MÜVEKKİL ADNAN OKTAR’DAN BASIN DUYURUSUDUR
2018’den bu yana hızla artan ekonomik krizle birlikte birçok alanda manevi yozlaşmanın da arttığı görülmektedir. Müvekkil Adnan Oktar, fedakarlığı, yardımseverliği, kanaatkarlığıyla tanınan milletimizin zorluklar ve yokluklar karşısında güzel bir sabır gösterdiklerini düşünmekte, ancak yaygınlaşan hırs ve bencilliğe karşı da dikkatli olunması gerektiğine inanmaktadır. Mal hırsının toplumun geniş bir kesimine yayıldığı görülmektedir.
Müvekkil Adnan Oktar hiçbir zaman mal biriktirme isteği içinde olmamıştır. 2018 yılında yapılan operasyonda tüm Türkiye’nin de gördüğü gibi üzerine ne tapulu bir malı ne bankada parası ne de mülkü yoktur. Yakın arkadaşlarının da çok iyi bildikleri ve yüzlerce defa şahit oldukları üzere sahip olduğu her imkanını hiç bekletmeden hemen hayır için, İslam’a hizmet için harcamış, elinde ne varsa çevresindekilerinin iyiliği için dağıtmıştır.
Sadece annesinin 50 yıl önce emekli ikramiyesiyle aldığı küçük bir ev bulunmaktadır. Ne var ki annesinin çalışıp, alnının teriyle kazandığı ve emeklilik ikramiyesi olarak verilen helal parayla aldığı küçücük bir eve dahi sözde “örgütsel gelir” denilerek vicdana ve hukuka aykırı bir şekilde el konulmuştur. Devletin verdiği emeklilik maaşıyla alınmış bir mülke örgütsel gelir yaftalaması yapmak tarihe geçen bir vicdansızlık olmuştur. Üstelik bununla da kalınmamış 100 yaşında olan, yatakta özel bakımla hayatını devam ettiren annesinin, evi hemen apar topar boşaltması istenmiş ve ev adeta yangından mal kaçırır gibi satışa çıkarılmıştır. İstanbul’da mütevazı bir semtte, mütevazı bir daireye dahi göz koyan, 100 yaşındaki bir anneyi hasta yatağından kaldırtıp evden çıkarttıran, o küçük evden gelecek az bir miktar paraya tamah eden bir hırsın kimseye hayır ve bereket getirmeyeceği açıkça ortadadır.
Müvekkilin konuyla ilgili yorum ve düşünceleri ise şöyledir:
Allah’ın Kuran’da en çok üzerinde durduğu ve insanları uyardığı konulardan biri mal hırsıdır. Malı ve parayı ihtiyacı olana dağıtmak, hayra harcamak yerine biriktirip yığmak Allah’ın beğenmediği bir davranıştır. Çünkü mal hırsı sadece daha çok mal ve paraya sahip olma tutkusundan ibaret olan bir durum değildir. Kişinin değer verdiği ve öncelikli gördüğü her şeyi değiştiren, vicdanını örten ve algısında ciddi bozulmalara sebep olan bir ahlak çöküntüsüdür. Mal hırsı olan, sahip olduğu imkanları hayır için kullanmaktan geri duran kişi -kendi kabul etmese ve anlamazdan gelse dahi- acımasızdır, bencildir, gaddardır, anlayışsızdır, hoyrattır, insaniyetsizdir ve böyle vicdanını kullanmayan bir insanın imani derinlik sahibi olması mümkün değildir.
Allah bu insanların mal hırsından dolayı kalplerinin ve tutumlarının “çok katı” olduğunu bildirmiştir:
Kovulmuş şeytandan Allah’a sığınırız
Muhakkak o, mal sevgisinden dolayı (bencil ve cimri tutumundan) çok katıdır. (Adiyat Suresi, 6-8)
Öyle ki bu gafil insanların mal hırsı ve doyumsuzluğu sahip oldukları veya olmadıklarıyla alakalı bir durum değildir. Hırslarının tatminsizliği ve sınır tanımazlığı, Allah’ın rahmet hazinelerine sahip olsalar dahi yani ne kadar zengin ve varlıklı olurlarsa olsunlar, yine de cimrilik yapmalarına ve tamahkarlıklarına engel olmayacaktır. Ayette şöyle bildirilir:
De ki: “Eğer siz Rabbimin rahmet hazinelerine malik olsaydınız, bu durumda harcama endişesiyle gerçekten (cimrilik edip elinizde) tutardınız. İnsan pek cimridir. (İsra Suresi, 100)
Gerçekten de toplum genelinde bazı varlıklı insanların soğuk, nobran, sevgiyi bilmeyen, halden anlamayan, merhamet ve şefkatten uzak oldukları bilinen bir durumdur. Çünkü malı hırsla seven başkasını sevemez, sadece kendini sever, sadece kendi menfaatini düşünür.
Mal ve imkan sahibi insanların birçoğu malın mülkün gerçek Sahibinin ve kendisine verenin Allah olduğunu unutarak kendi kendisini büyüten bir kibire sahiptir. Müslümanların böylesi bir gaflete karşı dikkatli olmaları önemlidir. Büyük olan, mülk ve zenginliğin tek Sahibi olan Allah’tır. Allah Kuran’ın birçok ayetinde varlık sahibi olanların mücadeleden geri kalma, hayır yolunda malını, parasını harcamada kendine göre öncelikler belirleme, bu sebeple de asıl önceliği görememe gibi hatalara düştüklerini bildirmiştir.
Varlık sahibi olsun ya da olmasın hep daha fazlasına tamah eden, mal ve imkanlara karşı çirkin bir açgözlülük sergileyen, bunun için de Müslümanların zor durumunu kollayarak bu anları kendilerine çıkar sağlama fırsatı olarak gören karakter bozukluğu da Allah’ın Kuran’da bildirdiği bir diğer manevi hastalıktır.
Allah Kuran’da mal hırsı olanların ve sahip oldukları mal sebebiyle kibire kapılanların Peygamberle dini konularda ve -haşa- Allah hakkında tartışmaya girecek kadar çirkin bir gaflete düştüklerini ayette açıkça bildirmiştir:
Allah, kendisine mülk verdi, diye Rabbi konusunda İbrahim’le tartışmaya gireni görmedin mi? (Bakara Suresi, 258)
Bu kişiler,
- Birkaç yıl içinde çürüyüp eskiyecek, yıpranıp hurdaya çıkacak mülklerini,
- Bencillik yaptıkları ve hayra sarf etmekten kaçındıkları için bir şekilde mutlaka ya bir musibetin alıp götüreceği ya hastane masrafına dönüşecek paralarını,
- Delicesine önem verdikleri ama tek bir tanesini dahi mezarlarına alıp götüremeyecekleri ziynetlerini, kıyafetlerini, lüks eşyalarını
Allah’tan ve O’nun dininden daha kıymetli görürler. Allah’ın kendilerine bir deneme unsuru olarak verdiği mal, para ve her tür imkanı hırsla sahiplenerek dünyada emanetçi olduklarını unuturlar. Oysa insan başıboş bir varlık değildir, kendisine verilen her nimetten sorguya çekilecektir. Allah’ın razı olmayacağı yanlış tutum ve tercihlerinin karşılığı ahirette kendisi için bir tehlike oluşturduğu gibi dünyada da peşinen bir karşılık her an kendisine isabet edebilir. Malı, parası ve sahip olduğu imkanlarıyla ilgili olarak her adımında her kararında ve tutumunda Allah’tan korkup sakınan bir duyarlılık içinde olması gerekir.
Ne var ki mal ve para konusunda hırslı yapıya sahip kişilerin bir çoğunun bu konuda ahiretleri için verilen tavsiye ve öğüde açık bir yapıları olmadığı da görülür. Allah Kuran’da bu ahlaktaki kişilerin çirkin ve kibirli üsluplarına örnekler vermiş, durumlarını ibret olarak bildirmiştir. Hz. Şuayb peygamber kavmine mal hırsı yapmamalarını, Allah’ın kendilerine verdiği ihsanı Allah rızası için iyiliğe, hayra, güzelliğe harcamalarını söylediğinde bu kişilerin nefislerine ağır gelmiştir. Mallarının ve paralarının kendilerine bir güç ve kuvvet kazandırdığına inandıkları için bunları nasıl ve şekilde kullanacaklarını Allah ve Peygamberi’nin değil kendilerinin bileceğini iddia etmişlerdir.
Dediler ki: “Ey Şuayb, atalarımızın taptığı şeyleri bırakmamızı ya da mallarımız konusunda dilediğimiz gibi davranmaktan vazgeçmemizi senin namazın mı emrediyor? Çünkü sen, gerçekte yumuşak huylu, aklı başında (reşid bir adam)sın.” (Hud Suresi, 87)
Hayır ve iyilik için en acil ve en çok ihtiyaç olan yere ve bol bol vermeleri gerektiğini kendilerine hatırlattığı için Peygambere öfke duymuşlar, “Senin dinin bizim paramızı nasıl harcayacağımızı söyleyemez” şeklinde çirkin bir pervasızlıkla tepki göstermişlerdir. Kendilerinin sandıkları her şeyi beyinlerinin içinde yaratanın Allah olduğunu unutup, gölge varlıklardan oluşan dünyayı gerçek sanmışlardır. Ayette bildirilen bu durum, mal hırsının kişiyi nasıl çirkin bir ruh haline soktuğunu gösteren ibret verici bir örnektir.
ALLAH’IN RIZASI İÇİN HARCANMAYAN HER MAL KİŞİYE MADDİ MANEVİ ACI VERİR
Mal ve parayı hırsla sahiplenip biriktiren veya kendi istek ve tutkularına göre harcayan insanlar küçük menfaatlerinin karşılanmasıyla dünya hayatında geçici olarak zevk aldıklarını düşünebilirler. Oysa dünyaya dair hırsla yaşanan hiçbir şeyde zevk yoktur. Zevk, yalnızca Allah’ın rızasının en çoğuna göre hareket eden için Allah’ın yarattığı özel bir hazdır. İnsanların birçoğunun zevk diye gösterdiği şeyler anlık geçici hazlardır ve ardında hep sıkıntı, boşluk hissi, anlamsızlık ve çoğu zaman da fiziki tahribat bırakır. Üstelik Allah Katında mal ve para hırsının karşılığı çok büyük bir aşağılanma ve azaptır:
Altını ve gümüşü biriktirip de Allah yolunda harcamayanlar… Onlara acı bir azabı müjdele. Bunların üzerlerinin cehennem ateşinde kızdırılacağı gün, onların alınları, böğürleri ve sırtları bunlarla dağlanacak (ve:) “İşte bu, kendiniz için yığıp-sakladıklarınızdır; yığıp-sakladıklarınızı tadın” (denilecek). (Tevbe Suresi 34–35)
Bu, iman sahipleri ve vicdanı açık olan insanlar için çok ciddi ve önemli bir tehdittir. Hiçbir mümin bu ayetin üzerinde düşünmeden geçemez. Bir insanın biriktirdiği, hayra harcamaktan ihtiyaç içinde olanlara vermekten imtina ettiği, gelecek hesaplarıyla sakladığı veya diğer insanlara kendince hava atmak, gösteriş ve sükse yapmak amacıyla keyfi şeyler için çarçur ettiği her şey -Allah’ın affettikleri müstesna- ahirette azap olarak karşısına çıkabilir.
Ayette özellikle şu hususlar dikkat çekmektedir:
- Altın ve gümüşü biriktirip Allah yolunda harcamamak
Bu konuyla ilgili olarak bazı insanlar biriktirilmemesi gereken şeyin sadece altın ve gümüş olduğunu düşünebilirler. Altın ve gümüş biriktirmek denildiğinde yastık altına çil çil altınları saklamak olarak algılayabilirler. Oysa altın ve gümüş bağlamında ayette Allah yolunda harcamaktan imtina edilen her şey kastedilmektedir. Kişi belki altın veya gümüş sahibi değildir ama düzgün bir evi ve yeterli eşyası varken bilinçaltında sırf hayra harcamamak için daha fazla mobilya alıp yığıyordur ya da hiç gerekli olmadığı halde keyfi olarak mobilyalarını değiştiriyordur. Veya gereksiz bir süs eşyası için gereğinden çok büyük tutarlar harcıyordur. Her gün yeni bir sözde ihtiyaç türetip hayırlı ve faydalı bir iş için harcayabileceği parayı boş şeylere veriyordur. Bir diğeri de kıyafet yığıp biriktiriyordur. Belki bir kere giyeceği ya da hiç giymeyeceği şeyleri alıp yığıyordur. Dolabı aynı modelin farkı renklerdeki ayakkabıları, gömlekleri, montları, elbiseleri ile doludur. Birçoğunu belki tek bir akşam bir yemekte giyip bir daha dolabında olduğunu dahi unutuyordur. Bir başkası da hayra harcayabileceği ve çok sayıda ihtiyacı karşılayabileceği bir parayı bir akşam yemeğinde sırf kendi midesi için, etrafa sükse yapmak için hiç düşünmeden harcıyordur. Neticede, Allah için verilmeyen her şey “biriktirilen altın ve gümüş” hükmündedir ve ahirette kişi bunların her birinden ona göre hesaba çekilecektir.
Kişi tüm bunları kendisine makul göstermeye yönelik birçok tevil üretebilir. Buna, hem kendisini hem de aynı zihniyetteki insanları inandırabilir. Ama işin gerçeği, samimi değildir. Çevresinde en temel ihtiyaçlarına dahi ulaşamayan insanlar varken kendisi çok yüksek meblağları güya meşru görünen bahanelerle lükse harcamakta hiçbir sakınca görmemektedir. Kuran’ın ruhundan uzak bu yaklaşım kuşkusuz insanın nefsindeki bencillikten ve katılıktan kaynaklanmaktadır.
- Biriktirdikleri mallar cehennemde kızdırılıp bunlarla alınları ve sırtları dağlanacaktır.
Allah’ın verdiği bu şiddetli karşılık, mala düşkünlüğün, bencilliğin ve Allah yolunda malını harcamaktan kaçınmanın Rabbimiz Katında ne kadar çirkin ve aşağılayıcı bir hal olduğunu göstermektedir. Mal hırsı zalimce bir tavır olduğu için Allah bu zulmün karşılığını sadece ahirette değil dünyada da verir. Ayette bildirilen alınlarının ve sırtlarının dağlanması bu insanların dünyada da ciddi sağlık sorunlarıyla, bedenlerine gelen acı ve eziyetlerle karşılık görebileceğine işaret etmektedir. Sağlıkları bozulduğundan biriktirdikleri bu eşyaları hiç doğru düzgün kullanma imkanları dahi olmaz. Vefat ettiklerinde de yıllarca özenle yığıp biriktirdikleri bu eşyalar geride kalır, fakire fukaraya dağıtılır, fakat bu dağıtmadan da artık onlar sevabını alamazlar.
Hayra ve iyiliğe harcamak yerine bencilce yaşamanın karşılığında o kişi fiziki hastalıkların yanı sıra ruhen de sıkıntılar yaşar. Tutarsız, gergin, sinirleri bozuk, makul değerlendirme yapmaktan uzak ruh halleri kimi zaman akli dengelerini kaybetmeye kadar varır. Anlayışlarında şaşırtıcı bir kapanma meydana gelir ve içinde bulundukları durumun anormalliğini bir türlü görüp kavrayamazlar.
Mal hırsının insanların algısını bozması, neyin önemli ve hayırlı neyin önemsiz ve kötülüğe sevk edici olduğunu ayırt edemez hale getirmesi insanların bir kısmının farkında olmadığı önemli bir tehlikedir. Allah’ın Kuran’da faizi haram kılmasının temelinde de para hırsının insanların algısında ve ahlakında bozulma yapması vardır.
Faiz (riba) yiyenler, ancak şeytan çarpmış olanın kalkışı gibi, çarpılmış olmaktan başka (bir tarzda) kalkmazlar. Bu, onların: ‘Alım-satım da ancak faiz gibidir’ demelerinden dolayıdır. Oysa Allah, alışverişi helal, faizi haram kılmıştır. (Bakara Suresi, 275)
Ayette görüldüğü üzere Allah alışverişi yani temiz ve kanaatkar olanı helal, faizi yani hırsla parasına para katma tutkusunu ise haram kılmıştır.
Mal hırsı ve tamahkarlığın insanların algısını bozması, maneviyatı tahrif etmesi bir süre sonra topluma da yayılır. Birbirlerine iyiliği, yardımlaşmayı, cömertliği tavsiye etmek yerine, bencilliği ve hırsı teşvik eden bir anlayış hakim olmaya başlar. Bir ihtiyaç olduğunda hemen koşan insanların bir kısmı zamanla bu güzelliği gereksiz bir yük olarak görmeye başlar. Küçük gruplar halinde ayrılan, birbirine mesafe duyan, güçlü dostluk ve velayet duygusundan uzaklaşmış, hal hatır sormayı yeterli gören yüzeysellik gelişir. Bu da toplumdaki dayanışma, velayet, birlik, tesanüd duygularını köreltir. Allah Kuran’da bu duruma karşı Müslümanları uyarmıştır. Müslümanlar mal hırsı, tamahkarlık, maddi imkanları sahiplenme gibi tehlikeler gördüklerinde birbirlerini bundan sakındırmalı ve iyiye, cömertliğe, fedakarlığa, samimiyete yönlendirmelidir:
Hayır; aksine, siz yetime ikram etmiyorsunuz.
Yoksula yedirmek için birbirinizi teşvik etmiyorsunuz.
Mirası, sınır tanımaz (helal, haram aldırmaz) bir tarzda yiyorsunuz.
Malı ‘bir yığma tutkusu ve hırsıyla’ seviyorsunuz. (Fecr Suresi, 17-20)
HIRSLA MAL BİRİKTİRDİĞİNDE KAZANÇTA OLDUĞUNU ZANNEDENLER EN BÜYÜK KAYIP İÇİNDEDİR
Allah’ın istediği şekilde kullanmadıktan sonra malın hiçbir değeri ve faydası yoktur. Aksine çok zararı vardır. Allah bir insana mal ve mülk verdiğinde, eğer kişi onu katıksızca Allah için harcamıyorsa, bu onun hayrına bir nimet artışı değildir. Allah Kuran’da şöyle bildirmiştir.
Onlar sanıyorlar mı ki, kendilerine verdiğimiz mal ve çocuklarla onların hayırlarına koşuyoruz (veya yardım ediyoruz)? Hayır, onlar şuurunda değiller. (Mü’minun Suresi, 55-56)
Bu sebeple mümin maddi olarak bir bollukla karşılaştığında, imkanlarında gelişme olduğunda örneğin az veya çok bir gelir sahibi olduğunda ilk önce Rabbimiz’in bu güzelliği kendisine lütfetmesine şükrünün nasıl olması gerektiğini düşünmelidir. Allah ona daha çok hayır yapması daha çok sevap kazanması için bu nimeti vermektedir. Eğer sahip olduğu mal ve mülk ahlakında bozulmaya sebep oluyorsa, gaflete düşüyor, bilerek veya bilmeyerek kalbi tavrı katılaşıyor, bencilleşiyor, malı ve mülkü müminlerin asil ruhundan uzaklaşmasına, hayırlı ve faydalı işler için harcamak yerine keyfine, eğlencesine, bencil tutkularına harcamalar yapmasına sebep oluyorsa Allah’ın ayette bildirdiği gibi şuurunda olmadan kendi felaketini hazırlıyor olabilir. Mümin bu ihtimalden her zaman korkmalı ve elindeki imkanların her birini nasıl değerlendirdiğini ince ince düşünüp tartmalıdır. Kaldı ki hırs her zaman sahibine mutsuzluk, endişe, gerginlik, kaygı, hastalık, dert, musibet olarak geri döner. İslam’ın hayrından sakınıp gelecek korkusuyla yığılan her para bir şekilde ya heba olur ya hastane parası olur.
Bediüzzaman Said Nursi hazretleri de hırsın insanları adeta sarhoş ettiğine yani algılarını bozduğuna ve insanları alçaltan ve küçük düşüren bir bela ve tehlike olduğuna dikkat çeker. Malını Allah yolunda harcamayanının elinden bir o kadar mal gideceğini, hayır için harcanmayan malın “ya lüzumsuz yerlere gideceğini ya da bir musibetin o malı alacağını” söyler:
İşte ey derd-i maişetle (geçim derdiyle) sersem olmuş ve hırs-ı dünya ile (dünya hırsıyla) sarhoş olmuş kardeşler! Hırs bu kadar muzır (tehlikeli) ve belalı bir şey olduğu halde, nasıl hırs yolunda her zilleti irtikâb (bilerek aşağılanmayı) ve haram helâl demeyip her malı kabul ve hayat-ı uhreviyeye (ahiret hayatına) lâzım çok şeyleri feda ediyorsunuz? Hattâ erkân-ı İslâmiyenin (İslam’ın temel esaslarının) mühim bir rüknü (parçası) olan zekâtı, hırs yolunda terk ediyorsunuz? Halbuki zekât, her şahıs için sebeb-i bereket (bereket sebebi) ve dâfi-i beliyyattır (kötülüğün defedilmesidir). Zekâtı vermeyenin herhalde elinden zekât kadar bir mal çıkacak; ya lüzumsuz yerlere verecektir ya bir musibet gelip alacaktır. (Mektubat, 22. Mektup)
İnsanlar genelde mal mülk yığmak biriktirmek denildiğinde ev, arsa, arazi almak, bankaya para yatırmak, yastık altında altın biriktirmek gibi düşündüklerinden Allah’ın Kuran’da mal hırsı konusunda yaptığı uyarıları tam anlamıyor olabilirler. Mal hırsı aslında malın azlığı veya çokluğuyla ilgili bir konu değildir. Malın Allah’a ait olduğunu, Allah’ın insanın beyninde yarattığı bir görüntü olduğunu, Allah için kullanıp kullanmayacağını denemek dışında bir amaçla verilmediğini anlayıp anlamamakla ilgili bir konudur. Nitekim ayette müminlerin bollukta ve darlıkta infak etmesine özel olarak dikkat çekilmiştir.
Onlar, bollukta da, darlıkta da infak edenler, öfkelerini yenenler ve insanlar (daki hakların)dan bağışlama ile (vaz)geçenlerdir. Allah, iyilik yapanları sever. (Al-i İmran Suresi, 134)
Demek ki Allah yolunda harcama yapmak için kişinin imkanlarının az veya çok olması önemli değildir. Önemli olan az ya da çok olsun malını keyfine göre değil Allah’ın rızasının en çoğuna göre kullanmak ve harcamaktır. İhtiyaçtan arta kalan her şey Allah için hayır için harcamak içindir.
Ve sana neyi infak edeceklerini sorarlar. De ki: “İhtiyaçtan artakalanı.” Böylece Allah, size ayetlerini açıklar; umulur ki düşünürsünüz. (Bakara Suresi, 219)
İnsanın malının az olması Allah yolunda harcama yapmasına engel değildir. Mümin malı konusunda geniş gönüllü olan, dünyevi hiçbir kriteri düşünmeden verebilen insandır.
Hz. Ebubekir tüm Müslümanlara bu konuda çok güzel bir örnektir. Tirmizi’nin “Menakıb” bölümünde yer alan rivayete göre;
Peygamberimiz (sav) Tebük için orduyu donatmaya çağırdığında, Hz. Ömer (malının yarısını getirir. HZ. EBU BEKİR İSE BÜTÜN MALINI GETİRİR. Peygamberimiz (sav) sorar: “Ey Ebu Bekir! Ailene ne bıraktın?” Hz. Ebu Bekir: “Allah’ı ve Resûlünü bıraktım” diye cevap verir.
Hz. Ebubekir bir an bile tereddüt etmeden, kendisine ve ailesine dahi bir pay ayırmadan her şeyini Allah için vermiştir. Kuşkusuz bu, Allah’a muazzam bir güven ve teslimiyetin tecellisidir. Malı vermek Allah’a güvenin delili olduğu gibi, malı tutup biriktirmek de Allah’ı unutup dünyaya tamah etmenin delilidir.
HAYIR VE İSLAM İÇİN DEĞİL NEFİS İÇİN HARCANAN MAL, HIRSIN VE GAFLETİN GÖSTERGESİDİR
Malı biriktirmek kadar hayır dışında harcamak da mal hırsıdır. Hayır ve İslam için harcamak yerine öncelikli olmayan keyfe dair harcamalar yapmak da müminin sakınması gereken bir durumdur. Bunu yapanların birçoğunun bilinçaltında amacı aslında o paranın ya da imkânın İslam’a ve Müslümanlara gitmemesi çabasıdır. Aynı kıyafetin her renginden ayrı ayrı almak, meşhur bir ayakkabı markasının her yeni modeline mutlaka sahip olmak, sırf “İsmi var diye” mutlaka pahalı olan mağazadan alışveriş yapma konusunda takıntılı olmak, ne kadar çok kıyafet, takı, çanta, ayakkabı, parfüm vs alsa da tatmin olmayıp daha da çok dolap doldurmak, bu konularda hırs yapmak, bunları satın almayı elde etmeyi hayatının ana konusu ve amacı haline getirmek ciddi bir gaflet işaretidir.
Tatil, gezme, eğlence, lüks tüketim, giyim kuşam kısaca kendi nefisleri söz konusu olunca istedikleri her şey için imkan oluşturan ve harcayan bu insanların ortak bir özelliği de Allah yolunda hayır yapmak gerektiğinde birden “imkanlarının sınırlı olduğunu”, “önceden belirlenmiş önemli bir ödemesi olduğunu”, “bir dahaki sefere mutlaka yardımcı olacakları” gibi demagojiler yapmalarıdır.
Elbette her kıyafet her renk her model, iyi bir marka, kaliteli bir ürün, görkemli bir sofra Allah’ın yarattığı çok güzel nimetlerdir. Bu nimetlere en çok müminler layıktır. Ancak dünya acz ve noksanlık yeridir. En güzel eşya, en lüks malzeme, en gösterişli mekan da olsa sayısız eksiklik içerir ve yok olmaya mahkumdur. Bu nimetlerin tümünün asılları cennette yalnızca müminler için var edilmiştir. Sanki asıl yeri dünyaymış gibi ahireti unutarak hırsla bunları elde etme tutkusu, bunları elde etmeyi öncelikli görerek İslam’ın menfaatini göz ardı eder hale gelmek Allah’ın unutulduğunu gösteren bir durumdur.
Üstelik böyle kontrolsüzce ve hırsla harcama yapmanın öyle düşünüldüğü gibi zevkli bir yönü de yoktur. Harcamayı yapan için şuursuzluktan kaynaklanan zevk alamama ve sürekli iç huzursuzluğu söz konusudur. Allah’ın rızasına uygun olmayan gezme, yemek, tatil, eğlence gerçekte insana zevk vermez. Kaldı ki amaç çoğu zaman zevk almaktan çok gösteriş yapmaktır. Ayrıca çok daha öncelikli ve hayırlı işler varken malını ve parasını bu tip geçici şeylere harcayanlara karşı insanlarda genelde buğz oluşur, bu buğz da malını hırsla biriktirip dünyevi tutkularla harcayanlara mutsuzluk getiren bir karşılıktır.
Bazılarının bilinçaltında da hayırlı işler için harcama yapmak bir yana kendi imkanı olduğu halde müminlerden hep daha fazlasını almak güdüsü vardır. Müminlerin iyi niyeti ve hüsnüzanlı olmalarını suistimal etme çabası içinde olurlar. İslam için harcama yapmayı -haşa- enayilik olarak görür ve “Tek enayi ben miyim” diye düşünürler. Eğer çevrelerinde kendi nefsi için olan harcamalara öncelik veren insanlar görüyorlarsa bundan olumsuz etkilenir “Onlar vermiyorsa ben niye vereyim” derler. Müslümanların imkanlarını sınırsız kaynak gibi görür ve bu kaynaktan olabildiğince faydalanmak amacında olurlar. Son derece aşağılayıcı ve küçük düşürücü olan bu hallerinin görüldüğünün ve aşikar olduğunun da farkına varamazlar.
Bazı kişiler de İslam’ın hayrı için değil de çevrelerindeki insanların nefsani tutkularını tatmin etmek için harcamalar yapmayı öncelikli görürler. Böylece o insanlardan daha çok takdir alacaklarını, övüleceklerini ve ilgi odağı olacaklarını düşünürler.
Allah ayette nefsani harcamalarla övünenlerin akılsızlığına şöyle dikkat çekmiştir:
(İnsan) ‘Ben yığın yığın mal harcadım’ der. Onu kimsenin görmediğini mi sanır? (Beled Suresi, 6–10)
Ayette dikkat çekilen bir husus “yığın yığın mal harcadım” diyen bu kişilerin yaptıkları harcamanın aslında sadece kendi keyiflerine yönelik olmasıdır. Ancak bir diğer önemli husus da Allah yolunda harcama yapmaktan hiç hoşlanmadıkları için “harcama yapmış gibi görünme” çabalarıdır. Aslında İslam için harcama yapmadıkları halde kendilerini hayır için harcamış gibi göstermek amacıyla “yığın yığın verdim” dedikleri, bu samimiyetsizliği yaparken de kimsenin kendilerini görmediğini yani fark etmediğini sandıkları ayette anlatılmaktadır.
Bir başka ayette ise parayı, malı, mülkü Allah’ı unutarak sahiplenenlerin sadece kendi nefislerine yönelik konularda ellerini açtıkları, İslam’ın menfaati, Müslümanların genel ihtiyaçları söz konusu olduğunda ise mallarını kaya gibi sımsıkı tuttukları haber verilir:
Azıcık verdi ve gerisini kaya gibi sımsıkı elinde tuttu. (Necm Suresi, 34)
Tatil, gezme, eğlence, lüks tüketim, giyim kuşam kısaca kendi nefisleri söz konusu olunca istedikleri her şey için imkan oluşturan ve harcayan bu insanların ortak bir özelliği de Allah yolunda hayır yapmak, infak etmek, bağışta bulunmak söz konusu olunca bir kuruş dahi vermek istememeleri ve utanmadan birden imkanlarının sınırlı olduğu, hatta imkanlarının olmadığı demagojisi yapmalarıdır.
Ve onlara: “Size Allah’ın rızık olarak verdiklerinden infak edin” denildiği zaman, o inkar edenler iman edenlere dediler ki: “Allah’ın, eğer dilemiş olsaydı yedireceği kimseyi biz mi yedirecek mişiz? (Yasin Suresi,47)
Allah her insanın vicdanına doğruyu ilham eder. Neyin ihtiyaç olduğunu neyin olmadığını her insan bilir. Ve bu her insana göre değişebilir. Örneğin İslam’ın tebliği için kullanılacak şık ve gösterişli bir şeye harcama yapılabilir. Ama insanın kendisini kandırmaması ve dürüst olarak kendini değerlendirmesi esastır. Yerine göre isabetli olan bir harcama başka durum ve şartlarda gereksiz olabilir. Tebliğ yapmak için imkan sarf etmek elbette hayırlıdır ama Müslümanların kısıtlı, zor şartlar altında olduğu bir ortamda ‘Ben tebliğ yapacağım’ bahanesiyle tamamen keyfi harcamalar yapmasının mesela lüks bir tatil beldesinde boş işlerle günlerini geçirmek için para harcamasının samimiyetsizlik olduğu da açıktır.
Şunu da unutmamak gerekir ki varlıklı olan biri için “Bundan bir şey olmaz, bu pahalı lüks bir şey değil” dediği şey bir başkasının temin edebilmek için çok emek vermesi gereken, hiç ulaşamayacağı bir şey olabilir. Bir yanda tasarruf ederek ucu ucuna yaşayan insanlar varken, diğer yanda birinin bir ayda harcamayı dahi düşünmediği bir tutarı bir akşamda eğlenceye harcamak, aynı kıyafetin farklı farklı renklerine para vermek, sürekli yemeğe harcama yaparak kilo alıp kendi sağlığını bozacak hale gelmek kuşkusuz vicdanen çok detaylı ölçüp biçilmesi gereken bir konudur.
Nitekim Peygamberimiz (sav) döneminde de zorlu anlarda bir yanda malını sadece kendi keyfine harcayanlar bir yanda da Peygamberimiz (sav)’den ısrarla daha fazla mal talebinde bulunanlar olmuştur. Sürekli Peygamberimiz (sav)’den daha çok mal isteyenler, kendilerine verilmediğinde sivri dilleriyle münasebetsizlik yapanlar, savaşın en kızıştığı, Müslümanların en zor dönemlerinde sadece kendi eğlencelerini ve rahatlarını düşünerek kendilerine özel harcamalar yapılmasını isteyenler, hatta Peygamberimiz (sav)’in hanımlarından bazılarının kendilerine altın alınmamasını gerekçe göstererek saygıya uygun olmayan tavırlar sergilemeleri tarihe birer ibret vesikası olarak geçmişlerdir. Bu hale düşenlerden her Müslümanın kendi nefsine ders çıkarması, ibret alması gerekir.
PEYGAMBERİMİZ (SAV)’İ SADAKALAR KONUSUNDA ELEŞTİRENLER CİMRİ ve BENCİL NEFİSLERİNİ DOYURMANIN PEŞİNDE OLANLARDIR
Peygamberimiz döneminde mal hırsıyla, daha çok menfaat elde etmek amacıyla Peygamberimiz (sav)’in yanına gelen insanlar olmuştur. Bunlar sahabe ile birlikte Peygamberimiz (sav)’in sohbetlerine katılmışlar, O’na itaat ettiklerini söylemişler, Allah’a ve Kuran’a iman ettiklerini iddia etmişler, hatta namaz kılmak oruç tutmak gibi ibadetlerini de yerine getirmişlerdir. Ancak menfaatleriyle çatışan bir durum olduğunda hemen çirkin yüzlerini ortaya çıkarmışlardır. Bu kişilerin gerçek tavrını ortaya çıkaran iki temel konu olmuştur. Birincisi Peygamberimiz (sav)’le birlikte savaşa çıkmak gerektiğinde kendi canları, malları, evleri, aileleri onlar için daha kıymetli olmuş ve geride kalmaya, canımız Peygamberimiz (sav)’i savaşın ortasında yalnız bırakmaya razı olan bir vicdansızlık göstermişlerdir. Peygamberimiz (sav) ile birlikte inkarcılara ve müşriklere karşı mücadele etmeyi -haşa- fitne olarak görmüşler, ve Peygamberimiz (sav)’e “Bizi fitneye sokma” deme çirkin cüretini göstermişlerdir. Oysa Allah, asıl fitnenin onları çoktan sarıp kuşatmış olan cehennem ateşi olduğunu haber vermiştir:
Onlardan bir kısmı: “Bana izin ver ve beni fitneye katma” der. Haberin olsun, onlar fitnenin (ta) içine düşmüşlerdir. Hiç şüphesiz cehennem, o inkar edenleri mutlaka çepeçevre kuşatıcıdır. (Tevbe Suresi, 49)
Allah ayetinde bu kişilerin cimri ve bencil olmalarına özellikle dikkat çekmiştir. Bu kişilerin korkuları ve Peygamberimiz (sav)’e yönelik için için karşıtlıkları tamamen mal hırsından ve dünyaya tamah etmekten kaynaklanmaktadır. Mücadelenin kızıştığı bir anda mallarını kaybetme korkusu oluştuğunda dehşete kapılmışlardır. O dehşet duygusuyla Peygamberimiz (sav)’den ve Müslümanlardan uzak durmuşlardır. Kendi canlarını ve mallarını korumayı Peygamberimiz (sav)’in mübarek canını ve İslam davasını korumaktan daha önemli görmüşlerdir. Tehlike ortamı geçer geçmez sanki Peygamberimiz (sav)’i yalnız bırakan kendileri değilmiş gibi keskin dilleriyle mala düşkünlük göstererek kendilerine de ganimetlerden verilmesini istemişlerdir. Allah bu kişilerin aslında iman etmediklerini ve yaptıkları tüm işlerin boşa gittiğini bildirmiştir:
(Geldiklerinde de) Size karşı ‘cimri ve bencildirler.’ Şayet korku gelecek olsa, ölümden dolayı üstüne baygınlık çökmüş kimseler gibi gözleri dönerek sana bakmakta olduklarını görürsün. Korku gidince, hayra karşı oldukça düşkünlük göstererek sizi keskin dilleriyle (eleştirip inciterek) karşılarlar. İşte onlar iman etmemişlerdir; böylece Allah onların yaptıklarını boşa çıkarmıştır. Bu Allah’a göre pek kolaydır. (Ahzab Suresi, 19)
Peygamberimiz (sav)’i inkarcılarla mücadelesinde savaşın ortasında yalnız bırakmak gibi bir alçaklık ve hainlik içinde olmaları yetmiyor gibi, Peygamberimiz (sav)’in malı Allah rızası için harcamasını yadırgamışlar, utanmazca eleştirmişlerdir. Tek konuları ise kendilerine mal verilmemiş olmasıdır:
Onlardan sadakalar konusunda seni yadırgayacaklar vardır. Ondan kendilerine verilirse hoşlanırlar, kendilerine verilmediği zaman bu sefer gazablanırlar. (Tevbe Suresi, 58)
Bu kişilerin en dikkat çeken özelliklerinden biri de kendilerinin çok uyanık olduklarından, güya başlarını belaya sokabilecek işlerden uyanıkça davranarak kurtulduklarından emin olmalarıdır. Aynı çirkin uyanıklıkla Peygamberimiz (sav)’in zor ortamlarından faydalanarak daha çok mal elde etmenin de yolunu ararlar. Bunlar müminlerin güzel ahlakını, efendiliğini, iyi niyetli olmalarını, hep hüznüzanla insanları değerlendirmelerini saflık zanneder ve müminleri aldatabileceklerine inanırlar. Oysa müminlerin gösterdiği yüksek ahlak onları aldatılmaz ve zarar görmez kılan en büyük güvenceleridir. Çünkü Allah Kendisinin istediği gibi güzel ahlak gösterenlerin koruyucusudur ve asla onlar aleyhine hiç kimseye yol vermez.
… Allah, kıyamet günü aranızda hükmedecektir. Allah, kafirlere mü’minlerin aleyhinde kesinlikle yol vermez. (Nisa Suresi, 141)
Müslümanlar Allah’ın kendilerine lütfettiği her kuruşta, tüm Müslümanların, ihtiyaç içinde olanların, İslam aleminin dört bir yanında eziyet görenlerin, yetimlerin ve yoksulların da hakkı olduğunu bilirler. Bu yüzden harcama yaparken hep vicdanlı ve titiz davranırlar. Peygamberimiz (sav) de hayatı boyunca Allah’ın nasip ettiği her zenginliği Allah rızasının en çoğuna göre harcamıştır. Açgözlülükle hep daha fazlasını isteyenler Peygamberimiz (sav)’i “Bize niye verilmiyor” diye eleştirirken Peygamberimiz (sav)’in önceliği hep İslam’ın hayrı olmuştur. Örneğin kızı Hz. Fatıma, Peygamberimiz (sav)’e günlük işlerden yorulduğunu kendisine bir hizmetli tutulmasını istediğini dile getirdiğinde Peygamberimiz (sav), mevcut kısıtlı imkanları Ashabı Suffa’ya harcayacağını söylemiştir.
Ashabı Suffa olarak anılan sahabe, Peygamberimiz (sav)’in mescidinin hemen bitişiğindeki alanda yaşayan, hayatın tüm sosyal yönlerinden kendilerini çekmiş, sadece ilim ve İslam’ı tebliğ çalışması yapan, dünyadan hiçbir beklentileri bulunmayan, bir gelirleri de olmayan fedakar Müslümanlardır. İslam davası için ilimde derinleşmek amacıyla kendisini adayan bu sahabeye, Peygamberimiz (sav) ve beraberindeki müminler bakıyor, onların tüm ihtiyaçlarını onlar karşılıyorlardı. Bu sebeple Peygamberimiz (sav) kendi kızının meşru talebini, nezaketle açıklayarak şartlar gereği kabul etmemiştir. Peygamberimiz (sav)’in harcamanın önceliğini ve yerini nasıl belirlediği tüm Müslümanlar için çok güzel bir örnektir. Ayette de şöyle buyrulmuştur:
(Bundan başka bu mallar,) Hicret eden fakirleredir ki, onlar, Allah’tan bir fazl (lütuf ve ihsan) arayıp, Allah’a ve O’nun Resûlü’ne yardım ederlerken yurtlarından ve mallarından sürülüp-çıkarılmışlardır. İşte bunlar, sadık olanlar bunlardır. (Haşr Suresi, 8)
Tamahkar, açgözlü, mal hırsına kapılmış olanların Peygamberimiz (sav)’den sürekli mal ve menfaat talebinde bulunurken gözlerini diktikleri para Ashabı Suffa gibi salihler için ayrılmış olan paradır. Ashabı Suffa hiçbir beklenti içinde olmadan ömrünü Allah’a adamış ve her türlü çileye talip olmuşken, aynı model kıyafetin bir farklı rengini daha almak, seyahat etmek, eğlence için gezmek, daha büyük bir ev edinmek, daha gösterişli bir bineğe sahip olmak, evini dayayıp döşemek gibi tamamen kendi değersiz nefsinin rahatını ve konforunu hırs haline getirenlerin Peygamberimiz (sav)’in parayı nereye harcadığını dillerine dolamaları ya da kendilerine verilmediği için öfkelenmeleri bu kişiler için çok aşağılayıcı bir utançtır. İmkanları olduğu halde hem kimseye hayır için harcama yapmayıp hem de hep daha fazlasını isteyerek bir avuç çile ehli Müslümanın rızkına göz dikmek kuşkusuz tarihe çok büyük bir ahlak bozukluğu olarak geçmiştir.
MALINI HARCAMAKTAN ACI DUYUP İSTEMEYE İSTEMEYE VERENLERİN ALLAH KATINDA KARŞILIĞI YOKTUR
İhtiyaç içinde olan birine yardım etmek, bir fakiri sevindirmek, tebliğ için harcama yapmak, hayır ve güzellik için vermek Müslümanların sevinçle, coşkuyla, şükürle yerine getirdikleri bir ibadettir. Allah yolunda harcama yapan mümin, malın ve mülkün sahibinin Allah olduğunu, Allah’ın sonsuz rahmeti ve sevgisinin tecellisi olarak kendisine sevap kazanması için harcama yetkisi verdiği mallar yarattığını bilerek mallarını harcarlar. Bu güzel ahlak Kuran’da şöyle övülmüştür:
Ve gerçekten Rablerine dönecekler diye, vermekte olduklarını kalpleri ürpererek verenler, işte onlar, hayırlarda yarışmaktadırlar ve onlar bundan dolayı öne geçmektedirler. (Müminun Suresi, 60)
Bir de harcama yaptıklarında içleri acıyarak, istemeye istemeye veren ya da yaptıkları harcamayı başa kakanlar vardır. Allah bu ahlak bozukluğunu kınamış ve bu kişiler mallarından harcama yapsalar bile onlardan kabul edilmeyeceğini bildirmiştir:
De ki: “İsteyerek veya istemeyerek infak edin; sizden kesin olarak kabul edilmeyecektir. Çünkü siz bir fasıklar topluluğu oldunuz.” İnfak ettiklerinin kendilerinden kabulünü engelleyen şey, Allah’ı ve elçisini tanımamaları, namaza ancak isteksizce gelmeleri ve hoşlarına gitmiyorken infak etmeleridir. (Tevbe Suresi, 53-54)
Ayette haber verildiği üzere bu kişiler,
Allah’ı ve elçisini tanımadıkları halde; yani Allah’ın indirdiği Peygamberinin anlattığı dini, yaşam modelini, güzellikleri kendi küçük akıllarınca beğenmedikleri ve sürekli açık ya da kapalı eleştirdikleri halde samimiyetsizce Peygamberle birlikteymiş imajı vermeye çalıştıkları için,
Namaz kılmaya isteksizce geldikleri; yani samimiyetsizlikleri deşifre olmasın diye, kendilerince içlerindeki karanlık ruhu gizleyebilmek amacıyla gösteriş için namaza geldikleri, Müslümanlarla berabermiş görünümü vermeye çalıştıkları ama aslında ruhen apayrı oldukları için,
Hoşlarına gitmiyorken; yani içleri acıya acıya, istemeye istemeye, sırf insanlara yardımsever, bonkör gibi görünmek gayesiyle mallarını harcadıkları için ALLAH BU KİŞİLERİN HARCAMALARINI KABUL ETMEDİĞİNİ BİLDİRMİŞTİR.
Bu tip isteksizce ve adeta canından bir parça veriyormuş gibi acı çekerek mallarını harcayanların çirkin ahlakları bir başka ayette ise şöyle tarif edilmiştir:
Ey iman edenler, Allah’a ve ahiret gününe inanmayıp, insanlara karşı gösteriş olsun diye malını infak eden gibi minnet ve eziyet ederek sadakalarınızı geçersiz kılmayın. Böylesinin durumu, üzerinde toprak bulunan bir kayanın durumuna benzer; üzerine sağnak bir yağmur düştü mü, onu çırılçıplak bırakıverir. Onlar kazandıklarından hiçbir şeye güç yetiremez (elde edemez)ler. Allah, kâfirler topluluğuna hidayet vermez. (Bakara Suresi, 264)
Ayette anlatılan kişiler sanki hiç ölmeyeceklermiş gibi akılsızca bir tutkuyla mallarını sevip sahiplendikleri için herhangi bir şekilde iyilik ve hayra harcama yaptıklarında mutlaka bunu Müslümanların başına kakan bozuk bir tavır gösterirler. En başta verirken yani harcama yaparken amaçları Allah’ın rızası ve sevgisi değil, insanların “Bak nasıl da yediriyor, içiriyor” demeleridir. Allah’ı değil insanları düşünerek hareket ettikleri için de, gösteriş için vermiş olduklarının acısını mutlaka insanlardan çıkarmaya kalkar, dilleriyle, tavırlarıyla, üsluplarıyla karşılarındakini rahatsız eder, minnet altında bırakır, pişman ederler. Bu tutumun temelinde de bir daha kendilerinden iyilik ve yardım talep edilmesini engellemek çabası vardır.
MAL HIRSI ŞUUR KAPANIKLIĞINA SEBEP OLUR
Mülkün sahibi Allah’tır. Mümine dünyada verilen her şey yalnızca bir imtihan, yani kendini geliştirmesi, derinleşmesi, ahlakını güzelleştirmesi için bir eğitim vesilesidir. Bir hadisinde Peygamberimiz (sav) şöyle söylemiştir:
Çok mal ve zenginlik imtihan sebebidir (Buhârî, Zekât 1)
Ayette ise mallar ve çocukların bir fitne yani imtihan konusu olduğu haber verilmiştir:
Bilin ki, mallarınız ve çocuklarınız ancak bir fitnedir (imtihan konusudur.) Allah yanında ise büyük bir mükafat vardır. (Enfal Suresi, 28)
Mal hırsının temelinde malın kendisine veriliş amacını unutmak olduğundan bu tip kişilerde kendilerinin fark edemedikleri ama dışarıdan çok net görülen bir şuur kapanıklığı oluşur. Algıları net değildir. Değerlendirmeleri tutarsızdır. Kuran’ın berrak aklıyla değil dünyevi kriterlerle ve ‘hayatın gerçekleri’ zihniyetiyle olaylara baktıklarından kararları, uygulamaları, öncelik verdikleri konular isabetsizdir.
BİR İNSANDA MAL HIRSI GELİŞTİYSE,
- Çok veya az, küçük veya büyük kendisine nasip olan malın, paranın veya gelirin tamamının sadece bir deneme olduğunu unuttuğu,
- Dünyanın geçiciliğini ve ölümün yakın olduğunu düşünmediği,
- Allah’ın huzurunda biriktirdiği, hayra harcamadığı her bir paranın, eşyanın, mobilyanın, evin, arabanın, elbisenin, yiyip içtiğinin hesabını vereceğini göz ardı ettiği,
- Hepsinden önemlisi beyninin içinde Allah’ın yarattığı görüntüyle muhatap olduğunu ve GÖRÜNTÜNÜN TEK SAHİBİNİN ALLAH OLDUĞUNU HİÇ KAVRAYAMADIĞI BİR BOYUTA GEÇMİŞ DEMEKTİR. Bu da tam bir şuur kapanıklığı ve Kuran ahlakından uzak bir hayat manasına gelir.
O boyuta giren insan için en tehlikeli hallerden biri de kendince bencilliğini, umursuzluğunu, hırsını ve aç gözlülüğünü bir şekilde tevil etmesi ve mal hırsı olduğunu görmezden gelip tüm hızıyla aynı hayata devam etmesi inadıdır. Oysa insan kendini ve hatta çevresindekileri ikna etse bile Allah’ın huzurunda her davranışı mutlak açıklıkla, tevilsiz değerlendirilecektir. Anlamazdan gelmek kişinin üzerindeki sorumluluğu kaldırmayacak, tutumunu düzeltmemekte ısrar ederse kaçtığı gerçeklerle ahirette muhakkak karşılaşacaktır.
Mal hırsı öylesine sıradan bir tavır bozukluğu değildir. Göz göre göre kişinin hem kendi ahiretini tehlikeye sokması hem de diğer insanlara eziyet etmesidir. İslami kaynaklardan görüldüğü üzere Peygamberimiz (sav) döneminde de bu tip insanlar çokça vardır. Bu kişiler için bencilliği yani kendi harcaması, kendi rahatı, kendi düzeni ve kendi talepleri Allah’ın rızasından, Peygamberimiz (sav)’in huzurundan, İslam’ın menfaatinden daha önemli hale gelmiştir. Kendi keyfini, rahatını, lüksünü Peygamberin ve sahabenin en temel ve insani ihtiyaçlarından daha önemli gören, daha da utanç verici olan ise Allah’ın dinine hizmetten önemli gören bir insanın kendisini nasıl aşağılayıcı bir hale düşürdüğünü çok iyi düşünmesi gerekir.
MÜSLÜMAN VERDİKÇE ve PAYLAŞTIKÇA GELİŞİR, GÜZELLEŞİR, SEVİLİR
Müslümanların ve İslam’ın menfaatini düşünmeyip kendi menfaatini en ince detayına kadar düşünmek ve öncelikli tutmak bir Müslüman için büyük utançtır. Oysa Allah Kuran’da bir başka Müslümanı kendi nefsinden üstün tutan çok güzel bir derinliği ve yüksek ahlakı müminlere örnek olarak verir:
Kendilerinden önce o yurdu (Medine’yi) hazırlayıp imanı (gönüllerine) yerleştirenler ise, hicret edenleri severler ve onlara verilen şeylerden dolayı içlerinde bir ihtiyaç (arzusu) duymazlar. Kendilerinde bir açıklık (ihtiyaç) olsa bile (kardeşlerini) öz nefislerine tercih ederler. Kim nefsinin ‘cimri ve bencil tutkularından’ korunmuşsa, işte onlar, felah (kurtuluş) bulanlardır. (Haşr Suresi, 9)
Ayetten de anlaşıldığı üzere mümin varlık sahibi olmasa da hatta kendisi ihtiyaç içinde olsa dahi önce karşısındaki mümin kardeşinin ihtiyaçlarını koruyup gözeten bir ahlak üzerinedir. Peygamberimiz döneminde Medine’ye hicret eden müminleri karşılayan Ensar bir an bile tereddüt etmeden evlerini kardeşlerine açmışlardır. Bir insanın evini vermesi, her şeyini “Yarın ne olur” diye düşünmeden ortaya koyması demektir. Kasasındaki paraya, altına, elindeki tapuya, kapısındaki arabaya değil hepsinin sahibi olan Allah’a içten bir güven demektir. Dünyaya ve insanların kriterlerine göre değil Allah’ın neyi beğenip sevdiğine göre hareket etmek demektir.
Müminin aç kalma, açıkta kalma, dara düşme, ay sonunu getirememe, istediği evi veya arabayı alamama, istediği kıyafeti giyememe, diğerleri gibi tatile gidememe gibi basit ve sıradan endişeleri değil Allah’ın rızasının en çoğunu kazanıp kazanamama gibi yüksek ve ulvi haşyeti, arzuları, gayreti ve çabası vardır.
Var olan tüm mülkün yaratıcısının ve sahibinin Allah olduğunu unutan insan her şeyi sahiplenir. “Benim arabam”, “Benim evim”, “Benim maaşım”, “Benim kıyafetim”, “Benim yazlığım” der. Allah’ın bir imtihan olarak, “Benim” dediği her şeye kendisini sadece emanetçi kıldığını unutur. Böyle bozuk bir mantık içinde olunca da Allah yolunda hayır için, İslam’a hizmet için, ihtiyaç sahiplerine yardım için harcamaktan özenle kaçınır. Hatta mümkün mertebe sahip olduğu imkanları gizler. Gelirinin kendi ihtiyaçlarına ancak yettiği bahanesiyle hayır için küçük bir harcamayı bile kabul etmez. Türlü bahaneler öne sürerek Allah için vermez.
Daha da vahimi iyilik için malından sarf etmediği gibi kendi imkanı olmasına rağmen zor durumdaki Müslümanlardan daha fazla imkan elde etmeye çalışmaktan, sürekli bir şeyler talep etmekten hiç çekinmez, utanmaz. Allah’ın üzerindeki lütfunu ve kendi bencilliklerini görmezden gelerek her durumda alacaklı gibi davranır. Bu çirkin tamahkarlık neticesinde elde ettiği imkanlarla uyanıklık yaptığını zannederken aslında üzerinde müthiş bir manevi kir oluştuğunun farkında bile değildir. Zaten tamahkarlık ve utanmama iç içe olan ahlak ve tavır bozukluklarıdır.
Kuran ayetlerine baktığımızda bu zayıf akıllı insanların Allah’a olan bakış açılarında da aynı ahlak bozukluğunun olduğunu görürüz. Bu insanların en temel özellikleri, Allah kendilerine servet, mal ve imkan vermiş olduğu halde doyumsuz bir açgözlülükle hep daha fazlasına tamah etmeleridir.
Kendisini tek olarak (ve yapayalnız) yarattığım (şu adam)ı Bana bırak;
Ki Ben ona, ‘alabildiğine geniş kapsamlı bir mal’ (servet) verdim.
Göz önünde-hazır çocuklar (verdim).
Ve sayısız imkan ve fırsatları önüne serdim.
Sonra, daha arttırmam için tamah eder (doyumsuz istekte bulunur). (Müddessir Suresi, 11-15)
Ayetlerin devamında bu insanların kendi zayıf akıllarıyla samimiyetten uzak bir ölçü belirledikleri, sayısız imkan içindeyken yine huysuz, hoşnutsuz ve kibirli bir karakterde oldukları bildirilmektir.
Çünkü o, düşündü ve bir ölçü tespit etti.
Kahrolası, nasıl bir ölçü koydu?
Yine kahrolası, nasıl bir ölçü koydu?
Sonra bir baktı.
Sonra kaşlarını çattı ve yüzünü ekşitti.
Sonra da sırt çevirdi ve büyüklük tasladı (istikbar). (Müddessir Suresi,18-23)
Belirledikleri ölçü, kendi bencil düşünce yapılarını esas alarak sadece kendi menfaatlerine yarayan bir sistemdir. Peygamberin fedakarlık, cömertlik, kalenderlik ve kanaatkarlık gibi güzel ahlak üzerine kurulu düzenini beğenmezler. Kendilerine mal verilmediği için sivri dilleriyle çirkin bir eleştiri üslubu geliştirirler. Peygamber ve yanındaki müminlerin zor anlarından istifade ederek bencil sistemlerini çirkin bir cesaretle savunurlar. Bencil, açgözlü ve tamahkar düzenlerinin zarar görme ihtimali karşısında, safi ve iyi niyetli Müslümanları da kendileri gibi olmaya teşvik ederler. Allah’ın rızasına uygun davranmaları, ahirette pişmanlık yaşamamaları için yapılan güzel sözlü tüm uyarılara da ısrarla sırt çevirirler.
MÜSLÜMANLARIN DAĞILMASI İÇİN HAYRA HARCAMA YAPMAKTAN KAÇINANLAR
Malı tutkulu bir hırsla seven ve dünya hayatının bir eğitim alanı olduğundan gafil olanların ölçüleri ve kriterleri samimi müminlerden tamamen farklıdır. Menfaat üzerine kurulu bir anlayışları olduğundan, menfaate göre yaşamayan müminleri anlayamazlar. Kendilerinin menfaatlerinin en ufak bir zarar görmesi ihtimalinde dahi hırçınlaşan bu kişiler müminlerin vefasının, sadakatinin, kardeşliğinin ve birlikteliğinin sebebinin de maddiyat olduğunu zannederler. Maddiyat ortadan kalkarsa müminlerin de dağılıp gideceğini zannederler. Allah bu kişilerin zihniyetini Kuran’da Müslümanlara şöyle haber vermiştir:
Onlar ki: “Allah’ın Resulü yanında bulunanlara hiçbir infak (harcama)da bulunmayın, sonunda dağılıp gitsinler,” derler. Oysa göklerin ve yerin hazineleri Allah’ındır. Ancak münafıklar kavramıyorlar. (Münafıkun Suresi, 7)
Müslümanların maddi imkanlarında azalma olduğunda Allah’tan, Resulünden ve mümin kardeşlerinden vazgeçeceklerini sanmaları bu kişilerin kendi karaktersizliklerinin bir yansımasıdır.
Bununla birlikte imkanı son derece geniş olduğu halde sadece çok az bir kısmını harcayıp çoğunu elinde tutan ya da Müslümanlardan hep daha fazlasını talep ederek onların imkanlarını suiistimal eden kişilerin de bu ayetin üzerinde düşünmeleri gerekir. Belki bu derece net bir ifade bozukluğu sergileyerek açıkça “Müslümanların dağılmasını istediklerini” ifade etmiyor olabilirler ancak tutumlarıyla Müslümanlara zarara sebep olabilecekleri gerçeğini görmeleri gerekir. Verebilecekken vermeyen, hayra harcayabilecekken keyfi ve aciliyeti olmayan şeylere harcayan kişinin bu tutumunun ne anlama geleceğini düşünüp vicdanen samimi bir değerlendirme yapıp bundan vazgeçmesi ahireti için en hayırlısı olacaktır.
MAL HIRSI SONSUZ LATİF, KERİM VE CÖMERT OLAN RABBİMİZ’DEN GAFLET DEMEKTİR
Allah Kuran’da mala olan düşkünlüğün insanlara verdiği en büyük zararlardan birini şöyle bildirmiştir:
Ey iman edenler! Mallarınız ve evlatlarınız sizi Allah’ı anmaktan alıkoymasın. (Münafikun Suresi, 9)
Ayetin anlamı açıktır: Mal ve mülke düşkünlük insanları Allah’ı anmaktan uzaklaştırma tehlikesi içerir. Bu bir mümin için çok ciddi bir tehdittir. Allah’ı anmaktan gaflete düşen insan Allah rızası için var gücüyle gayret eden ruh halinden de uzaklaşır, davasını unutur, dünyadaki asıl amacından gaflete düşer:
De ki: “Eğer babalarınız, çocuklarınız, kardeşleriniz, eşleriniz, aşiretiniz, kazandığınız mallar, az kar getireceğinden korktuğunuz ticaret ve hoşunuza giden evler, sizlere Allah’tan, O’nun Resûlü’nden ve O’nun yolunda cehd etmekten daha sevimli ise, artık Allah’ın emri gelinceye kadar bekleyedurun. Allah, fasıklar topluluğuna hidayet vermez. (Tevbe Suresi, 24)
Ayette dikkat çekilen mallar, ticari faaliyetler, evler ve ailelerin hiçbir zaman mümini Allah yolunda, İslam’ın hakimiyeti için ilimle, akılla, kültürle ve sevgiyle mücadeleden geri tutan bir vasfı olmamalıdır. Elbette dünya hayatındaki eğitimin ve imtihanın bir gereği olarak her insanın dünyaya dair işleri, faaliyetleri, ticareti, ilgilenmesi gereken ailesi olacaktır. Tüm bunlarla ilgilenirken de mümin en güzel ahlakı, en fedakâr, en sevecen tutumu göstermekle yükümlüdür. Ancak, eğer bir müminin hayatında işi, ticareti, okulu, evi, ailesi, malı, gezmesi, eğlencesi, alışverişi daha öncelikli hale gelmişse yanlış bir yola girmiş olabileceğini görmesi önemlidir. Çünkü bunun anlamı Allah’tan ve Allah’ın istediği ahlaktan gaflettir. Her mümin kendi koşullarını kendi vicdanıyla, Kuran ayetlerine göre samimi olarak değerlendirip, binde bir ihtimal olarak bile ayetlerde anlatılana benzer bir şey görüyorsa o durumdan hemen sakınmalıdır.
MAL ve MÜLK SAHİBİ OLMAK ÖVGÜ KONUSU DEĞİLDİR, MÜMİN SADECE AHLAKIYLA ÖVÜNÜR
Mal ve mülkün bazı insanların hayatında bu derece önemli olmasının sebebi insanlar arasında edinecekleri yerin ve konumun mallarıyla doğru orantılı olacağına inanıyor olmalarıdır. Gerçekten Kuran ahlakından uzak toplumlarda kişilere malına göre değer verilir. Sonsuz adil ve sonsuz güzel olan Rabbimiz insanların zihnindeki bu çirkin anlayışı yıkmak için onları Kendi sevdiği yola iletecek olan önderleri yani Peygamberlerini toplumun en zenginleri, varlıkları arasından değil tam tersine insanların büyük çoğunluğunun zayıf bir akılla küçük gördüğü insanlar arasından seçer. Hz. İsa marangozluk yapan biridir. Hz. Musa yıllar boyunca çobanlık yapmıştır. Peygamberimiz (sav) ticari kervanları götürüp getiren bir insandır. Hz. Yusuf daha çocuk yaşındayken bir köle pazarında değeri çok yüksek olmayan bir ücret karşılığında verilmiştir.
Mekkeli müşrikler ve diğer Peygamberlerin kavimleri sırf kendileri gibi zengin olmadıklarını düşündükleri için Peygamberlere karşı gelmiş, kendi zayıf akıllarınca o mübarek insanları küçümsemişlerdir. Firavun’un, Hz. Musa’yı kendince kavmi karşısında küçük düşürmek için “Mısır’ın her şeyi bana ait, ben zenginim o ise aşağı sınıftan bir zavallı” diyerek Hz. Musa aleyhinde propaganda yapması Kuran’da şöyle anlatılır:
Firavun, kendi kavmi içinde bağırdı; dedi ki: “Ey kavmim, Mısır’ın mülkü ve şu altımda akmakta olan nehirler benim değil mi? Yine de görmeyecek misiniz? Yoksa ben, şundan daha hayırlı değil miyim ki o, aşağı (sınıftan) bir zavallı ve neredeyse (sözü) açıklamadan yoksun olan (biri)dir. Bu durumda (eğer doğruysa), üzerine altından bilezikler atılmalı ya da yakınında yer almış vaziyette onunla birlikte melekler gelmeli değil miydi? Böylelikle kendi kavmini küçümsedi, onlar da ona boyun eğdiler. Gerçekten onlar, fasık olan bir kavimdi. (Zuhruf Suresi, 51-54)
Dikkat edilirse insanların basit, avam ve derin düşünmeyenleri mal ve mülkle gösterişe dayalı propagandanın hemen etkisinde kalmaktadırlar. Öyle ki, Firavun’un kendilerini aşağılamasına dahi -sırf onun malı ve mülkü var diye- boyun eğmekte, doğrudan yana olmak yerine menfaatlerini kaybetme korkusuyla kötüden yana olmayı tercih etmektedirler. Firavun’un malını, mülkünü, sarayını Allah’ın tüm kainatı kuşatan sonsuz güzel aklından, sanatından, iradesinden ve ahiretten cahilce daha somut kabul etmektedirler.
Mekkeli müşrikler de tıpkı Firavun gibi kendi düşük akıllarınca Peygamberimiz (sav)’i küçük görmüşlerdir:
Ve dediler ki: “Bu Kur’an, iki şehirden birinin büyük bir adamına indirilmeli değil miydi?” (Zuhruf Suresi, 31)
Oysa Allah onların akılsızca küçük gördükleri mübarek kullarında tarih boyunca anılacak bir şan, şöhret, heybet, zenginlik, varlık, bolluk, bereket, güç ve kudret olarak tecelli etmiştir.
Ayetlerde Allah’ın dikkat çektiği bir diğer husus da; inkarcılar ve müşriklerin Peygamberlerin sınırsız bir mal ve mülke sahip olmalarını, yani kendilerinin cahil ve çirkin dünya görüşlerine göre itibarlı olmalarını beklemekte ve mutlaka onların mucize getirmelerini istemektedirler. Oysa o zaman iman edenle etmeyenin, dünyaya kapılanla kapılmayanın, kendini Allah’a adayanla adamayanın arasında bir fark kalmayacaktır.Bediüzzaman Hazretleri’nin de izah ettiği üzere;
“Din bir imtihandır, bir tecrübedir; ervâh-ı âliyeyi ervâh-ı sâfileden (yüksek ruhları alçak ruhlardan) tefrik eder (ayırt eder).” (Sözler, Yirmi Dördüncü Söz, s. 457)
“… sırr-ı imtihan (imtihanın sırrı) ve hikmet-i teklif (hikmet gereği) iktiza eder ki (gerekli kılar ki), akla kapı açılsın ve aklın ihtiyarı (iradesi) elinden alınmasın. Eğer gayet bedihî (açık) bir surette olsa, o vakit aklın ihtiyarı (iradesi) kalmaz, Ebu Cehil de Ebu Bekir gibi tasdik eder, imtihan ve teklifin faidesi kalmaz, kömürle elmas bir seviyede kalırdı.” (Mektubat, On Dokuzuncu Mektup, Dördüncü Nükteli İşaret.)
Darlık, yokluk, çile, sıkıntı gibi görünen şeylerin tamamı, güzelliği, iyiliği, doğruyu, sevgiyi, kaliteyi, derinliği ve asaleti takdir edebilecek vicdan ve akla sahip olanların anlaması, sadece güzel ahlaklı insanlara nimet olması için Allah’ın özel olarak yarattığı perdelerdir. Mal hırsıyla, dünya tutkusuyla bakan insanlara bu perdeler hiçbir zaman açılmaz. Kendilerini çok iyi bir hayat içinde zannederlerken dünyanın ve ahiretin en büyük kıymeti olan sevgiden, derinlikten, merhametli ve sevecen ruhtan, temiz ahlaklı olmanın getirdiği coşkudan, heyecan ve sevinçten uzakta, buz gibi soğuk, yapmacık, bencil bir dünyanın içine mahkum olurlar. Zevk ve eğlence dedikleri şeyler, hiçbir zaman ruhlarında mutmainlik oluşturmayacak anlık heveslerden ibarettir.
Allah, peygamberlerinin hayatında müminlere örnek olacak bir güzellik daha göstermiştir. Allah zorluklar, çileler, yokluklar içinden yetiştirip geliştirdiği her bir elçisini ve salih mümini manen olduğu gibi maddi olarak da müthiş bir bereket, zenginlik, ihtişam ve güzellik içine yerleştirmiştir. Allah onlara güzel ahlaklarının karşılığını daha dünyadayken bolluk, bereket, güzellik olarak vermiştir. Bu gerçek ayette şöyle haber verilmiştir:
Şüphesiz senin için son olan, ilk olandan daha hayırlıdır. Elbette Rabbin sana verecek, böylece sen hoşnut kalacaksın. Bir yetim iken, seni bulup da barındırmadı mı? Ve seni yol bilmez iken, ‘doğru yola yöneltip iletmedi mi? Bir yoksul iken seni bulup zengin etmedi mi? (Duha Suresi, 4-8)
Mal hırsı içinde olanlar verseler de vermeseler de Allah Peygamberine ve salih kullarına rahmet hazinelerinden gani gani nasip etmiştir.
Siz Ona (Peygambere) yardım etmezseniz, Allah Ona yardım etmiştir. (Tevbe Suresi, 40)
Her veren kendi iyiliği için vermekte, her iyilik yapan kendisi için iyilik yapmaktadır. Peygamberlerin, elçilerin ve salih müminlerin cömertliği, fedakarlığı, iyiliği, gayreti teşvik etmelerinin sebebi kişilerin gösterecekleri bu iyiliklere ihtiyaçları olduğundan değil, Allah her kuluna “iyiliği emredip kötülükten men etmeyi” farz kılmış olduğundandır.
Mal hırsına kapılıp Allah’ın Kuran’da anlattığı güzel ahlaktan uzaklaşanlar, ahlaklarıyla ve iyilikleriyle değil mal ve mülkleriyle övünerek ömürlerini tüketirler. Malla mülkle övünmenin makul olmadığı Kuran ayetlerinde açıkça görülmektedir:
(Mal, mülk ve servette) Çoklukla övünmek, sizi ‘tutkuyla oyalayıp, kendinizden geçirdi.’ Öyle ki (bu,) mezarı ziyaretinize (kabre gidişinize, ölümünüze) kadar sürdü. Hayır; ileride bileceksiniz. Yine hayır; ileride bileceksiniz. (Tekasür Suresi, 1-4)
Bu kişiler kendi dünyalarında Müslümanlara, hayra, İslam’ın menfaatine harcama yapmayıp malı yığıp biriktirmeyi kendilerince uyanıklık sanıp kendi kendilerine övünüp dursalar da, bu tutumları insanların sadece buğz duymalarına sebep olur. Kendi kendilerini övmelerinin insanlar nezdinde bir kıymeti yoktur. Kaldı ki salih bir Müslümanın övüneceği tek varlığı imanı ve Allah’a olan aşkla bağlılığıdır. Bunu da kendi başarısıymış gibi övünmek için değil, imanı nasip eden Rabbimiz’e şükredip, O’nun merhametini, rahmetini, sevgisini, koruyuculuğunu tesbih edip yüceltmek için dile getirir.
SALİH MÜSLÜMANLAR İÇİN DÜNYADAKİ EN GÜZEL ZEVKLERDEN BİRİ HAYIRLARDA YARIŞMAKTIR
Mal hırsı içinde olup da Allah yolunda harcamayan kişilerin hayırlarda yarışmak yerine, daha çok mal yığıp biriktirmekte ya da keyfe dair harcamalarla sükse yapmakta birbirleriyle yarışa girmeleri dikkat çekicidir. Bu kişiler ihtiyaç sahiplerine yardımda, onları gözetip kollamada, İslam davasına hizmet için harcamalarda hayırlı bir yarış içinde olmak yerine pahalı ve marka eşyalar alarak sükse yapmak, o eşyaların satıldığı mağazaları, lüks mekanları biliyor olmakla övünmek, gidilen bir mekanda yüksek bahşiş bırakmak gibi akıl almaz yüzeysel konularda birbirleriyle yarış halinde olurlar. Allah bu insanların gösteriş merakına ve mal hırsı ve dünyaya düşkünlükte yarışma psikolojisine zengin bağ sahiplerinin anlatıldığı bir kıssada dikkat çekmiştir:
(İkisinden) Birinin başka ürün (veren yer)leri de vardı. Böylelikle onunla konuşurken arkadaşına dedi ki: “Ben, mal bakımından senden daha zenginim, insan sayısı bakımından da daha güçlüyüm.” (Kehf Suresi, 34)
Müminin yarışı ise hayırlarda olur, mala düşkünlükle dünyevi değerlerde olmaz. Allah Kuran’da şöyle bildirmiştir:
Herkesin (her toplumun) yüzünü çevirdiği bir yön vardır. Öyleyse hayırlarda yarışınız. Her nerede olursanız, Allah sizleri biraraya getirecektir. Şüphesiz Allah, her şeye güç yetirendir. (Bakara Suresi, 148)
Kuran ahlakından uzak kişiler zenginliği esas aldıkları için, zengin olmakla övündükleri gibi kendilerinden daha zengin olan kişinin yanında da eziklik duyarlar. Kendilerine yokluk çeken, kısıtlı şartlarda yaşayan insanlarla mümkün oldukça az görüşecekleri başka bir dünya kurarlar. Sıkıntı, zorluk, çile içinde olanlar hiç yokmuşçasına bambaşka havai bir hayat sürerler. Bu Kuran ahlakından uzak cahiliye modelini zaman içinde kendilerince normalleştirirler. Samimiyetten uzak gerekçe ve bahanelerle kendi küçük dünyalarının içinde sahte mutluluklar üreterek yaşarlar.
Diğerlerinin derdini, sıkıntısını, mahrumiyetlerini anlamaz, hatta o kişileri görmek dahi istemez, aynı ortamlarda mümkün olduğunca az bulunurlar. Çünkü onları görmek demek vicdani yükümlülüklerini hatırlamak demektir. İhtiyaç içindeki kişilerin varlığını hatırlamak onlara mallarını hayır ve iyilik için harcamayı hatırlamak anlamına gelir. Olur da bir şekilde bir araya gelirlerse yüksek perdeden o kişilerin gözüne sokarak ve mahcup ederek küçük yardımlarda bulunurlar. Böylece hem etrafa yardımsever imajı verirler ve gösteriş yaparlar hem de o an için vicdanlarını rahatlatırlar. Oysa her insan kendi içinde -Allah’ın ilhamıyla- neyi ne kadar yaptığını veya yapmadığını çok iyi bilir. Her insan kendi samimiyetine de samimiyetsizliğine de şahittir. Mümin Allah rızasının EN ÇOĞUNA göre hareket etmekle yükümlü olduğundan işlediği hayırda, yaptığı güzellikte, gösterdiği çabasında en fazlasını, en yükseğini, en iyisini yapıp yapmadığını kendi içinde sorgulamalıdır.
Maddi durumu daha zayıf olanlarla mümkün mertebe aynı ortamlarda bulunmamaya çalışmak Kuran’da dikkat çekilen bir ahlak bozukluğudur. Bahçe sahiplerinin anlatıldığı kıssada, “Orada sakın yanımıza hiçbir fakir gelmesin” diye kendi aralarında fısıldaştıkları ve mallarını hayır için harcama ihtimali oluşmasına bile dayanamadıkları bildirilir:
Derken, aralarında fısıldaşarak çıkıp-gittiler: “Bugün sakın oraya hiçbir yoksul girip de karşınıza çıkmasın.” (Kalem Suresi, 24)
Yaptıkları bu ayrımcı kibirli bencilliğe karşılık Allah mallarına afet vermiş, imkanlarını yerle bir ederek ellerinden almış, onlar büyük bir kayba uğrayınca yaptıklarının zulüm ve azgınlık olduğunu kendileri de anlayıp ikrar etmişlerdir:
Fakat onlar, uyuyorlarken, Rabbin tarafından dolaşıp-gelen bir bela’ onun üstünü sarıp-kuşatıverdi. Sonunda (bahçe) kökünden kuruyup-kapkara kesildi. (Kalem Suresi, 19-20)
SAYGI VE SEVGİ ALLAH’A KENDİNİ ADAMIŞ İNSANLARIN HAK ETTİĞİ BİR NİMETTİR
Bazı insanlar cahilce mal ve mülk sahibi olan insanlara saygı duyması gerektiğine inanır. Onun yaptığı bir yanlışı sorgulamaz, Kuran’la uyarmaz. Menfaati kesileceğini düşünerek sessiz kalır. Bir süre sonra her dediğine itaat eder hale dahi gelebilir. Oysa Allah mal ve servet sahibi olduğu için insanların kötü ahlak özelliklerini görmezden gelmeyi ve bu kişilere sırf malları var diye itibar göstermeyi beğenmediğini bildirmiştir:
Şunların hiçbirine itaat etme: Yemin edip duran, aşağılık, alabildiğine ayıplayıp kötüleyen, söz getirip götüren (gizlilik içinde söz ve haber taşıyan), hayrı engelleyip sürdüren, saldırgan, olabildiğince günahkar, zorba-saygısız, sonra da kulağı kesik; Mal (servet) ve çocuklar sahibi oldu diye. (Kalem Suresi, 10-14)
Arkadan çekiştirip duran, kaş göz hareketleriyle alay eden her kişinin vay haline; Ki o, mal yığıp biriktiren ve onu saydıkça sayandır. Gerçekten malının kendisini ebedi kılacağını sanıyor. Hayır; andolsun o, ‘hutame’ye atılacaktır. “Hutame”nin ne olduğunu sana bildiren nedir? Allah’ın tutuşturulmuş ateşidir. (Hümeze Suresi, 1-6)
Allah bu ayetlerinde mal hırsı olan insanların Allah’ın bildirdiği güzel ahlaktan uzaklaşıp kötü ve çirkin bir ahlaka nasıl yöneldiklerini de göstermiştir.
- Ahireti değil dünyayı esas alan insanların arasında, yani mal hırsı ve tamah olan yerde dedikodu vardır. Alaycılık vardır, bencillik vardır.
- Ahlaki değerler değil kişilerin nerede yemek yediği, nereye tatile gittiği konuşulur.
- İnsanların Allah’ı anması, efendiliği, güzel sözlü olması, sabrı, iyi huyu, samimiyeti değil ne giydiği ne yediği ne kadar harcadığı önemli görülür.
- En yakın arkadaş gibi görünen kişi dahi arkasından çekiştirilir. Nereye gitmiş, o gece ne giymiş, gittiği restoranda fiyatlar nasılmış, nasıl fotoğraf çektirmiş, tatile gitmiş mi, gittiği yerde neler satın almış asıl konuları bunlardır.
- Bu ortamlarda Allah anılmaz. Allah yolunda mücadeleden bahsedilmez. İslam aleminin içinde bulunduğu zorluklar dile getirilmez. Bu kişilerin içlerinde bulundukları durumu kendilerine hatırlatabilecek neredeyse hiçbir imani konuşma yapılamaz.
- İmani bir konu olursa son derece yüzeysel bir konuşmadan öteye geçmez. Allah’ın sonsuz sanatı, gücü ve kudreti üzerinde derin düşünülmez. Samimi olarak kendini imanen geliştirme üzerinde durulmaz. Ama dünyevi meseleler şevkle heyecanla konuşulur.
Allah Kuran’da dünyayı hırs edinmiş, bilerek veya bilmeyerek kendini malın, mülkün, geçici değerlerin yüzeysel zevklerine kaptırmış kişilerin gitgide Allah’ı anmaktan uzaklaştığını şöyle haber vermiştir:
Sadece Allah anıldığı zaman, ahirete inanmayanların kalbi öfkeyle kabarır. Oysa O’ndan başkaları anıldığında hemen sevince kapılırlar. (Zümer Suresi, 45)
Allah bir insana verdiği her imkanla onun ahiret yurdunu aramasını ister ve beğenir. Ahireti unutarak hırsla dünyanın eğlencesine, zevkine kendilerini kaptıranlar ibretlik bir sona doğru yol aldıklarını görmelidirler. Hayatı kendi zevki ve insanlara gösteriş üzerine kurulu olan bu insanların çevresinde aklı zayıf hayranları da olabilir. Onların imkanlarına sürekli özenti içinde bakarlar. Oysa imanı güçlü, aklı başında, tamahkarlıktan uzak, gözü tok, kanaatkar, fedakar müminler ise yalnız Allah’a rağbet ederler. Kuran’da bildirilen Karun kıssasında Allah bu karakterleri biz kullarına tek tek tanıtmış, doğru ve yanlış olan tutumları açıkça bildirmiştir:
Gerçek şu ki, Karun, Musa’nın kavmindendi, ancak onlara karşı azgınlaştı. Biz, ona öyle hazineler vermiştik ki, anahtarları, birlikte (taşımaya) davranan güçlü bir topluluğa ağır geliyordu. Hani kavmi ona demişti ki: “Şımararak sevinme, çünkü Allah, şımararak sevince kapılanları sevmez. Allah’ın sana verdiğiyle ahiret yurdunu ara, dünyadan da kendi payını (nasibini) unutma. Allah’ın sana ihsan ettiği gibi, sen de ihsanda bulun ve yeryüzünde bozgunculuk arama. Çünkü Allah, bozgunculuk yapanları sevmez.”
Böylelikle kendi ihtişamlı-süsü içinde kavminin karşısına çıktı. Dünya hayatını istemekte olanlar: “Ah keşke, Karun’a verilenin bir benzeri bizim de olsaydı. Gerçekten o, büyük bir pay sahibidir” dediler.
Kendilerine ilim verilenler ise: “Yazıklar olsun size, Allah’ın sevabı, iman eden ve salih amellerde bulunan kimse için daha hayırlıdır; buna da sabredenlerden başkası kavuşturulmaz” dediler.
Sonunda onu da, konağını da yerin dibine geçirdik. Böylece Allah’a karşı ona yardım edecek bir topluluğu olmadı. Ve o, kendi kendine yardım edebileceklerden de değildi. Dün, onun yerinde olmayı dileyenler, sabahladıklarında: “Vay, demek ki Allah, kullarından dilediğinin rızkını genişletip-yaymakta ve kısıp-daraltmaktadır. Eğer Allah, bize lütfetmiş olmasaydı, bizi de şüphesiz batırırdı. Vay, demek gerçekten inkar edenler felah bulamaz” demeye başladılar. (Kasas Suresi, 76-82)
Sonuç olarak;
Müslümanlar için hiçbir şey Allah’ın istediğinden, öğrettiğinden, gösterdiğinden daha öncelikli olmamalıdır. Mal tutkusu ve dünya hırsı Allah’ın istediği güzel ahlaktan, hamiyetten, vefadan, ince düşünceden, fedakarlıktan önce gelirse bir müddet sonra toplumsal bir bereketsizlik ve mutsuzluk gelişir.
Kişi söze gelince mal hırsını kendisine kondurmayabilir, açıkça mal hırsı yapmıyor gibi de görünebilir ama insanın içinde sakladığı Allah’tan ve Kuran’dan uzak her mantık örgüsü, mutlaka aklı ve vicdanı kapatan bir manevi belaya dönüşür. Mümin Allah’a karşı sınırsız samimi olmalıdır. İnsanları ikna etmek, onları inandırmak, beğenilerini almak, kendisine bir şey denilmemesini sağlamak kurtuluş değildir. Tek kurtuluş ve mutluluk Allah’ın beğenmesidir.
Allah’ın rızasının en çoğunu arayan insan “Allah bunu da beğenir” diye kendini kandırarak Allah’ın rızasının daha azını yeterli görecek bir ahlak içinde olamaz. Ama kişi eğer samimiyetten uzaksa, o zaman çevresindekileri ölçü alan bir yanlışın içine düşer. Çevresindeki insanlara bakıp üç aşağı beş yukarı onları da kendisi gibi gördüğünde iyice gaflete kapılır. Oysa Allah mümini tek başına sorgulayacaktır, ona kimin ne yapıp yapmadığını kimin verip kimin vermediğini değil kendisinin ne yaptığını soracaktır. Bu yüzden her vicdan sahibi insan, Allah’ın huzuruna çıktığında, “İslam alemi eziyet altındaydı, darda olanlar vardı, ihtiyacı olanlar vardı ama ben kendimce bazı sebeplerle malımı elimde tutmayı, paramı biriktirmeyi, muhtaçlara harcamamayı tercih ettim” deyip diyemeyeceğini düşünmelidir. Dünyadayken malını vermemek ya da Müslümanlardan hep daha fazlasını istemek için öne sürdüğü gerekçeleri tek başına Allah’ın huzurunda durduğunda da tekrar edip edemeyeceğini hesap etmelidir.
Allah müminlere güzelliği vadetmiştir. Ancak malı canı tüm benliğiyle Allah’a kendini adayanları “büyük bir ecirle üstün kıldığını” müjdelemiştir.
Mü’minlerden, özür olmaksızın oturanlar ile, Allah yolunda mallarıyla ve canlarıyla cehd edenler eşit değildir. Allah, mallarıyla ve canlarıyla cehd edenleri oturanlara göre derece olarak üstün kılmıştır. Tümüne güzelliği (cenneti) va’detmiştir; ancak Allah, cihad edenleri oturanlara göre büyük bir ecirle üstün kılmıştır. (Nisa Suresi, 95)
Mümin kendisine hangisini tercih ettiğini sorup, daha güzel, daha büyük, daha sevinçli bir şekilde Allah’ın rızasının en çoğuna talipse, talip olduğu gibi yaşamayı Allah’tan istemeli ve Allah’ın kendisini güzel olanda başarılı kılması için dua etmelidir.
Buraya kadar izah ettiğimiz hususlarda her bir Müslüman Allah’ın Kuran’da belirttiği ahlak ve tutumu esas alırsa o zaman toplumsal hayata da cennet nevi bir güzellik, kalite, güven, sevinç ve huzur gelir. Ekonomik krizin toplumun hemen her kesiminde yoğun olarak yaşandığı, yokluğun ve darlığın gittikçe yayıldığı bu dönemde insanların Allah’ın istediği ahlakla davranması ve yaşaması çok güzel bereketlere vesile olacaktır. Yokluğu, fakirliği, geçim darlığını sadece yanlış ekonomi politikalarının bir ürünü olarak değerlendirmek yüzeysel bir yaklaşım olacaktır ve geçici çözümler üretecektir. Bu krizlerin altındaki manevi amaç ve işaretlerin görülmesi, bunların ahlaki ve manevi gelişmeye vesile olarak değerlendirilmesi durumunda ise gerçek sosyal adalet, mutluluk, sevinç, huzur ve güven hakim olacaktır.
Saygılarımızla kamuoyunun bilgilerine arz ederiz. 20.01.2026