Kitap Ehli ile Görüşmek Ajanlık Değil, Peygamber Efendimizin Sünnetidir

By gundem
30 Min Read

YENİ AKİT’İN ANLAMAZDAN GELDİĞİ GERÇEK:
KİTAP EHLİ İLE GÖRÜŞMEK “AJANLIK” DEĞİLDİR;
PEYGAMBER EFENDİMİZİN SÜNNETİDİR;
CUMHURBAŞKINIMIZIN DA UYGULADIĞI BİR DİPLOMASİDİR

Yeni Akit gazetesi ile Akit TV’nin 26 Ağustos 2026 tarihli yayınlarında, “Müslüman cübbesi giymiş hahamın sözleri yeniden gündem oldu” başlığı altında müvekkil Adnan Oktar’ın geçmişte İsrail hakkında yaptığı bazı açıklamalara yer verilmiş ve bu açıklamalar üzerinden müvekkile bir kez daha asılsız biçimde “ajanlık” isnadında bulunulmuştur.

“Haham” sözcüğü, Yeni Akit’in ima ettiği gibi bir suçlama veya hakaret ifadesi değildir. Yahudilikte din bilginini ifade eden bu unvan, köken itibarıyla “bilge ve yetenekli kişi” anlamına gelmektedir:

Yeni Akit gazetesi müvekkil Adnan Oktar’a haham diyerek, kendince müvekkili Yahudilikle “itham” etmektedir. Bu ifadeleri Yeni Akit’in Kur’an’a göre düşünmediğini açıkça göstermektedir.

Öncelikle “haham” sözcüğü iki yönüyle Kur’an’a göre bir suçlama değil, aksine bir övgüdür. Şöyle ki:

1. Yahudilikte din bilginlerini ifade eden “haham” sözcüğü köken itibariyle “bilge ve yetenekli kişi” anlamına gelmektedir:

Yeni Akit, müvekkil Adnan Oktar için haham benzetmesi yaparak kendince müvekkile bir ithamda bulunmaktadır. Oysa haham sözcüğü “bilge ve yetenekli kişi” anlamındadır; Musevi din bilginlerini ifade eder. Kur’an’daki karşılığı ise Rabbani alimlerdir.

Kovulmuş şeytandan Allah’a sığınırız:

Gerçek şu ki, Biz Tevrat’ı, içinde bir hidayet ve nur olarak indirdik. Teslim olmuş peygamberler, Yahudilere onunla hükmederlerdi. Bilgin-yöneticiler (Rabbaniyun) ve yüksek bilginler de (Ahbar), Allah’ın Kitabı’nı korumakla görevli kılındıklarından ve onun üzerine şahitler olduklarından (onunla hükmederlerdi.) Öyleyse insanlardan korkmayın, Ben’den korkun ve ayetlerimi az bir değere karşılık satmayın. Kim Allah’ın indirdiğiyle hükmetmezse, işte onlar, kafir olanlardır. (Maide Suresi, 44)

Rabbaniler, yani Yahudi inancındaki hahamlar Kur’an’da övülen kimselerdir:

Beşerden hiç kimsenin, Allah kendisine Kitab’ı, hükmü ve peygamberliği verdikten, sonra insanlara: “Allah’ı bırakıp bana kulluk edin” deme (hakkı ve yetki)si yoktur. Fakat o, “Öğrettiğiniz ve ders verdiğiniz Kitab’a göre Rabbaniler olunuz” (deme görevindedir.) (Al-i İmran Suresi, 79)

***

Nice peygamberle birlikte birçok Rabbani (bilgin)ler savaşa girdiler de, Allah yolunda kendilerine isabet eden (güçlük ve mihnet)den dolayı ne gevşeklik gösterdiler, ne boyun eğdiler. Allah, sabredenleri sever. (Al-i İmran Suresi, 146)

2. Her Müslüman, hem Nuhi, hem İbrahimi, hem Musevi, hem İsevi’dir:

Allah’ın Kur’an’da bildirdiğine göre Allah Katında din İslam’dır (Al-i İmran Suresi, 19). Hz. Adem’den bu yana Hz. Nuh, Hz. İbrahim, Hz. Musa ve Hz. İsa da dahil olmak üzere tüm peygamberler insanları aynı dine (tevhid inancına, yani İslam’a) davet etmişlerdir. Dolayısıyla Müslümanlar, bu peygamberlerin getirdiği hakiki ve bozulmamış inanç esaslarını bütünüyle kabul ederler.

Bu sebeple Müslümanlığın şartlarından birisi, tüm Peygamberlere ve onlara indirilenlere iman etmek ve hiçbirini diğerinden ayırmamaktır. Allah bu gerçeği Kur’an Ayetlerinde şöyle bildirmiştir:

Deyin ki: Biz Allah’a; bize indirilene, İbrahim, İsmail, İshak, Yakub ve torunlarına indirilene, Musa ve İsa’ya verilen ile peygamberlere Rabbinden verilene iman ettik. Onlardan hiçbirini diğerinden ayırt etmeyiz ve biz O’na teslim olmuşlarız. (Bakara Suresi, 136)

***

Ve de ki: Allah’ın indirdiği her kitaba inandım. Aranızda adaletli davranmakla emrolundum. Allah, bizim de Rabbimiz, sizin de Rabbinizdir. (Şura Suresi, 15)

***

Allah’a ve Resûlü’ne inananlar ve onlardan hiçbiri arasında ayrım yapmayanlar, işte onlara ecirleri verilecektir… (Nisa Suresi, 152)

***

Elçi, kendisine Rabbinden indirilene iman etti, mü’minler de. Tümü, Allah’a, meleklerine, kitaplarına ve elçilerine inandı. ‘O’nun elçileri arasında hiçbirini (diğerinden) ayırt etmeyiz…’ dediler. (Bakara Suresi, 285)

Kuran’ın bu açık hükümlerine göre tüm Müslümanlar Muhammedi oldukları gibi aynı zamanda Nuhi, İbrahimi, Yakubi, Musevi ve İsevi’lerdir.

