Müslüman; Sözüyle, Bakışıyla, Tavrıyla, Her Şeyiyle Sevgidir – 🎙️

By gundem
28 Min Read
Bu yazıyı dinleyebilirsiniz Arkaplan işlemlerinde sese dönüştürüldü

İnsanlar sevgiyi arayıp isterken, genellikle dizilerde veya romanlarda telkin edilen kalıplarla sınırlı bir düşünce yapısına sahip olurlar. Sevgiyi sunma ve alma güçlerini geliştirmeyi çoğunlukla bilmezler. Bu nedenle, günümüzde sevgiden bahsedildiğinde akıllara gelen şey, yalnızca fiziki güzelliğe dayalı geçici hevesler, birkaç basmakalıp iltifat ve çeşitli yüzeysel tavırlardan ibaret kalmaktadır.

Oysa sevgi, Allah’ın Kendi ruhundan üflediği kullarının birbirlerinde Yüce Allah’ın tecellilerini görmelerinden kaynaklanan bir heyecan, coşku ve samimiyetle yaşanan, sürekli gelişen yüksek bir duygu ve haldir. Dolayısıyla bir müminin sevgisinde sıradanlık, monotonluk veya durağanlık olmaz. Sevginin beraberinde getirdiği bu manevi derinlik müminin konuşmasında, sözlerinde, ses tonunda, bakışlarında, duruşunda hatta teninde dahi kendisini açıkça gösterir.

Sevgi ehli olan müminler bu tecelliyi ve güzelliği hemen fark ederek güçlü bir etki hissederler. Öyle ki sevgi kavramının derinliğinden uzak kimseler dahi, bu samimi sevgi gücünün bir mümin üzerinde oluşturduğu etkileyiciliği anında algılarlar.

Müslümanı Etkileyici Kılan; Aklı, Üslubu, Bakışları ve Tavırlarının Bütünüyle Güzel Olmasıdır

Etkileyicilik, Allah’ın samimi kullarında özel olarak tecelli ettirdiği bir güzelliktir. Tüm peygamberler etkileyicidir. İmanı bilmeyen insanlar dahi peygamberleri gördüklerinde müthiş etkilenmişler, sebebini tüm detaylarıyla anlayıp takdir edemeseler bile, karşılarındaki cazibeye kayıtsız kalamamışlardır. Peygamberlerin dürüstlüğü, samimiyeti, derinliği ve ruhlarının zenginliği her anlarına hakim olduğundan ve hayatlarının hiçbir anında yüksek kalitelerinde bir kesinti yaşanmadığından, karşılarında oluşturdukları etki ve heyecan şaşırtıcı şekilde yüksektir. Samimi müminler de istikrarlı imanları, kararlılıkları ve sevgideki azimleri oranında etkileyicidirler.

Eğer bir insan kendisinin Allah’a olan imanına, sevgisinin gücüne, iç dünyasının temizliğine ve samimiyetine güveniyorsa, bu eminlik karşısındaki insanda çok olumlu bir etki oluşturur. Kişinin ruhundaki bu eminlik, dürüstlük ve samimiyet; sesinden, bakışından, mimiklerinden, duruşundan, konuşmasından ve tavırlarından karşısındaki insana adeta akar. Böyle bir insanın bakışları ışıl ışıl ve sevgi dolu, sesi canlı ve sıcak, konuşmaları Allah’ın sanatını görmenin heyecanı ve coşkusuyla son derece akıcı ve zengindir. Mimikleri doğal ve kalitelidir. Duruşu, oturuşu ve yürüyüşü dahi kişiliğinin güzelliğini yansıtır. Bu kişi tüm varlığıyla ruha derin şekilde tesir eden bir etki bırakır.

Ancak eğer kişinin Allah’ın varlığına tam bir kanaati oluşmamışsa veya Allah’ın büyüklüğünü düşünüp O’na güvenemiyorsa ya da zaman zaman gaflete düşüyorsa bu durumda tavrında, konuşmalarında, bakışında ve karakterinde gelgitler oluşur. Kimi zaman bakışları donuklaşır. Dilinde yüzeysel birkaç sevgi sözcüğü olsa bile bakışları bu sözlerini desteklemediğinden kalbe etki etmez. Uzun uzun konuşmalar yapsa dahi karşı tarafın aklında tek bir cümlesi kalmaz. Gözlerinde anlık bir sıcaklık oluşsa bile dilinde güzel sözler yoksa ve hiç konuşmadan sadece sessizce izliyorsa bakışlarının bir anlamı kalmaz. Benzer şekilde, güzel ve akıcı konuşuyor ama mimik ve jestlerini güzel kullanamıyorsa; oturuşu, duruşu ve hareketleri sakil ve kabaysa ister istemez üzerinde bir iticilik oluşur. Böyle bir kimse, karşısındaki kişinin derinliğini anlayamıyor, olayları yüzeysel değerlendiriyor, konuşmalarında da derinlik ve hikmet olmuyorsa kendisiyle güçlü bir ruh bağı oluşması da mümkün olmayacaktır.

