SEVGİDE TEREDDÜT OLMAZ
Allah dünyayı, sonsuz ve gerçek hayat olan ahirete bir hazırlık yeri olarak yaratmıştır. Aslında her insan dünyada bir cennet eğitimi alır. Bu eğitimin tek ve en önemli konusu ise sevgidir. İyilik, tevazu, kalenderlik, fedakarlık, neşe, canlılık, kalite, güzellik, sabır, merhamet ve affedicilik gibi insanların zevk aldıkları ve kendilerini geliştirmek istedikleri tüm güzel ahlak vasıflarının özü de yine sevgidir.
Sevgi durağan değildir. Sürekli gelişen, güçlenen, derinleşen ve kalitesi artan bir nimettir. İnsanların bir kısmının sevgi denilince akıllarına gelen;
• Annesine, babasına, kardeşlerine duyduğu bağlılık,
• Arkadaşlarıyla geçirdiği iyi vakit,
• Kedisine, köpeğine ya da diğer evcil hayvanlarına duyduğu merhamet,
• Aşık olduğunu düşündüğü insanla yaşadığı heyecan gibi duygular şüphesiz sevginin birer parçasıdır, ancak gerçek sevgi asla bunlarla sınırlı değildir.
Sevgi, bunların hepsini kapsayan ama tüm bunların çok daha ötesinde olan; yaşadıkça, hissettikçe değeri ve güzelliği anlaşılan bir kavramdır. İnsanın her bir hücresine, aklına, vicdanına, tüm tavırlarına ve hayatının her anına yansıyan bir ruh kalitesi, derinlik, zevk ve güzelliktir. Allah’ın varlığından, sonsuz güç ve kudretinden, eşsiz büyüklüğünden ve mutlak hakimiyetinden, nefes kesen sanatından ve benzersiz aklından duyulan sevinç, mutluluk, şükür ve heyecanın en yüksek seviyede yaşanmasıdır.
İnsanın hayatı boyunca kendisini değiştirmek, iyileştirmek ve geliştirmek için gösterdiği çabanın tamamı da aslında sevgidir.
Müminin hayatının her anında yaptığı her şey; Allah’ın kendisinden razı olması, kendisini beğenmesi, sevmesi ve Allah’a olan hayranlığını, aşkını, bağlılığını göstermesi içindir. Bu güzel çaba ve gayret, müminin sevgiye verdiği değerin ve gösterdiği özenin bir ifadesidir. İman eden bir insanın en çok titizleneceği şey içindeki sevgiyi ve sevgi gücünü sürekli geliştirmektir.
Sevgiyi bilmeyen ya da anlamayan insanların günlük hayatlarının olağan birer parçası olarak gördükleri şeylerin bir kısmı, onlar farkında olmasa da aslında onları sevgiden uzaklaştıran ve sevgiyle aralarına set koyan engellerdir. İnsanlar çoğunlukla çocukluklarından itibaren yetiştikleri aile ortamını, okulda arkadaş çevrelerinde gördükleri tavırları ve zaman içinde edindikleri alışkanlıkları bir süre sonra kendi kişiliklerinin bir parçası zannederler. Algılarını, anlayışlarını, konuşmalarını, tepkilerini hatta ses tonunu ve bakışlarını dahi bu alışkanlıkları şekillendirir. Bunların her biri insanın aklının, ruhunun, vicdanının ve en önemlisi de sevgi gücünün üzerinde birer baskı ve engeldir. Bu engellerin en yaygınlarından biri ise her şeye “tereddütle yaklaşmak”tır.
TEREDDÜT OLAN YERDE SEVGİ OLMAZ
Tereddüt; karar verme, bir eylemde bulunma veya bir fikri benimseme aşamasında yaşanan duraksama, kuşku duyma ve bu nedenle de bir tür arada kalma halidir. Kişinin yaşadığı bu kararsızlık; tedirginlik, gerginlik, sunilik ve kendini tam olarak huzurlu hissetmeme gibi olumsuzluklarla dışa yansır. Bu ruh halindeki birinin sevginin derinliğini, konforunu ve huzurunu yaşaması ise mümkün değildir.