Dolayısıyla Yeni Akit’in, müvekkil Adnan Oktar için “haham” yakıştırması yapması, Kur’an’a uygun bir tanımlamadır. Yeni Akit Kur’an bilgisinin yetersizliği sebebiyle kendince bu yakıştırmayı hakaret amaçlı yapmıştır.

Kitap Ehli İle Görüşmek Suç Değildir; Allah Kitap Ehlinden Samimi İman Edenler Olduğunu Bildirmektedir:

Kur’an’da, Müslümanlara tüm Peygamberleri ve Kutsal Kitapları kabul etmeleri emredilir; kitap ehlinin inançlarına ve ibadetlerine saygı gösterilmesi bildirilmektedir. Kur’an hariç diğer kitaplar zaman içerisinde tahrif edilmişlerdir. Dolayısıyla bazı bölümlerinde hak dinden uzak yorumlar ve açıklamalar yer alır. Bu bozulma ve tahrifatın neler olduğunu Kur’an’a bakarak ayırt etmek mümkündür. Allah Kur’an’da kitap ehlinden bazı kimselerin ahlak ve inanç yönünden bazı hatalarına da dikkat çeker. Ama bunlar elbette ki kitap ehlinin tümünün gaflet ve yanılgı içinde oldukları anlamına gelmez.

Allah, Musevi ve Hristiyanlar arasında da kendisine samimiyetle bağlı olan kişilerin bulunduğunu birçok ayette haber verir.

“Onların hepsi bir değildir. Kitap ehlinden bir topluluk vardır ki, gece vaktinde ayakta durup Allah’ın ayetlerini okuyarak secdeye kapanırlar. Bunlar Allah’a ve ahiret gününe iman eder, mağruf olanı emreder, münker olandan sakındırır ve hayırlarda yarışırlar. İşte bunlar salih olanlardır. Onlar hayırdan ne yaparlarsa elbette ondan yoksun bırakılmazlar. Allah muttakileri bilendir.” (Al-i İmran Suresi, 113-115)

***

… Kitap Ehli de inanmış olsaydı, elbette kendileri için hayırlı olurdu. İçlerinden iman edenler vardır… (Al-i İmran Suresi, 110)

***

Şüphesiz, Kitap Ehlinden, Allah’a; size indirilene ve kendilerine indirilene -Allah’a derin saygı gösterenler olarak- inananlar vardır. Onlar Allah’ın ayetlerine karşılık olarak az bir değeri satın almazlar. İşte bunların Rableri Katında ecirleri vardır. Şüphesiz Allah, hesabı çok çabuk görendir. (Al-i İmran Suresi, 199)

Bir milletin veya bir dinin mensuplarının tamamını kötü niyetli, zalim, adaletsiz ve saldırgan olarak nitelendirmek Kur’an’a, vicdana ve akla uygun değildir. Allah, ayetlerde çok açık olarak Kitap Ehlinden, yani Musevilerden ve Hıristiyanlardan samimi imana sahip, salih, güvenilir kişiler olduğunu bildirmektedir. Dolayısıyla Kitap Ehlinden biriyle görüşmek, özellikle de sevgi, barış, huzur, iyilik için görüşmeler yapmak bir suç veya günah değil, bilakis yapılması gereken bir davranıştır.

Peygamber Efendimiz ve Sahabeler de Kitap Ehli İle Görüşmeler Yapmıştır:

Peygamber Efendimiz, Hıristiyan olan İbn Harris b. Ka’b ve dindaşlarına yazdırdığı anlaşma metninde şöyle demiştir:

“Şarkta ve Garpta yaşayan tüm Hıristiyanların dinleri, kiliseleri, canları, ırzları ve malları Allah’ın, Peygamber’in ve tüm müminlerin himayesindedir. Nasraniyet dini üzere yaşayanlardan hiç kimse kerhen İslam’a icbar edilmeyecektir. Hıristiyanlardan birisi herhangi bir cinayete veya haksızlığa maruz kalırsa Müslümanlar ona yardım etmek zorundadırlar” maddelerini yazdırdıktan sonra: “Ehl-i Kitap ile ancak en güzel yöntemlerle mücadele edin…(Ankebut, 29/46) ayetini okudu.”1

Hz. Muhammed (sav), Evs ve Hazrec kabileleri ile yapılan Medine Anlaşması’na Musevilerin de katılmasına izin vermiş ve böylece Musevilerin de Müslümanların arasında, ayrı bir dini grup olarak varlıklarını devam ettirmelerini sağlamıştır. Medine Anlaşması’nın “BENİ AVF MUSEVİLERİ, İNANANLARLA BİRLİKTE BİR ULUS OLUŞTURDULAR. MUSEVİLERİN DİNİ KENDİLERİNE, MÜSLÜMANLARIN DİNİ KENDİLERİNEDİR” hükmüyle, Müslümanların Musevilerin geleneklerine ve inanışlarına gösterdikleri şefkatin ve anlayışın temeli Peygamberimiz (sav) döneminde atılmıştır.