Özetle etkileyicilik için fiziksel güzellik, bakış, ses, konuşma veya mimik tek başına yeterli değildir. Samimi bir müminin etkileyiciliği; güzelliğinin yanı sıra tavır ve konuşmalarının ardındaki akıl, samimiyet, derinlik, hikmet ve kalitenin bütünlüğüyle oluşur. Mümin,

  • BAKIŞLARI; anlamlı, derin, cesur, teslimiyet dolu ve sevgisini kendisini hiç kısıtlamadan yansıtan,
  • KONUŞMALARI; hikmetli, candan, doğal, akıcı, samimi, sevgisini en güzel ve en zengin şekilde ifade eden,
  • AKLI; keskin, berrak, net ve derin ve dikkati her zaman açık,
  • RUHU; Allah’ın sanatından derin zevk alan, sevgiden çok güçlü bir heyecan duyan, sıcak, canlı, renkli, taassuptan uzak,
  • TAVIRLARI; nezaketli, görgülü, kaliteli ve aklının keskinliğini gösteren,
  • KİŞİLİĞİ; kendini geliştirip değiştirmekten zevk alan, sıradanlıktan ve monotonluktan uzak yapıda olduğunda ve bunların tamamını bir bütün olarak yaşadığında olağanüstü bir etkileyicilik kazanır.

Bakışları mat, suskun, cansız olan; hiçbir sevgi sözü bilmeyen, Allah’ın sanatını hakkıyla övemeyen bir mümin düşünülemez. Bilakis mümin canlılığı, imani coşkusu, her tecellide Allah’ın sanatının inceliklerini görüp öven aklı ve sevgisinin sıcaklığı ile bilinip tanınır.

Allah’ın Kuran’da; (Kovulmuş şeytandan Allah’a sığınırız) “Allah hikmeti dilediğine verir. Kime hikmet verilmişse, şüphesiz ona çokça hayır verilmiştir…” (Bakara Suresi, 269) ayetiyle bildirdiği hikmet de aslında bir yönüyle budur: Müminin tavrıyla, sesiyle, sözüyle, üslubuyla, bakışıyla aklını, derinliğini, samimiyetini ve dürüstlüğünü ortaya koymasıdır.

Ancak, eğer bir insanın hayatında sevgi yoksa kendisini güzelleştirmek, geliştirmek ve derinleştirmek için de bir amacı kalmamış demektir. Kişide eğer kendisini daha etkileyici, daha çekici, daha derin ve daha zevk veren hala getirmek için bir heyecan ile şevk olmuyorsa, olduğu haliyle yaşamayı yeterli görüyorsa ruhunda ciddi bir açık oluşmuş demektir. Çünkü bu durum, Allah’ın büyüklüğünü, sanatını, aklını, güzelliğini, kusursuzluğunu, sevgisini, merhametini, ilgisini ve yüceler yücesi ahlakını idrak edemediği ve göremediği anlamına gelir. İnsanların bir kısmını Allah’ın sanatını ve güzelliğini görmekten alıkoyan temel sebep ise, hayatlarındaki tüm detayların Allah’ın birer tecellisi olduğunu unutuyor olmalarıdır.

Tecelliyi Sevmek Allah’ı Sevmektir

İnsanların sevgilerini ifade etmekte donuk ve durgun davranmalarının en temel sebeplerinden biri, gördükleri güzelliklerin Allah’ın birer tecellisi olduğunu unutuyor olmalarıdır. Aslında bu durum, kişinin az ve yüzeysel düşündüğünü, Kuran’ın ruhundan da uzaklaştığını gösterir.

Allah Kuran’da dünyayı neden yarattığını ve insanların varlık amacının ne olduğunu pek çok ayette haber vermiştir:

O, amel (davranış ve eylem) bakımından hanginizin daha iyi (ve güzel) olacağını denemek için ölümü ve hayatı yarattı. O, üstün ve güçlü olandır, bağışlayandır. (Mülk Suresi, 2)

Allah’ın ayette bildirdiği “hanginizin daha iyi (ve güzel) olacağını” ifadesi; “hanginizin sevgiyi isteyeceği, sevgiyle yaşayacağı, sevgide derinleşeceği ve sevgiden asla taviz vermeyeceğini görmek için” manasındadır.

Bir başka ayette ise şöyle bildirilmiştir:

Şüphesiz biz, yeryüzünde olan şeyleri ona bir süs kıldık ki, onların hangisinin daha güzel davranışta bulunduğunu deneyelim. (Kehf Suresi, 7)

Ayette dünya hayatına dair süslerin yani güzelliklerin insanların iyi davranış gösterip göstermeyeceklerinin denenmesi için yaratıldığının bildirilmesi; insanın karşılaştığı bir güzelliği, nimeti ve iyiliği Allah’ın bir tecellisi olarak görüp sevgisini, övgüsünü, heyecanını en güzel şekilde ifade edip etmeyeceğinin sınanmasıdır. İnsan güzel bir çiçekle karşılaştığında, iç açıcı bir manzaraya baktığında, tek bir hücrenin içindeki bir organelin muazzam aklına şahit olduğunda ve en önemlisi de sevgiyi bilen ve sevgiden zevk alan yüksek ahlaklı bir insanla karşılaştığında, bu nimetler ile güzelliklerin Allah’ın birer tecellisi olduğunu bilerek sevgisini, şükrünü ve heyecanını ifade edip etmemesiyle denenir. Mümin Allah’ın sanatını her defasında daha da büyük bir coşkuyla över, tecellilerini her seferinde yeni bir güzelliğini keşfederek sever ve sevgisini de en yüksek şekilde ifade eder.

Allah Kuran’da sevgiyi anlatırken bazı kimselerin, insanları şirk koşarak Allah’ı unutma gafletine düştüklerini, iman edenlerin ise Allah’a olan sevgilerinin her şeyin üzerinde ve güçlü olduğunu bildirmiştir. Bu ayet, karşısındakini Allah’ın bir tecellisi olarak sevmenin tam bir mümin alameti olduğunu ifade etmektedir:

İnsanlar arasında Allah’ı bırakıp da O’na ortak koşanlar vardır. Onları, Allah’ı severcesine severler. Müminlerin Allah’a olan sevgisi daha güçlü bir sevgidir. Zulmedenler azaba uğrayacakları zaman bütün kuvvetin Allah’ın olduğunu ve Allah’ın azabının pek şiddetli olduğunu bir bilselerdi. (Bakara Suresi, 165)

Sevdiği insanın Allah’ın bir tecellisi olduğunu unutup gaflete kapılan insanın yaşadığı şey sevgi değildir. Sevgi, Allah’a olan aşkla Allah’ın tecellilerine duyulan coşkulu bir hayranlıktır. Allah bu duyguyu ve şuuru yalnızca salih müminlere nasip etmektedir.

Gördüğü görüntünün Allah’ın bir tecellisi olduğunun bilincinde olan birinin bu nimeti dile getirmemesi, sevgisini ifade etmemesi ve övgüsünü dile getirmemesi vicdanının asla kabul edeceği bir durum olamaz. Allah’ı sonsuz bir aşkla seven müminin, Allah’ın tecellisine duyarsız kalması düşünülemez. Özellikle de Allah’ın sanatının en etkileyici tecellileri; Kendi ruhundan üflediği kullarında, akıl ve vicdan sahibi, dürüst ve güzel ahlaklı, derin ve sevgi dolu müminlerde en yoğun şekilde tecelli eder. Kişi ruhunu heyecana boğan böylesine özel bir nimet ve tecelli eden sayısız güzellik karşısında tepkisiz kalabiliyorsa bu çok şaşırtıcı, ibret verici ve sakınılması gereken bir vicdan tutulmasıdır. Bu kişi dünyada ve ahirette sahip olabileceği en güzel nimeti yani sevgiyi yaşamayı bir kenara bırakıyor demektir ki bu da Allah korusun Allah’ın sevgisini, rızasını, merhametini ve cennetini istememek anlamına gelir.

Bu sebeple müminin, Allah’ın yarattığı her görüntüde O’nun şanının, sonsuz güzel sanatının ve ahlakının tecelli ettiğini bilerek, övgüsünü ve sevgisini en yüksek şekilde, coşkuyla ve sevinçle dile getirmesi gerekir. Eğer kendisinde bu konuda bir noksanlık görüyorsa dilindeki, kalbindeki, ruhundaki ve zihnindeki tutukluğu Allah’ın gidermesi için içtenlikle Allah’a dua etmelidir. Sevgisini ifade etmek konusundaki bir tutukluğu sıradan bir hal gibi görmemeli, her şeyi bir kenara bırakarak öncelikle bu manevi felaketten kurtulmayı istemelidir.

Sevgiye Duyarlı Olmak Allah’ın Samimi Kullarına Özel Bir Lütfudur

Allah Kuran’da sevgiyi müminlere has, özel bir nimet olarak yarattığını bildirmiştir:

Şüphesiz, iman edenler ve salih amellerde bulunanlar için Rahman, bir sevgi kılacaktır. (Meryem Suresi, 96)

Bu, Kuran’da bildirilen manevi sırlardan biridir. Allah’a iman eden, yani; sonsuz büyük, sonsuz güzel, sonsuz akıl olan Allah’a tüm benliğiyle inanıp, güvenerek teslim olanlara ve salih amellerde bulunanlara yani; kararlı ve istikrarlı bir şekilde hep dürüst, hep samimi, hep güzel huylu ve güzel sözlü olup iyilik yapanlara Allah sevginin tüm kapılarını açar.

Sevginin Allah’ın özel bir lütfu ve nimeti olduğu, bir başka ayette de şöyle haber verilir:

Ve katımızdan ona bir sevgi ve temizlik de (verdik). O, takva sahibi idi. (Meryem Suresi, 13)

Ayette bildirildiği üzere sevgi, Allah katından, Allah’ın ona layık olan kullarına nasip ettiği bir güzelliktir. Dünya hayatının tamamı bu güzelliği; sevginin derinliğini, gücünü, konforunu ve lezzetini öğrenmek için yaratılmıştır. Mümin dünya hayatında kazandığı sevgi ruhu ile sonsuz hayatını yaşayacaktır.

Allah Kuran’da, Peygamberimiz (sav)’e ihanet ederek dünya hayatına aldanıp dininden dönenlerin yerine, “Kendisi’nin onları sevdiği onların da Allah’ı sevdiği” salih kullarını getireceğini haber vermiştir.

Ey iman edenler, içinizden kim dininden geri döner (irtidat eder)se, Allah (yerine) kendisinin onları sevdiği, onların da kendisini sevdiği, mü’minlere karşı alçak gönüllü, kafirlere karşı ise ‘güçlü ve onurlu,’ Allah yolunda cehd eden ve kınayıcının kınamasından korkmayan bir topluluk getirir. Bu, Allah’ın bir fazlıdır, onu dilediğine verir. Allah (rahmetiyle) geniş olandır, bilendir. (Maide Suresi, 54)

Bu ayetten de anlaşıldığı üzere din ahlakından uzaklaşan insanların temel özellikleri, Allah’ı ve O’nun tecellilerini sevmemeleri; sevgisiz oldukları ve güzel ahlaklı olamadıkları için Allah yolunda gayret edecek aklı, şevki, heyecanı ve cesareti de gösterememeleridir. Böyle insanların Peygamberimiz (sav)’in yanında ve cennette yeri olmayacağı açıktır.

Peygamberimiz (sav) bu gerçeği bir hadisinde şöyle haber vermiştir:

İman etmedikçe cennete giremezsiniz; birbirinizi sevmedikçe de iman etmiş olmazsınız. Size, yaptığınız takdirde birbirinizi seveceğiniz bir şeyi göstereyim mi? Aranızda selâmı (güvenilir olmayı) yayın. (Sahih Müslim, İman, 22. Hadis)

Resulullah (sav)’in de haber verdiği üzere, eğer bir insan karşısındaki mümine sevgi duyamıyorsa onun Allah’ın bir tecellisi olduğunu anlayamamış demektir. Her şeyde Rabbimiz’in sonsuz güzel aklının, ahlakının, sanatının, hikmetinin ve ilminin tecelli ettiğini anlamamış bir insan da gerçek anlamda iman etmemiş demektir.

Mümin kardeşlerini Allah’ın birer tecellisi olarak görüp sevenlerin merhameti, şefkati, insaniyeti, nezaketi, kalenderliği, diğergamlığı, fedakarlığı ve vefası da yüksektir. Müminlerin arasındaki bu sevgi anlayışı, Peygamberimiz (sav)’in de bildirdiği üzere, “tek bir beden gibi” hareket edecek kadar güçlüdür.

Müminleri birbirlerine merhamet etme, birbirlerini sevme ve birbirlerine şefkat gösterme konusunda bir beden gibi görürsün. (Sahih Müslim, Birr ve Sıla, hadis no: 2586)

Böyle güzel bir sevgi ruhuna sahip olan müminler için “ben, sen” ayrımı yoktur. Mümin kardeşi de kendisi gibidir. Kendisine ne kadar özenli, titiz ve koruyucu ise mümin kardeşine de aynı duygularla yaklaşır. Çünkü mümin, kendisinin de karşısındakinin de Allah’ın tecellisi olduğunun şuurundadır:

Sizden biriniz, kendisi için istediğini (veya sevdiğini) mümin kardeşi için de istemedikçe iman etmiş olmaz. (Sahih Buhari, İman, 7)

Şu gerçeği asla unutmamak gerekir; insan dünyaya, anlamsız bir hırsla yaşamak, günübirlik zevklerin peşinde koşmak, oyalanmak ve vakit geçirmek için değil, Allah’ın beğendiği sevgiyi öğrenmek için gelmiştir. Zorluk veya kolaylık, hastalık veya sağlık, yoksulluk veya zenginlik gibi her şey insana kendi ruhunu tanıması ve eğitmesi için Allah’ın özel olarak yarattığı detaylardır. Bu detayların her birinde insana sevgiyi öğreten ve onu sevgide derinleştiren bir hikmet vardır. Bazı insanlar ise ilk bakışta Allah’ı anıyor, imani konulardan bahsediyor gibi görünseler bile yaşam şekillerine bakıldığında, hayatın içinde yuvarlanıp gidiyor, günün akışıyla oyalanarak ömürlerini geçiriyor izlenimi verirler. Hayatın günlük akışını -haşa- Allah’tan ayrı gibi düşündükleri için de karşılaştıkları olaylarda Allah’ın sanatını göremezler. Göremedikleri için de bu sanatı takdir edemezler. İçlerinde takdir, şükür, sevinç ve heyecan gibi güzel hisler oluşmadığından dillerinde sevgi, iltifat ve övgü olmaz. Mümin Allah’tan, O’nun yarattığı her detayı en yüksek sevgiyle, heyecanla ve hakkıyla takdir etmeyi ister. Dünya hayatı boyunca aldığı eğitimin de özü budur.

Suskun ve Donuk Müslüman Modeli, Çocukluktan Kalma Yanlış Telkinlerin Ürünüdür

Toplumun bazı kesimlerinde dindar insanlar, donuk ve suskun bir karakterle özdeşleştirilir. Bu yanlış düşünceye göre, bir insan dindar olduğunda hayatın güzelliklerinden zevk almamalı, neşeli değil durgun olmalı, sevgisini rahat rahat ifade etmemeli, iltifattan da uzak durmalıdır. Bu anlayış kişiye daha çocukluk çağından itibaren doğrudan söylenmese de telkin edilir. Örneğin, annesi ya da babasıyla camiye giden çocuk caminin kapısından girdiği andan itibaren “ağırbaşlı ve sessiz” olmaya teşvik edilir. Konuşmak istese susturulur, hareket etmek istese durdurulur. Saygı olarak teşvik edilen tavır ise “el pençe divan durmak”, hiç konuşmadan boynunu önüne eğip beklemektir. Böylece çocuğun bilinçaltına dinin olduğu yerde konuşmamak, espri yapmamak, neşeli olmamak ve duygularını ifade etmemek gerektiği yerleşir.

Dindarların yanında olduğunda suskun ve durgun olması gerektiğine inanan çocuk, dinin konuşulmadığı ortamlara girdiğinde ise neşeli, esprili, özgürce konuşan, sevgisini rahatlıkla ifade edebilen canlı bir ortam görür. Bu da bilinçaltına, gerçek karakterini yani neşesini, canlılığını, hür düşüncesini ve duygularını dindarların yanında saklaması, dinin olmadığı ortamda ise alabildiğine rahat ifade etmesi yanılgısını yerleştirir.

Tüm bu yanılgılar, İslam adına, hurafelere dayanan bir gelenekçi anlayışın din gibi tanıtılmasından kaynaklanmaktadır. Allah’ın Kuran’da bildirdiği İslam hayat doludur. Sevinç, neşe, eğlence, özgürlük, sanat, güzellik, kalite ve nezaket İslam’ın özüdür. Kuran insanların üzerinden, “ne derler”, “ne düşünürler”, “nasıl karşılarlar” baskılarını tamamını kaldırır. Allah Kuran’da Peygamberimiz (sav)’e vahyedilen dinin, insanların üzerindeki ağır yükleri kaldırdığını ve zincirleri kırdığını haber vermiştir:

…Onlara iyiliği emreder, kötülükten meneder; temiz şeyleri helâl, pis şeyleri haram kılar; üzerlerindeki ağır yükleri ve boyunlarındaki zincirleri kaldırır…
(Araf Suresi, 157)

Üzerinden dinden uzak toplumun ve hurafelerin dayatmaları kalktığında insan gerçek anlamda özgürleşir ve ferahlar. Kuran müminlere başkalarının dayattığı gibi değil, kendisinin olduğu gibi yaşama özgürlüğü verir. Kuran’ı tam yaşayan müminin aklının ve ruhunun üzerinden tüm baskılar kalktığından telif gücü gelişir, sanatçı yönü ortaya çıkar, akıllı ve keskin bir anlayışa sahip olur, sevgisini muazzam bir coşkuyla yaşar ve ifade eder.

Müslümanların kendilerini gözden geçirerek, çocukluktan itibaren öğrendikleri yanlış telkinlerin etkisinden kurtulması, iman ruhunu ve sevgiyi tam anlamıyla yaşamaları açısından hayatidir. Mümin cennet eğitimi için, kendisini Kuran’a göre değerlendirmeli, sevgi, akıl, derinlik, hikmet ve kaliteden nelerin kendisini alıkoyduğunu ya da engellediğini tek tek tespit etmelidir. Dünyada Allah’ın sanatını, tecelli ettiği güzellikleri göremeyen ve övemeyen birinin cennetin insanlarından, bahçelerinden, ağaçlarından, kuşlarından, eğlencelerinden ve sofralarından da zevk alamayacağı açıktır.

Allah’ın Sanatına Hayranlığını ve Sevgisini İfade Etme Gücü Müminin Samimiyetinin Göstergesidir

Eğer bir mümin Allah’ın tecellisini gördüğünde sevincini, heyecanını, coşkusunu, şükrünü, beğenisini canlı ve akıcı bir şekilde ifade edemiyorsa bu durumu önemli bir sorun olarak görmelidir. Çünkü bunun altında yatan sebep -Allah korusun- Allah’a karşı mesafeli ve soğuk olması, imanının yüzeysel kalması, Allah’ın sanatına karşı duyarsızlık, ruhunun katılığı, gerçek sevgiyi bilmemesi, sevgiyi önemli görmemesi, düşünmekten kaçınması, kibir ve enaniyet gibi manevi felaketler olabilir.

Dünya hayatının tamamı ve tüm detayları, Allah’ın her insana beyninde izlettiği görüntülerden oluşur. Görüntünün tamamı Allah’ın tecellisidir. Allah’ın ruhu her yeri sarıp kuşatmıştır. İnsanın baktığı her şeyde; çiçekte, kuşta, kedide, tavşanda, çilekte, domateste, portakalda, annesinde, babasında, eşinde, dostunda, televizyonda ve telefonda Allah tecelli etmektedir. Etrafına her şeyi sarıp kuşatmış olan Rabbimiz’in tecellisi olduğunu bilerek bakan birinin; bunca güzellik, detay, akıl, hikmet ve sanat karşısında tepkisiz durması, heyecanlanmaması ya da usulen öylesine birkaç sözle konuyu geçiştirmeye çalışması vicdana ve Kuran’a uygun bir tutum değildir. Çok şık ve özel bir davette, görkemli bir sofrada konuk olup ev sahibine bir kere bile teşekkür etmeden, gösterdiği özenin ve verdiği emeğin farkına dahi varmadan sofradan kalkıp giden bir insanın kabalığının ne kadar itici ve kendisi için küçük düşürücü olacağını herkes bilir. İşte mümin, benzer bir şekilde kendini küçük düşürmekten Allah’a sığınmalıdır.

Allah Kuran’da müminlerin her anlarında Allah’ı andıklarını bildirmiştir. Allah’ı anmak, bazı kimselerin düşündüğü gibi, sadece belirlenmiş sayılarda Allah’ın isimlerini tekrarlamak değildir. Allah’ın Yüce ve Büyük isimlerini anmak elbette çok güzeldir. Ancak önemli olan müminin Allah’a olan sevgisini, sanatına olan hayranlığını en samimi, en güzel, en net, en akılcı, en hikmetli, en coşkulu şekilde ifade etmesidir.

Onlar ayaktayken, otururken ve yanları üzerine yatarken Allah’ı anarlar; göklerin ve yerin yaratılışı üzerinde düşünürler ve ‘Rabbimiz! Sen bunu boşuna yaratmadın, seni tesbih ederiz…’ derler. (Al-i İmran Suresi, 191)

Ne var ki bazı insanların Allah’ı anarken kullandıkları üslup son derece yüzeyseldir. Allah’ın sanatını ve tecellilerini görüp, düşünüp, hayran olup bu hayranlığını coşkuyla dile getiren bir üsluptan ziyade, adeta ruhsuz, birkaç basmakalıp sözcük veya ezberlenmiş cümleyle -haşa- durumu geçiştirme çabası vardır.

Bazı insanlar da etraflarındaki güzellikleri, düşünülmüş incelikleri, kendilerine yöneltilen sevgiyi ve değeri görmelerine rağmen sevgilerini, sevinçlerini, heyecanlarını ve minnettarlıklarını ifade etmekten özellikle imtina ederler. Çoğunlukla enaniyetten ve bencillikten kaynaklanan bu durum, her şeyden önce kişinin kendisine çok şey kaybettiren bir ahlak bozukluğudur. Bu kişiler Müslümanların Allah rızası için gösterdikleri ilginin “hak ettikleri için”, “zaten gösterilmesi gereken” mecburi bir tavır olduğunu zannederler. Müslümanların güzel ahlaklarından, tevazularından ve vicdanlı olduklarından dolayı karşılık beklemeden, Allah’a olan sevgi, saygı ve hayranlıklarından ötürü kendilerine güzel davrandıklarını anlamazlar. Kibirlerinden dolayı güzel söze güzel sözle, sevgiye sevgiyle, iltifata iltifatla karşılık vermedikleri için, belki de hiç farkına dahi varmadan sevgi duyarlılıklarını ve sevme güçlerini yitirirler. Bu, bir Müslümanın başına gelebilecek en büyük felaketlerden biridir. Çünkü sevme gücünü yitirmiş birinin cennette yerinin olmayacağı açıktır.

Oysa mümin için, Allah’ın kendisine seveceği bir tecelli yaratmış olması dünyadaki en büyük, en güzel, en değerli nimetlerden biridir. Allah onu yapayalnız ve tek başına bırakmamış, kendisini seven ve onun da sonuna kadar güvenle sevebileceği bir tecelli lütfetmiştir. Özellikle de Allah’ı çok seven, samimi, dürüst, vicdanlı, akıllı, temiz, kaliteli, Allah’ın sınırlarını titizlikle koruyan, derin ve sevgiyi en güçlü şekilde yaşayan güzel ahlaklı birini Allah nasip ettiğinde, bu lütfun ve ikramın karşılığında mümin doğal olarak durmadan sevincini, sevgisini, şükrünü olabilecek en güzel, en zengin, en coşkulu şekilde ifade etmelidir.

Allah Kuran’da “Rabbinin nimetini durmaksızın anlat” (Duha Suresi, 11) buyurmuştur. Ayette bildirilen “nimeti durmaksızın anlatmak” aynı zamanda kişinin Allah’a ve tecellilerine duyduğu hayranlığını ve sevgisini, kendini sınırlamadan, kasmadan, en güzel övgülerle ve sözlerle sürekli olarak ifade etmesidir.

Bir başka ayette ise Allah “Kullarıma söyle: En güzel sözü söylesinler…” (İsra Suresi, 53) buyurmuştur. Sevginin en güzel şekilde ifade edilmesi, sözün en güzelini söylemektir. Mümin, aklıyla ve vicdanıyla sevgisini geliştirmeyi de en etkileyici şekilde ifade etmeyi de bilen insandır.

Eğer bir insan sevgisini ifade edemiyorsa Allah’ın emrettiği güzel sözlü olma vasfına da sahip değil demektir. Sevgisini coşkuyla ifade etmekten imtina eden kişi, bu yaptığının Allah’ın emrine uymamak anlamına geldiğini düşünmeli, “ben böyleyim, biraz içime kapalıyım, böyle yetişmişim” gibi gerekçelerin arkasına sığınmamalıdır. Elbette kimi insanlar daha utangaç olabilir. Bazı kişiler de yetiştikleri ortamda sevgilerini ifade etmeye alışmamış olabilirler. Ancak mümin bunları vicdanıyla kolaylıkla aşabilir. Mümin için hiçbir şey, nefsi, egosu ve alışkanlıkları da dahil olmak üzere, sevgisinden, sevgi duyarlılığından, sevmekten ve sevilmekten daha kıymetli olamaz. Mümin soğuk ve sevgisini ifade etmekten imtina eden bir hali önemli bir noksanlık olarak görüp, kendisini bir an önce değiştirmelidir.

Allah’ı aşkla seven bir insan, sevgisini ve samimiyetini ifade etmekten, güzel sözler kullanmaktan çekinmez. Mümin canlı, duyarlı ve etrafındaki her tecellide Allah’ın sanatını gören kimsedir. Mümin her baktığında Allah’ın sonsuz güzel sanatını görür ve sevgiyle över.

En Güçlü ve Kalıcı Etkiyi Samimiyet Yapar

Samimiyetin insan ruhunda özel bir etki gücü vardır. Ruh, suni olan her şeye kapalı, samimiyete ise sonuna kadar açık yaratılmıştır. Bu sebeple insan, karşısında samimiyet varsa buna kayıtsız kalamaz. Çünkü samimiyet sirayet eder. Samimiyet yoksa kişi ne yaparsa yapsın ne söylerse söylesin karşısındaki üzerinde bir etkisi olmaz. Kişi ancak samimi olana gönül rahatlığıyla güvenir, kendini bırakır ve teslimiyet içinde olur. Allah, ruhlarımızı samimiyete kenetlenecek şekilde yaratmıştır.

İnsanların hidayetine vesile olan kişilerin ortak özelliği de çok samimi olmalarıdır. Samimi insan karşısındakine hayranlık, yakınlık ve güçlü bir çekim duygusu hissettirir. Muhatabı doğal olarak o kişinin her sözüne güvenir. Hadislerde de anlatıldığı üzere, Peygamberimiz (sav)’i sadece birkaç dakika görerek, kendisiyle hiç konuşmadan iman eden kişiler olmuştur. Bu durum, Peygamberimiz (sav)’in samimiyetinin yüz ifadesinden, bir anlık bakışından dahi anlaşılıyor olmasındandır.

İnsan ilk tanıştığında İslam, Kuran, dini konular ve mümin alametleri hakkında henüz bilgi sahibi olmasa da karşısındaki mümin kimsenin bakışlarından, konuşmasından, ses tonundan ve tavırlarından samimiyetini kolaylıkla anlayabilir. Müvekkil Adnan Oktar’ın anlatımlarının, eserlerinin ve ilmi çalışmalarının bu derece etkili olmasının da tek sebebi samimiyetidir. Dürüst ve vicdanlı bir insan, müvekkil Adnan Oktar ile tanışır tanışmaz onun ne denli samimi olduğunu görmektedir. Kısa bir konuşması, herhangi bir kitabının birkaç sayfası veya bir belgeselin tek bir karesi, binlerce insanın iman etmesi için yeterli olmaktadır. Televizyon kanallarında, YouTube yayınlarında saatler boyunca konuşan pek çok kişi bir insanın dahi hidayetine vesile olamazken, müvekkil Adnan Oktar Endonezya’dan ABD’ye, İngiltere’den Cezayir’e dünyanın dört bir yanında milyonlarca insanın hidayetine vesile olmuştur.

Samimiyetine karşılık olarak Allah, birbirinden etkili ve çarpıcı 300’den fazla eser yazmayı, bu eserlerin 73 dile tercüme edilmesini, Darwinizm’i fikren yerle bir ederek dinsizliği savunan tüm ideolojileri geçersiz kılmayı, Darwinizm ve materyalizmi tam olarak susturmayı, İslam Birliği’nin farz olduğunu tüm İslam alemine anlatmayı ve İslam dininin Peygamberimiz (sav) dönemindeki gibi saf ve temiz haliyle yaşanmasına vesile olmayı müvekkil Adnan Oktar’a nasip etmiştir.

Bir kimse, müvekkilin ömrü boyunca hiçbir maddi beklenti içinde olmadığını, eserlerinden telif hakkı dahi almadığını ve tüm ömrünü Allah’a adadığını, 50 yıllık ilmi mücadele hayatı boyunca bir kere bile tatil yapmadığını öğrendiğinde şahsının samimiyetinin somut delillerini de görmüş olur. Allah’ı çok seven, Allah için yaşayan, arkadaşlarına ve sevdiklerine olağanüstü vefalı olan, hiç kimseyi hiçbir zaman yarı yolda bırakmayan, müminlerin hep daha iyi olması ve gelişmesi için emek veren, kendisi için değil Allah için ve sevdikleri için yaşayan, onların hayatının daha güzel ve konforlu olması için gayret eden, her zaman koruyucu ve kollayıcı olan, yüksek bir ahlak ve temiz bir akılla hareket eden ve her zaman sadece sevgiyi savunan müvekkil Adnan Oktar’ın samimiyetinin etkisinin tüm Türkiye farkındadır. Bu nedenle de akıl almaz bir kumpas dosyasıyla, hukuka aykırı ceza kararlarıyla kendilerince müvekkilin fikirlerini anlatmasını ve ilmi mücadelesini engellemeye çalışmaktadırlar.

Ne var ki bunun beyhude bir uğraş olduğunu son 8 yıldır çok iyi anlamışlardır. Müvekkil Adnan Oktar 365 kere müebbet anlamına gelen binlerce yıllık ceza aldığı, bu hukuka aykırı ceza Yargıtay tarafından onandığı ve 8 yıldır tek başına tutulduğu, avukatlarıyla dahi kısıtlama kararı sebebiyle özgürce görüşemediği halde kendisinin moralinin her gün güçlenerek daha da arttığını bizzat görmüşlerdir. Yine müvekkilin 80 yaşına yaklaşmış olmasına rağmen 30’lu yaşlardaki bir insanın sağlığına ve görünümüne sahip olduğunu, sevenlerinin sayısının ise katlanarak arttığını bizzat görmektedirler. Neredeyse her haber programından, milyonlarca kişi tarafından okunup izlenen yazılı ve görsel yayınlardan, kıyıda köşede kalmış haber sitelerine, sosyal medyadan günlük sohbetlere kadar her yerde, her gün müvekkil Adnan Oktar’ın şahsı gündemdedir. Fikirlerinin ise iktidarda olduğu tüm Türkiye’nin bildiği ve gördüğü bir gerçektir.

Saygılarımızla kamuoyunun bilgilerine sunarız. 03.09.2026

TAGGED:
Yorum yapılmamış

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir