MÜVEKKİL ADNAN OKTAR’DAN TEKZİP
Sait Çamlıca isimli, kendisini eğitimci olarak tanımlayan bir kişi, Facebook hesabında, müvekkil Adnan Oktar ve Bediüzzaman Said Nursi Hazretleri hakkında, hiçbir somut bilgi veya delile dayanmayan bazı iddialarda bulunmuştur.

Sait Çamlıca’nın paylaşımında yer alan gerçek dışı bilgilerle ilgili açıklamalarımız aşağıda kamuoyunun bilgilerine sunulmaktadır:
BİTMEK BİLMEYEN ŞEHİR EFSANESİ: MÜVEKKİL ADNAN OKTAR’IN KİTAPLARINI KENDİSİNİN YAZMADIĞI İDDİASI
Öncelikle Sait Çamlıca’nın müvekkil Adnan Oktar’ın kitaplarının “güya başkaları tarafından yazıldığı hikayesi” ilk kez ortaya atılmış bir iddia değildir.
Müvekkilin kitaplarını yazdığı iddia edilen kişiler 20-30 yıl önce müvekkilin yanından ayrılmış kişilerdir; adı geçen kişiler camiadan ayrıldıktan sonra da müvekkilin düzinelerce kitabı, yüzlerce makalesi yayınlanmıştır.
Müvekkilin kitaplarını yazdığı iddia edilen kişilerin tamamı 20-30 yıl önce arkadaş grubundan ayrılmış kişilerdir. Ancak bu süre içinde müvekkil yine kitap yazmaya devam etmiştir, kitaplarının kalitesinde ve yazılma hızında hiçbir değişiklik olmadığı gibi, hatta etkisi çok daha fazla artmıştır. Sadece bu bile, müvekkilin kitaplarını kendisinin yazdığının bir delilidir.
Bu kişiler gruptan ayrıldıktan sonra müvekkil Adnan Oktar çok sayıda kitap yazmaya devam etmiştir. Hatta Yaratılış Atlası, İngiliz Derin Devleti gibi çok kapsamlı, birkaç ciltten oluşan ve dünya çapında büyük etki meydana getiren kitapları, bu kişiler camiada yokken yayınlanmıştır.
Aşağıdaki şemada, kitapları yazdıklarını iddia eden kişilerin camiadan hangi yılda ayrıldıkları ve o yıldan sonra kaç kitabının yayınlandığı sayılarla belirtilmektedir:

Bahse konu kişiler camiadan ayrıldıktan sonra, müvekkile ait kitaplara benzer içerikte veya üslupta eserler üretmemişlerdir:
Hatta bu kişilerin büyük bir çoğunluğu fotoğrafçılık, ticaret, yöneticilik gibi ilgisiz alanlarda meslek yaşamlarını sürdürmüşlerdir, tek bir kitap dahi yazmamışlardır.
Müvekkilin kitaplarını kendilerinin yazdığını iddia eden kişilere müvekkil şöyle bir teklifte bulunmaktadır:
Müvekkil bu kişilere Allah’ın varlığı, Allah’a imanla ilgili kitap yazımı, tasarımı ve basılması için her türlü maddi desteği sağlayacaktır.
Hatta kitap yazımı için harcayacakları zaman için de ayrıca bir ücret verecektir.
Ancak bu kişilerin hiçbiri, çok yüksek bir ücret verilse dahi bu teklifi kabul etmeyeceklerdir.
Bu kişiler, ücret karşılığında dahi Allah’ın varlığını, birliğini, iman hakikatlerini, Kur’an mucizelerini, evrim teorisinin geçersiz olduğunu, gördüğümüz, duyduğumuz, algıladığımız her şeyin beynimizin arkasında küçücük görme merkezinde oluşan görüntüler olduğunu, maddenin aslı varsa da duyularımızla aslına ulaşmamızın imkansız olduğunu anlatamazlar; böyle bir teklifi asla kabul etmezler.
Müvekkilin tüm kitaplarında aynı üslup, aynı stil ve anlatım olması, kitapların tek bir kişinin elinden çıktığının en açık delillerinden biridir:
Müvekkilin kitaplarının tamamında aynı üslup, aynı anlatım tarzı bulunmaktadır. Kitapların içeriğinden, cümle yapılarına, sayfa tasarımına, kitap kapak tasarımına kadar hepsinde aynı stil kullanılmıştır. Kitapları müvekkil değil de başkaları yazmış olsaydı, bu durumda her kitapta farklı üslup, farklı stil ve farklı anlatımlar, farklı mantıklar olurdu.
Müvekkilin eserlerinin üslubu, İslami tebliğde ve iman hakikatlerinin anlatımında kendine has, etkili ve dikkat çekici bir yapıdadır. Bu üslup, külliyatın hemen her eserinde belirgin şekilde görülür.
• Kitaplarda kullanılan dil açık, akıcı ve herkesin anlayabileceği sadeliktedir. Yediden yetmişe, her kesimden, her kültürden, her eğitim seviyesinden kişiye hitap edebilmektedir.
• Bilimsel veya felsefi konular sadeleştirilerek, okuyucunun zihninde karmaşa oluşturmadan, şüphe meydana getirmeden sunulmuştur. Teknik terimler ve karmaşık ifadeler, mümkün olduğunca açıklanmış ve herkesin istifade edebileceği bir seviyeye getirilmiştir.
• Müvekkilin üslubu son derece samimidir. Bazı yazarların gösteriş amaçlı kullandıkları özenti üslup kesinlikle yoktur. Bilakis son derece doğal, okuyanı hemen etkileyecek bir samimiyet ve dürüstlüktedir.
• Eserlerinin tamamında bilimsel ve akılcı bir yaklaşımı vardır. Özellikle yaratılış delilleri ve evrim teorisinin çürütülmesi gibi konularda bilimsel verilerden, güncel araştırmalardan sıkça yararlanmıştır. Ayetlerle ve hadislerle birlikte, biyoloji, paleontoloji, astronomi, tıp gibi bilim dallarından örnekler verilir. Bilimsel gerçekler, Allah’ın yaratışındaki mükemmelliği göstermek için kullanılmıştır.
• Kitaplarındaki konuların tamamını Kuran ayetlerine göre anlatmıştır; her konuda Kuran’a başvurarak, ayetlerle delillendirmiştir.
• Üslubu daima okuyucuları kırmayan, ümitsizliğe sevk etmeyen, bilakis ümit ve neşe veren, sevgi ve şefkat diliyle yazılmıştır. Diğer bazı dini içerikli kitaplardaki suçlayıcı, yetersiz hissettiren veya zor gösteren üslup kesinlikte yoktur. Bilakis kolaylaştıran, yol gösteren, müjdeleyen bir üslup hakimdir.
• Her iddia, ayetlerle, hadislerle, bilimsel bulgularla ve mantık yürütmelerle desteklenir. Özellikle materyalizm, ateizm ve evrim teorisi gibi konularda, karşıt görüşler detaylı şekilde ele alınır ve ilmi delillerle çürütülür. Okuyucuya, hakikatin açık ve net şekilde ortaya konduğu hissettirilir, şüpheye yer vermez.
• Müvekkilin kitaplarında görseller, fotoğraflar, çizimler ve şemalar sıkça kullanılır. Anlatılan konunun daha iyi anlaşılmasını ve akılda kalmasını sağlamak ve okurken monotonluğu kırmak için müvekkilin özellikle önem verdiği bir konudur.
• Kitapların tasarımı, estetik açıdan da özenlidir.Müvekkil kullanılan her resmi dikkatlice gözden geçirir; resimlerde okuyucu rahatsız edecek tek bir detay dahi olmamasına büyük özen gösterir.
Müvekkilin yazı tekniği ve samimi üslubu, kitaplarındaki içerik, konular ve birçoğu daha önce duyulmamış anlatımlar sebebiyle, dünya çapında büyük etki meydana getirmiş, milyonlarca gencin samimi imanına vesile olmuştur. Bilim dünyasının lider dergisi Science’ın, 18 Mayıs 2001 tarihli “Yaratılışçılık Asya ve Avrupa’nın Birleştiği Yerde Kök Salıyor” (Creationism Takes Root Where Europe, Asia Meet) başlıklı bir makalesinde, “Harun Yahya’nın kitaplarının pek çok yerde ders kitaplarından bile daha etkili olduğu” ifadesi de bu gerçeği teyit eder niteliktedir.
BEDİÜZZAMAN SAİD NURSİ HAZRETLERİNİN VE MÜVEKKİL ADNAN OKTAR’IN, ETKİLİ İLMİ FAALİYETLERİ NEDENİYLE AKIL HASTANESİNDE TUTULMALARI TARİHİMİZİN EN ÇİRKİN ve KARANLIK PSİKOLOJİK SAVAŞ YÖNTEMLERİNDEN BİRİDİR
Öte yandan Sait Çamlıca, yazısında Bediüzzaman Hazretlerinin ve müvekkilin akıl hastanesinde tutulduklarından bahsetmiştir. Ancak tıpkı müvekkile ideolojik sebeplerle husumet besleyen kimselerin kullandığı zayıf ve mantıktan uzak yöntemleri kullanarak, konunun gerçek yüzünü kamuoyundan gizlemiştir. OYSA, BEDİÜZZAMAN HAZRETLERİNİN VE MÜVEKKİLİN İLMİ MÜCADELESİ ve ESERLERİNİN DÜNYADAKİ ETKİSİ DAHİ TEK BAŞINA KESKİN BİR AKLA, HİKMETE ve İLME SAHİP OLDUĞUNU ORTAYA KOYMAKTADIR.
Ayrıca Sait Çamlıca imam hatip lisesi mezunu olması sebebiyle de, samimi müminlere “delilik” iftirası atıldığını, geçmişte peygamberlerin dahi bu iftiraya maruz kaldıklarını gayet iyi biliyor olmalıdır. Delilik iftirası hem Bediüzzaman Hazretleri, hem de müvekkil Adnan Oktar için bir peygamber sünnetidir ve bu iftirayı bir şeref olarak kabul etmişlerdir. Kur’an’da Hz. Muhammed, Hz. Musa ve Hz. Nuh için aynı iftira tekrarlanmıştır:
Kovulmuş şeytandan Allah’a sığınırız:
(Firavun) Dedi ki: “Şüphesiz size gönderilmiş bulunan elçiniz, gerçekten bir delidir.” (Şuara Suresi, 27)
Kendilerinden önce Nuh kavmi de yalanlamıştı; böylece kulumuz (Nuh)u yalanladılar ve: “Delidir” dediler. O ‘baskı altına alınıp engellenmişti.‘ (Kamer Suresi, 9)
O inkar edenler, zikri (Kur’an’ı) işittikleri zaman, seni neredeyse gözleriyle devireceklerdi. “O, gerçekten bir delidir” diyorlar. (Kalem Suresi, 51)
Bediüzzaman Hazretleri çok akıllı, kararlı, samimi ve etkili olduğu için akıl hastanesinde tutulmuştur:
Bediüzzaman Said Nursi, 1907 yılının sonlarında, Osmanlı Devleti’nin doğu vilayetlerinde dini ilimlerle fen bilimlerinin birlikte okutulacağı Medresetü’z-Zehra adında bir üniversite kurulmasını sağlamak amacıyla İstanbul’a gelmiştir. Bu büyük eğitim projesini Sultan II. Abdülhamid’e anlatmak istemiştir. Ancak saray görevlileri görüşmesini engellemiş ve bu kişilerle bazı anlaşmazlıklar yaşamıştır. Bunun üzerine bazı saray görevlileri, Bediüzzamanın akıl sağlığının yerinde olmadığını ileri sürerek 1908 yılında Toptaşı Akıl Hastanesi’ne gönderilmesine sebep olmuşlardır.

Bediüzzaman, akıl hastanesinde kendisini muayeneye gelen doktorun karşısına büyük bir sükunetle çıkmıştır. Doktora neden İstanbul’a geldiğini, neyi gerçekleştirmek istediğini ve hangi sebeplerle hastaneye gönderildiğini anlatmıştır. Kendisinin deliliğine hükmedilmeden önce fikirlerinin ve davranışlarının değerlendirilmesini istemiştir. Doktorla yaptığı uzun konuşmada ilim, ahlak, hürriyet ve toplumun meseleleri üzerine görüşlerini dile getirmiştir. Bediüzzaman Hazretlerinin muhakeme kabiliyetini, zekasını ve düşüncelerindeki tutarlılığı gören doktor, hemen akıl hastası olmadığı kanaatine varmıştır.
Nur talebelerinin eserlerinde ve hatıralarında anlatıldığına göre doktor, muayenesinin ardından tarihe geçen şu ifadeyi kullanmıştır: “Eğer Bediüzzaman’da zerre kadar cünun (delilik) varsa, dünyada akıllı adam yoktur.”
Bediüzzaman Hazretlerinin vefatından sonra dahi onlarca yıldır eserlerinin hala okunuyor olması, son derece etkili olması, Bediüzzamanın akıl gücünün önemli bir delilidir.
Müvekkil Adnan Oktar da “delilik” iftirasıyla Peygamber Sünnetini yaşadığını düşünmekte, bu iftirayı şeref olarak görmektedir
Müvekkil Adnan Oktar anti Darwinist, anti materyalist, İslam’ı ve Kuran’ı anlatan kültürel çalışmaları sebebiyle defalarca iftiralara, baskılara, dayatmalara, kumpaslara ve hukuksuzluklara maruz kalmıştır. Müvekkilin bir dönem akıl hastanesinde tutulması hikayesi de maruz bırakıldığı kumpas ve hukuksuzlukların aleni bir örneğidir.
1986’nın yazında, “Türk Kavmindenim, İslam Milletindenim” sözlerinden ötürü hiçbir haklı hukuki gerekçe olmadan tutuklanan, 9 ay boyunca tekli hücrelerde tecrit edilerek tutulan müvekkil, daha sonra Adli Tıp’ta yıldırma ve eziyet amacıyla kısa bir zincirle 40 gün boyunca ayağından yatağa zincirlenmiştir. Sonrasında ise yine hukuksuzca Bakırköy Akıl Hastanesi’ne nakledilmiş ve akıl sağlığı yerinde olmadığı iddiasıyla müşahade altına alınmıştır. Hastanede ise bu zulüm devam etmiş, en tehlikeli hastaların bulunduğu ‘14A’ koğuşunda tutulmuştur. 300 akıl hastasının olduğu 14A koğuşu, Abdülhamit döneminden kalma taş bir binanın içerisindedir ve bu koğuş riskli hastaların olması sebebiyle birkaç kilitli demir kapıdan geçilerek gidilen bir yerdir. İçerisi oldukça bakımsız, izbe ve pistir. ‘14A koğuşu’ ağır vakaların konduğu, cinayetin çok sıradan bir vaka olarak kabul edildiği bir yer olarak bilinmektedir. Müvekkilin burada bulunduğu süre içerisinde, 7 cinayet işlenmiştir. MÜVEKKİL HAPİSHANEDE VE AKIL HASTANESİNDE TOPLAM 19 AY TUTULDUKTAN SONRA SAVCILIĞIN, “İFADELERİNDE SUÇ UNSURU BULUNMADIĞINI” BELİRTMESİYLE BERAAT ETMİŞ VE MAHKEMECE SERBEST BIRAKILMIŞTIR. Daha sonra da GÜLHANE ASKERİ TIP AKADEMİSİ TARAFINDAN VERİLEN “SAĞLAM” RAPORU İLE BU OYUN BOZULMUŞTUR.

Sağlıklı insanları akıl hastanesine gönderme yöntemi, dünyanın pek çok ülkesinde derin devlet yapılanmalarının kendilerine tehdit olarak gördükleri kişileri sindirmek, baskı altına almak, etkisizleştirmek, itibarsızlaştırmak, eziyet etmek, cezalandırmak gibi amaçlarla uyguladığı klasik bir zulüm yöntemidir. Müvekkil Adnan Oktar’ın akıl hastanesi sürecinde yaşananlar derin devletin karanlık bir psikolojik savaş yöntemi kullandığını ortaya sermiştir.
Yukarıda da belirttiğimiz gibi Müvekkil Adnan Oktar, en tehlikeli hastaların olduğu, cinayetin günlük olağan vaka sayıldığı, risk sebebiyle birkaç demir kapıdan geçilerek girilen, 300 akıl hastasının bulunduğu 14A koğuşunda tutulması bir yana, kendisine hiçbir tıbbi gereksinim olmadığı halde ‘ağır ilaçlar’ verilmiştir.

Müvekkil Adnan Oktar’ın Bakırköy Ruh ve Sinir Hastalıkları Hastanesi’nde kaldığı dönem olan 1987-1988 yıllarına ait hastaların detaylı tedavi süreçlerini içeren tüm belgeler hastane arşivlerinden bir şekilde yok edilmiştir. 1927 yılından itibaren hiçbir eksiklik olmadan çok düzenli olarak tutulan bu arşivin sadece müvekkil Adnan Oktar’ın tutulduğu döneme ait dosyalarının kayıp olması derin devletin kendisine karşı yürütülmüş olan psikolojik savaşın ne kadar organize olduğunu göstermektedir.
Müvekkil Adnan Oktar, fotoğrafta görülen Osmanlı döneminden kalma taş binada 14A koğuşunda tutulmuştur.

Müvekkil Adnan Oktar, akıl hastanesinin aşağıdaki resimde görülen ilkel koşullarında -ki bu bakım yapılmış halidir- cinayet işlemiş yüzlerce tehlikeli akıl hastasının içinde toplam 10 ay tutulmuştur.
Aşağıdaki görüntüler dahi hastanenin müvekkilin tutulduğu zamanı değil daha sonra bakım yapılmış ve düzenlenmiş halini yansıtmaktadır. Müvekkilin kaldığı dönemde hastanenin insani koşullardan uzak, metruk ve perişan durumda olduğu ise arşivlerde halen mevcuttur.

Müvekkilin, hastanede kaldığı süre içinde doktorlarıyla görüşmesi yasaklanmış, sadece annesi, kardeşi, avukatı ve tutulduğu 14A koğuşundaki aşağıda örnek fotoğraflarda görülen türden cezai ehliyeti olmayan, pek çok cinayet işlemiş, tehlikeli ağır akıl hastalarıyla kısıtlı olarak konuşmasına izin verilmiştir.

Müvekkil Adnan Oktar’a 19 ay ceza verilmesinin ardında başka amaçlar olduğuna işaret eden ilginç bir durum da aşağıdaki basına yansıyan görüntü ve ifadelerden açıkça anlaşılmaktadır.
Müvekkil Adnan Oktar, Bakırköy Akıl Hastalıkları Hastanesi’nden tahliye edilirken basın mensupları çağrılmış ve kamuoyuna mesaj vermek amacıyla bir algı oluşturulmak istenmiştir. Tahliye sırasında dönemin başhekimi Yıldırım Aktuna, müvekkil Adnan Oktar’la tokalaşırken aniden elini kaldırıp müvekkilin başına doğru götürerek onun ‘el öpüyormuş’ gibi görünmesini sağlamaya çalışmış, bu yolla kendince mesaj vermek istemiştir.
Ancak, bu şekilde el yukarı kaldırılıp zorla yüze doğru uzatılarak el öptürme belki de tarihte ilk defa görülen bir tarzdır. Gerçek bir el öpme olsa el öpen kişinin eğilerek bunu yapması gerektiği aşikardır. Haberde yansıtılmaya çalışıldığı gibi gerçek bir el öpme olmadığı çok açıktır.

Nitekim Müvekkilin, başını sağa çevirerek kendisine uzatılan eli öpmeyi reddetmesi nedeniyle yukardaki garip görüntü oluşmuştur. Akıl hastanesinde bulunduğu dönemde Başhekim Yıldırım Aktuna, Sayın Adnan Oktar’ı, “sen bu şekilde dini anlatmaya devam edersen seni buradan ömrün boyunca çıkarmam, benim de üstümde olan güçler var” diye tehdit etmiştir. Sonrasında ise, kendince müvekkilin yola geldiği düşüncesiyle tahliye kararını imzalamıştır.
Psikolojik savaş elemanları bu görüntü ile kamuoyuna güya Adnan Oktar hizaya getirildi imajını vermeye çalışmışlardır. Nitekim gazete kupüründe de görüldüğü gibi ‘“Bundan sonra daha dikkatli davran” diyerek mealen ‘ayağını denk al, ayağını denk almazsan neler olacağını, başına neler geleceğini tahmin edersin’ şeklinde bir mesaj verilmiştir. Bir akıl hastanesinden tahliye edilen bir kişinin hastane başhekimin elini öpmeye mecbur bırakılması ve bunun da fotoğraflanarak gazetelerde yer alması dahi, işin içinde nasıl bir düzen olduğunun açık göstergesidir.
O dönemde Bakırköy Ruh ve Sinir Hastalıkları Hastanesi’nde Adnan Oktar’ı denetleyen kişilerden birisi de, Adli Servislerin Sorumlu Hekimi sıfatıyla görev yapan SEFA SAYGILI’dır. Kendisi müvekkil Adnan Oktar’a kumpas kurulduğunu müvekkilin akıl sağlığının son derece yerinde olduğunu bilen insanlardan biridir. Nitekim bu gerçeği, 05.08.2018 tarihinde Habertürk’e verdiği röportajda da dile getirmiştir. Psikolojik savaş taktikleri uygulanarak akıl hastanesine getirilen müvekkil Adnan Oktar’ın gerçekte akli yönden her dönem sağlıklı olduğunu şu cümlelerle ifade etmiştir:
“… Hekim arkadaşlarımdan akıl sağlığı yerinde raporu almış. TELEVİZYONDA GÖRDÜĞÜNÜZ GİBİ BUGÜN DE AKIL SAĞLIĞI YERİNDE. …”
Görüldüğü gibi Sefa Saygılı, Adnan Oktar hakkında “BUGÜN DE AKIL SAĞLIĞI YERİNDE” ifadesiyle, geçmişteki “paranoid şizofren” raporunun bilimsel bir değeri olmadığını açıkça ifade etmiştir. Aynı zamanda birçok röportajında Adnan Oktar hakkında sürekli olarak “paranoid şizofren” tabirini kullanmasının da bizzat kendisiyle çelişen haksız bir tavır olduğunu ortaya koymuştur.
Sefa Saygılı, Müvekkil Adnan Oktar’ın Bakırköy Ruh ve Sinir Hastalıkları Hastanesi’nde, her türlü suikast girişimine açık, can güvenliğini tümüyle tehlikeye atacak şekilde en azılı, kriminal, cezai mesuliyeti bulunmayan ağır akıl hastalarının bulunduğu koğuşa kapatıldığını da 28.12.2020 tarihli “Gece Kuşu” isimli programda şu sözleriyle anlatmıştır:
“Ama Adnan’ın yattığı o zaman koğuş, suç işleyen akıl hastalarının yattığı koğuştu yani hırsızlıktan, yağmadan, gasptan buna benzer suçlardan gelen hastaların olduğu bir kısımdı. Bunlar hem mahkumlar hem hastalar, yani TEHLİKELİ BOYUTTA insanlar. Orada kapalı bir servis, GİRİŞİN ÇIKIŞIN OLMADIĞI bir servis.”
Yukarıda kısaca anlattığımız olaylardan da anlaşılacağı üzere, kanaatimizce Sait Çamlıca da tarafsız bir gözle baktığında ‘kitapları başkasının yazdığı’ yalanının mantıksızlığını fark edebilecek, akıl hastanesi döneminin ise her yönüyle bir derin devlet oyunu olduğunu rahatlıkla görebilecek ve anlayabilecek akla ve ferasete sahip bir kişidir.
Saygılarımızla kamuoyunun bilgilerine sunarız. 19.10.2026