Bizzat Peygamber Efendimiz (sav) tarafından Edruh, Makna, Hayber, Necran ve Akabe’li Kitap Ehli’ne verilen beratlar, Müslümanların Kitap Ehli’nin can ve mal güvenliğini garanti altına aldıklarını ve onlara inanç ve ibadet özgürlüğü tanıdıklarını göstermektedir. Peygamberimiz (sav)’in Necranlılar ile yaptığı sözleşmede yer alan şu maddeler de dikkat çekicidir:

NECRANLILARIN VE MAİYETİNDEKİLERİN CANLARI, MALLARI, DİNLERİ, VARLARI VE YOKLARI, AİLELERİ, KİLİSELERİ VE SAHİP OLDUKLARI HERŞEY ALLAH’IN VE ALLAH’IN PEYGAMBERİNİN güvencesi altına alınacaktır.

Hiçbir psikopos ya da keşiş kilisesinden ya da manastırından edilmeyecektir ve hiçbir papaz papazlık hayatını terk etmeye zorlanmayacaktır. ONLARA HİÇBİR EZA YA DA AŞAĞILAMA YAPILMAYACAKTIR ve toprakları ordumuz tarafından işgal edilmeyecektir.

Tüm bunların yanı sıra Resulullah (sav)’in Kitap Ehli’nin düğün yemeklerine katıldığına, hastalarını ziyaret ettiğine ve onlara ikramda bulunduğuna dair rivayetler bulunmaktadır. HATTA NECRAN HIRİSTİYANLARI KENDİSİNİ ZİYARETLERİNDE, HZ. MUHAMMED (SAV) ONLARA ABASINI SERMİŞ VE OTURMALARINI SÖYLEMİŞTİR.

Peygamberimiz (sav) döneminde Hıristiyan ve Yahudi kabilelerle çeşitli sözleşmeler yapılmış ve bu topluluklara kendi varlıklarını ve haklarını garanti altına alacakları çeşitli emannameler verilmişti. Hıristiyan kabilelerden Cerbalılar ve Erzuhlulara verilen emannameler, bunun örneklerindendir. Bu belgeler, Müslümanların idaresine giren veya İslam’ın hakimiyetini tanıyan Kitap Ehli’nin, hukuki, dini ve sosyal haklarını garanti altına alan anlaşmalardı. Uygulamada herhangi bir sorunla karşılaşıldığında, bu belgelere başvurularak sorunlar çözüme kavuşturuluyordu. Örneğin, Dımeşkli Hıristiyanların bir sorun karşısında, kendilerine verilmiş olan emannameyi dönemin halifesi Hz. Ömer’e sunarak, çözüm talebinde bulundukları tarih kitaplarında yer alan bir bilgidir.

Peygamberimiz (sav)’in Hıristiyan, Yahudi ve müşrik topluluklarla imzaladığı Medine Vesikası da önemli bir adalet örneğidir. Medine Vesikası’nın maddelerinden biri şöyledir:

“Ben-i Avf Yahudileri, müminlerle beraber aynı ümmettirler, YAHUDİLERİN DİNLERİ KENDİLERİNE, MÜSLÜMANLARIN DİNLERİ DE KENDİLERİNEDİR.”

Medine Vesikası’nın 16. maddesinde ise, “Bize tabi olan Yahudiler, hiçbir haksızlığa uğramaksızın ve düşmanlarıyla da yardımlaşmaksızın, yardım ve desteğimize hak kazanacaklardır” diye bildirilmiştir.

Peygamberimiz (sav)’den sonra da sahabeleri Peygamberimiz (sav)’in antlaşmaya koydurduğu bu hükme sadık kalmışlar ve aynı hükmü, Berberi, Budist, Brahman ve benzeri inançlara sahip kişiler için de uygulamışlardır.

Halifeler Dönemindeki Bazı Uygulamalar:

Hz. Ebubekir döneminde, barışçıl yollarla fethedilen Taberriye şehrinde yaşayan Hıristiyanlara, kiliselerine dokunulmayacağına dair garanti verildiği tarihi belgelerde yer almaktadır. Aynı şekilde, Dımeşk’in fethi sırasında yapılan antlaşmada, kiliselerin yıkılmayacağı ve mesken edinilmeyeceği özellikle vurgulanmıştır.

Hz. Ömer’in, Kudüs halkına verdiği emannamede de Kitap Ehli’nin ibadethanelerine dokunulmayacağı bildirilmektedir.

Hz. Osman döneminde, bir Ermeni kenti olan Debil’in fethi sırasında, şehirde yaşayan Hıristiyanlar, Museviler ve Mecusilere verilen emannamede, mabetlerin korunacağı garantisi sunulmuştur. Patrik Mar Amme tarafından daha önce yakılmış olan St. Sergius Manastırı, Hz. Osman döneminde yeniden inşa edilmiştir.

Suriye’nin Şam kentindeki Aziz John Kilisesi, bu koruyucu ve şefkatli tavrın bir diğer örneğiydi. Bölgeyi fetheden Müslümanlar, cuma namazlarını bu kilisede kılmaya başladılar, ama kilise hala Hıristiyanlara ait sayılıyordu. Onlar da pazar günleri kendi dini ibadetlerini özgürce yerine getiriyorlardı. İki dinin mensupları, aynı mabedi barış içinde kullanıyorlardı.

Müslüman liderlerin adalet anlayışı, Kitap Ehli’nin kendi kanunlarının geçerli olduğu mahkemeleri bulunmasına rağmen, pek çok kişinin davasının İslam mahkemelerinde görülmesini istemesine neden olmuştur. Bir dönem İslam mahkemelerine başvuran Hıristiyanların sayısındaki artış, Nasturi Patriği Timasavus’un Hıristiyanları uyaran bir bildirge yayınlaması ile neticelenmiştir.

Bizans ordusu ile yapılan bir savaş sırasında, İslam ordularının gerekli korumayı kendilerine sağlayamayacakları bir ortam oluştuğunda, Müslümanların aldıkları cizyeyi halka iade etmeleri Peygamberimiz’in Müslümanlara öğrettiği güzel ahlakın önemli örneklerinden biridir.

Türklerin idaresindeki bazı örnekler:

Antalya Patriği Makarios’un, Ortodokslara zulmeden Katolik Polonyalıları Osmanlı idaresiyle kıyaslayan şu sözleri bu gerçeği gösteren örneklerden sadece bir tanesidir:

“O imansızlar tarafından öldürülen binlerce insana, kadın, kız ve erkeklere ağladık. Lehliler Ortodoks adını dünyadan kaldırmak istiyorlar. Allah Türklerin devletini ebedi eylesin. Zira Türkler vergi aldıktan sonra Hıristiyan ve Musevilerin dinlerine dokunmazlar.”

İspanya’dan sürülen ve çeşitli ülkelere sığınan Museviler bu topraklarda da çok büyük zorluk ve sıkıntılarla karşılaşmışlardır. Çoğu kentlere girmelerine izin verilmediği için açlık ve susuzluktan şehir girişlerinde hayatlarını kaybettiler. Cenovalıların gemilerinde yolculuk edenler ise, gemi çalışanları tarafından ya zulme uğradılar ya da esir olarak korsanlara satıldılar. İmparatorluğu’nun sınırlarını Musevilere açan Sultan Beyazıt ise, Musevilere gereken şefkat ve özenin gösterilmesi için tüm eyaletlere bir ferman gönderdi. Fermanda şöyle bildirilmişti:

“İSPANYA MUSEVİLERİNİ GERİ ÇEVİRMEK ŞÖYLE DURSUN, TAM BİR İÇTENLİKLE KARŞILANMALARI; AKSİNE HAREKET EDEREK GÖÇMENLERE KÖTÜ MUAMELE YAPACAKLARIN VEYA EN UFAK BİR ZARARA SEBEBİYET VERECEKLERİN ÖLÜMLE CEZALANDIRILACAKLARI…”

Cumhurbaşkanımız Sayın Erdoğan da İsrailli Yetkililer ve Musevi Hahamlarla Görüşmeler Yapmaktadır:

Kitap ehli olan Musevilerle görüşmek ve iyi ilişkiler içinde olmak Kur’an’a uygun olduğundan başta Cumhurbaşkanımız Sayın Recep Tayyip Erdoğan olmak üzere, günümüzde ve geçmişte görev yapmış pek çok devlet büyüğümüz, hükümet mensubumuz, bürokratlarımız, işadamlarımız, resmi kurumlarımızın ve sivil toplum kuruluşlarımızın temsilcileri, İsrail ile ve Musevi camiasıyla yıllar boyu siyasi, askeri, ekonomik, ticari, kültürel bakımdan sayısız olumlu ilişki içerisinde bulunmuş ve karşılıklı görüşme ve ziyaretler gerçekleştirmişlerdir.

Hatta bu görüşmelerden birinde İsrail Başbakanı Benjamin Netanyahu ile Cumhurbaşkanımız Sayın Erdoğan karşılıklı şakalaşmışlardır.

Cumhurbaşkanımız Türkiye Hahambaşı ve uluslararası Yahudi toplumu temsilcileri ile de görüşmüştür.

Türkiye Hahambaşı Haleva ve uluslararası Yahudi toplumu temsilcileri Cumhurbaşkanı Sayın Erdoğan’a kutsal saydıkları Menora armağan ederken görülüyor.

Cumhurbaşkanı Sayın Erdoğan, Haham Elahanan Beck ve beraberindeki Neturei Karta Ortodoks Musevi Cemaati üyeleriyle görüşürken.

Geçmişteki diğer bazı görüşmeler şunlardır:

2005 yılında dönemin Başbakanı Sn. Recep Tayyip Erdoğan, dönemin İsrail Başbakanı Ariel Sharon ile görüşmüş ve “antisemitizm (Musevi karşıtlığı) insanlık suçudur” ifadelerini kullanmıştır. Bu ziyaret sırasında askeri ve ticari anlaşmalar yapılmış ve sonraki yıllarda gelişecek ticari-ekonomik ilişkilerin temelleri bu görüşmede atılmıştır.

Haziran 2005’te ABD merkezli ırkçılık ve ayrımcılık karşıtı Musevi sivil toplum kuruluşu Anti-Defamation League (ADL), soykırım döneminde Musevileri kurtaran tüm Türk diplomatlar adına Sn. Erdoğan’a bir ödül vermiştir. Sn. Erdoğan burada yaptığı konuşmada “Antisemitizmin Türkiye’de yeri yoktur” ve “Yahudi soykırımı tarihteki en büyük suçtur” demiştir.

2007 yılında Türkiye’yi ziyaret eden İsrail Devlet Başkanı SHIMON PERES’İN TBMM’DE KONUŞAN İLK İSRAİL DEVLET BAŞKANI OLMASI, iktidardaki AK Parti hükümeti döneminde gerçekleşmiştir. Bu durum, dönemin Başbakanı Sayın Recep Tayyip Erdoğan’ın Türkiye-İsrail ilişkilerine verdiği önemi gösteren örneklerden yalnızca biridir.

2009 yılında Davos’ta Sn. Erdoğan’ın İsrail saldırılarını eleştirmesinin ardından gerilen Türkiye-İsrail ilişkileri sonrasında, Türkiye’de İsrail mallarının ve şirketlerinin boykot edilmesi çağrıları popüler destek bulmuştur. Bunun üzerine dönemin Milli Eğitim Bakanı Hüseyin Çelik, 13 Şubat 2009’da okullara yeni bir genelge göndererek Türkiye’nin bir ekonomik kriz içinde olduğunu ve yabancı yatırımcıya ihtiyaç duyduğunu belirterek İsrail mallarının boykot EDİLMEMESİNİ istemiştir.

