KONU : Müvekkil Adnan Oktar’ın Kur’an ahlakında yer alan “Allah’ın rızasına göre yaşamak”, “Allah’ın rızasını seçmek” ve “Allah’ın rızasının en çoğunu tercih etmek” kavramlarının özünde Allah’ı çok sevmek, O’nun hoşnutluğunu her şeyin üzerinde tutmak anlamına geldiğine ve gerçek sevgi, dostluk ve güzel ahlakın ancak bu anlayış tam olarak kavrandığında yaşanabileceğine ilişkin görüş ve değerlendirmelerinin Sayın Mahkemenize sunulmasıdır.
AÇIKLAMALAR :
Müvekkil Adnan Oktar’ın inançları, kişiliği, ahlak anlayışı ve hayata bakış açısı incelendiğinde; insanları baskı, korku, tehdit, menfaat veya herhangi bir zorlayıcı unsurla çevresinde toplama gibi gerçek dışı iddiaların tam aksine, ALLAH SEVGİSİNE DAYANAN, SAMİMİ VE GERÇEK SEVGİDEN KAYNAKLANAN DOSTLUKLARA DEĞER VERDİĞİ açıkça görülmektedir.
Müvekkil, hayatı boyunca kaleme aldığı eserlerde, yaptığı konuşmalarda ve televizyon yayınlarında; sevginin, samimiyetin, fedakarlığın, sadakatin, güzel ahlakın ve ALLAH’IN RIZASINI GÖZETMENİN ÖNEMİNİ ve insan ilişkilerinin temelinin bu değerlere dayanması gerektiğini savunmuştur.
Müvekkilin anlayışında, insanları baskı, korku, tehdit, menfaat veya zorlayıcı yöntemlerle bir arada tutmanın hiçbir değeri yoktur. Değerli olan; insanların birbirlerini Allah’ın birer tecellisi olarak görmeleri, Allah sevgisinin bir yansıması olarak birbirlerine derin sevgi duymaları ve dostluklarını bu samimi sevgi üzerine kurmalarıdır.
Müvekkilin insan ilişkilerine ve dostluğa ilişkin gerçek görüş ve değerlendirmelerinin ortaya konulması; dava dosyasında ileri sürülen asılsız iddiaların müvekkilin yıllardır açıkça savunduğu hayat anlayışı ve ahlak anlayışıyla bağdaşmadığının anlaşılması bakımından önem taşımaktadır.
“ALLAH’IN RIZASININ EN ÇOĞUNU ARAMAK”; ALLAH’IN EN ÇOK HOŞNUT OLACAĞI, EN ÇOK SEVECEĞİ DAVRANIŞI TERCİH ETMEK DEMEKTİR
“Allah’ın rızasına göre yaşamak”, “Allah’ın rızasını seçmek” ve “Allah’ın rızasının en çoğunu tercih etmek” gibi ifadeler, pek çok Müslümanın hayatı boyunca defalarca duyduğu; hatta günlük hayatında kendisinin de sıklıkla kullandığı kavramlardır. Buna rağmen kimi insanlar bu ifadelerin gerçekte ne anlama geldiği üzerinde hiç düşünmemekte, onları yalnızca yüzeysel olarak algılamakta ve alışkanlıkla tekrar etmektedir.
Öyle ki bazı Müslümanlar bu sözleri gün içinde defalarca duymalarına ve kendileri de kullanmalarına rağmen, ifadeler üzerlerinde adeta bir hipnoz etkisi oluşturmuşçasına, kastedilen anlamı hiç sorgulamamakta ve özünde anlatılan ahlakı tam olarak kavrayamamaktadır. Bunun sonucunda da Allah’ın rızasını gözetme ahlakı;
- sözde sıkça dile getirilen
- ancak günlük hayattaki tercihlere ve davranışlara gereği gibi yansımayan
bir kavram olarak kalabilmektedir.
Oysa bu ifadelerle anlatılan çok açık bir imani gerçektir:
Allah’ın rızasını aramak; Allah’ı razı edecek, Allah’ın en çok hoşnut olacağı ve en çok seveceği davranışı tercih etmek demektir.
İnsan hayatının her anında “Allah en çok hangi davranışı sever, hangi tavırdan en çok razı olur?” diye düşünmeli; kendi çıkarını, rahatını ve nefsinin isteklerini değil, Allah’ın hoşnutluğunu tercih etmelidir. Allah’ın rızasına göre yaşamak da, insanın bütün hayatını bu sevgi ve teslimiyet anlayışıyla şekillendirmesidir.
Kuran’da müminlerin temel özelliklerinden biri, Allah’ın rızasını her şeyin üzerinde tutmaları olarak bildirilmiştir:
—Kovulmuş Şeytandan Rahman ve Rahim Olan Allah’a Sığınırız—
“İnsanlardan öylesi vardır ki, ALLAH’IN RIZASINI ARAYIP KAZANMAK AMACIYLA NEFSINI SATIN ALIR. Allah, kullarına karşı şefkatli olandır.” (Bakara Suresi, 207)
Bir başka ayette ise Allah’ın rızasını gözetenlerle yalnızca kendi çıkarlarının peşinden gidenlerin aynı olmadığı bildirilmiştir:
“ALLAH’IN RIZASINA UYAN KİŞİ, Allah’tan bir gazaba uğrayan ve barınma yeri cehennem olan kişi gibi midir? Ne kötü varış yeridir o.” (Al-i İmran Suresi, 162)
Dolayısıyla Allah’ın rızasını seçmek karmaşık veya anlaşılması güç bir kavram değildir. ‘Allah’ın rızasının en çoğunu tercih etmek’, insanın karşılaştığı her durumda önündeki seçenekler arasından Allah’ın en çok seveceği ve en çok hoşnut olacağı davranışı araması ve onu seçmesi demektir.”
ALLAH’IN RIZASININ EN ÇOĞUNU TERCİH ETMEK, İNSANIN KENDİ İSTEDİĞİNİ DEĞİL; ALLAH’IN EN ÇOK HOŞNUT OLACAĞI DAVRANIŞI SEÇMESİDİR
Bu anlayış yalnızca belirli ibadetlerle sınırlı değildir; insanın bütün hayatını kapsayan bir ahlak anlayışıdır.
İnsan hayatı boyunca sürekli tercihler yapar. Nasıl yaşayacağına, zamanını nasıl değerlendireceğine, malını nerede kullanacağına, kimlerle dostluk kuracağına, hangi konuda fedakarlık yapacağına, bir güçlük karşısında geri çekilip çekilmeyeceğine karar verir. İşte gerçek iman bu tercihler sırasında ortaya çıkar.
Bu seçimlerde belirleyici olan, insana en kolay, en rahat veya en avantajlı gelen yol değil; Allah sevgisine, samimiyete, sadakate, fedakarlığa ve güzel ahlaka en uygun olan tavırdır.
İnsan; eğitimini, mesleğini, yaşayacağı yeri, arkadaşlıklarını, dostluklarını, evliliğini, vaktini nasıl değerlendireceğini, maddi manevi sahip olduğu imkanlarını nerede kullanacağını veya çevresindeki insanlara karşı nasıl davranacağını belirlerken de yine hep yalnızca Allah’ın hoşnutluğunu esas almalı, kendi menfaatlerine göre tercihler yapmamalıdır.
İnsanın hayatındaki herhangi bir konuda karar verirken ölçüsü yalnızca kendi çıkarları, rahatı, maddi imkanları veya kişisel beklentileri olmamalı; “Allah’ın en çok seveceği davranış hangisidir?” diye düşünmelidir.
Eğer bu gibi konularda “Benim için hangisi daha avantajlı?”, “Hangisi bana daha çok imkan sağlar?” veya “Hangisi benim nefsime daha uygun?” diye düşünüyorsa, burada Allah’ın rızasını esas alan bir anlayıştan söz etmek mümkün değildir.
Allah’ın rızasını esas alan kişinin ölçüsü;
“Allah’ın en çok hoşnut olacağı davranış nedir?
Allah’a olan sevgimi, sadakatimi, fedakarlığımı ve güzel ahlakımı en güçlü şekilde nasıl gösterebilirim?”
şeklinde olmalıdır.
Kuran’da imanın yalnızca sözle ifade edilmesinin yeterli olmadığı; insanın imanının, hayatındaki tercihler ve karşılaştığı imtihanlar içinde ortaya çıkacağı bildirilmektedir:
“İnsanlar, ‘İman ettik’ demekle, SINANMADAN BIRAKILACAKLARINI MI SANDILAR? Andolsun, onlardan öncekileri de sınadık. Allah, gerçekten doğru olanları da mutlaka bilir, yalancı olanları da mutlaka bilir.” (Ankebut Suresi, 2-3)
Bu nedenle Allah’ın rızasını gözetmek yalnızca dile getirilen bir niyet değil, HAYAT BOYUNCA FİİLEN YAŞANAN BİR AHLAKTIR. İnsanın Allah sevgisi, imanı ve samimiyeti de özellikle fedakarlık, sabır, sadakat veya nefsinden vazgeçme gerektiren durumlarda ortaya çıkar.
Allah’ın rızasını gözetme ahlakının hayattaki gerçek karşılığı, insanın yaptığı tercihlerde ortaya çıkar. Kişinin kendi isteği, rahatı veya menfaati ile Allah’ın hoşnut olacağı davranış aynı yönde olmadığında, İNSANIN GERÇEKTE NEYİ DAHA ÇOK SEVDİĞİ VE NEYİ ÖNCELİKLİ GÖRDÜĞÜ anlaşılır.
Kuran’da bildirilen ahlaki ölçüde insan, Allah’ın hoşnutluğunu mu esas alacağı, yoksa nefsinin isteklerine ve şeytanın yönlendirmesine mi uyacağı konusunda sürekli sınanır. Nitekim Allah, insanın nefsine fücurunu ve ondan sakınmayı; yani iyiliği ve kötülüğü ayırt edebilme yeteneğini ilham ettiğini bildirmekte; ardından nefsini arındıranın kurtuluşa ereceğini haber vermektedir:
“Nefse ve ona ‘bir düzen içinde biçim verene’, sonra ona fücurunu ve ondan sakınmayı ilham edene andolsun. Onu arındırıp temizleyen gerçekten felah bulmuştur. Ve onu örtüp saran da elbette yıkıma uğramıştır.” (Şems Suresi, 7-10)
Bu nedenle insanın Allah’ın rızasının nerede olduğunu anlaması için, olağanüstü veya erişilmesi güç bir bilgiye sahip olması gerekmez. Samimi bir Müslüman vicdanında hangi davranışın daha fedakar, daha dürüst, daha merhametli, daha cesur ve Allah’ın hoşnutluğuna daha uygun olduğunu bilir.
Önemli olan ve asıl imtihan; bunu bildiği halde nefsine daha kolay geleni mi, yoksa Allah’ın daha çok hoşnut olacağı davranışı mı seçeceğidir.
İNSAN KENDİ İSTEDİĞİNİ YAPIP SONRADAN BUNU “ALLAH’IN RIZASI” GİBİ GÖSTERMEYE ÇALIŞMAMALIDIR
İnsan bazen gerçekte kendi istediği hayatı yaşar, kendi rahatını ve çıkarını tercih eder; ardından da yaptığı tercihe kendince dini veya ahlaki bir gerekçe bularak “Elimden gelen buydu”, “Daha fazlasını yapamazdım”, “Böylesi daha hayırlı oldu” diyebilir.
Oysa Allah’ın rızasını aramak, önce kendi istediğini seçip sonra bu seçime uygun bir gerekçe üretmek DEĞİLDİR. İnsan daha en başta;
“BEN NE İSTİYORUM?” DEĞİL, “ALLAH’IN EN ÇOK HOŞNUT OLACAĞI DAVRANIŞ NEDİR?” diye düşünmelidir.
Nefis, insanın kendi tercihine kolaylıkla gerekçe bulabilir. İnsan rahatını korumak istediğinde bunu “şartlar uygun değil”, “şimdi zamanı değil” veya “böylesi daha güvenli” diye açıklayabilir; malını vermek istemediğinde “ileride lazım olabilir”, fedakarlıktan kaçındığında “imkanım yok”, sorumluluktan geri çekildiğinde ise “elimden gelen bu kadar” şeklinde açıklayabilir. Böylece insan kendi nefsinin istediğini seçtiği halde, buna sonradan makul görünen bir açıklama getirerek vicdanını rahatlatmaya çalışabilir.
Kuran’da bu konuda verilen dikkat çekici örneklerden biri, Allah kendilerine lütfundan verdiği takdirde sadaka vereceklerini ve salihlerden olacaklarını söyleyen kimselerdir. Ayetlerde şöyle bildirilmektedir:
“Onlardan kimi de Allah’a şöyle söz vermişti: ‘Andolsun, eğer O bize lütfundan verirse, mutlaka sadaka vereceğiz ve salihlerden olacağız.’”
(Tevbe Suresi, 75)
Ancak bu kişiler, arzu ettikleri nimete kavuşunca daha önce verdikleri söze uygun davranmamışlardır:
“Fakat O, onlara lütfundan verince onda cimrilik ettiler ve yüz çevirerek döndüler.” (Tevbe Suresi, 76)
Kuran’da, Allah’a verdikleri sözden dönen bu insanların Allah Katındaki durumları da bildirilmektedir:
“Böylece Allah’a verdikleri sözden dönmeleri ve yalan söylemeleri nedeniyle, O da kendisiyle karşılaşacakları güne kadar kalplerinde nifak bıraktı.” (Tevbe Suresi, 77)
Bu ayetlerde dikkat çekilen nokta son derece önemlidir. Söz konusu kişiler başlangıçta kötü bir niyet ifade etmemiş; tam tersine “Bize imkan verilirse sadaka vereceğiz, salihlerden olacağız” demişlerdir. Yani görünüşte hayırlı bir amaç ileri sürmüşlerdir. Fakat Allah kendilerine istedikleri imkanı verdiğinde, bu kez cimrilik etmiş ve yüz çevirmişlerdir.
Bu durum, insanın kendi nefsine uygun bir isteği hayır yapma gerekçesiyle meşrulaştırabileceğini göstermektedir. İnsan iyi bir davranışı gelecekte oluşmasını beklediği şartlara bağlayabilir; “Daha çok malım olursa daha çok infak ederim”, “İmkanım artarsa daha çok hizmet ederim”, “Şartlarım düzelirse daha fazla fedakarlık yaparım” diyebilir. Bu imkanlar gerçekten eline geçtiğinde yaptığı tercih ise, samimiyetini ortaya çıkarır.
Çünkü ALLAH’IN RIZASININ EN ÇOĞUNU GÖZETMEK, HAYRI SÜREKLİ GELECEKTEKİ DAHA UYGUN ŞARTLARA ERTELEMEK DEĞİL;
İNSANIN O ANDA SAHİP OLDUĞU İMKANLARLA ALLAH’IN EN ÇOK HOŞNUT OLACAĞI DAVRANIŞI YAPMASIDIR.
Ayetlerdeki kişiler de kendilerine daha fazla imkan verildiğinde bunun Allah’ın rızasını kazanmaya vesile olacağını söylemişler; fakat imkan ellerine geçtiğinde, gerçekte neyi daha çok önemsedikleri ortaya çıkmıştır.
Böylece sözleriyle Allah’ın rızasını istediklerini ifade ederken, tercih anında mallarını ve kendi menfaatlerini öne çıkarmışlardır.
Dolayısıyla samimiyetin ölçüsü, insanın yalnızca “Şu şart gerçekleşirse şunu yaparım” demesi değil; ELİNDEKİ İMKANLA BUGÜN NE YAPTIĞIDIR. Allah’ın rızasının en çoğunu arayan insan, hayrı gelecekteki şartlara bağlamak yerine, “ŞU ANDA ALLAH’IN EN ÇOK HOŞNUT OLACAĞI NE YAPABİLİRİM?” diye düşünür. Allah’a olan sevgisini yalnızca gelecekte yapacağını söylediği şeylerle değil, o anda sahip olduğu imkanlarla da gösterir.
“EVLERİMİZ AÇIKTA” DİYENLERİN TAVRI, ALLAH’IN RIZASINA UYGUN DAVRANMAKTAN KAÇINANLARIN SAMİMİYETSİZ BAHANELERİN ARDINA SIĞINDIKLARINI GÖSTERMEKTEDİR
Kuran’da bu konuda verilen bir başka dikkat çekici örnek, Müslümanların son derece zor şartlar altında mücadele ettikleri sırada Peygamberimiz (sav)’den ayrılmak için izin isteyen kimselerdir. Bu kişiler kendilerince —söylediklerinde son derece makul görünebileceğini düşündükleri bir gerekçe ileri sürerek— “evlerinin açıkta ve korumasız olduğunu” söylemişlerdir. Ancak Allah, ileri sürdükleri bu gerekçenin gerçeği yansıtmadığını ve asıl niyetlerinin kaçmak olduğunu açıkça bildirmiştir:
“Hani onlardan bir grup, ‘Ey Yesrib (Medine) halkı! Sizin burada durmak imkanınız yok. Haydi geri dönün’ demişti. Onlardan bir başka grup da, ‘EVLERİMİZ AÇIK (KORUMASIZ)’ diyerek Peygamberden izin istiyorlardı. OYSA EVLERİ AÇIK (KORUMASIZ) DEĞİLDİ. ONLAR SADECE KAÇMAK İSTİYORLARDI.” (Ahzab Suresi, 13)
Burada kişinin ileri sürdüğü gerekçe ile gerçekte yapmak istediği şey arasındaki fark açıkça ortaya konulmaktadır.
Söz konusu kişiler, “Mücadeleden kaçmak istiyoruz” dememiş; ailelerini ve evlerini koruma gibi görünüşte haklı ve makul bir gerekçenin arkasına sığınmışlardır. Ancak Allah onların gerçek tercihlerinin ne olduğunu açıklamıştır.
Üstelik Kuran’da bu kişilerin daha önce geri dönüp kaçmayacaklarına dair Allah’a söz verdikleri de bildirilmektedir:
“Andolsun ki, onlar, DAHA ÖNCE GERİ DÖNÜP KAÇMAYACAKLARINA DAİR ALLAH’A SÖZ VERMİŞLERDİ. Allah’a verilen söz ise sorumluluğu gerektirir.” (Ahzab Suresi, 15)
Dolayısıyla asıl mesele, bu insanların ailelerini veya evlerini önemsemeleri değildir. Nitekim o dönemde yalnızca bu kişilerin evleri, aileleri ve yakınları yoktu. Peygamberimiz (sav)’in ve mücadeleye devam eden diğer Müslümanların da aileleri, evleri ve korumak istedikleri insanlar vardı. Fakat samimi Müslümanlar bütün bunlara rağmen o anda Allah’ın hoşnutluğunun nerede olduğunu düşünerek hareket etmişlerdir.
Aralarındaki fark, gerçek bir tercih anı geldiğinde neyi öncelikli tuttuklarında ortaya çıkmıştır. Samimi müminler kendi korkularını ve rahatlarını öne sürerek geri çekilmek yerine, o anda Allah’ın en çok hoşnut olacağı tavrı tercih etmişlerdir.
Aynı tehlike ve aynı zorluklarla karşı karşıya bulunan gerçek müminlerin tavrı kaçmayı tercih eden grubunkinden tamamen farklı olmuştur. Düşman birliklerini gördüklerinde geri çekilmek veya kendilerini haklı gösterecek gerekçeler aramak yerine, bunun Allah’ın ve Resulü’nün kendilerine bildirdiği imtihan olduğunu anlamış; imanları ve teslimiyetleri daha da artmıştır:
“Müminler düşman birliklerini görünce, ‘İşte bu Allah’ın ve Resûlü’nün bize vaat ettiği şeydir; Allah ve Resûlü doğru söylemiştir’ dediler. Bu, onların ancak imanlarını ve teslimiyetlerini artırdı.” (Ahzab Suresi, 22)
Allah, kaçmayı tercih edenlerin bu davranışlarının ise kendilerine hiçbir fayda sağlamayacağını da şöyle bildirmektedir:
“De ki: ‘Eğer siz ölümden ya da öldürülmekten kaçıyorsanız, KAÇMAK SİZE ASLA FAYDA VERMEYECEKTİR. O takdirde bile pek az yararlandırılırsınız.’” (Ahzab Suresi, 16)
Böylece Kuran’da AYNI ŞARTLAR KARŞISINDAKİ İKİ FARKLI TAVIR açıkça ortaya konulmaktadır:
- Bir tarafta kendi korku ve rahatını öne çıkararak geri çekilmek isteyen ve buna makul görünen gerekçeler bulanlar;
- diğer tarafta ise aynı tehlikeyi görmesine rağmen ALLAH’IN RIZASINI VE VERDİĞİ SÖZÜ KENDİ NEFSİNİN ÖNÜNDE TUTAN müminler bulunmaktadır.
Bu ayetler birlikte değerlendirildiğinde, insanın kendi istediği davranışı seçip daha sonra buna makul görünen bir gerekçe bulmaya çalışmasının, ALLAH’IN RIZASININ EN ÇOĞUNU GÖZETMEK ANLAMINA GELMEDİĞİ görülmektedir.
Müminin yapması gereken, önce kendi rahatını koruyacak bir tercihte bulunup ardından bunu haklı gösterecek bir açıklama aramak değil; gerçek tercih anında Allah’ın en çok hoşnut olacağı davranışı SAMİMİYETLE SEÇMEKTİR.
MÜMİN YALNIZCA HARAMDAN VE YANLIŞTAN KAÇINMAKLA YETİNMEZ; ÖNÜNDEKİ SEÇENEKLER ARASINDAN ALLAH’IN EN ÇOK HOŞNUT OLACAĞI DAVRANIŞI TERCİH EDER
Allah’ın rızasının en çoğunu tercih etmek, YALNIZCA BİR DAVRANIŞIN HELAL Mİ HARAM MI, FARZ MI YASAK MI OLDUĞUNA BAKMAK değildir. İnsanın önünde HEPSİ MEŞRU OLAN BİRDEN FAZLA SEÇENEK bulunabilir.
- Mümin böyle bir durumda YALNIZCA “BUNU YAPMAM CAİZ Mİ?”, “BU DİNE UYGUN MU?”, “KURAN’A GÖRE BU HELAL Mİ?” diye düşünmekle yetinmez.
- Bu seçeneklerin hangisinin ALLAH’IN DAHA ÇOK HOŞNUT OLACAĞI, DAHA GÜZEL, DAHA FEDAKAR, DAHA SAMİMİ VE DAHA VİCDANLI BİR DAVRANIŞ OLDUĞUNU da düşünür.
Çünkü BİR DAVRANIŞIN HARAM OLMAMASI, O DAVRANIŞIN İNSANIN GÖSTEREBİLECEĞİ EN GÜZEL AHLAK OLDUĞU ANLAMINA GELMEZ.
Kişi kendisine daha kolay gelen, daha rahat veya daha menfaatli olan bir yolu seçebilir ve yaptığı şey dinen yasaklanmış olmayabilir. Ancak bu tercihin içine nefsini koruma, fedakarlıktan kaçınma, rahatını bozmama veya kendi menfaatini öncelikli tutma gibi samimiyeti zedeleyen düşünceler KARIŞABİLİR.
MÜMİN İSE ALLAH’I ÇOK SEVDİĞİ İÇİN
yalnızca “Bunu yapabilir miyim?” diye değil;
- “Allah en çok hangisini sever?”
- “Hangi davranış Allah’ın daha çok hoşnut olacağı bir ahlaktır?”
- “Allah’a olan sevgimi, sadakatimi ve fedakarlığımı en güzel hangi tercihle gösterebilirim?”
diye düşünür.
Kuran’da insanın yalnızca yanlış olandan kaçınmasının değil, ÖNÜNDEKİ DOĞRU VE MEŞRU SEÇENEKLER ARASINDA EN GÜZEL AHLAKI GÖSTEREN DAVRANIŞI TERCİH ETMESİNİN de esas olduğu bildirilmektedir:
“O, HANGİNİZİN DAHA GÜZEL DAVRANACAĞINI SINAMAK İÇİN ölümü ve hayatı yaratmıştır…” (Mülk Suresi, 2)
Dolayısıyla KURAN AHLAKINDA ÖLÇÜ, yalnızca kötülükten kaçınmak veya yapılması zorunlu olanı yerine getirmek DEĞİLDİR.
Mümin, hayırda daha güzelini, sevgide daha samimi olanı, fedakarlıkta daha ileri olanı ve Allah’ın daha çok hoşnut olacağı davranışı arar.
BU ANLAYIŞIN TEMELİNDE DE ALLAH SEVGİSİ VARDIR.
İnsan Allah’ı ne kadar çok seviyorsa, kendi nefsinin rahatını değil, Allah’ın en beğeneceği ahlakı göstermeyi o kadar çok ister.
GERÇEK FEDAKARLIK, İNSANIN YALNIZCA KENDİSİNE KOLAY GELENİ YAPMASI DEĞİLDİR
Allah’ın rızasının en çoğunu aramak, KİŞİNİN YALNIZCA KENDİSİNE KOLAY GELEN KADAR İYİLİK YAPIP ardından “BEN ÜZERİME DÜŞENİ YAPTIM” DEMESİ ANLAMINA GELMEZ.
Kuran’da;
“Sevdiğiniz şeylerden infak edinceye kadar iyiliğe erişemezsiniz…”
(Al-i İmran Suresi, 92)
buyrulmaktadır.
Bu ayet, fedakarlığın insanın yalnızca gözden çıkardığı veya kendisine hiçbir eksiklik hissettirmeyecek şeylerden vermesi OLMADIĞINI göstermektedir. Gerçek fedakarlıkta insan, SEVDİĞİ VE KENDİSİ İÇİN DEĞER TAŞIYAN ŞEYLERDEN DE ALLAH’IN HOŞNUTLUĞU İÇİN VAZGEÇEBİLMEKTEDİR.
Örneğin zulüm gören Müslümanların durumuna şefkat duymak, onların yaşadıklarıyla ilgilenmek, haklarını savunmak, gösterilere katılmak ve sözlü destek vermek elbette belirli bir ölçüde bir duyarlılık göstergesidir. Ancak kişinin bunun ardından “Elimden gelen yalnızca buydu” diyerek yapabileceği başka hiçbir şeyi araştırmaması, daha fazla çaba göstermeyi veya fedakarlıkta bulunmayı düşünmemesi, Allah’ın rızasının en çoğunu arama ahlakıyla bağdaşmaz.
Filistin’de mağdur olan insanların yaşadıklarını gündemde tutmak da değerli olmakla birlikte, kişinin bununla yetinmeyip sahip olduğu zaman, bilgi, imkan, çevre ve yetenekler doğrultusunda fayda sağlayabilecek başka yollar da araması; desteğini yalnızca sözde bırakmayıp elinden gelen ölçüde fiili bir çabaya dönüştürmesi kardeşlik ve dayanışma ahlakının bir gereğidir.
ALLAH SEVGİSİ, İNSANIN DÜNYADA SEVDİĞİ HER ŞEYİN ÜZERİNDE OLMALIDIR
Allah’ın rızasının en çoğunu tercih edebilmenin temelinde Allah’ı herkesten ve her şeyden çok sevmek vardır. Çünkü insanın kendi rahatı, ailesi, malı, işi, yaşadığı ev veya herhangi bir dünyevi menfaati Allah sevgisinin önüne geçtiğinde, gerçek bir tercih anında nefsinden yana davranması kolaylaşır.
Kuran’da insanın dünyada en çok değer verebileceği konular tek tek sayılarak, bunların ALLAH’TAN VE O’NUN YOLUNDA GÖSTERECEĞİ ÇABADAN DAHA SEVGİLİ HALE GELMEMESİ GEREKTİĞİ bildirilmiştir:
“De ki: Eğer babalarınız, oğullarınız, kardeşleriniz, eşleriniz, aşiretiniz, kazandığınız mallar, kesada uğramasından korktuğunuz bir ticaret ve hoşunuza giden evler size ALLAH’TAN, RESULÜ’NDEN VE O’NUN YOLUNDA MÜCADELE ETMEKTEN DAHA SEVGİLİ İSE, artık Allah emrini getirinceye kadar bekleyin…” (Tevbe Suresi, 24)
İnsanın sevdiği bir şeyden vazgeçmesi, rahatından veya menfaatinden feragat etmesi gereken durumlar; Allah sevgisinin, imanının ve samimiyetinin ne kadar güçlü olduğunun ortaya çıktığı önemli imtihanlardır. Mümin, ALLAH’I HER ŞEYDEN ÇOK SEVDİĞİ İÇİN, kendi istediği ile Allah’ın hoşnutluğu karşı karşıya geldiğinde Allah’ın rızasını üstün tutar.
ALLAH’A OLAN SEVGİ, ALLAH’IN YARATTIĞI GÜZELLİKLERE VE MÜMİNLERE DUYULAN SEVGİYLE DE GÖSTERİLİR
Allah’a duyulan sevgi yalnızca sözle ifade edilen veya yalnızca insanın kendi içinde yaşadığı bir duygu değildir. İnsan, Allah’a olan sevgisini elbette en derin şekilde kalbinde de yaşar ama ALLAH’IN YARATTIĞI GÜZELİKLERE, NİMETLERE VE MÜMİNLERDE GÖRDÜĞÜ GÜZEL AHLAKA DUYDUĞU SEVGİYLE DE ORTAYA KOYAR.
İnsanların yüzleri, bedenleri, akılları, yetenekleri, sevgileri ve sahip oldukları bütün güzellikler ALLAH’IN YARATMASIYLA vardır. İnsanın kendisine ait olduğunu düşündüğü bedeni dahi kendi meydana getirdiği bir varlık değildir. İnsan kendi yüzünü, gözlerini, sesini, zekasını veya bedenini KENDİSİ YARATMAMIŞTIR.
Bu nedenle kişinin kendisini
- diğer insanlardan üstün veya olağanüstü kıymetli görmesi;
- güzelliğini, sevgisini ve ilgisini müminlerden sakınması,
- soğuk, mesafeli ve yabancılayan bir tavır içine girmesi
GERÇEK SEVGİ ANLAYIŞIYLA BAĞDAŞMAZ.
Mümin sevgisini gizleyen, sevgiden kaçınan, sürekli mesafe koyan değil; SEVGİSİYLE ÇEVRESİNE SÜREKLİ GÜVEN VEREN İNSANDIR.
Allah’a olan sevginin önemli yansımalarından biri de ALLAH’I SEVEN İNSANLARA KARŞI DUYULAN SAMİMİ SEVGİDİR.
Müminin Allah’a olan sevgisinden güç alan bu sevgisinde çıkar hesabı, kibir, kendini beğenme veya karşısındaki insanı küçümseme gibi özellikler de bulunmaz.
MÜMİNİN SEVGİSİNDE VE SADAKATİNDE İSTİKRAR VARDIR
Bazı insanlar, Allah sevgisinden bahsederken son derece yoğun ve duygulu bir görünüm sergileyebilir; ancak konu Allah için bir fedakarlık yapmaya, kendi çıkarından vazgeçmeye veya sevgisini fiilen göstermeye geldiğinde geri çekilebilir ve daha önce bahsettikleri sevgiden adeta eser kalmaz.
Oysa GERÇEK İMAN yalnızca sözle ortaya konulan bir iddia değildir.
KIŞININ SAMİMİYETİ;
- çıkarıyla karşı karşıya kaldığında hangi tercihi yaptığıyla,
- sevgisinde ne kadar sadık olduğuyla,
- fedakarlık gerektiğinde nasıl davrandığıyla ve
- müminlere karşı ne ölçüde güven veren bir ahlak gösterdiğiyle
anlaşılır.
Bu nedenle bir kişinin sürekli olarak “ALLAH’IN RIZASINI DÜŞÜNÜYORUM” DEMESİ tek başına ölçü değildir. ÖNEMLİ OLAN, hayatın içinde bir durumla karşılaştığında, karar anında gerçekten Allah’ın en çok hoşnut olacağı davranışı seçip seçmediğidir.
Kendi çıkarının daha fazla olduğu seçeneği tercih edip sonra bunu “Allah’ın rızası” kavramıyla açıklamaya çalışmak, o kişinin GERÇEKTE ALLAH’A KARŞI BU DERİN VE İÇTEN SEVGİYİ GEREĞİ GİBİ YAŞAYAMADIĞINI gösterir.
“HAYIRLARDA YARIŞIN” HÜKMÜ, MÜSLÜMANIN SEVGİDE VE GÜZEL AHLAKTA DA EN İLERİYİ HEDEFLEMESİNİ GEREKTİRİR
Kuran’da müminlere;
“…Öyleyse hayırlarda yarışın…” (Bakara Suresi, 148)
şeklinde bildirilmiştir. Burada tarif edilen ahlak anlayışı,
- müminin iyilik konusunda pasif ve isteksiz olmamasını;
- Allah’ın hoşnut olacağı güzel davranışlarda sürekli daha iyisini aramasını
gerektirir.
HAYRIN EN ÖNEMLİ ÖZELLİKLERİNDEN BİRİ DE SEVGİDİR.
Dolayısıyla mümin yalnızca belirli ibadetlerde değil;
SEVGİDE, ŞEFKATTE, MERHAMETTE, FEDAKARLIKTA, DOSTLUKTA, SADAKATTE VE GÜZEL AHLAKTA DA YARIŞMALIDIR.
- ALLAH’A DUYULAN SEVGİNİN COŞKULU VE GÜÇLÜ OLMASI,
- BU SEVGİNİN İNSANIN DAVRANIŞLARINDA AÇIKÇA GÖRÜLMESİ
gerekir. SEVGİ yalnızca kişinin içinde tuttuğu bir duygu değil; KARŞISINDAKİ İNSANIN DA HİSSEDEBİLECEĞİ BİR AHLAK ŞEKLİDİR.
Bu nedenle “Allah’ın rızasının en çoğunu aramak”, anlaşılmaz, uhrevi veya mistik bir ifade değildir. Bu ahlakın en açık ve sade karşılığı;
ALLAH’IN EN ÇOK SEVECEĞİ DAVRANIŞI YAPMAYA ÇALIŞMAK, HAYIRDA VE SEVGİDE EN GÜZEL OLANI TERCİH ETMEKTİR.
ALLAH’IN RIZASININ EN ÇOĞUNU SEÇMEK, MÜMİNE GERÇEK MUTLULUK VE GÜZEL BİR HAYAT KAZANDIRIR
Allah’ın rızasını tercih etmek insanı mutsuz edecek veya onun aleyhine olacak bir hayat anlayışı değildir. Tam aksine mümin açısından en akılcı, en huzurlu ve en güven veren tercih Allah’ın hoşnutluğunu gözetmektir.
İnsan kendi sınırlı bilgisiyle gelecekte neyin kendisi için hayırlı olacağını her zaman bilemez. Allah ise insanı yaratan, onun geçmişini ve geleceğini bilen ve kendisi için neyin hayırlı olduğunu en iyi bilendir.
Bu nedenle insan Allah’ın hoşnutluğunu esas aldığında, sonucunu Allah’a bırakmanın huzurunu yaşar. Kendi çıkarına göre yaptığı hesapların, sürekli geleceği kontrol etmeye çalışmanın ve sonradan yaşayabileceği pişmanlıkların yerine tevekkül ve vicdan rahatlığının konforunu yaşar.
Kuran’da;
“…Haberiniz olsun; KALPLER YALNIZCA ALLAH’IN ZİKRİYLE MUTMAİN OLUR.” (Ra’d Suresi, 28)
Bir başka ayette ise İMAN EDİP SALİH AMEL İŞLEYENLERE GÜZEL BİR HAYAT vaat edilmektedir:
“Erkek olsun, kadın olsun, BİR MÜMİN OLARAK KİM SALİH BİR AMELDE BULUNURSA, hiç şüphesiz BİZ ONU GÜZEL BİR HAYATLA YAŞATIRIZ ve ONLARIN KARŞILIĞINI, YAPTIKLARININ EN GÜZELİYLE MUHAKKAK VERİRİZ.” (Nahl Suresi, 97)
Mümin bu ahlakı, DÜNYADA HERHANGİ BİR KARŞILIK ELDE ETMEK İÇİN DEĞİL, yalnızca ALLAH’IN SEVGİSİNİ, DOSTLUĞUNU, YAKINLIĞINI, RIZASINI VE HOŞNUTLUĞUNU KAZANMAYI UMARAK yaşar. Allah’ın rızasının en çoğunu tercih ederken asıl amacı, kendisine maddi veya manevi bir menfaat sağlamak değil; ALLAH’IN EN ÇOK SEVECEĞİ KULLARINDAN OLABİLMEKTİR.
Bununla birlikte Allah, iman edip salih amel işleyenlere dünyada da güzel bir hayat, ahirette de yaptıklarının en güzeliyle karşılık vereceğini bildirmiştir. Allah’a güvenmenin, doğru ve vicdanlı davranmanın, sevgi, sadakat ve fedakarlıkla yaşamanın insana kazandırdığı manevi huzur, bereket ve güven duygusu, dünyanın pek çok maddi nimetiyle kıyaslanamayacak kadar büyük bir nimettir.
Ancak mümin için bütün bunların da üzerinde olan; ALLAH’IN SEVGİSİNİ, DOSTLUĞUNU, YAKINLIĞINI VE HOŞNUTLUĞUNU UMMAKTIR. Çünkü Allah’ın rızasını arayan insanın asıl istediği, yaptığı güzel davranışların karşılığında dünyadan bir kazanç elde etmek değil; ALLAH’IN KENDİSİNİ ÇOK SEVMESİ VE O’NUN HOŞNUT OLDUĞU BİR KUL OLABİLMEKTİR.
İSLAM DÜNYASINDAKİ PEK ÇOK SORUNUN TEMELİNDE BU AHLAKIN GEREĞİ GİBİ YAŞANMAMASI BULUNMAKTADIR
Aynı ölçü İslam dünyasının yaşadığı sorunlar açısından da geçerlidir. Müslüman toplumların yalnızca “Allah’ın rızası”, “kardeşlik”, “fedakarlık”, “mazluma yardım” gibi kavramları sıkça kullanmaları yeterli değildir.
BU DEĞERLERİN GERÇEK HAYATTA FİİLEN YAŞANMASI GEREKİR.
Bir insan kardeşlikten söz ettiği halde kardeşi için fedakarlık yapmıyorsa, sevgiden söz ettiği halde sevgisini göstermiyorsa, mazlumdan söz ettiği halde sahip olduğu imkanlarla ne yapabileceğini düşünmüyorsa; burada SÖYLENEN SÖZLERLE YAŞANAN AHLAK ARASINDA AÇIK BİR FARKLILIK meydana gelir.
Allah’ın rızasının en çoğunu arayan insan kendisine;
- “Daha çok NE SÖYLEYEBİLİRİM?” diye değil;
- “Allah’ın daha çok hoşnut olacağı NE YAPABİLİRİM?” diye sorar.
Kuran ahlakının gereği; insanın kendi rahatına ve çıkarına en uygun olanı seçip sonradan buna dini bir açıklama bulması değil, Allah’ı çok sevdiği için O’nun en çok hoşnut olacağı davranışı samimiyetle araması ve hayatını bu anlayış doğrultusunda yaşamasıdır.
SONUÇ:
Müvekkil Adnan Oktar’ın hayatı boyunca eserlerinde, konuşmalarında ve televizyon yayınlarında önemle üzerinde durduğu bu anlayışın; Kuran ayetleri doğrultusunda gerçek anlamıyla ortaya konulması, müvekkilin inançlarının, ahlak anlayışının ve insan ilişkilerine bakışının doğru şekilde değerlendirilmesi bakımından önem taşımaktadır.
Yukarıda müvekkilin görüşlerinin anlatılmasının temel nedeni; müvekkilin düşüncelerinin ve yaşam biçiminin TCK kapsamında hiçbir surette suç teşkil etmediğini bir kez daha vurgulamaktır.
Müvekkil Adnan Oktar’ın konuya ilişkin görüş ve değerlendirmelerini Mahkemenizin bilgilerine vekaleten sunarız. 07.09.2026