İnsanların büyük çoğunluğu aslında hep tereddüt içinde yaşarlar. En çok da -haşa- Allah’ın varlığı hususunda tereddüt ederler. Allah’ın varlığına iman ettiğini söyleyenlerin bir kısmı da -haşa- Allah’ın gücünden, her şeye hakim olduğundan ve her şeyi hayırla yarattığından şüphe duyarlar. Peygamberlerin hak olduğuna da bir türlü kanaat getiremezler. Kalplerinde hep şüphe vardır ve bu şüphe nedeniyle tam olarak din ahlakını yaşamaya, peygamberin candan dostu ve savunucusu olmaya hep mesafelidirler.
Tereddüt aynı zamanda “gelgitli” bir haldir. Bu kişiler çoğu zaman bir şeyin doğruluğunu ve hak olduğunu toptan inkar etmezler. Aslında için için doğruyu bilirler. Ancak menfaatleriyle çatışan veya kendi deyimleriyle akıllarına yatmayan konular olduğunda içlerindeki şüphe ve tereddüt hemen açığa çıkar.
Allah Kuran’da insanların bir kısmını samimi, derin, temiz ve berrak imandan uzaklaştıran hususun da içlerinden bir türlü atamadıkları tereddütleri ve şüpheleri olduğunu bildirmiştir. Örneğin Peygamberimiz (sav) döneminde, Müslümanların zorluk, savaş ve çile günlerinde içlerinde kuşku barındıranların, Peygamberimiz (sav) ve sahabeyle birlikte canla başla mücadele etmek yerine, mücadeleden geri durmak için izin istedikleri, çeşitli bahaneler öne sürerek geride durmayı arzu ettikleri ayette şöyle haber verilmiştir:
Senden, yalnızca Allah’a ve ahiret gününe inanmayan, kalpleri kuşkuya kapılıp, kuşkularında kararsızlığa düşenler izin ister. (Tevbe Suresi, 45)
Bir başka ayette ise bu tür insanların Allah’ın, Resulü’nün ve sahabenin yanında yer alma konusunda bir türlü azimli olamadıkları bildirilmiştir:
Arada bocalayıp dururlar. Ne onlarla, ne bunlarla. Allah kimi saptırırsa, artık sen ona yol bulamazsın. (Nisa Suresi, 143)
Bu kişiler beyinlerinde izledikleri görüntünün, yani dünyaya dair her şeyin sahibinin Allah olduğunu, Allah’ın sonsuz azamet sahibi ve her şeyin tek hakimi olduğunu bir türlü kavrayıp içlerine sindiremedikleri için, durum ve şartlara göre, kimi zaman müminlerin kimi zaman ise inkarcıların güçlü olduğunu düşünmektedirler. Bu sebeple de kimin yanında duracakları konusunda sürekli bocalamaktadırlar.
Onlar ki, sizi gözetleyip durmaktadırlar; eğer size Allah’tan bir fetih (zafer) gelirse: ‘Biz sizinle değil miydik?’ derler. Yok eğer kâfirler (başarıdan) bir nasip alırlarsa, bu defa da: ‘Size üstünlük sağlamadık mı, müminlerden sizi korumadık idi?’ derler. Artık Allah, kıyamet günü aranızda hükmedecektir. Allah, kâfirlere müminler aleyhine kesinlikle bir yol vermez. (Nisa Suresi, 141)
Peygamberimiz (sav) devrinde bazı kimseler ise Resulullah (sav)’in vahiyle bildirdiği vaadlerin doğruluğuna bir türlü güvenememişlerdir. Peygamberimiz (sav) ve beraberindeki sahabe zafer kazandığında “Galiba doğru söylüyor” diye düşünmüş; üzerlerinde zorluk ve baskı ortamı oluştuğunda ise “Yanılmışız, demek ki vaat ettikleri doğru değilmiş” tavrı içinde olmuşlardır. Zorluğu gördüklerinde “Allah ve Resulü bize boş vaatlerde bulunmuş” diyen ve kendi menfaatlerine zarar gelmesin diye Peygamberimiz (sav)’den uzak durmaya çalışan bu samimiyetten uzak insanların tavır bozuklukları ayetlerde şöyle bildirilmiştir:
O sırada münafıklar ve kalplerinde hastalık olanlar diyorlardı ki: ‘Allah ve Resûlü bize bir aldanıştan başka bir şey vaat etmedi.’ Onlardan bir grup da demişti ki: ‘Ey Yathrib (Medine) halkı, artık sizin için kalacak yer yok, hemen dönün.’ Onlardan bir kesim de: ‘Gerçekten evlerimiz açıktır’ diye Peygamber’den izin istiyorlardı. Oysa evleri açık değildir, onlar yalnızca kaçmak istemektedirler. (Ahzab Suresi, 12-13)
Allah’ı ve Peygamberimiz (sav)’i aşkla seven sahabenin güzel ahlakı, nesillere örnek olan sadakatleri, cesaretleri ve eşsiz sevgileri ayette şöyle haber verilmiştir:
Müminler ise birlikleri gördükleri zaman: “Bu, bize Allah’ın ve Resûlü’nün vadettiğidir; Allah ve Resûlü doğru söylemiştir’ dediler. Ve bu, onların yalnızca imanlarını ve teslimiyetlerini arttırdı.” (Ahzap Suresi, 22)
Peygamberimiz (sav)’in nefes kesen güzellikteki ahlakını gördükleri halde, zayıf imanları nedeniyle ona bir türlü güven duyamayan bu gaflet içindeki insanların Kuran’da haber verilen bir diğer özelliği de; Peygamberimiz (sav)’in haşa kendilerine haksızlık yapacağı, hak ettikleri değeri vermeyeceği ve onları koruyup kollamayacağı gibi yersiz kuşkulara kapılmalarıdır:
Onların kalplerinde bir hastalık mı var, yoksa kuşkuya mı kapılıyorlar, yoksa Allah’ın ve Resulü’nün onlara haksızlık edeceğinden mi korkuyorlar? Hayır, onlar zalim olanların ta kendileridir. (Nur Suresi, 50)
Kalbinde bu tip kuşkular ve tereddütler yaşayan insanların sevgiyi yaşamaları ise hiçbir zaman mümkün değildir. Belki anlık heyecanlar ya da ilgi gördükleri anlarda kısa süreli mutluluklar yaşayabilirler ama bu, sevgi değildir. Sevgi ahlaka, kişiliğe, karaktere, vicdana, dürüstlüğe ve imana duyulan güven üzerine kuruludur. Bu insanlar ise menfaatlerinin garanti altına alınmasını, kendi nefislerinin her koşulda korunmasını ve bencilce sadece kendi taleplerinin karşılanmasını arzular, bunlardan emin olmak isterler. Karşılarındaki kişinin ahlakının yüksekliğine, imanın derinliğine, vicdanlarının temizliğine ve Allah korkusuna bakmazlar. Çünkü bu güzel değerleri kendilerince afaki bulur, dünyanın geçici değerlerini ve kriterlerini ise somut zannederler.
Hadislerde ve İslami kaynaklarda yer alan bilgilere göre, Peygamberimiz (sav)’in hanımlarından bazılarının da zaman zaman kuşkucu ve tereddütlü bir tutum sergiledikleri anlaşılmaktadır. Bu tavır bozukluğunun temelinde, Peygamberimiz (sav)’in kendilerine olan sevgisinden bir türlü emin olamamaları vardır. Sürekli yeteri kadar sevilmedikleri ya da kendilerine değer verilmediği şüphesi içinde olmuşlardır.
Oysa onlar, Peygamberimiz (sav)’in dürüstlüğünü, fedakarlığını, vicdanını, benzersiz aklını, vefasını ve iyiliğini bizzat müşahede etmişlerdi. Onun dünyadan bütünüyle geçerek kendini Allah’a adadığına, hiçbir dünyevi beklenti taşımadan yalnızca O’nun rızası için yaşadığına binlerce kez şahit olmuşlardı. Bir insanın samimiyetine kanaat getirmek için tek bir delil bile yeterliyken, sevginin ve vefanın bu muazzam tecellilerini görmezden gelmek, Peygamberimiz (sav)’in sevgisinden şüpheye düşmek, hem derin bir iman zaafiyeti hem de ağır bir ahlak bozukluğudur.
Karşısındaki kişinin derin imanına, temiz vicdanına ve güzel ahlakına şahit olduğu halde “Beni yeterince sevmiyor” kuşkusuna kapılmak aslında o kişinin zihninde dünyevi kriterlerin, kıyasların ve kaygıların önemli bir yer ettiğini gösterir. Bu durum, Allah ve ahiret için değil, dünyaya ait meta ve menfaatler için bir beklenti taşımaktan kaynaklanır.
Dünyaya dair bir kayba uğrayacağı korkusu kişinin içini kemirdiğinden, karşısındakinin güzel ahlakının, sevgisinin ve aklının sunduğu konforu asla hissedemez. Sürekli bir şeyleri yitiriyor olabileceği endişesiyle yaşar. Örneğin, gençliğinin ve güzelliğinin harcandığı şüphesine kapılır. “Daha zengin, daha güçlü, daha etkili biriyle bir hayat kurmak varken acaba daha azına mı razı olmuştur, acaba bir zararda mıdır?” diye düşünüp durur. Gerçekten de hayatta hep kendisinden daha fazlasına sahip olan biri olacaktır ve aklı hep elde edemediklerinde kalacaktır. Bu hastalıklı düşünce içini kemirirken ne kendisine saygı duyması ne çevresindeki insanlara değer vermesi ne de samimi olarak birini sevmesi mümkün olmaz.
Halbuki Allah’ı ve O’nun rızasını seçen, dünyanın hiçbir nimetiyle kıyaslanamayacak en büyük zenginliğe, bolluğa, berekete ve iyiliğe kavuşmuştur. Bu, hiçbir para, ev, araba, güzellik, fiziksel gösteriş ile kıyaslanamayacak bir zenginliktir. Akıl ancak bu şekilde sağlıklı, vicdan da bu şekilde mutmain olur. Hırs, bencillik, yüzeysellik ve kofluk akılda bir dengesizlik, ruhta ise ciddi bir çöküntü oluşturur.
Allah’ın rızasını seçen ise sevgiyi, dolayısıyla gerçek huzuru, mutluluğu ve zenginliği seçmiştir. Sevgiden daha güzel, daha güçlü, daha konforlu, daha zevkli ve tatmin edici hiçbir güzellik yoktur. Ne var ki insanların bir kısmı gerçek sevginin lezzetini hiç tatmadıkları, bir kısmı da çok yüzeysel düşünüp bir tür şuur kapanıklığı içinde yaşadıklarından, dünyalarını kendilerince garanti altına almayı, içlerindeki sevgiyi ve ahiretlerini garanti altına almaktan üstün görürler. Hayatları boyunca da bu yanlış kararlarının acılarını yaşarlar.
GELECEK KAYGISI YÜZÜNDEN SEVGİDEN VAZGEÇENLER
Gelecek kaygısı insanların büyük kısmının tüm hayatını yönlendiren en güçlü duygulardan biridir. Çoğu kişiye küçük yaşlardan itibaren “kendisini kurtarması” telkin edilir ve bu “kurtuluşun” yolları da bellidir: “İyi” bir okul okumak, “iyi” bir evlilik yapmak, “iyi” bir iş edinmek. Elbette kaliteli bir eğitim almak, mutlu bir evlilik yapmak ve severek yaptığı bir işi olması her insan için güzel birer nimettir. Ancak toplumun bazı kesimlerinde “iyi” ile kastedilen; maksimum maddi menfaat getirecek olanı tercih etmek ve bu tercihi yaparken ahlaki kriterleri tamamen göz ardı etmektir. Şaşırtıcı olan ise, samimi olarak bir an düşünülse dahi kimsenin kendisine yakıştırmayacağı bu tutum, sanki çok olağan bir şeymiş gibi aileler, akrabalar ve yakın çevre tarafından toplu olarak telkin ve teşvik edilir.

Muhtemelen her insanın ilk duyduğunda yadırgadığı ve itici bulduğu bu yaşam felsefesi, hayatın içine atıldıkça birçok insan tarafından olağan görülmeye başlanır. Bunu kabullenen insanlar, farkında olmadan kendi elleriyle kendilerini sevgisizliğin içine atmış olurlar. Ne var ki “kazandıklarını” düşündükleri ve çok önem verdikleri zenginlik, ün, makam, sosyal çevre gibi unsurları elde etmenin heyecanıyla içine düştükleri karanlığın büyüklüğünü ilk başlarda anlayamazlar. Her şeyi elde ettiklerini sandıkları anda, aslında her şeyin sahte ve suni olduğu mutsuz ve tatminsiz bir hayata mahkum olurlar.
Bu çarpık mantığın en dikkat çekici yansıması, söz konusu kişilerin sevgi adına, aslında sevgiyle hiç ilgisi olmayan kriterlere yönelmeleridir. Örneğin; bir evlilik yapılacaksa önce adayın evini, arabasını, aylık gelirini ve yaşam standartlarını öğrenmekle işe başlarlar. Adayın ailesi ile sosyal çevresinin maddi durumu incelenir. Her detayın ince bir hesapla masaya yatırıldığı bu aşamada çoğunlukla göz ardı edilen tek şey kişinin ahlakıdır. Hatta eğer tüm kriterlere uygun zengin bir aday bulunduysa, ahlakında ciddi sorunlar olduğu görülse de, “Genç daha”, “Zamanla düzelir” denilerek bu durum örtülür ve geçiştirilir.
Elbette bir insanın konforlu, refah içinde ve güzel bir yaşam arzusu taşıması meşru bir emeldir. Ama bu istekler, bir insanın evleneceği kişiyi seçerken tek başına birer kıstas değildir. Temel ölçü kişinin vicdanı, Allah korkusu, Allah sevgisi ve ahlakının güzelliğidir. Kişinin merhametine, şefkatine, dürüstlüğüne, sabrına, aklına ve fedakarlığına bakmadan, sadece maddi imkanlarına göre bir değerlendirme yapıldığında kaçınılmaz olarak büyük hüsranlarla karşılaşılacağı da açıktır.
Bazı toplumlarda yoğun olarak görülen bu telkinlerin etkisiyle, kimi genç kızların hayalini dünyanın en dürüst, en samimi, en vicdanlı ve en akıllı insanı değil; lüks markalarla giyinen, son model arabalara binen, seçkin bir semtin gösterişli evlerinden birinde oturup lüks mekanlarda boy gösteren ve kendisine de bu şaşaalı hayatı vaat edecek bir eş adayı süsler.

Hatta bu durum, kimi dizilerde ve filmlerde açıkça konu edilir. Genç kız, kısıtlı imkanlar içindeki hayatından kurtulmak ve geleceğini garanti altına almak için varlıklı bir çevrenin içine girmeye çalışır, bunun da en kestirme yolu zengin bir eş bulmaktır. Lüks bir arabası, gösterişli bir saati ve saygın bir mesleği olan kişi hemen ilgisini çeker. Olabilecek en sevgi dolu, en ilgili, en güzel sözlü ve en bakımlı haliyle bu kişinin dikkatini çekmek için çabalar. Ancak hedefindeki kişinin hayal ettiği servete sahip olmadığını fark ettiği an ondan soğur, yere göğe sığdıramadığı sevgisi de ilgisi de bir anda yok olur. Arzuladığı o şaşaalı hayata kavuşana dek, vakit kaybetmeden yeni bir aday arayışına koyulur.
Örneğin ulusal bir kanalda yayınlanan “Başkalarının Hayatı” adlı dizide bu konu tüm çıplaklığıyla gözler önüne serilmektedir. Dizinin başrolündeki genç kız, son model lüks bir araca sahip, kolunda pahalı bir saat taşıyan bir doktora hemen ilgi duyup yakınlaşır. İlk buluşmalarında delikanlının bursla okuduğunu, kolundaki saatin hediye, altındaki aracın ise emanet olduğunu öğrenir öğrenmez yüzü asılır ve o ana kadar yoğun ilgi gösterdiği delikanlıyı anında tersler. Daha sonra ikinci bir zengin adaya yönelir, ancak onun da mal varlığını yitirdiğini öğrenince onu da bir kalemde siler. Bu hikaye sadece kurgusal bir dizi senaryosu değil, toplumun bazı kesimlerinde oldukça yaygın olan çarpık bir hayat felsefesidir.
Zenginlikle kendini garanti altına aldığını düşünen kişilerin önemli bir çıkmazı daha vardır: Her zaman kendisinden daha iyi durumda olan birini görecek ve içindeki “Neden daha fazlasını elde edemedim?” hırsı ve kaygısı hiç bitmeyecektir. Örneğin geniş bir apartman dairesi ve iyi bir maaşı olan biriyle evlendiyse, villası olan ve kendi işinin patronu olan birini görünce içi daralacaktır. Şık mağazalardan alışveriş yapan birini bulduysa, yurt dışında özel tasarım giyinen başka biriyle karşılaşacaktır. Kendisinin sahip olduğu imkanlardan daha fazlasını başkalarında gördüğünde, yanındakine duyduğu o yapay sevgi anında tükenecek, dolayısıyla kimseyi gerçekten sevemeyecek, kimseyle huzur bulamayacaktır.
Dahası bu kişi ne yaparsa yapsın, Allah’a sığınıp tevekkül etmiyorsa, aslında hiçbir zaman da geleceğini garanti altına alamayacağını da içten içe bilir. Çünkü son nefesine kadar her an hiç ummadığı bir riskle karşılaşabilir ve en korktuğu şey başına gelebilir. Bu kadar endişe, hırs ve korkuyla yaşayan bir insanın mutlu olması mümkün değildir.
Öte yandan samimi sevgiyi yaşayan insan ise sadece dünyasını değil, sonsuz hayatını garanti altına almış olur. Hem dünyada hem ahirette tüm insanların hayalini kurduğu lezzetleri, zevkleri, heyecanları, mutlulukları yaşar.
TOPLUMUN BAZI KESİMLERİNDE KADINLARA YAPILAN TELKİN: NE OLURSA OLSUN EVLEN!
Bazı çevrelerde ise kadınların en önemli varlık amacı evlenmek olarak görülür. Evlenilecek kişinin ahlakı, kişiliği, dünya görüşü, nasıl yaşadığı ve hangi idealleri taşıdığı değil, sadece ortada evlenecek biri olması önemlidir. Hatta halk arasında “Erkek olsun da çamurdan olsun” deyimiyle ifade edilen bu sığ anlayış, bazı kadınlar tarafından da şaşırtıcı bir şekilde kabul görür.
Bazıları aile evinden kurtulup kendi düzenini kurabilmek, bazıları farklı bir sosyal hayatın içine girme fırsatı yakalamak, bazıları da sırf “evlendi” denilmesi için bir an önce evlenmek arzusu taşırlar.
Kurtuluş olarak gördükleri bu evlilik ise bir süre sonra kendi felaketlerine dönüşür. Dindarlığına, Allah korkusuna, Allah sevgisine ve güzel ahlakına bakmadan sırf nikah masasına oturmuş olmak adına seçilen kişinin sevgisiz, anlayışsız, bencil, sinirli, gergin hatta saldırgan yüzüyle karşı karşıya kalırlar. Ailesinin yanından ayrılıp hayalindeki o özgür düzeni kuracağını zannederken, acımasız, kaba ve gaddar birinin boyunduruğu altına girerler. Hatta çoğu zaman kadına şiddet olaylarının temelinde, kötü ahlaka eğilimli olduğu bile bile seçilen, dindar ve vicdanlı olup olmadığına bakılmadan “Ne olursa olsun evleneyim” güdüsüyle yapılan evlilikler yatmaktadır. Elbette şiddet, özellikle de kadına yönelik olanı hiçbir şekilde kabul edilmesi mümkün olmayan, en sert hukuki tedbirlerle karşılık görmesi gereken ağır bir suç ve ahlaki çöküştür. Ancak şiddete eğilimli kişilerin çoğu karanlık taraflarını daha en başta belli etmektedir. Saldırgan yapıları konuşmalarından ve tepkilerinden dahi anlaşılabilmektedir. Buna rağmen, “Evleneyim, ben onu düzeltirim”, “Zamanla değişir” denilerek bu tip kişilerle yola devam etmek çok büyük bir basiretsizliktir.
Kimi zaman da modern görünümlü olan erkeklerin sert bir üslubu olsa dahi şiddete başvurmayacağı sanılmaktadır. Oysa görünümü ne olursa olsun Allah korkusu ve Allah sevgisinden uzak insanlar çevrelerindeki herkes için mutlaka bir şekilde mutsuzluk sebebi olmaktadır. Kadınların kendilerine eş veya arkadaş olarak seçtikleri, yakınlık kurdukları kişileri belirlerken, o kişinin vicdanını, ahlakını, Allah korkusunu, Allah sevgisini, dürüstlüğünü, samimiyetini ve fedakarlığını göz önünde bulundurmaları şarttır.
Evlilik konusundaki çarpık yaklaşımlardan biri de “Evleneyim, yürütemezsek boşanırım” zihniyetiyle hareket edilmesidir. En baştan böyle bir yaklaşımla yola çıkıldığında sevginin hiçbir zaman oluşmayacağı açıktır. Sevgide sonsuzluğa niyet edilir, “olmazsa boşanırız” mantığının olduğu yerde sevgi yoktur.
MÜMİNİN SEVGİDEKİ ÖLÇÜSÜ YÜKSEK VE GÜZEL AHLAKTIR
Müminin en önemli vasıflarından biri aklı, derinliği ve samimiyeti gördüğünde mıknatıs gibi o kişiye çekilmesidir. Allah, Kendisini seven iki ruhu mutlaka birbirine sevdirir. Allah’ın en güzel vasıflarıyla tecelli ettiği bir insanı bir müminin görmezden gelmesi, anlamaması ya da bütün benliğiyle sevmemesi diye bir şey asla söz konusu olamaz. Böyle değerli bir insan varken sevgisini, ilgisini, yakınlığını ve dostluğunu başkasına yöneltmesi de mümkün değildir. Allah’ın en çok tecelli ettiği kulları, müminlerin de en çok sevdiği kimselerdir.
Samimi, dürüst, kalender, tevazu sahibi, mert, cömert, güzel huylu, Allah’a aşık, yalnız Allah için yaşayan ve dünyadan geçmiş bir dostu ve sevdiği olması mümine Allah’ın en büyük ikramıdır. Allah’ın böylesine değerli bir nimeti nasip etmesi müminin en büyük heyecan, sevinç, neşe ve şükür vesilesidir.
Dünyanın tek amacı olan sevgiyi bulan müminin başka bir arayışı, emeli ve arzusu olmaz. Onun tek gayreti; bu sevgiyi daha da kaliteli, daha da güçlü, daha da derin, daha da tutkulu, daha da samimi ve tamamen adanmış olarak yaşamak olur. O yüzden sevgisine ve sevdiğine kenetlenir. Aklı, kalbi, ruhu ve zihni yalnız sevdiği iledir.
Mümin kadınların iffetinin güzelliği ve asaleti de bu ruhtan kaynaklanır. Cennette mümin kadınların da en dikkat çekici özelliklerinden biri büyük bir tutkuyla, yalnızca eşlerine yönelmiş olmalarıdır.

Ve yanlarında bakışlarını yalnızca eşlerine çevirmiş, iri gözlü kadınlar vardır. Sanki onlar, saklı tutulmuş (gün yüzü görmemiş) yumurta gibidirler. (Saffat Suresi, 48-49)
Orada bakışlarını yalnızca eşlerine çevirmiş kadınlar vardır ki, bunlardan önce onlara ne bir insan ne bir cin dokunmuştur. (Rahman Suresi, 56)
Mümin kadınları güzel kılan da bu yüksek ahlakları, iffetleri ve sevgilerini korumadaki titizlikleridir.
Orada huyları güzel, yüzleri güzel kadınlar vardır. (Rahman Suresi, 70)
Allah’ın cennet kadınları için överek bildirdiği bu güzellik, kadınların yalnızca bir kişiyi sevecek şekilde yaratılmış olduklarını göstermektedir. Dizilerde ve filmlerde de zaman zaman konu edildiği gibi, aksinde yani birden fazla erkekle gönül ilişkisi yaşayan kadınlarda sevgi duyarlılığı tamamen ortadan kalkmaktadır. Allah kadının iffetli, kendini koruyan ve vakur olmasını sevginin temel şartı olarak yaratmıştır. Bu sınırları hafife alan, “Bundan bir şey olmaz” mantığıyla hareket edildiğinde ise, Allah o kadınların tüm sevgi güçlerini ortadan kaldırmaktadır. Kırılmış bir bardağın dolması nasıl mümkün değilse, bir taraftan su doldurulurken bir taraftan sürekli bardağın boşalması nasıl kaçınılmazsa, iffet ve vakardan uzaklaşan kadınların da içi boşalmakta, sevgiyi yaşama, sevgiden etkilenme, coşkuyla ve tutkuyla sevme güçleri tümüyle yok olmaktadır.
SONUÇ OLARAK;
Müminin yaptığı tüm işlerin, bütün hayır ve güzel davranışların tek amacı Allah’ın sevgisini kazanmak, O’nun kendisine lütfetmesini umduğu sevgiyi en yüksek seviyede yaşamaktır.
İman, Allah’a güvenmek, Allah’ın muhteşem aklı, hikmeti, sanatı, sevgisi, merhametinden emin olmaktır. Allah’ın yarattığı her şeyin hayır olduğuna duyulan sınırsız bir itimattır. Allah sevgisi, O’na tüm benliğiyle güvenmek demektir. Kendisini Allah’a, yaşanan her şeyin mutlaka güzellik, kazanç ve iyilik getireceğini bilerek teslim etmektir. Bu teslimiyet olmadan sevgi olmaz. Müminin bu teslimiyeti, Allah’ın rızasının en fazlasını isteyerek ve Allah’ın güzel tecellilerini görerek sevdiği kişiye de yansır.
Allah sonsuz büyüktür, yarattığı her detay hayırlı, güzel ve iyidir. Mümin Allah’ın sevgisinden, merhametinden, gücünden, kudretinden, adaletinden ve mutlak hakimiyetinden razıdır. Bu nedenle de müminin aklı berraktır. Yersiz şüpheler, anlamsız kuşkular ve yorucu bir tereddüt hali ile asla vicdanını, ruhunu ve sevgisini kirletmez. Allah’ın sonsuz güç, kuvvet ve kudretine teslim olmanın konforu içinde yaşar. Yaptığı her işte, attığı her adımda, aldığı her nefeste, konuşmasında, bakışında ve sözlerinde her zaman Allah’ın rızasının en çoğu yani Allah’ın en seveceğini umduğu üstün bir ahlakı yansıtır. Onda her an nezih, asil ve mutmain bir hal hakimdir.
Gafletle ve dünyevi beklentilerle insanın kendisini sevgiden uzaklaştırması, sevginin kıymetini anlayamaması, kendisini daha çok sevecek ve sevilecek şekilde geliştirememesi ise maddi manevi bir felakettir.
Saygılarımızla kamuoyunun bilgilerine sunarız. 16.10.2026