Hükümetimizin İsrail ile olan ilişkilere gösterdiği hassasiyetin bir diğer önemli örneği de, 2013 yılında İsrail Şas Partisi kurucusu Haham Nissim Zeev ve Ekonomi Bakan Yardımcısı Haham Yitzhak Kohen’in İstanbul ve Ankara’da bir dizi toplantıyı içeren ziyaretleridir. Güvenliğin ne kadar hassas bir unsur olduğunu bilmek açısından, bu ziyaretin 2010’daki Mavi Marmara olayının sonrasındaki gergin ortamda gerçekleştiğini de hatırlatmak gerekir. Bu nedenle, söz konusu ziyaret Türk ve İsrail emniyet ve istihbarat teşkilatlarının ortak iş birliği içinde olağanüstü güvenlik önlemleri altında gerçekleştirilmiştir.

Yabancı devlet büyüklerini korumak ile görevli Emniyet Müdürlüğü Koruma Şube Müdürlüğü tarafından 24 saat yakın koruma ve çakarlı polis eskort araçları tahsis edilmiş, transferler Emniyet Müdürlüğü’nün gözetimindeki zırhlı araçlarla gerçekleştirilmiştir. İsrail emniyetine bağlı resmi yakın korumalar da ziyarete eşlik etmiştir. Devletimiz misafirperverliğini göstererek, İsrailli üst düzey yetkilileri İstanbul’daki devlet konukevinde ağırlamıştır.

Yine Cumhurbaşkanımız Sayın Recep Tayyip Erdoğan, Mart 2016 tarihinde ABD’ye yaptığı bir ziyaretinde ABD Musevi Lobisi’nin ileri gelen temsilcileriyle görüşmelerde bulunmuştur. Konu basında da şöyle yer almıştır:

“Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın Washington temasları ‘sürprizlerle’ dolu… Erdoğan’ın temasları kapsamında en ilgi çekenlerden biri de, ABD’DEKİ MUSEVİ LOBİSİ İLE GÖRÜŞMESİ oldu… Foxman’ın mensup olduğu ADL (Anti Defamation League) dışında, Erdoğan’la görüşen Amerika’daki etkin Musevi kuruluşları arasında, B’nai B’irth, Başkanlar Konferansı, Dünya Musevi Kongresi, AIPAC, Baltimore Musevi Konseyi üyeleri de bulunuyor.“ (https://www.sozcu.com.tr/2016/gundem/erdogan-bakin-kimle-gorusuyor-1160850/)

İsrail ve Türkiye Arasında Sayısız Resmi Ziyaret Gerçekleşmiştir

Başta Cumhurbaşkanlığı düzeyinde olmak üzere Başbakan, Genel Kurmay Başkanı ve bazı Bakanlar farklı zamanlarda ülkemizi temsilen İsrail’e resmi ziyaretlerde bulunmuşlardır. Aynı şekilde İsrailli bir kısım üst düzey yetkililer de ülkemize konuk olarak gelmişlerdir. Karşılıklı yapılan bu ziyaretlerden bazıları şöyledir:

– 2005 yılında Başbakan Sayın Recep Tayyip Erdoğan’ın İsrail ziyareti,

– 2006 yılında Cumhurbaşkanı Sayın Ahmet Necdet Sezer’in İsrail ziyareti,

– 2006 yılında Başbakan Yardımcısı ve Dışişleri Bakanı Tzipi Livni’nin Türkiye ziyareti,

– 2007 yılında Başbakan Ehud Olmert’in Türkiye ziyareti,

– 2007 yılında İsrail Devlet Başkanı Shimon Peres’in Türkiye ziyareti ve TBMM konuşması. (TBMM’de konuşan ilk İsrail Devlet Başkanı),

– 2007 yılında Dışişleri Bakanı Sayın Ali Babacan’ın İsrail ziyareti,

– 2008 yılında Başbakan Yardımcısı ve Savunma Bakanı Ehud Barak’ın Türkiye ziyareti,

– 2008 yılında Savunma Bakanı Sayın Vecdi Gönül’ün İsrail ziyareti,

– 2008 yılında Başbakan Ehud Olmert’in Türkiye’yi ziyareti,

– 2009 yılında Sanayi, Ticaret ve Çalışma Bakanı Binjamin Ben-Eliezer’in Türkiye’yi ziyareti,

– 2009 yılında Savunma Bakanı Ehud Barak’ın Türkiye’yi ziyareti,

– 2016 yılında Dışişleri Bakanlığı Müsteşarı Sayın Feridun Sinirlioğlu ile İsrail Başbakanı Netanyahu’nun danışmanı Joseph Ciechanover ve İsrail Ulusal Güvenlik Danışmanı Jacop Nagel’in İsviçre’nin Cenevre şehrinde bir araya gelmesi,

– 2017 yılında Turizm Bakanı Sayın Nabi Avcı’nın İsrail ziyareti.

– 2017 yılında Enerji Bakanı Sayın Yuval Steinitz’in Türkiye’yi ziyareti.

AK Parti Döneminde İsrail ve Türkiye Arasındaki İlişkilerin Ulusal ve Uluslararası Basındaki Yansımaları

Ortadoğu’da kritik öneme sahip olan Türkiye ve İsrail devletleri, ulusal olduğu kadar uluslararası basının da yakından takip ettiği iki ülke olmuştur. Tarafların birbirleriyle yaptıkları bir kısım görüşmeler yerli ve yabancı basında şu şekilde yer almıştır:

  • “13 Kasım 2007 Salı günü İsrail Devlet Başkanı Şimon Peres, Türkiye Büyük Millet Meclisi`nde Ankara Forumu kapsamında bir konuşma gerçekleştirdi. Cumhurbaşkanı Abdullah Gül, Filistin Yönetimi Ulusal Lideri Mahmud Abbas ve Peres barış için bir araya gelerek bir mutabakat imzaladılar. Peres, TBMM’de söz alan ilk İsrail Devlet Başkanı oldu.” (Şalom Gazetesi, 9 Ocak 2008) (http://www.salom.com.tr/arsiv/haber-66339 Israil_devlet_baskani_peresin_tbmmdeki_konusmasi.html)
  • “Türkiye-İsrail Karma Ekonomik Komisyonu (KEK) 4. Dönem (ve bugüne kadarki son) toplantısı Milli Savunma eski Bakanı Sayın Vecdi Gönül ve İsrail Sanayi, Ticaret ve Çalışma Bakanı Sayın Ben Eliezer’in eş-başkanlığında 24 Kasım 2009 tarihinde Ankara’da gerçekleştirilmiştir.” (http://www.mfa.gov.tr/israil-ekonomisi.tr.mfa)
  • 2009 yılında Davos Dünya Ekonomik Forumu toplantısındaki gerginliğe rağmen, iki ülke arasındaki ticari, askeri ve stratejik iş birliği devam etmiştir.
  • 11 Mayıs 2010’da Türkiye’nin onayı ile İsrail OECD’ye resmen kabul edilmiştir. Türkiye, Filistinlilerin tüm girişimlerine rağmen, İsrail’in OECD üyeliğini veto etmemiş, 1,5 yıldır gergin olan ilişkiler Türkiye’nin önemli bir jestiyle yumuşama yoluna girmiştir. (http://www.milliyet.com.tr/turkiye-den-israil-e-buyuk-jest/dunya/haberdetay/11.05.2010/1236622/default.htm)
  • 2010 diplomatik krizinin ilk günlerinden itibaren, iki ülke dışişleri yetkilileri yine bir araya gelmişlerdir. Dışişleri Bakan Müşavirimiz Sayın Feridun Sinirlioğlu ve İsrail Başbakanlık özel temsilcisi Sayın Joseph Ciechanover Cenevre’de diplomatik krizin sonlanmasına yönelik iki ayrı toplantı yapmışlardır. (https://www.haberturk.com/dunya/haber/578151-cenevrede-baris-girisimleri)
  • 27 Haziran 2016’da ilan edilen “Tazminata İlişkin Usul Anlaşması” çerçevesinde İsrail devleti Mavi Marmara baskınında hayatını kaybeden ve yaralanan vatandaşlarımıza 20 milyon ABD doları fidye ödemeyi taahhüt etmiştir. Türkiye saldırıyı düzenleyen İsrail komandoları hakkındaki davaları düşürmüş, Hamas’ın Türkiye’deki siyasi faaliyetleri sınırlandırılmıştır. Gazze’ye yapılacak yardımların İsrail toprakları üzerinden yapılması şartı getirilmiş, ilişkilerin normalleşmesi amacıyla tekrar büyükelçilerin atanmasına karar verilmiştir. (https://www.haaretz.com/israel-news/israel-and-turkey-officially-announce-rapprochement-deal-1.5401944) Bu antlaşma İsrail Güvenlik Kabinesi ve TBMM tarafından onaylanmış, Sayın Recep Tayyip Erdoğan tarafından da 31 Ağustos 2016’da imzalanmıştır. (http://www.aljazeera.com.tr/haber/erdogan-israille-anlasmayi-onayladi)
  • Temmuz 2017’de Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanı Berat Albayrak, İsrail Enerji Bakanı Sayın Yuval Steinitz ile İstanbul’da bir araya gelmiş ve iki ayrı boru hattı projesiyle ilgili görüşmeler yapmıştır. İsrail Enerji Bakanı hem Türkiye’nin iç tüketimi hem de Avrupa’ya doğalgaz iletimi için İsrail’den Türkiye’ye uzanan bir boru hattı döşemek istediklerini belirtmiştir. (https://www.aa.com.tr/tr/ekonomi/bakan-albayrak-israilli-mevkidasi-ile-gorustu-/859557)

Devletimiz Yakın Bağlantı İçindeyken, Müvekkil Adnan Oktar ve Arkadaşlarının İsrail ve Musevilerle Hayır Amaçlı Görüşmelerini Suç Gibi Gösterme Çabası Nafiledir

Buraya kadar yalnızca bazı örneklerine yer verdiğimiz siyasilerimizin, bürokratlarımızın, iş adamlarımızın, resmî kurum ve özel sektör temsilcilerinin ve her kesimden vatandaşlarımızın özellikle AK Parti’nin iktidarda olduğu 24 yıllık süreç içinde gerçekleştirmiş oldukları görüşmeler, karşılıklı ziyaret ve davetler, ekonomik ve ticari anlaşmalar, askeri ortaklıklar, İsrail ile Türkiye arasında her dönem süregelmiş olan güçlü bağlar olduğunu göstermektedir.

Netanyahu veya diğer İsrailli yetkililerle görüşülmesini bir casusluk faaliyeti veya suç gibi göstermeye çalışanların bakış açıları son derece sığı ve gerçeklerden kopuktur. İsrailli yetkilileri yanlışlarından döndürmek, doğru kararlar almaları için ikna etmek ancak görüşerek mümkündür. “Kahrolsun, mahvolsun, yıkılsın, yok olsun” diye sloganlar atarak hiçbir sonuç alınmayacağı, hatta bu tür yaklaşımların İsrail’i daha da olumsuz yönde tahrik ederek salgınlaştırdığı ortadadır.

Nitekim Cumhurbaşkanı Sayın Erdoğan da Türkiye’nin ve bölgenin lehine sonuçlar elde edebilmek için İsrailli yetkililerle ve hatta Netanyahu ile yüz yüze görüşmeler yapmıştır.

Müvekkil Adnan Oktar, İsrailli yetkililer ve din adamlarıyla tüm görüşmelerini canlı yayında, herkesin gözü önünde yapmıştır

Türkiye’ye gelen her İsrailli yetkili ve din adamı İç İşleri Bakanlığına, Dış İşleri Bakanlığına bilgi olarak verilmiş, hatta bu kişilerin güvenliğinin sağlanmasını devletimizin kolluk güçleri sağlamış, bu kişiler müvekkili ziyaret ettiklerinde hükümetten kişilerle de görüşmüşlerdir.

Müvekkil Adnan Oktar ve arkadaşlarının İsrailli yetkililer ve din adamlarıyla yaptıkları görüşmeler hakkında bazı önemli hususlar ve bu görüşmelerin Türkiye lehine sonuçları şöyledir:

  • İsrail’in Gazze’ye başlattığı veya başlatmayı planladığı her saldırı, Müvekkil Adnan Oktar’ın İsrail’den davet ettiği yetkili kişilerle görüşmesi sonrası veya İsrail gazetelerinde çıkan yazılarından sonra DURDURULMUŞTUR. Gazze’ye yönelik planlanan 2 kara harekâtı da İsrail tankları Gazze sınırına dayanmışken, bu görüşmeler vesilesiyle geri çekilmiştir.
  • İsrail’in İran’a füze atma veya İran ile savaşa girme kararları, müvekkilin İsrail’den davet ettiği yetkili kişilerle ve özellikle Sanhedrin’den yetkili hahamlarla görüşmesi sonucunda DURDURULMUŞTUR. Müvekkil Adnan Oktar, konuk ettiği hahamlara hem Kur’an-ı Kerim’den hem de Tevrat’tan saldırının haram olduğunu canlı yayın sırasında açıklamıştır.
  • Mavi Marmara krizi sonrasında İsrail Başbakanının özür dilemesi ve arkasından Türk hükümetine tazminat ödenmesi konuları, Müvekkil Adnan Oktar’ın, İsrailli yetkililer ve hahamlarla görüşmesi üzerine gerçekleşmiştir. Müvekkil, yine Kur’an-ı Kerim’e ve Tevrat’a göre tazminatın verilmesi gerektiğini açıklamış, hatta tazminatın miktarını dahi buna göre tayin etmiştir. Sonrasında da aynen belirlenen miktardaki tazminat İsrail hükümeti tarafından Türk hükümetine ödenmiştir.
  • Cumhurbaşkanı Sn. Recep Tayyip Erdoğan ve Türk hükümetine yönelik olarak İsrail’de yaygınlaşan bir kısım yanlış anlaşılmalar, müvekkil ve arkadaşlarının yaptığı görüşmeler ve İsrail basınında yazdığı yazılar vesilesiyle açıklığa kavuşmuştur. Böylelikle iki ülke arasında daha da kötüleşmeye doğru giden ilişkiler, belli bir oranda da olsa toparlanabilmiştir.
  • Türkiye’nin özellikle Suriye’de YPG’ye yönelik haklı harekatları, uzun zaman boyunca bir kısım İsrail basını tarafından tamamen “Türklerin Kürtlere yönelik harekâtı” olarak lanse edilmiştir. Bu konudaki yanlış anlaşılmalar, müvekkil Adnan Oktar ve arkadaşlarının İsrail basınında yazdığı yazılar vesilesiyle ORTADAN KALKMIŞTIR. Bu yazılarda YPG’nin hiçbir şekilde Kürt kardeşlerimizi temsil etmediği, bunların PKK’nın uzantısı olan bir terör örgütü olduğu ve Kürtlere de zulmettikleri anlatılmıştır.
  • Müvekkil Adnan Oktar’ın İsrailli Musevilerle görüşmelerinin bir kısmı, Kudüs’ün İsrail’in başkenti haline GETİRİLMEMESİ için yaptığı görüşmelerdir. Müvekkil, Müslümanlar için de kutsal olan bir mübarek beldenin İsrail’e ait bir siyasi ikon haline getirilmesinin sakıncalarını çok kapsamlı olarak anlatmıştır.
  • Bir kısım İsrail basınının Türkiye’yi Kıbrıs işgalcisi gibi gösterme çabaları, müvekkil Adnan Oktar ve arkadaşlarının İsrail basınında yazdığı Kıbrıs konulu makaleler vesilesiyle DURDURULMUŞTUR.
  • İsrail parlamentosunda Filistinlilere yönelik ırkçı söylemlerde bulunan İsrailli siyasetçilere, müvekkil tarafından üsluplarını değiştirmeleri talebinde bulunulmuş ve gelen konuklar vesilesiyle bu haberler kendilerine iletilmiştir. Haddi aşan üsluplar hemen geri çekilmiş ve söz konusu kişilerden müspet açıklamalar gelmiştir.
  • Amerikan Senatosu’nda sözde Ermeni Yasa Tasarısı’nın kabulüne ilişkin yapılan oylamanın reddedilmesi, müvekkil Adnan Oktar’ın Musevi lobisinin önde gelenleri ile yapmış olduğu görüşmelerin büyük oranda etkisiyle mümkün olmuştur. Ancak ne yazık ki, zaman zaman gündeme gelen ve bu dönemlerde müvekkilin yaptığı görüşmeler ve verdiği değerli öneriler sonrasında engellenen bu yasa tasarısı, müvekkil ve arkadaşlarının cezaevinde bulunduğu süre içinde ilk defa olarak ABD Senatosundan geçmiştir.
  • Müslümanların kutsal değerlerine saygı gösterilmesi sağlanmış, örneğin bir cami avlusunda düzenlenmek istenen şarap festivali müvekkilin yaptığı görüşmeler neticesinde iptal edilmiştir,

Müvekkil Adnan Oktar’ın çabaları, görüleceği gibi Müslümanların korunması, devletimizin, milletimizin refahı ve desteklenmesi içindir. Bu çaba ise, bütün dünyanın gözleri önünde, canlı yayın ekranlarında, dünyanın en iyi tanınan gazetelerinin köşe yazılarında AÇIK AÇIK gösterilmiştir. Bu çabalar sonucunda hem Gazze ve İran’daki Müslümanlar lehine, hem de devletimizin ve milletimizin lehine çok önemli kazançlar elde edilmiştir.

Ayrıca, İsrail’den gelen tüm siyasetçiler ve din adamları, Türkiye-İsrail arasındaki anlaşma gereği HÜKÜMETİMİZİN BİLGİSİ DAHİLİNDE ÜLKEMİZE ADIM ATMAKTA, bulundukları süre boyunca güvenlikleri açısından GİDECEKLERİ YERLER BİLİNMEKTE, dönüş vakitlerine kadar her detay bu anlaşma gereğince HÜKÜMET YETKİLİLERİMİZ TARAFINDAN TAKİP EDİLMEKTEDİR.

Müvekkili ziyarete gelen İsrailli siyasetçiler ve hahamlar da aynı şekilde hükümetten çeşitli isimlerin bilgisi dahilinde ülkemize giriş yapmış, Türkiye’deki bütün programları HÜKÜMET YETKİLİLERİMİZ TARAFINDAN TAKİP EDİLMİŞTİR. Bu görüşmeler zaten daima canlı yayın ekranlarında gerçekleşen görüşmeler olması bakımından dünyada yapılabilecek belki de EN ŞEFFAF GÖRÜŞMELERDİR. Bunun yanı sıra da İsrail ile yapılan karşılıklı anlaşmalar uyarınca, ÖZEL OLARAK DEVLETİMİZİN TAKİBİ ALTINDADIR. Devletimizin takibi altında olması ise BİZLER İÇİN EN ÖNEMLİ GÜVENCEDİR.

Davet edilen İsrailli konukların gelişleri, programlarımıza katılımları, Türkiye’deki görüşmeleri ve dönüşleri ile ilgili olarak şimdiye kadar İsrail hükümeti tarafından bilgilendirilen hükümet yetkililerimiz şunlardır:

  • Sn. İBRAHİM KALIN (dönemin Cumhurbaşkanlığı Genel Sekreter Yardımcısı)
  • Sn. HASAN DOĞAN (dönemin Cumhurbaşkanı Özel Kalem Müdürü)
  • Sn. SÜLEYMAN SOYLU (dönemin AK Parti Genel Başkan Yardımcısı)
  • Sn. YALÇIN AKDOĞAN (dönemin Başbakan Danışmanı)
  • Sn. MEVLÜT ÇAVUŞOĞLU (dönemin Dışişleri Bakanı)
  • Sn. FERİDUN SİNİRLİOĞLU (dönemin Dışişleri Bakanlık Müsteşarı)
  • Sn. EKREM KELEŞ (dönemin Diyanet İşleri Başkan Yardımcısı ve Din İşleri Yüksek Kurulu Başkanı)
  • Sn. MAHİR ÜNAL (dönemin AK Parti Grup Başkan Vekili)
  • Birçok AK Parti’li milletvekili …

Bu yetkililerin bazıları, söz konusu İsrailli konukların bazılarıyla BİZZAT GÖRÜŞMELER DE YAPMIŞLARDIR.

Dolayısıyla bu görüşmeler, TAMAMEN DEVLETİMİZİN BİLGİSİ DAHİLİNDEDİR.

Hal böyleyken, yapılan tüm görüşmeler, yurtdışı bağlantıları, yurtdışı basınında çıkan yazılar ortadayken, İsrail ve Musevilerle görüşmelere atıfta bulunularak AJAN ithamında bulunulması, Yeni Akit ve benzeri zihniyetteki çevrelerin akıl, mantık ve somut gerçeklerle bağdaşmayan iftiralarıdır.

Müvekkil Adnan Oktar’ın en ilgisiz konularda dahi mutlaka gündem yapılıyor olmasının sebebini Yeni Akit hiç düşündü mü?

Başta Yeni Akit olmak üzere Türkiye’de farklı siyasi eğilimlere sahip bazı basın ve yayın organları, ülkede yaşanan hemen her olayda, konuyla herhangi bir ilgisi bulunup bulunmadığına bakmaksızın müvekkil Adnan Oktar’ın adını gündeme getirmektedir. Yeni Akit’in, 9 yıldır cezaevinde olan müvekkilin adını hemen her haberinde neden andığını ve konuyla ilgisi bulunmayan içeriklerde dahi neden kendisine atıfta bulunduğunu sorgulaması gerektiğini düşünmekteyiz.

Kamuoyunun bilgilerine bilvekale sunarız. 08.09.2026


  1. İbn Hişam, Ebu Muhammed Abdulmelik, (v.218/834), es-Siretü’n-Nebeviyye, Daru’t-Turasi’l-Arabiyye, Beyrut, 1396/1971, IV/241-242; Hamidullah, el-Vesaik, s.154-155, No.96-97; Doğu Batı kaynaklarında birlikte yaşama, s.95 ↩
Yorum yapılmamış

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir