, elbiselere, meyvelere, tertemiz eşlere, nehirlere şöyle bir bakacaklar ve sonra şöyle demekten kendilerini alamayacaklar: “Allah bize verdiği sözü yerine getirmiştir. Melek tam üç kere “Allah size verdiği sözü yerine getirdi mi?” diye soracak, onlar kendilerine vaad edilen her şeyin eksiksiz yerine getirildiğini görünce, “Evet!” diyecekler. “Bir şey daha kalmıştır” diye karşılık verecek melek. Çünkü Allah Teala, kullarına tecelli edip de gözlerinden perdeyi kaldırıp, O’nu gördüklerinde, bütün nehirler coşacak, ağaçlar sallanıp sesler çıkaracak, bütün köşkler, ateş kıvılcımları avaz verecek, pınarlar şarıl şarıl daha da hızlı akacak, güzel kokular avluları ve köşkleri saracak, her tarafta, güzel kokan misk ve kafur hissedilecek. Kuşlar ötüşecek, huriler bütün güzellikleri ile göz kamaştıracak. (Ölüm, Kıyamet, Diriliş, İman Şarani, s. 370)

Allah’ın cennette yarattığı ve övdüğü bir güzellik elbette haram değildir. Anadolu’nun her bölgesinde folklor ve dans vardır. Horon, halay ve zeybek gibi halk oyunları bunun en güzel örnekleridir. Dünyanın her yerinde insanlar dans ederler. Müziğin ve dansın yasak olduğu bir dünya insanın yaratılış fıtratına uygun değildir. Böyle bir durum büyük bir boşluk ve nimet eksikliği meydana getirirdi. Yüce Rabbimiz’in övdüğü ve güzel gördüğü bir nimeti haram kılmaya kalkmak, Allah’ı ve yüce sanatını anlamamak demektir.

– SEKİZİNCİSİ –

“Diyanet Neden Bir Cevap Vermiyor” Sorusunun Cevabı: “Müvekkilin Söylediklerinin Doğru Olduğunu Biliyor Olmalarından Dolayıdır”

Erdal Güzel yazısında, kendisi gibi bazı gazetecilerin de son dönemde sıklıkla dile getirdikleri “Neden Diyanet İşleri Başkanlığı müvekkil hakkında bir açıklama yapmıyor”, “Neden müvekkilin anlattığı konularda bir düzeltme ya da itirazda bulunmuyor” sorusularını yöneltmiştir. Bu sorunun cevabı ise oldukça net ve açıktır. Diyanet İşleri Başkanlığı’nı tek bir kelime dahi yorum yapmaktan ya da itirazda bulunmaktan alıkoyan yegane sebep, müvekkil Adnan Oktar’ın söylediklerinin doğru olduğunu biliyor olmasıdır.

Bilindiği üzere Diyanet İşleri Başkanlığı, topluma zarar veren bir inanç ya da yapılanma söz konusu olduğunda bunların riskleri, tehlikeleri ve yanlışları ile doğrusunun ne olması gerektiği konusunda toplumu bilgilendirme çalışması yapmaktadır. IŞİD ve FETÖ gibi yapılanmaların dini nasıl yanlış yorumladıkları, halkı nasıl yanılttıkları konusunda Diyanet İşleri Başkanlığı tarafından hazırlanmış broşürler ve kitapçıklar bulunmakta, bunlar ücretsiz olarak da halka dağıtılmaktadır. ANCAK MÜVEKKİL ADNAN OKTAR’IN KURAN AYETLERİNE DAYALI OLARAK ANLATTIĞI İSLAM ANLAYIŞINA KARŞI DİYANET İŞLERİ BAŞKANLIĞI’NIN TEK KELİME DAHİ ALEYHTE AÇIKLAMASI OLMAMIŞTIR.

Hatta bu durum, Adnan Oktar ve arkadaşlarına yönelik operasyonu düzenleyen eski polis memuru Furkan Sezer ve husumetli müştekilerin de en önemli serzenişlerinden biri haline gelmiştir. İpek Özbey’in bir programında Furkan Sezer, rahatsızlığını şöyle ifade etmiştir:

İPEK ÖZBEY: “… Biz niye onlara hiç sahip çıkmadık? DİYANET NEDEN BİR GÜNDEN BİR GÜNE ÇIKIP DA ‘BÖYLE BİR DİN YOK KARDEŞİM’ DEMEDİ?”

FURKAN SEZER: “HALA DEMEDİ… Sıkıntı orada, hala demedi. BEN OPERASYONDAN SONRA DİYANET’İ ARADIM. ÇÜNKÜ HEM BU KONUYLA İLGİLİ ARADIM, ONDAN SONRA DA DİYANET VAKFI’NI ARADIM. Hem bu konuyla ilgili hem de Adnan’ın alenen A9 TV’de din adamlarına yönelik çok ağır hakaretleri oldu, bununla ilgili aradım. ‘SİZ BUNUN FARKINDA MISINIZ? BUNUNLA İLGİLİ BİR ŞEY YAPMIYOR MUSUNUZ SİZ?’ DİYE. HAREKETE GEÇİREMEDİK, GEÇMEDİLER. Şimdi bugün de geçmiyorlar.”
Medyascope, Müge İplikçi ile Zeytin Dalı, 9 Ağustos 2024
https://www.youtube.com/watch?v=yX8w9-0mGtw&t=649s)

Görüleceği üzere operasyonu düzenleyen mali şube müdürünün, ilgili makamı BİZZAT ARAMASINA VE “ALEYHLERİNE AÇIKLAMA YAPIN” DİYEREK BASKI KURMASINA RAĞMEN Diyanet İşleri Başkanlığı’nı tek bir kelime dahi yorum yapmaktan alıkoyan şey, ADNAN OKTAR’IN SÖYLEDİKLERİNİN DOĞRU OLDUĞUNU BİLİYOR OLMASIDIR.

Müvekkil Adnan Oktar yaklaşık 50 yıldır, kendisini hedef alan kimi gazetecilerin tahayyül dahi edemeyeceği etkinlikte büyük bir ilmi mücadele yürütmüş, dünya çapında on binlerce insanın hidayetine vesile olmuştur. Kendisi birbirinden kaliteli, nezih, güzel, görgülü ve eğitimli insanlar tarafından gönülden sevilmekte, sevenlerinin sayısı da her geçen gün katlanarak artmaktadır. Müvekkil Adnan Oktar’ın kamuoyunca bilinen ve bilinmeyen tüm hizmetlerinin kıymeti, başta MİT olmak üzere devletimizin kurumları tarafından en güzel şekilde takdir edilmektedir.

– DOKUZUNCUSU –

Müvekkil Adnan Oktar Darwinizm’i Dünya Çapında Yenilgiye Uğratmış; Milyonlarca İnsanın Hidayetine Vesile Olmuştur

Müvekkil Adnan Oktar DARWINİZMİ SOMUT BİLİMSEL DELİLLERLE BİR DAHA ASLA BELİNİ DOĞRULTAMAYACAK ŞEKİLDE FİKREN YERLE BİR EDİP, DİNSİZ FELSEFELERİN TÜM DAYANAKLARINI ORTADAN KALDIRARAK, KURAN AHLAKININ AYDINLIK YÜZÜNÜ TÜM DÜNYAYA TANITMIŞ VE VAR GÜCÜYLE İSLAM BİRLİĞİNİ SAVUNMUŞTUR.

MÜVEKKİL BU İLMİ ÇALIŞMALARIYLA MÜSLÜMANLARIN KARŞISINDA YER ALAN TÜM ODAKLARIN FİKREN, İLMEN, ZİHNEN CANLARINI YAKMIŞTIR. VURGULAMAK GEREKİR Kİ BU ETKİ ASLA FİİLİ BİR CAN YAKMA DEĞİLDİR. MÜVEKKİL İNSANLIĞI ACIYA, ŞİDDETE, YOKSULLUĞA, BENCİLLİĞE SÜRÜKLEYEN İDEOLOJİLERİN VE BUNLARDAN MENFAAT SAĞLAYANLARIN VARLIK AMAÇLARINI İLMİ MÜCADELE YOLUYLA ELLERİNDEN ALMIŞTIR.

Müvekkil, insanları dinden uzaklaştıran, yaşama sevinçlerini ve mutluluklarını elinden alan, akıl sağlıklarını bozan tüm fikri akımları ve şeytani sistemleri analiz ederek Kuran ayetleri doğrultusunda bu çarpık zihniyete karşı fikren mücadele etmiş bir insandır. Toplumun, deccaliyetin iki fitnesi olan Darwinizm ve bağnazlık arasında ezilmelerine seyirci kalmamıştır.

Müvekkil ve arkadaşları aleyhinde 8 yılı aşkın süredir medya ve basın aracılığıyla yoğun bir biçimde yürütülen -Cumhuriyet tarihinde bir eşi ya da benzeri görülmemiş- sayısız iftira ve karalama kampanyasına rağmen, kamuoyunda Adnan Oktar ve arkadaşları denildiğinde, akla ilk olarak Darwinizmi fikren çürütüp yok eden ilmi eserler, yaratılış gerçeği konulu konferanslar, iman hakikatleri ile Evrim Teorisi’nin geçersizliğini bilimsel olarak ispat eden ÜCRETSİZ KİTAPLAR ve en çok da DARWINİST DİKTATÖRLÜĞÜ DÜNYA ÇAPINDA YIKAN ‘YARATILIŞ ATLASI’ KİTAP SERİSİ gelmektedir.

Müvekkilin kaleme aldığı kitaplar, makaleler ve yayınlanan bilgilendirici videolar geçmişten bugüne geniş kitlelere ulaşmış; milyonlar tarafından okunmuş, izlenmiş, öğrenilmiş ve halen de okunup izlenmektedir. Bugün Türkiye’de müvekkilin eserlerini bilmeyen, hayatının bir döneminde denk gelip okumayan neredeyse hiç kimse yoktur. Söz konusu eserler başta Sayın Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan ve Sayın Devlet Bahçeli olmak üzere gerek bürokraside ve siyaset dünyasında, gerekse akademik çevrelerde pek çok isim tarafından bilinmekte ve değerlendirilmektedir. Devlet ricali, hükümet temsilcileri, milletvekilleri ve akademisyenlerden oluşan birçok kişi de Adnan Oktar kitapları ile iç içe bulunmuş, müvekkilin arkadaşları tarafından düzenlenen kültürel ve bilimsel konferanslara katılım sağlamış, bu ilmi çalışmalardan istifade etmiş ve müvekkilin fikirlerini iktidara taşımış kimselerdir.

a) Adnan Oktar’ın Kaleme Aldığı “Yaratılış Atlası” Eseri Vesilesiyle Darwinizm’in Dünya Çapındaki Mağlubiyeti

Bugün en ateşli Darwinizm savunucuları tarafından bile itiraf edildiği üzere müvekkil Adnan Oktar, kaleme aldığı 4 ciltlik dev eser olan “Yaratılış Atlası”nı tüm dünyaya ulaştırarak Darwinizm’e en esaslı darbeyi indirmiştir.

Darwinizm’in bilimsel bir dayanağı olmadığını savunan ve bu doğrultuda somut bulgular ortaya koyan “YARATILIŞ ATLASI” isimli eser, başta Fransa olmak üzere Amerika, Çin, Brezilya, Hollanda, Belçika, İngiltere, İtalya, İsveç, İsviçre, İspanya, Danimarka gibi birçok ülkede geniş yankı uyandırmıştır.

YARATILIŞ ATLASI‘nın kısa süre içerisinde Avrupa ülkelerinin Darwinist felsefesi üzerindeki fikri etkisi o kadar yıkıcı olmuştur ki konu Avrupa Konseyi Parlamenterler Meclisinin (AKPM) gündemine de gelmiştir.

Nitekim, konseye konuya ilişkin rapor sunan AKPM üyesi ve Lüksemburg milletvekili Anne Brasseur, YARATILIŞ ATLASI’nın fikri gücüne ve yayılım hızına dikkat çekerek acilen yasaklanması gerektiğini belirtmiş, “BU KİTAP 300 YILLIK FELSEFEMİZİ YIKTI” şeklinde tarihe geçen değerlendirmelerde bulunmuştur.

Fransa’nın en büyük gazete ve dergileri “Yaratılış Atlası” isimli esere geniş yer ayırmıştır. Le Figaro, L’Express, Le Monde ve La Croix gibi önde gelen yayın organlarında eserin fikri içeriği kamuoyuna “deprem”, “hücum”, “bomba etkisi” gibi dehşet ve panik ifade eden sarsıcı ve çarpıcı başlıklarla aktarılmıştır. Müvekkil Adnan Oktar’ın etkili fikri çalışması ile gerçekleşen bu yenilgiyi, “Fransız tarihinin en büyük yenilgisi” gibi cümlelerle ifade etmişlerdir.

Bu eser Avrupa’da, Darwin’in teorisine körü körüne sahip çıkan kesimde, kendi ifadeleri ile “ideolojik bir deprem” etkisi meydana getirmiştir. Avrupalı Darwinistler fikri olarak hiçbir cevap veremedikleri Yaratılış Atlası isimli esere karşı ne yapacaklarını şaşırmışlar ve bu kitabı yok etmek için kendilerince çözüm arayışına girmişlerdir. Hatta yüzyıllardır savundukları özgürlükçü geleneklerini bir çırpıda terk etmişler ve yasakçı ve baskıcı bir kimliğe bürünmüşlerdir. Öyle ki, kitabı yasaklatmaya dahi kalkışmışlardır.

b) Darwinizm ile Birlikte Komünist İdeolojilerin de Yenilgiye Uğraması, Terörist Başı Abdullah Öcalan’a Bile “Sosyalizm Çöktü” İtirafı Yaptırmıştır

Darwinizm’in dünya çapında yenilgiye uğraması beraberinde çok önemli başka sonuçlar da getirmiş, sözde bilimsel dayanağını Darwinizm’den alan komünist ideolojiler gerek Türkiye’de gerekse dünya genelinde büyük bir yıkım ve yenilgiye uğramıştır.

Bu konudaki en güncel itiraf Marksist-Leninist bir terör örgütü olan PKK’nın kurucusu terörist başı Abdullah Öcalan’dan gelmiştir.

Terörist başı Abdullah Öcalan, 27 Şubat 2025 tarihinde DEM Partili milletvekilleri tarafından okunan “Silah Bırakma Çağrısı” konulu mektubunda, “PKK’nın kuruluşunda reel-sosyalizmin dayanak alındığını, ANCAK REEL-SOSYALİZMİN ÇÖKÜŞÜYLE BİRLİKTE, PKK’NIN DA ANLAM YOKSUNLUĞUNA DÜŞTÜĞÜ, ÖMRÜNÜ TAMAMLADIĞI VE FESH EDİLMESİ ZAMANININ GELDİĞİNİ” açık şekilde ilan ve itiraf etmiştir.

Sonuç olarak;

Erdal Güzel’in kendi alanı olmayan konularda somut hiçbir delile dayanmadan ortaya attığı iddialar, baştan sona gerçek dışı bilgiler ve haksız ithamlardan ibarettir. Müvekkil Adnan Oktar ve arkadaşlarının Kuran’a uygun temiz ve asil hayatları, ilmi ve kültürel çalışmaları ve maruz kaldıkları tarihi kumpaslar tüm Türkiye tarafından yakından bilinmektedir. Müvekkil Adnan Oktar’ı eleştiren kişilerin bu eleştirilerini mutlaka Kuran ayetleri ve sahih hadislerle yapmaları gerekir. O zaman sözlerine itibar etmek mümkün olabilir. “Bana göre” denilerek yapılan, üstelik de hakaret ve çirkin sözler içeren yorum ve eleştirilerin hiçbir kıymeti bulunmamaktadır.

Samimi bir dindarlık ve sevgi bağıyla kenetlenmiş olan müvekkil Adnan Oktar ve arkadaşlarını güya itibarsızlaştırmaya çalışmak beyhude bir çabadır. Hakikatler karalama kampanyalarından her zaman daha güçlüdür. Yalan, iftira, karalama, çirkin sözle hareket edenler her zaman yalnızca kendilerini itibarsızlaştırırlar. Gerçek dışı yayınlarla yaratılmak istenen algılar, kamuoyunun vicdanında hiçbir zaman karşılık bulmayacak, aksine bu çirkin çabayı yürütenler hakkında toplumda hak ettikleri kanaatin oluşmasını sağlayacaktır.

Saygılarımızla kamuoyunun bilgilerine sunarız. 15.09.2026

Yorum yapılmamış

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir